sevgi soysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi soysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2023

Sevgi Soysaldan bir öykü

 

22 Kasım 2022

Barış Adlı Çocuk - Sevgi Soysal

 

Sevgi Soysal'ın 1968-1976 yılları arasında yazdığı öyküleri arasından kendi seçtiği on üç tanesini topladığı kitaptır Barış Adlı Çocuk. İnce gözlemleri ve sağlam duyarlılığıyla, bir öykü gibi kısa fakat anlamlı yaşamından bize bıraktığı son eserdir...

 Bu kitaptaki on dört öyküden en az yedisi, tekrar tekrar okunup, tekrar tekrar tadına varılacak, üzerlerinde düşünülecek kalıcılıkta. Her biriyle Tante Rosa’nın acıklı güldürüsü arasında köprüler kurabileceğimiz öyküler bunlar. Burada kendi seçme sıramla, sözünü ettiğim yedi öykünün adlarını anmak isterim: ‘Nasıl Öğreteceğim Köpeğe Aport’u?’, ‘Deli Tank ve Çocuk’, ‘Cellat Fuchs, Kent Halkına Nasıl Karıştı?’, ‘Eskici’, ‘Hanife’, ‘Yapı’ ve ‘Ay’ı Boyamak’. Yabancılaştırmayı, yabancılaştırılmayı, insancadan kopmanın etkin ve edilgin biçimlerini, insancaya dönme özleminin ve savaşımının çıkar ve çıkmaz yollarını; hem tek tek öykülerin içerisinde, hem de bunların bütünselliğinde kavranan bir diyalektikle sergiler Soysal bu öykülerde. Anlatılanda bulduğumuz gibi, anlatımda da buluruz bu diyalektik bakışın izlerini. Serinkanlı bir gözlemcinin nesnel, aktarıcı anlatımı, duygulu, sıcak ve coşkulu bir anlatımla iç içedir. Seçilen anlatım biçimlerinin birinden öbürüne geçişi ve öykülerin dokusuna organik olarak katılmasını sağlayan öğe ise, keskin bir ironi. Kitabın hemen bütün öykülerinde rastlanan, hınçsız bir ironi bu. Kaynaştırıcı işlevinde. Tutkulu Perçem’den, Tante Rosa’dan tanıdığımız, alıştığımız, Sevgi Soysal’la özdeşlediğimiz ironi.

 Özümlenmiş bir dünya görüşünden, bu görüşün kazandırdığı sağlam bir yöntemden ve öncelikle de gerçek bir edebiyatçının kaleminden çıkmıştır bu öyküler. Kalıcı olmalarına karşın güncel, hatta güncelliğin büyüsüne kapılmaksızın, güncelliklerinden aldıkları güçten ötürü kalıcı olduklarını söyleyebilirim. Sevgi Soysal’ın bütün yazdıklarında yansıyan öykücü yanını vurgularken, hep öykücü damarıyla yazdığını söylemek isterken, haklıydım. Yaşadığı çarpıcı, etkileyici, önemli olayları,dönemleri, yerleri yazmadan edememesinden de belli. Yani yaşarken de öykücü damarıyla yaşıyor. Az önce güncelliğin büyüsüne kapılmaksazın güncel kaldıklarından söz ettiğim öykülerin yanısıra, kitapta 12 Mart’ı, sıkıyönetimi, hapishaneyi, hastaneyi anlatan öyküler de var. Aslında yazılmayacak gibi değil bunlarda anlatılanlar, dürtmeyecek gibi değil yazarı. Ama adlarını andığım yedi öyküde yakalanan diyalektik denge, bu diğer öykülerde yer yer hafif sarsıntılar atlatıyor. Yoğun yaşanmış bir güncelliğin büyüsü; yaşayan, duyan, eleştiren Sevgi Soysal’ı edebiyatçı kişiliğinin bütünlüğünden çekip koparmaya çabalıyor. Önceleri de çabalamıştı. Gerçi ne o zaman başarmıştı, ne bu sefer, bu kitabın son beş öyküsünde başarıyor; ama kendini hissettiyor yine de. Röportaj gibi öykü yazmaya, öykü gibi röportaj ya da anı yazmak yeğ tutulur elbet ve bu öykülerde bile, röportajı çok aşan yerler, bir teli tınlatan edebiyatça yanlar var; ama adlarını andığım yedi öykünün Türk öykücülüğündeki yerleri apayrı. 

Delikli nazarlık 

 Şaban ayında efendicağzıma eşraf-ı Selâniki’den İzzet Efendi’nin nur gibi, nurcuklar gibi uldu bir uğulcağızı. Uğlan pek güzel idi, idi körpecik. Kuyasın uncağıza necip bir ad, dedi ebe, İzzet Efendi’ye. Kuydular uğlancağıza Necip adını. Neneceğizleri, sütneneceğizleri, hammineceğizleri, tuh, tuh, diyerek gönülceğizlerinden kopardıkları altunları Necip’in yastıcağızına iliştiri, iliştiriverdiler. Olmasın mı idi yavrucağızın bir nazarlıkçığı? Olsun idi, olsun idi ya, babacağızı Rıhtım Caddesi’ndeki İstavro’nun kuyumcusundan en halis altun nazarlığı alıverdiydi de haminneler, sütnineler, neneler maşallahlar çekerkene takılıverdiydi nazarlık Necipcağızın yastıcağına. 

Ah ah, çiftlikler kimin olsun? Necip’in olsun. İnekler, tavuklar, yumurtalar, civcivler, piliçler, buharı tüten sütler, kaymaklar, ballar, hayın Bulgarlar’ın en halis yoğurtları, kaz ciğerleri, kuzu ciğerleri, tavukgöğüsleri ve Pişona Çiftliği’nin bütün kadınlarının memeleri ve bu memelerin bol akası sütleri kimin olsun? Necip’in, Necip’in elbet. 

Bunlar hep Necip’in değil miydi? Bunlar hep Necip’in doğumunu beklemiyor muydu? Nazarlığın büyüsü bunları daha on kez Necip’in kılsın, bin kez Necip’in kılsın, nasıl kılmasın ah, bütün bunlar Necip’in doğumunu beklemiyor muydu? Nazarlık da kem gözleri beklesin. Büyüsü olsun, şeftaliler, karpuzlar, armutlar daha ballı, daha sulu olsun. 

Necip işedi, aman aman işedi. Necip kaka yaptı, aman aman kaka yaptı; bezler, bezler, bezler, halayıklar, beslemeler, urum dadılar, elleri dilleri kopasıcalar, gözleri körolasıcalar, yıkadılar, yıkadılar, yıkadılar. Ha halayıklara ha, ha beslemelere ha, vurun Necip’i sırtınıza, indirin Necip’i merdivenlerden, çıkarın Necip’i merdivenlerden, deh halayıklar deh, deh beslemeler deh, deh aman deh, kafalarına çat küt, kıçlarına çat küt, Necip’in eli yetene kadar, anası, nenesi, dedesi, haminnesi, sütninesi, halayıklara, beslemelere çat küt. Necip’in eli yetince çat küte de pat küte de kendi yetişir oldu, kendi vurur oldu elceğiziyle. 

Önce anasının, sonra sütninesinin, sonra haminnesinin, sonra nenesinin, sonra dedesinin, sonra beslemelerin saçını çekti. Nazarlığı kafalarına attı, nazarlığın iğnesini kıçlarına batırdı çıkardı, batırdı çıkardı ah, ah nazarlığın omzunda olmadığı anlar Allah korudu da kem gözler hep başkalarının çocuklarına çarptı. Önce anasına, sonra babasına, sonra sütannesine, sonra haminnesine, sonra dedesine, sonra kel beslemeye eşşek dedi, aman ağzını seviseviversinler; eşşoğlueşşek dedi, aman dilini sevsinler, gonca gül ağzını, lokum dilini; bok dedi, aman yesinler ağzını, anana, babana, dedene, haminnene, nenene deme olur mu! Beslemeye de, halayıklara de, Rum dadıya de, de olur mu oğulcağızım de, oh de.

Bu ne yorucu on yıldır ki hep meme emerek geçti. Hep işeyerek, yiyerek, eşşek, bok diyerek, halayıkları, herkesleri döverek, herkesin sırtına binip merdivenden aşşağı, merdivenden yukarı at koşturarak geçen on yıl nasıl yorucu, ama nasıl geliştiricidir ki, Necip on yaşında bırakıp anasının pörsümüş memesini, beslemelerin, genç halayıkların, aileye sığıntı dulların körpe memelerini emmeye başlayıverdi. Nazar değmesin ve değemez asla, çünkü nazarlık ne güne duruyor hah ha. 

Bir emdi, bir dövdü, bir emdi, bir sövdü. Sövdükçe, emdikçe, dövdükçe büyüdü, erkekleşti, erkekleşti, erkekleşti; bütün halayık, besleme, sığıntı takımının oraları, buraları ona kurban olsun! 

İzzet Efendi’nin, efendi, efendilerin efendisi, efelerin efesi, paşaların paşası, yoluna kurban olunası oğlu Necip, ah bütün yürekler onun için çarpsın, bütün bikirler onun için izale olsun; önce köpeklere, sonra eşşeklere, sonra atlara bindi. Atıyla varsın önüne geleni kovalasın! Kırbacıyla varsın önüne geleni korkutsun! Daha nasıl adam olsun? Daha bir eksiği kaldı mı ki? Kaldı, kaldı, babası ona Bulgar komitacılarından bir tüfenk aldı, aldı da ne iyi etti. Necip tam adam oldu, aslanlar aslanı oldu. O olmasın da kimler olsun? Necip önce boşalmış yağ tenekelerine, sonra bostandaki karpuzlara, ağaçlardaki şeftalilere, armutlara, asmalardaki üzümlere, bahçıvanın şapkasına, sonra canı nereye isterse nişan aldı vurdu, nişan aldı vurdu. Aslana hele aslana! Pişona Çiftliği’nin bütün tavukları, köpekleri, kedileri, buzağıları, beslemeleri tabana kuvvet savulun! Aslana hele aslana! Elbet korkun! Elbet kaçışın! Çil yavrusu gibi dağılın! Aslanın maşallahı var! Hem de kem gözlerden koruyan nazarlığı var. 

Hava sıcaktı. Bütün hayvanlar uyukluyordu ve bir eşekarısı uyumak için Necip’in omzuna kondu. Hangi aslanın omzuna konduğunu ne bilsin? Necip, tüfengiyle belki de başka bir eşekarısına nişan alırken korkup omzunu sokuverdi. Necip acındı, sonra kaşındı, eli omzuna dikili nazarlığa takıldı. O nazarlık ki, analarının, nenelerinin, haminnelerinin, sütninelerinin, urum dadılarının hayatlarının bir anlamı da onu kirli gömlekten söküp temiz gömleğe dikmekti, söküp dikmekti, söküp dikmekti. Necip bulduğu bu küçük nişangâha pek sevindi, onu dilediği ıraklıktaki bir yere dikip çekti tetiği, çekti tetiği, çekti tetiği; o aslanların aslanı, gürbüzlerin gürbüzü, erkek delikanlı kevgire dönmüş nazarlığa bastı da, aman aman bastı da paşaların, efendilerin dünyasına yürüdü gitti.

Pişona Çiftliği’nde tavuklar sık sık kesilir, inekler sık sık doğurur. Beslemeler sık sık kovulur. Bir gün kovulan hamile bir besleme, hamile olduğu için kovulan bir besleme ya da besleme olduğu için hamile kalan bir besleme, kovulduğu için besleme olan bir hamile, kovuldu.

Beslemeler bir bohçayla kovulurlar, beslemelerin kovulurken bir bohçaları vardır, bu bohçalar ya anneannenin, ya nenenin, ya annenin dikizinden geçer de yine o ufarak bohçaya, beslemenin ardından, evde yittiği sanılan neler neler sığıştırılır, sonradan. O kadar çok şeyler sığdırılır ki sandıklara sığmaz. Şu nerede? Çingene bohçasına atıverdi de gitti. Onu da, bunu da, şunu da; ama şurası doğru ki besleme
evden giderken bahçede bulduğu kevgire dönmüş altın nazarlığı bohçasına kodu da gitti. Bir ırak bildiğine, akrabasına sığındı. Ah, ona kimler kucak açsın? Ah, niçin kucak açsınlar ona, niçin bağırlarına bassınlar? O konaklarda, o hanım insanların, bey insanların orda tek durmayan, rahatı batana kucak açsınlar, niçin? Çamaşıra, tahta silmeye gide gele, beş on kuruş getire götüre, eh peki, otursun oldu. Oturmakla kaldı mı körolası, bir de doğurdu. O taş yerine, köpek yerine doğan oğlanı doğurdu. O, seni doğuracağıma taş doğursaydım, köpek doğursaydımı doğurdu. Aman, bu oğlanı kim belesin? Kimler ninni söylesin? Kakasını, çişini kimler netsin? Kimler alsın onu kucağına? Geldi de dünyaya ne oldu? Ne vardı da geldi dünyaya? Onu bekleyen ne vardı? Getire getire ne getirdi? Nesi var ki ne getirsin, ola ola bir nazarlığı var; vay geberesice, vay canı çıkasıca, vay it dölü, kahpe dölü, vay gözü körolasıca, Allah canını alasıca vay! dediler ırak akrabalar. Ağladı, yedi tokadı; anasının sütü kesildi, yedi tokadı; kustu, yedi tokadı; bağırsakları bozuldu, yedi tokadı; karnı ağrıdı, yedi tokadı; nasıl yemesin? Bütün bu tokatlar onu beklemiyor muydu?

Ve günlerden bir gün ırak akraba evinde çamaşır yıkandı. Canı çıkasıca, ayakları kopasıca hep ayaklar altında dolanıyordu; ah o uğursuz, uğursuz ah, tekneyi devirmesin mi? Kaynar sularla haşlanmasın mı? Kavrulup da canı gerçekten çıkmasın mı?

Sonra hep anlatmışlar, ırak akrabalar, hep konular komşular anlatmışlar, anlatmışlar. Oğlan göze gelmiş. Kem gözler, kem kem gözler, nazarlığın deliklerinden kevgirden süzülür gibisine süzülmüşler de, uğlancağıza değivermişler, yaa, değivermişler.

1968

30 Eylül 2022

Şafak - Sevgi Soysal

 

'Benim için bir tecrübeydi. Yazıyorum, bundan da memnunum. Çok şey gördüm. Bize adi ya da siyasi mahkum muamelesi yapılmadı. Bize savaş tutsağı muamelesi yapıldı. Ve bu bize zaman zaman söylendi de... Yani devlet düşmanı olmakla suçlandık. Hala hayatta olduğumuza sevinmeliydik. Ya da bize yiyecek bir şeyler verdiklerinde...İnsan muamelesi gördüğümüz için dua etmeliydik. İkincisi asker gibi davranmak zorundaydık. Ve bu bir sivil olarak biz kadınlar için dayanılmaz bir durumdu.''

12 Mart... Hem sanık hem de tanık Sevgi Soysal, böyle dillendiriyor yaşadıklarını... ''Şafak'''ta, sanıklıkla kol kola giden bu tanıklığı, 12 Mart olgusunu, bu olgunun toplum ve birey üzerindeki derin etkilerini yetkin bir biçimde yazıya döküyor. 

Önce Baskın... Adana'da bir ev... Kapı tekmelendiği an deklanşöre basıyor Sevgi Soysal. Evdeki herkes sığıyor fotoğraf karesine... Adana'da sürgünde bulunan Oya, avukat Hüseyin, Hüseyin'in Selimiye'den salıverilen öğretmen kardeşi Mustafa, evinde misafirlerini ağırlayan, tekstil fabrikasında işçi, Hüseyin ve Mustafa'nın dayıları Maraşlı Ali, komşu Ekrem, milliyetçi hassasiyetlerle yetişmiş bacanak Zekeriya... ''Yenişehir'de Bir Öğle  Vakti'''nin 'devrildi devrilecek kavağı'nın yerini, 'ha oldu ha olacak baskın', onun tedirginliği alıyor sanki... Bakıyor çektiği fotoğrafa Sevgi Soysal ve her birini, tek tek, geçmişlerinden alıp o 'an'a, fotoğraftaki her birey için farklı bir anlamı olan baskın anına ilikliyor. 

Gürültüyle kırılıyor kapı ve evin erkekleri, sürgün Oya ile birlikte çıkarılıyorlar dışarı. Emniyete götürülüyorlar... Belirsizliğe...
 
Sonra Sorgu... - Özellikle - iki kişiyi cımbızla çekiyor fotoğrafın içinden Sevgi Soysal. Oya ve Mustafa'yı... Ve 'çifte sorgu' başlıyor. Bir yanda düzene karşı çıkış ve sonucu düzen tarafından zalimce sorgulanma, diğer yanda da ilkiyle yan yana ilerleyen iç sorgu, iç hesaplaşma... Clichélerin, tekrarların tuzağına düşmeden, ikisini de tutkuları, zayıflıkları ve özlemleriyle o kadar başarılı bir biçimde aktarıyor ki Soysal, ''Şafak'''ı sadece 12 Mart romanı yapmayan, yazıldığı dönemin ötesine götüren de bu oluyor kanımca. Oya'nın tek başına kapatıldığı hücrenin karanlığında, sabah ne olacağını bilmeden kafasından geçenler, gece boyunca süren, belki de diğerinden daha acımasız iç hesaplaşma, öz eleştiri; Mustafa'nın karısını düşündüğü, onu, ilişkilerini kafasında akıttığı anlar o kadar insani ki...

Ve Şafak... Gün ışıyor her şeye rağmen... İhbar asılsız çıkıyor, hepsi bırakılıyorlar.
 

22 Kasım 2021

Tekliğin Türküsü Sevgi Soysal, İpek Şahbenderoğlu (Derleyen), Funda Soysal (Derleyen)

 Tekliğin Türküsü, Sevgi Soysal’ın kitaplarına girmemiş hikâye, çeviri, eleştiri yazısı gibi edebi metinleriyle kendisiyle yapılmış söyleşi ve soruşturmalardan oluşuyor. Bu farklı türdeki metinler arasında bütünlük ve devamlılık kurmak başta zor gibi görünse de, dikkatli bir okumayla, bu yazıları Sevgi Soysal’ın bir tür edebi biyografisi gibi değerlendirmek mümkün. Okur, kitap boyunca yazarın ilham kaynaklarına, etkilendiği sanatçı ve düşünürlere, imge dünyasının oluşumuna şahit oluyor, böylece onun eşsiz birikiminin ve etkisi bugüne dek uzanan eserlerinin ortaya çıkış sürecini izleyebiliyor.

Genç yaşından itibaren Ankara’nın 1960’lardaki canlı edebiyat dünyasının içinde çevirileri ve öyküleriyle yer alan Sevgi Soysal, ilk kitabı Tutkulu Perçem’i 1962 yılında yayımladı. 12 Mart’ın ardından uzaklaştırılmasına değin TRT Ankara Radyosu’nda program uzmanı olarak çalıştı. Radyo için yazdığı öyküleri kitaplaştırdığı Tante Rosa (1968) farklı üslubuyla edebiyat çevrelerini şaşırttı. Çocukluktan itibaren biçimlenen yönleriyle kadın-erkek ilişkilerini işlediği ilk romanı Yürümek’le (1970) TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazandı. 1973’te yayımlanan Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, 12 Mart ile bastırılmaya çalışılan gençlik hareketi ile Ankara’nın gündelik yaşamını devrilen bir kavağın etrafında kesiştirmesiyle büyük ilgi gördü ve 1974 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Adana’da sürgünde bulunan bir kadının gözünden 12 Mart’ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975’te yayımlandı. Önce Politika gazetesinde tefrika olarak yayımlanan cezaevi anıları, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adıyla kitaplaştırıldı (1976). 1968 ile 1976 yılları arasında yazdığı öykülerini Barış Adlı Çocuk (1976) kitabında bir araya getirdi. Bu kitaptaki “Bir Ağaç Gibi” adlı öyküsüne de yansıttığı hastalığı nedeniyle, son romanı Hoş Geldin Ölüm’ü tamamlayamadan, 22 Kasım 1976’da hayatını kaybetti. Politika, Yeni Ortam ve Yenigün gazetelerinde yazdığı yazılar, Bakmak (1977) ve Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri (2014) adlı kitaplarda toplandı. Londra’dayken BBC Türkçe Servisi için yazdığı konuşmalar Radyo Sohbetleri (2005) ve TRT’de çalışırken kaleme aldığı radyo oyunları Venüslü Kadınların Serüvenleri (2017) adıyla  kitaplaştırıldı.


Üç Nokta Bir de Noktalı Virgül

Birinci Koşut

En sevdiği böcekleri doldurmuştu şişenin içine. En seçtiği böcekler. Onları bir araya getirmek ne denli zor olmuştu. İşte doldurmuştu ama onları bir şişenin içine. Artık toplaması, bir araya getirmesi bitmişti. En sevilen böceklerin toplanıp bir seyir şişesinin içine doldurulması belki güzel bir bitimdir ya da güzel bir başlangıç – öyle sanmıştı. Oysa onlar, o bir araya getirdiği en sevdikleri, bu seçimden hoşnut değildiler. Yenişip duruyorlardı şişenin içinde. Her biri, herhangi birinin yok oluşu için buradaydı sanki. Yenişip duruyorlardı bir ölüme. Onları birlikte istemişti oysa. Onları tek tek birlikte olsunlar diye seçmişti. Birini, herhangi birini nasıl olsa bulurdu, ama hepsini, hepsini bir arada? Olmuştu işte. Şişenin içindeydiler tümü. Bir yok ediş, bir kanlı savaş için yapmamıştı bunu ama. Yapmadığını sanmıştı. Sonuç değişmezdi yine de. Sonuç tekti: En sevdiği böcekler bir savaş için şişedeydiler, tümünün ölümü olan bir savaş için vardılar. Birinin ya da herhangi birinin geriye kalması olmayan bir savaş için. Hep aynı güçteydiler – her biri hem öldürüp hem de ölebilecek güçteydiler – nedense en sevdiği böcekler hep aynı güçteydiler – bir birlik ölümün birlik gücünde. Ama uzun süreler geçecekti bu savaşla. Bu çok üzünçlü seyirler olacaktı ona. O yitirmişti beklemelerini. O yitirmişti başlamalarını. En sevdiği böcekleri toplarken yitirmişti bir şeylerini. Bir seyre hazırlamıştı kendini – nasıl olacağını belki bilemediği,ama yine de bildiği, bu şişenin savaşına benzemediğini bildiği bir seyre. Bir yere varmıştı. Bu şişeye varmıştı. Böceklerin savaşı saçmalığını mı söylüyordu varmanın? Varmaların başlamalarla uyumsuzluğunu mu? Artık varmaların dışında kaldığını mı? Artık bir şeyleri bir araya getirmenin, yeni seçmeler yapmanın anlamsızlığını mı?

Bir önceye almak, bir karışmak duygusuydu en son. Bu en sevilenlerin, en beklenmedik davranışına karışmaktı. Bu nasıl olsa gelecek bitimi kendi yapmaktı. Son çabasıydı. O çok sürelerde topladığı, o çok sürelerde topladığı, o çok sürelerde bir araya getirdiği en sevdiği böceklerin seçilmiş şişesini böyle kırıverdi işte, böcekleri ayakları altında böyle eziverdi işte.

İkinci Koşut

Dokuz oda. Bir adam ve dokuz oda. Adam biliyordu dokuz odası olduğunu. Birdenbire değil tabii. Sırayla bitmişti odaları. Odaları, odaların verebileceği, odaların kapsadığı ve kapsamadığı şeyleri tek tek yaşamıştı. Odalar vardı; o vardı; o odaları biliyordu; odaları bitirmişti; oysa odaları, odaların verebildiği, odaların kapsadığı ve kapsamadığı şeyleri yeniden ve yeniden yaşamaya en azından zorunluydu. Odalar var dedik, bir de adam var dedik, şimdi odaların yaşamı olsun da adamın olmasın mı? Bir de kendi vardı: Odaların yaşamı dışında kendi yaşamı. Bir uyumsuzluk olduğu bu iki yaşam arasında açık; bence açık, sizce? Sizce de açık. On odası olsa iyiydi bakın. On odası olsaydı tamamdı. Bir odalık yaşamı artıyordu işte – bildik mi? Bildik. Birisi, kim olduğunu ne onun, ne de bizim bildiğimiz birisi, salakça bir hata yapmıştı. Ufak bir sayı hatası. Kim olduğunu ne onun ne de bizim bildiğimizden olacak, suçlanamayan birisi bir sayı hatası yapmıştı. İşte adam, “On oda olsaydı, on oda olsaydı,” diye diye ve belki de bizim böyle dememizi duya duya, on odası olduğuna, tabii önce olması gerektiğine, sonra da olduğuna inanıverdi. Bir gün onuncu odayı varsaydı. Başka bir gün onuncu odayı vargördü. Bu sevincin çılgınlığıyla o ah! Nasıl da usandığı dokuz odaya işedi önce. Sonra açtı onuncu odanın olmayan kapısını. Güzel olabilirdi! El çırptık, güzel olabilirdi.


Ama olmayan bir oda olsun mu şimdi? Elbette adam boşluğa – onuncu odanın yokluğuna düştü.

Üçüncü Koşut

Biri baktı ki hayvanlar gülmüyor, hemen düşündü ve dedi ki: Gülmek doğal bir davranış değildir. Ah nasıl da inanıyordu doğaya! Ey nasıl da tapıyordu doğaya! İnsanların doğaya aykırı gülmelerini yok etmek onun işiydi artık. Onları bu gülmelerden arıtmak elbette onun işiydi. Bütün gülmeleri insanlarından toplamak çok yorucu oldu doğrusu. Bu hiç de kolay olmadı bakın. O yaptı bunu. Bir tanrı saydığı için kendini, bir şeye tapan ilk Tanrı saydığı için kendini, yapabildi bu işi galiba. Sonra bitti gülmeler. Doğa burada karıştı işe. Bu tapmayı tanrılığa vardıran adama kızan doğa, hayvansal yani doğasal bir gülüş veriverdi insanlara. Aykırı gülmelerinden arınan insanlara özünden kopardığı hayvansal gülmeleri verdi. Biri döndü, biri baktı. Baktı her şeyler tam doğal, her şeyler tam hayvansal, bir keyiflendi bir keyiflendi;bir gülme geldi içinden, bir gülme geldi içinden – o an işte,o an kendi gülmesi olmadığını anladı. “Ey taptığı, ey inandığı Tanrı! Ey doğa! Bana oyun oynadın sen! Bir ben kaldım doğaya aykırı! Hani benim tapmalarım? Hani benim tapma tanrılığım? Aşkolsun sana!” diye ağlayarak biri sırtını döndü doğaya küskün.


Dördüncü Koşut

Üç deli noktayı bastırdılar hemen. Ben akıllıyım. Noktalı virgülü bilirim ben. Bilirim ama söylemem. Onlara da söylemedim işte. Hah hah hay! Onlara söylemedim işte!


30 Eylül 2021

Sevgi Soysal "Çizgisini tamamlamış bir çember içinde ne kadar ilerlenebilir?”

“Tükenen son kırıntıların hiç bir anlamı kalmamıştı karıncalara. Baharı o karanlık toprak diplerinde nasıl sezdilerse, bini, binlercesi bozkırın yüzüne çıktı. Kendileri için çok büyük engelleri aştılar, kaynayan, durallık tanımayan bir yüzeyde ilerlediler, ilerlediler. Her adımları bir şeyi değiştirdi. Görünmeyen bir şeyi. Ufak, ama bitmeyen değişim, karınca adımlarıyla da olsa ilerledi. Görmeyenleri, göremeyenleri şaşırttı bir gün.”

★

İşte çıkmış yürüyordu yokuş aşağı. Onda birini ya tanıdığınız, ya bir yerlerden hatırladığınız ya da kim olduğunu bildiğiniz, ya da dedikodusunu duyduğunuz insanlarla karşılaşarak yokuş aşağı yürümek yorar kişiyi. Yorgundu Elâ. Arada bulvara bakan evlerin bahçe duvarlarına oturup dinleniyor, bu çürük dişin herhangi bir çürük parçası olmayı daha ne kadar sürdüreceğini düşünüyordu. Kızılay’a geldi. Bulvarın iki yanındaki geniş yaya kaldırımında günlerce, yıllarca bir aşağı bir yukarı gezinmekten bıkmayan sabırlı insanların oraya. Kızılay’la Sıhhiye arası yüz adım, iki yüz adım, üç yüz adımlık gidiş gelişlerle çiğnene çiğnene kararmış sakızı çekiştirenlerin, çeneleri yine de yorulmayanların kalabalığıyla dükkânları, bankaları geçti.  Aklında telefon numaraları. Telefon edebileceğim, “gel” diyebileceğim kim var? Gel sözü çoktandır anlamını yitirmiş. “Gel”, “hiçbir şey vermeyeceğim”, “hiçbir şey almayacağım gel!” Oysa “gel”  deyince, bir şey almaya, bir şey vermeye hazır olmalı. Alis’i Harikalar Diyarı’na götüren büyüden bir şeyler. Nicedir Alis Harikalar Diyarı’na gitmiyor. Nicedir paylaşılacak bir düş yok. Nicedir büyücüler, peri kızları, bir dudağı yerde bir dudağı gökte devler durallığın orta yerinde bitmiyorlar yerden. Gökten inmiyor Tanrılar; bayağılığa, sıradanlığa akıl almaz oyunlarla karşı çıkan şeytanlardan söz edenler azaldı. 

"Yürümek"

02 Haziran 2021

Yazmak üzerine

Yazı yazmak için bütün dünya ile bağı koparmak gerek...Tezer Özlü
Her şey özlenebilir. Her şey tutku konusu olabilir. Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir. Tutkular çevreye göre değişen şeylerdir. - Sevgi Soysal

Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın! - Virginia Woolf

Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış dernektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca. Bu konuda sorulacak en önemli sorulardan biri şu galiba: “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik, bir açılım? İkinci soru da şu: “Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim? Gerçekten? - Tomris Uyar
Önemli olan istektir, hiçbir istek diğerinden soylu değildir...Sevgi Soysal
İçinde anlatılmamış bir hikaye taşımaktan daha büyük bir eziyet yoktur. - Maya Angelou
Size yazmak içimden gelirken kadın doğmuşum diye kendimi tutup yazmamak, onuruma dokunur benim. Ayrıca bu, toplumun bana sormadan koyduğu yasaklara boyun eğmek, hem de benim kadınlığımı çok önemsemem demek olur. Bense aşmışım bu soy saplantıları çoktan. - Leyla Erbil
 🌼 

Chuck Palahniuk’tan yazmak üzerine 12 kural

1. Pişirme saatinizi ayarlayın:  İki yıl önce bu denemelerin ilkini yazdığımda bu deneme, benim yazarlığımın “pişirme saatim” hakkındaydı. Bu denemeyi hiçbir zaman göremediniz ama işte metodum: Yazmak istediğiniz zaman, bir pişirme saatini bir saatlik bir zaman dilimine (veya yarım saat de olabilir) ayarlayın ve saat ötene kadar oturup yazın. Eğer yazmaktan hala nefret ediyorsanız, sonraki bir saat için özgürsünüz. Ama genellikle alarm ötmeye başladığında, kendinizi yaptığınız işe kaptırmış olacaksınız, bunu yaparken son derece zevk alacaksınız ve yazmaya devam edeceksiniz. Pişirme saati yerine çamaşır veya kurutma makinesine çamaşır atıp bunu kendiniz için bir zamanlayıcı olarak ayarlayabilirsiniz. Dönüşümlü olarak farklı işler yapmanız örneğin çamaşırhanede aptalca çalışmak veya bulaşıkçılık size olayları kurmakta gerekli yeni fikirleri, anlamları, farklı kavrama yöntemlerini oluşturacak parçalar verecektir. Eğer hikayede sıradaki olayı bilmiyorsanız…. tuvaletinizi temizleyin. Yatak örtüsünü değiştirin. Allah aşkına, bilgisayarınızın tozunu alın. Aklınıza mutlaka daha iyi bir fikir gelecektir.

2. Farklı hikaye formatlarını kullanın: İzleyicileriniz tahmin edebileceğinizden daha zekiler. Farklı zamanlama ve hikâye formlarını denemekten çekinmeyin. Benim şahsi teorime göre genç okurlar birçok kitabı, daha evvelkilerden ahmak olduklarından değil tam da aksine günümüz okuyucusu daha akıllı olduğu için küçümsüyor. Filmler, hikâye anlatımı konusunda bizi eğitti ve bu yüzden de izleyicinizi şaşırtmak tahmin edemeyeceğiniz kadar zorlaştı.

3. Hikayenin iskeletini oturttuktan sonra yazmaya başlayın: Bir sahneyi yazmaya oturmadan önce, bu sahnenin sizin hikâyenizde ne gibi bir anlamı olduğunu çözün. Neyi daha önce kurarsanız sahne size sonuç verecektir? Hangi sahne daha sonra yer almalı? Sizin kurduğunuz entrikayı hangi şekilde daha fazla uzatabilirsiniz? Çalışırken, araba sürerken, bir şeyler denerken aklınızda sadece bu soru olsun. Fikirlerinizle alakalı notlar alın.

4. Kendinizi şaşırtın: Eğer hikâyeyi sizi hayrete düşürebilecek bir noktaya getirebilirseniz, ya da bırakın hikâye sizi getirsin, okurlarınızı da şaşırtabilirsiniz. İyi planlanmış şaşırtıcı bir sahne sizin o çokbilmiş okuyucunuzun fikirlerini değiştirecektir.

5. Takıldığınız zaman, daha önce yazdığınız sahneleri tekrar okuyun: Orada kenarda kalmış karakterlerden bir tanesini tekrar canlandırın, “gömülmüş silahlar” gibi. Dövüş Kulübü’nün sonunu yazarken, plazalarla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk sahneyi tekrar okumak, nitronun parafinle karıştırılmasıyla alakalı kenarda kalmış bir fikri hatırladım ve bu plastik patlayıcı yapımının kesin olmayan bir metoduydu.

6. Yazmayı her hafta düzenlemek için bahane olarak kullanın: Bu partiye isterseniz atölye (workshop) da diyebilirsiniz. Canınızın istediğini kadar zamanı yazmanıza değer veren ve sizi destekleyen insanlarla geçirin. Bu yazarken yalnız başınıza geçirdiğiniz zamanı dengeleyecektir. Eğer bir gün yazdığınız şeyi satarsanız, yalnız geçirdiğiniz zamanları karşılayacak bir tutar almayacaksınız. “Ödemenizi” önceden alın, yazmayı insanlarla birlikte vakit geçirmek için bahane olarak kullanın.

7. Kendinizi bilinmezliğe bırakın: Bu küçük tavsiye yüzlerce ünlüden Tom Spanbauer’a, ondan bana, benden de size. Bir hikâyeyi şekillendirmeye izin vermeniz, hikâyenin sonunu şekillendirmenize izin verir. Acele etmeyin ve bir hikâye ve/veya kitabı bitirmek için zorlamayın. Tek bilmeniz gereken bir sonraki sahne veya birkaç sahne. Baştan sona bütün sahneleri bilmenize gerek yok. Aslında, eğer böyle yaparsanız siz bunu gerçekleştirene kadar sıkıcı bir hal alır.

8. Karakterlerin adını değiştirin: Eğer hikâyede daha fazla serbestliğe ihtiyaç duyuyorsanız, taslaktan taslağa karakterlerin isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değillerdir ve bu karakterler siz de değilsinizdir. Keyfi olarak isimlerini değiştirmek bir karaktere mesafe koymanıza neden olur ve böylece bu karaktere her türlü eziyeti yapabilirsiniz. Veya daha kötüsü, eğer hikâyede gerçekten ihtiyaç duyuyorsanız bir karakteri yok edin, öldürün.

9. Üç tip anlatım şeklini de kullanın: Bundan emin değilim ama bir seminerde dinlediğimde bana mantıklı geldi. Bu üç tip: Tanımlayıcı [descriptive], öğretici [instructive] ve canlı anlatım [expressive]. Tanımlayıcı: Güneş yükselmişti. Öğretici: Yürü, koşma. İfade edici Off. Çoğu roman yazarı bu formların bir ya da iki tanesini kullanırlar. Siz üçünü de kullanın. Hepsini birbirine karıştırın. Çünkü insanlar böyle konuşur.

10. Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın: Sizin bile okumak istemeyeceğiniz şeyleri neden bir başkası üstelik para verip okumak istesin.

11. Kitap kapağı fotoğraf çektirin:  Kitap kapağında kullanılmak üzere fotoğrafınızı çektirin ve bunların negatiflerini ve telif haklarını alın.

12. Gerçekten sizi üzen konular hakkında yazın: Onlar yazmaya değecek yegâne şeylerdir. Tehlikeli Yazma, isimli kursunda Tom Spanbauer hayatın bizim kendimizden hiçbir şey katamayacağımız geleneksel ve sıkıcı şeyleri yazmaya harcanmayacak kadar değerli olduğunun altını çiziyordu. geleneksel hikâyeleri yazmak için fazlasıyla kıymetli olduğunun altını çiziyordu. Tom’un bahsettiği çok fazla şey vardı ama ben bir kısmını yarım yamalak hatırlıyorum: Yazma görevi [Manumission] sanatı, tam olarak heceleyemem bile, ama ne demek istediğini anlıyorum. Bir okuru hikâyedeki olaylar arasında harekete geçirmek için kullanılan özen ve dikkat. Ve Alt Konuşma, benim anladığım hikayede belirgin olanın içine gizli, gömülmüş mesaj. Benim için tam anlayamadığım konuları anlatmak son derece rahatsız edici.


22 Kasım 2020

Sevgi Soysal’ın romanlarındaki kadın kahramanların bilişsel, duyuşsal ve devinişsel davranışlar


Yürümek romanının baş kişisi Elâ’nın bilişsel davranışlarının oranı duyuşsal ve  devinişsel  davranışlarının  oranından  fazladır.  Diğer  romanlarda  aynı  işlevi yürüten  kadın  kahramanlara  göre  Elâ’nın  bilişsel  davranışları  fazladır.  Elâ’nın çocukluktan  itibaren  yaşadıkları  onun  cinsiyet  ve  cinsellik  konusunda  bilişsel davranışlar kazandığı görülür. Elâ’nın küçük yaşta annesinin her söylediğinin doğru olamayacağını öğrenmesi onun olayları ve durumları daha fazla sorgulamasına neden olur.  Elâ’nın  evlendiği  gün  duyuşsal  davranışlarının  daha  fazla  olması  beklenirken Elâ  bilişsel  süreci  sürdürmekte  ve  kocasıyla  evlenme  nedenlerini  sorgulamaktadır. Çocuğunun   doğumundan   sonra   yaptığı   benzetmelerle   davranışlarında   bilişsel süreçlerin  ağır  bastığını gösterir.  Elâ  baş  kişiler arasında  en  çok  devinişsel  davranış oranına sahip kahramandır. Bunda Şenel’in isteklerini yerine getirmek için yaptıkları önemli bir paya sahiptir. Devinişsel davranışlar gündelik yaşam içinde sıradanlaştığı için  önemini  yitirir  ve  aktarılmasına  gerek  duyulmaz.  Ancak  Elâ’nın  Şenel’in isteklerini    yerine    getirirken    yaptıkları    gündeliğin    dışına    çıktığını    gösterir. Yürümek’in   cinsiyet   eğitimi,   kadınlık   durumları   ve   okumanın   önemi   gibi konularında okuyucunun bilişsel ve duyuşsal gelişimine katkısı olduğu görüldü  

Şafak’ın baş kişisi Oya’nın bilişsel ve duyuşsal davranışlarında bir denge söz konusudur. Oya’nın devinişsel davranışı yoktur. Bunda romanın bir gecede meydana gelen  olayları  konu  almasının  etkisi  vardır.  Oya  en  çok  hatırladıklarıyla  bilişsel sürecin  bilgi  düzeyinde  bulunmasıyla  dikkatleri  çeker.  Oya’nın  gece  boyunca hatırladıkları  onun  bilişsel  ve  duyuşsal  süreçleri  sürdürmesine  neden  olur.  Şafak’ın okuyucunun   bilişsel   ve   duyuşsal   gelişimine   özellikle   tutuklanma,   sorgulanma, insanların  kendilerini  yetiştiren  insanlara  karşı  borçlu  kalmaları  konusunda  katkıları bulunduğu söylenebilir 

Yenişehir’de   Bir   Öğle   Vakti’de   Olcay’ın   bilişsel   davranışlarının   oranı duyuşsal  davranışlarına  göre  fazladır.  Olcay’ın  bilişsel  ve duyuşsal  gelişiminde  en belirleyici  etmenin  anne  ve  babasının  ilişkisi  olduğu  görüldü.  Anne  ve  baba ilişkisinin  çocuğun  bilişsel  ve  duyuşsal  gelişimine  etkisinin  göz  önüne  serilmesi bakımından  bu  durum  önemlidir.  Olcay  anne  ve  babasından  alamadığı sevgiyi başkalarından   almaya   çalıştığını   ve   bunun   engellenmesiyle   içine   kapandığını düşünmektedir.   Burada   çocuklarına   bütün   maddi   imkanları   sağlayan   anne   ve babaların çocuklarının mutsuz olma nedenlerinden birinin sevgi eksikliğinin çocuğun bilişsel ve duyuşsal gelişimine olumsuz etkide bulunduğu düşünülebilir.

Tante Rosa’da bilişsel davranışların oranı duyuşsal davranışlara göre fazladır. Tante  Rosa’nın  küçük  yaştan  itibaren  okuduğu  “Sizlerle  Başbaşa”  dergisinin  onun bilişsel  ve  duyuşsal  gelişimine  olumlu  ve  olumsuz  katkıda  bulunduğu  görüldü. “Sizlerle Başbaşa” dergisi on soruda ilişkinizin durumunu öğrenin, kolay kilo verme yöntemleri ve erkeği mutlu etmenin yolları gibi başlıklarla kadınlara ne yapmaları ve ne yapmamaları gerektiğini söyleyen dergilerin bir benzeridir. Yazarın, kadın ve aile dergilerine  dikkati  çekmek  için  Rosa’nın  her  şeyi  “Sizlerle  Başbaşa”  dergisinde yazanlara  göre  değerlendirmesi  ve   düş  kırıklığına  uğraması  üzerinde  durduğu sonucuna ulaşılabilir. Rosa’nın “Sizlerle Başbaşa” dergisinde yazan her şeyin doğru olmayabileceği  sonucuna  varması  okuyucunun  bilişsel  gelişim  sürecine  olumlu katkıda  bulunur.  Tante  Rosa  namus  kavramı  ile  ilgili  olarak  okuyucunun bilişsel gelişimine olumlu katkıda bulunur.

Baş  kişilerde  belirgin  olan  bilişsel  süreç  ağırlığın  nedeni  olarak  insanın herhangi  bir  tutum  ya  da  değere  ulaşabilmesi  için  bilişsel bir  süreçten  geçmesi gerektiği  görülebilir.  Her  insan  kendi  deneyimlerinden  yola  çıkarak  değerler  üretir, yargılara   varır.   Duyuşsal   davranışların   ortaya   çıkabilmesi,   kişinin   bir   şeyden hoşlanması,  sevmesi,  nefret  etmesi  vb.  davranışlar  gösterebilmesi  için  önce  onunla ilgili  bir  bilişsel  süreçten  geçmesi,  onu  tanıması,  yorumlaması  kısaca  üzerinde düşünmesi  gerekir.  Baş  kişilerin  dışındaki  kahramanlarda  duyuşsal  davranışların fazlalığının  nedeni  olarak  bu  kahramanların  baş  kişilerle  ilişkileri  çerçevesinde tanıtılması   görülebilir.   Bu   kahramanlara   baş   kişileri   etkiledikleri   oranda   yer verilmesi,    aynı    zamanda    bu    kahramanların    baş    kişilerin    dikkatini    çeken davranışlarına  yer  verilmiş  olması  duyuşsal  davranışların  fazlalığının  nedenleri arasındadır.

İncelemede  kahramanların  devinişsel  davranışlarına  çok  az  yer verildiği görüldü.  Gündelik  yaşamda  insanların  devinişsel  davranışlarının  tekrarlardan  dolayı sıradanlaşması   ve   önemini   yitirmesi   devinişsel   davranışların daha   az   dikkat çekmesine  neden  olur.  Toplumda  ayırıcı  devinişsel  davranışları  olan  kişilerin  azlığı bunun  bir  başka  nedenidir.  Yazar  kahramanlarını  yaşadığı  çevreden  seçtiği  ve kahramanlarını   aktarırken   seçmeler   yaptığı   için   devinişsel davranışlar   eserde diğerlerine göre daha az yer bulur.

İncelenen  romanları  okuyanların  kazanacağı  bilişsel  ve  duyuşsal davranışlar göz  önüne  alındığında;  okuyucuların  kadınlık  durumları,  boşanmış  kadınlar, toplum tarafından kadının namusunun nasıl algılanması gerektiği konuları ile ilgili bilişsel ve duyuşsal  davranışlar  kazanacakları  görüldü.  Kadının  toplumdaki  yeri,  toplumdaki cinsiyetçi  yaklaşım,  yanlış  cinsel  eğitim  gibi  konularda  okuyucunun bilişsel  ve duyuşsal gelişimine olumlu katkılar sağlandığı tespit edildi. Tante Rosa, Yürümek ve Yenişehir’de  Bir  Öğle  Vakti’nde  okumanın  yararlı  olduğunun  vurgulanması, ayrıca  Tante  Rosa’da  insanın  her  okuduğunun  doğru  olmayabileceğinin  ve  her bilginin insana yarar sağlamayacağının vurgulanması okuyucunun bilişsel gelişimine katkı sağlar. Bilişsel ve duyuşsal gelişime yapılan bu katkılar insanın kendisini, diğer insanları anlamasını ve kendisini geliştirmesini sağlar.

30 Eylül 2020

Sevgi Soysal - Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak. Karanlıktaki çocuklar korkar. Biz ne çocuğuz, ne de her yer karanlık. 

30 Eylül 1936’da İstanbul’da doğdu. Aslen Selanikli mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin, altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952’de Ankara Kız Lisesi’ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji okudu. 1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya’ya gittiler. Göttingen Üniversite-si’nde arkeoloji ve tiyatro derslerini izledi (1956-57). 1958’de Türkiye’ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. Ankara’da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu’nda ve Ankara Radyosu’nda çalıştı (1960-61). Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran “yeni gerçekçilik” akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken, Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı (1960-64). 1961’de Ankara Meydan Sahnesi’nde Haldun Dormen’in yönettiği “Zafer Madalyası” adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. 1965’te “Zafer Madalyası” oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile evlendi. Aynı yıl TRT’de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-69 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi’de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. 1968’de teyzesi Rosel’in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa’yı yazdı. 1970’te kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek’le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazandı.

12 Mart, Sevgi Soysal’ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dö-nem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk sürecinin ardından TRT’den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa Profesörü Mümtaz Soysal’la, Soysal’ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi’nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge’de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana’da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973’te, Funda ise Mart 1975’te doğdu. Adana’da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart’ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975’te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve İşçi Kültür Derneği’nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976’da yayımlandı. Eylül 1976’da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra’ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoş Geldin Ölüm’ü tamamlayamadan, 22 Kasım 1976’da İstanbul’da öldü. Yeni Ortam, Yenigün ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar Bakmak (1977) ve Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri(2014) adlı kitaplarda toplandı. TRT’de çalıştığı dönemde yazdığı oyun, makale ve yazılardan oluşan Venüslü Kadınların Serüvenleri ise 2017’de yayımlandı.Sevgi Soysal’ın kırk yıllık bu kısa yaşamından geriye kalan eserlerinin yeniden yayımlanması, 12 Mart dönemine hapsedilemeyecek yazarlığına hak ettiği değeri vermek olacaktır.

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

Senin gibi, sorunlara sadece okuyarak yaklaşanlar katıdır. Olaylar karşısında gerekli uyum ve değişim gücü genellikle yoktur onlarda. Çünkü aslında suçlu ve korkaktırlar. Kim ki bir şeyi gizlemek ister, duvar çekmeye meraklı olur. ...Kendilerini değiştirememe korkusu, onlara sözde her şeyi bir çırpıda değiştirme ataklığı verir. Bazen teoriyi, korkaklık ve suçluluklarını gizleyecek bir duvar gibi kullanırlar (s.161).

 Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde Değişim Umudu...İkili bir yaşamı sürdürmekten yorulmak. Giderek birbirinden kopan, yabancılaşan iki parçaya bölünmekten korkmak, parçaları umutsuzca, boşa bir çabayla yamamaya çalışmak ...Parçalanan kişiliğini, gereksiz kum torbalarını atarak daha ileriye götüremediği, yeniden bütünleyemediği için. Ali ile Ali’nin düzenini yaşamak. Birkaç saat için. Sonra, ayrıldıktan sonra, eve dönmek, sıcak köpüklü banyo yapmak, anası babasıyla operaya gitmek, bazen pantolon giymek. Sonra operaya giderken saçlarını yaptırmak. Anasıyla birlikte terziye gitmek. Bir öyle, bir böyle, berbere gidip pedikür yaptırmak ansızın, öyle kafasına yerleştirilmiş olduğu için; sonra yine, bütün bunlara boş vererek, saçlarını arkadan bağlayıvermek. Çat burada, çat kapı arkasında, bir süpürge yaşamı sürdürmek (s.199).

22 Kasım 2019

Yürümek - Sevgi Soysal



Yeni kapıları açmak gerek, yanlış kapıları, doğru kapıları, ama açmak, mutlaka açmak.

Çizgisini tamamlamış bir çember içinde ne kadar ilerlenebilir?


23 Kasım 2018

"Hayatı sevdim. İnsanları sevdim. Ama yenildim." Sevgi Soysal

Denizli Öğretmen Okulu’nda öğrenciydim. Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan haberde Sevgi Soysal’ın Londra’da devam eden tedavisi hakkında bilgi ile birlikte ona yazmak isteyenler için kaldığı adreste verilmişti. Haberi okuduktan sonra Sevgi Soysal’a mektup yazdım.16-17 yaşlarında bir genç kız olarak neler yazdığımı şimdi anımsamıyorum. Büyük olasılıkla yeni okuyup bitirdiğim Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan söz etmişimdir. İyileşeceğine olan inancımı eklemişimdir. Mektubu zarfa koyduğumu, adresi yazdığımı ve zarfı postalamak üzere çalışma masama bıraktığımı anımsıyorum.

Ama o mektup postalanamadı ne yazık ki! Ertesi gün gazete de ölüm haberini okudum.
Zarf elimde kalmıştı. Aylardan kasım; 22 Kasım 1976. Demek ki aradan koskoca kırk bir yıl geçmiş.
Sevgi Soysal olmadan kırk bir yıl!

Uzun süre açılmadan bekledi o zarf.

Aramızdan erkenden ayrılan Sevgi Soysal’ın annesi Aliye Hanım bu adı sonradan almıştır. Bir Alman olarak dünyaya geldiğinde ona verilen ad Annelese Rupp’tur. Ülkesine mimarlık ve şehir planlaması eğitimi almak üzere gelen Selanik göçmeni bir ailenin oğlu Mithat Bey ile Stuttgart ‘ta tanışırlar. Aralarında filizlenen aşk Annelese’ye Alman vatandaşlığını ve dinini bıraktıracak kadar büyüktür. Müslüman olunca Annelese Rupp Müslümanlığı kabul edip Aliye adını alır. Anne ve babasının aşkları, Almanya’da yaşadıkları sıkıntıları Sevgi Soysal’ın Tante Rosa adlı öyküsünde okuruz.

Almanya’dan döndüklerinde önce İstanbul’a ardından da Sevgi Soysal’ın neredeyse tüm yaşamını geçireceği Ankara’ya taşınırlar.

Şiiri, sanatı ve müziği çok seven annesi Türkçeyi çok geç öğrenir. Evde çocukları ile Almanca konuşur. Sevgi Soysal edebiyat, müzik ve dansa olan düşkünlüğünü ve ileriki yıllarda yapacağı çevirmenliği annesine borçludur.

Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildimOrtaokul ve Liseyi Ankara Kız Lisesi’nde okur. Biz onun neredeyse tüm kitaplarında aslında o yılların Ankara’sının izlerini süreriz. Ailenin 1938 yılında Ankara’ya taşınması ile birlikte başlayacak bir yazarın yetişme sürecinin bu izlerini kimi zaman Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, kimi zaman Yürümek ya da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu ve diğer kitaplarında anlatır.

Çocukluğundan başlayarak tüm yaşamı boyunca ‘bırakmayı’ bilen, başaran bir kadın olacaktır Liseden sonra DTCF Arkeoloji Bölümü’nde okumaya başlar. İlk aşkı ve eşi olan Özdemir Nutku ile burada tanışır. Üniversite öğrenciliği sırasında Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde adından çokça söz edilen ve o yıllarda Ankara’da yaşayanların buluşma noktası olarak Piknik’te edebiyat sohbetlerine Özdemir Nutku ile birlikte katılmaktadır.

Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildimDeğişim dergisinde ilk öyküsü yayınlanır. İlk kitabı 1962 yılında basılır; Tutkulu Perçem. Kitabın kapağını Başar Sabuncu hazırlamıştır. Bu aynı zamanda Başar Sabuncu ile Sevgi Soysal’ın yakınlaşmalarına da neden olacaktır. Sevgi Soysal Ankara Meydan Sahnesi’nin genç oyuncularından Başar Sabuncu ile birlikte olmaya başlar ve Özdemir Nutku’dan ayrılır, Başar Sabuncu ile evlenir. O yılların eserlerindeki yansımasını Yürümek adlı romanını okuyanlar fark edeceklerdir.

Bu arada TRT’de çalışmaya başlamıştır. Mümtaz Soysal ile röportaj yapmak üzere Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gider. Bu röportaj bir evliliğin bitişi yeni bir aşkın başlangıcı olacaktır. Bu kez Sabuncu soyadını bırakır Sevgi Soysal. Yenen soyadıyla birlikte çıktığı yeni yolculuğun yol arkadaşı Mümtaz Soysal’dır artık.1971’lerin Türkiye’sinde bu aşk sürerken 12 Mart darbesinin kara bulutları ülkenin üzerine çöreklenmiştir. Ölümler, işgaller, direnişler, çatışmalar arasında yaşanan aşkın kahramanlarından Mümtaz Soysal tutuklanmıştır. Görüş günlerinin birinde alınan karar ile cezaevinde evlenirler. Kısa süre sonra da Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na alınacaktır.

Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildimKoğuş arkadaşları arasında tanıdık isimler de vardır. Birlikte tutuklandıkları Ela Gültekin, Reşat Nuri Gültekin’in kızıdır. Oya Baydar, Behice Boran’da koğuş arkadaşıdır. Yıldırım Bölge Kadınlar koğuşundaki ilk misafirliğinden(!) sonra bu kez yeniden koğuşa geri döner. O koğuşa döndüğünde ise kocası tahliye olmuştur. Şimdi de Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun çevresinde eşini görme umuduyla Mümtaz Soysal dolaşır. 1972 yılında cezasını tamamlamak üzere Adana’ya sürgüne gönderilir. Sürgün bitişi yeniden Ankara…

Yazmaya devam eder. En yakın dostlarından biri, o yıllarda Bilgi Yayınevinde çalışmakta olan Attilâ İlhan’dır. 1975 yılında göğsünde fark ettiği kitle nedeniyle hastaneye gider. Tedavi süreci başlamıştır. Londra’da tedavisinin daha iyi olacağı düşüncesi ile İngiltere’ye gidilir. Başta umutları canlandırsa da hastalığı ilerler, ağrılar dayanılmaz olur. Türkiye’ye dönmeye karar verirler ve döndükten bir gün sonra yani 22 Kasım 1976 da Sevgi Soysal bu kez hayatı bırakır.
Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildim
Gölbaşı, Mayıs 1973

Oysa hastalığı nedeniyle yazılarına ara verdiği Politika gazetesine uğradığı 31 Mayıs’ta kızı Defne annesine sarılıp göğsüne sokulduğunda dostlarına şöyle demişti: ”Hayatı sevdim. İnsanları sevdim. Ama yenildim. Şimdi ölümü bekleyen biri olmak istemiyorum. Bu bana ters geliyor işte.”

Adalet Ağaoğlu’nun 1984 yılında Sanat Olayı Dergisi’nin 21. sayısında anlattığı Sevgi,” Ankara’nın en şen ve en renkli yazarı”dır. Şöyle devam eder yazısına: “Tam tamına hayattaki bir modele bakarak romanlarına kişi seçenler varmış. Buna aklım yatmıyor. Ama böyle bir şey yapmaya kalksam, hayattan seçeceğim modellerden biri, belki de başlıcası Sevgi olurdu. Çok renkli, karmaşık; neşeli ve hüzünlü; şeytan ve melek; çocuk ve büyük; olgun ve çocuk; düşçü ve gerçekçi; gırgır ve ciddi; dürüst ve yalancı; çekinik ve dobra dobra; utangaç ve cesur; işte bütün bu karşıtlıkları kendinde toplayan birini seçeceksem, bildiklerim arasında ilk aklıma gelen Sevgi olurdu” der ve yazısını şöyle bitirir: ”Güçtür Sevgi’yi anlatmak, çok güç. Bir romanı yazmak bile, Sevgi’yi tam olduğu gibi anlatmaktan daha kolaymış gibi gelir bana”

Evet, yaşamı boyunca Sevgi Soysal bırakmayı becerebilen cesur bir kadın olmuştur. Önce Yenen soyadını, sonra Nutku ve Sabuncu soyadlarını bırakır. Ancak, yazmayı bir de Ankara’yı bırakmaz. Bize bıraktıkları ise kitaplarıdır.

Gönderemediğim mektubun yerine sayılsın bu kez yazdıklarım. Kırk yaşında ölen bir yazara onun kentinden seslenmiş olayım.
romankahramanlari.com

30 Eylül 2018

Sevgi Soysal - Tante Rosa

- Bir elmanın bir meyve olduğu, bir babanın baba, bir savaşın savaş olduğu, bir gerçeğin gerçek olduğu, bir yalanın yalan olduğu, bir aşkın aşk olduğu, bir bıkmanın bıkma olduğu, bir başkaldırmanın başkaldırma olduğu, bir sessizliğin bir sessizlik olduğu, bir haksızlığın bir haksızlık olduğu, bir düzenin bir düzen ve bir evliliğin bir evlilik olduğu, olacağı günler gelecekti, inanıyordu Tante Rosa.

- İnsan hiçbir şeylere aldırmamaya bir basladı mı. Ne kendi durumunu, ne de bütün durumları, üstünde durulmaya değer bulmadı mı? Bu bir kış uykusudur ki hiçbir yaz sökemez.

- Herkesle alay edilebilir. Ama kendi alaylarını yöneltmek yüceltmek elindedir kişinin.

- Tante Rosa buzdolabını açtı. Bir kavanoz ekşi yoğurt buldu, batı batı denen uygarlık bu işte, buzdolaplı açlıklar var burda.

- Bir insan erken gelen yaşlılıklarından sorumludur.

- Suluboya kır çiçekleri ölebilen şeylerdendir.

- Tutamıyordu beynini, cümle yapmaktan alıkoyamıyordu. Arada sırada usanıyordu o da, pineklediği yerde düşünmekten. Pinekleyerek düşünmek gerçek düşünmek değildir biliyordu. Düşünce eylemlidir, bir eylem sonucu, ya da öncesidir, yok böyle bütün gün pineklerken düşünmediğini biliyordu. Yine de cümleler yapıyordu beyni.


03 Ekim 2016

Sevgi Soysal "Tam karanlığı bilmeyenler, dünyayı aydınlatacak bir ışığın da ne olduğunu bilmezler, bunu anlamazlar."

Tam karanlığı bilmeyenler, dünyayı aydınlatacak bir ışığın da ne olduğunu bilmezler, bunu anlamazlar. 
 
Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak. 
 
Yakınlaşsak da anlatılmadık, anlaşılmadık şeyler kalacak aramızda. 
 
Sevgi sözcüğü bir kadına her zaman bir şeyler anlatır. 
 
Ne güzel suçluyuz biz hepimiz. 
 
Bu bir kış uykusudur ki hiçbir yaz sökemez.

Başına bir şey geldiğinde eğer o şeyle baş edecek gücü yoksa, güçlenene dek beklerdi.

Her şey, her zaman anlatılabilir, yeter ki bulanık bir kafanın ürünü olmasın.
 
Yakınlaşsak da, anlatılmadık, anlaşılmadık şeyler kalacak aramızda. 


18 Ağustos 2013

Tutkulu Perçem - Sevgi Soysal

Tutkulu Perçem

 Tutkulu Perçem, gerçekliğin sıkıcı ve bunaltıcı kurgusuna düpedüz “dil” çıkartarak başkaldıran, önüne çıkan her şeye bir tekme atar gibi yaparken aslında hepsine takılan, düşecekken yazıya tutunup yürüyen ve çaktırmadan giden Sevgi Soysal’ın yola çıkış öyküsüdür. 

🌼
 
Şeylerdeki şeyler işte - sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir duygularım perçemlerimde dolaşıyorum. Nemli bir öğle sonrası, baş dönmeli, yeşertici. Yol kavşağında durdum. Arabalar habire geçiyor. Camlarında kızıl kızgın yüzüm, geçiyorlar. Yaya geçidinden tam üç kez geçtim. Trafik polisi de görmedi beni. ’’Gösterge... Gösterge!’’ diye bağırdım ona. Rahatlamadm hiç. Kızgınlığım tabanlarımda. Öğle güneşinde, kumsalda dolaşıyorum gibi -çıplak ayaklarla, kızmış kumlarda- yanıyor tabanlarım. Erkeklere, erkeklere, en çok onlara, bu kendilerini, sonra yine kendilerini sevenlere kızgınlığım. İki düğmeli, üç düğmeli ceketleriyle duyarsızlar ordusu yığın yığın geçiyorlar. Ceketsiz, kravatsızlarda biraz olsun umudum vardı., oysa tek dolaşmıyor onlar - güçsüzler. Rastlamadım işte, birilerine rastlamadım - Rast-la-san-da, rast-la-ma-san-da av-va gi-di-yo-ruz.

 Durağa geldim. Çocuklu kadınlar, çoçuksuz çantalı kadınlar, kadınsız çantalar, çikletli kızlar, çikletli at kuyrukları hep bekliyorlar. Onlarla beklemek. Yağmurlar yağsa, yıkansa bu duraklar. Kaldırıma iki liseli genç oturmuş. Onlar da bekliyor. Yanlarına gittim. Şöyle elimle, ’’Açılın!’’ diten bi işaret yaptım. Bir güzel yerleştim ortalarına. Şaşkın şaşkın bakakaldılar. Biri ’’Şey,’’ dedi, ’’otobüs,’’ dedi, öbürür, ’’Yürüsek,’’ dedi. İki elimle, ikisinin birden yanağına dokundum. Sağdakine, ’’Senin sakalın daha sert,’’ dedim, ’’usturayla tıraş olsana.’’ İkisi de gözlerini sandallarımdan ayıramıyorlardı. Ayak parmaklarımı oynatmaya başladım. Kalkıp bir anda uzaklaştılar hızla. Duraktakilere baktım, karşı kaldırıma geçmişlerdi. Beklerler miydi benimle, bekliyebilirler miydi. Gelseydi otobüs, gösterseydim onlara. Geldi otobüs, ve ONLARIN kaldırımına yanaştı. Ayağa kalkıp eteklerimi silkeledim.

 Tutkularımı gün aydınına çıkarmanın yeri miydi bu kent. Bu kent gidişli gelişli bir caddeydi. İki taraflı gelip gidenlerdi. Üç beş vitrin, bilmem şu kadar inşaat ve daha çok parti merkeziydi. Suç bütün bütün perçemlerimdeydi. Onlar böylesi kırılmasalar asmıyacaktım tutkularımı uçlarına, asamıyacaktım. Yeni dikilen bir troleybüs direği, bir yol makinesi, bir kavga olmayı diledim. O zaman bakacaklardı. Bakmadan edemiyeceklerdi. Buna zorunluydular. Geçimleri bundandı.

Kenti, kent yapan iki caddenin birinden yukarılara doğru yürümeye başladım. Tepeye vardığımda ışıklarını yakmıştı kent. Bön bön bakıştık.

İşte bugünün kazancı -mazgal deliği- bu baş dönmeli, ılımlı günün kazancı ayaklarımın altındaydı. Deliğin başına çöktüm. Tutkularımı, birer birer perçemlerinden çıkarıp mazgaldan aşağı attım. Kentin lağımına karıştılar. ’’Oh’ Bu kadar,’’ dedim. Bu kadardı.


28 Kasım 2012

Yaşasaydı Aşık Olurdum

Sana söyleyemediklerimi karıncalara söyleyeceğim -senden benden yalnız bozkıra! Susuyoruz bak hep. Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz. Senden benden yalnız bozkır, oysa yaratık dolu, yaşam dolu -ya karıncalar? Hep oturup cigara içiyoruz, konyak içiyoruz yetersiz, asıl yetersiz biziz, yalnızlığımız en yetersiz -ya bozkır? Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyim, en büyük güzelliğim senin bilmezliğin, duymazlığın -ya en boş damlalar gözlerimizde? Bak, tozluyuz biz, çok tozluyuz -ya bozkır, bozkır yolundan kamyonlar geçerken kalkan toz? Bak, hayal kurarım, en zevksiz acıklı şeylere gözyaşı dökerim de kendimi bilmem. Biz bilmeyiz birbirimizi; böylesine mutlu değil miyiz bazı? Bu evrende her şeyi silecek birileri, yaşamları çoktan. Bu önemli değil, biz çoktan tükenmişiz. Bırakıp bırakıp ırak kentlere bile gidemeyiz, bu uğraşı ister. Bak, bizi ağaçlandırmak güçtür -ya bozkır? 

Erdal Doğan

 

26 Kasım 2012

Funda Soysal - Tante Rosa’dan Sevgi Soysal'a Yolculuk

    


 Ölüm, bazen öyle zamansız ve acıdır ki, koyu bir gölge olup siner kısa da olsa dolu dolu yaşanmış bir yaşamın ve o yaşamdan geride kalanların üstüne. Ne yazık, Sevgi Soysal’ı kırk yaşında aramızdan ayrıldığı 1976’dan beri hep ölümüyle anımsadık. Ama artık bundan sıyrılıp, onun gibi ölüme karşı, “Aslolan hayattır,” diyebilmek, o kısa ömründe ürettiklerine sahip çıkabilmek, onları olsun hayata döndürebilmek gerek. İşte buradan yola çıkarak, Sevgi Soysal’ı bir yazar olarak yaşatmak,sürüp giden yaşamın içine yine katmak düşüncesiyle İletişimYayınları ile birlikte bütün eserlerini yeniden yayımlamaya başladık. 

Böyle bir işe girişirken, ilk olarak hangi eserle başlanacağı,yani ilk adımın ne olacağı önemli bir soru oldu. Sonunda Tante Rosa’da karar kılındı. Bu, Sevgi Soysal’ın ilk kitabı değil,ne de en başarılı, en bilinen romanı. Ama Tante Rosa, Sevgi Soysal ile ilk kez buluşacak okura, onu tanıtmak için en doğru kitap olabilir. Sevgi Soysal’ın anneanne ve teyzesinden başlayıp kendisinde biten bir kadınlık çizgisi diye nitelendirdiği,Tante Rosa’nın yaşamından kesitler veren bu on dört kısa hikâyede, yazarın kimi yerde hak verircesine anlayışlı davranıp,kimi yerde acımasızca dalga geçtiği Rosa’yla kurduğu yoğun ilişki, Tante Rosa kadar Sevgi Soysal’ı da tanıtır okuyucuya.Bu ilişkiden, kadınlık denen bir ortak payda çıkar ortaya; kabullenmek için değil, farkında olmak için. Böylece okuyucu,genelde 1970’li yıllardan, 12 Mart döneminin simge yazarı olarak tanınan Sevgi Soysal’ı, başına 12 Mart işleri açılmadan önceki, kadınlıkla uğraşan yazar haliyle tanıma fırsatını bulur. Bunun ise, zamanı hiç geçmez. O yüzden, ilk olarakTante Rosa...

 Tante Rosa, 1968’de ilk kez Dost Yayınevi tarafından yayımlandığında, edebiyat çevrelerince ilginç bulunur, ama pek anlaşılamaz. Nedense, hep vurgulanan Tante Rosa’nın yabancılığı ve aykırılığı olur. Memlekette romancıları bekleyen onca sorun,romanlaştırılacak onca memleket kadını ve memleket kadınında onca başka sorunu varken, neden Almanya’da yaşayıp ölen,arkasına bakmadan kocasını ve hele de çocuklarını terk ediveren, orospuluğa bile özenen bir Tante Rosa sorusu yankılandırılır dört bir yandan. Yazarın annesinin Alman olması, romanının da yabancılaştırılmasını kolaylaştırır. Kadınlıkla, hele de yabancı bir kadınlıkla karşılaşmak sanki ürkütücüdür. 

Tabii 1968’lerin Türkiyesi’nde Tante Rosa’nın yadırganması tuhaf değil; ama masum da değildir bu yadırgayış. Doğrudur,Sevgi Soysal’ın çizdiği Tante Rosa portresi ancak modern bir toplumda varolabilecek bir kadındır. Tante Rosa’nın yaşadığı toplumda kadın, istemediği bir düzeni bırakıp gidebilir, kendi yaşamını yeni baştan defalarca kurabilir. Gerçekte, kadına böyle bir yaşam alanı tanımayan bir toplum için Tante Rosa,Alman olduğu için değil, özgürlüğünü sahiplenen bir kadın olduğu için yabancıdır. Ama bu yabancılığı vurgulamak, TanteRosa’da asıl anlatılanın, nerede ve ne zaman yaşıyor olursa olsun, her kadının içinde varolabilecek “kadınca bilemeyişler”in hikâyesi olduğunu gözardı etmek olur. Tante Rosa’da, okuyan her kadına tanıdık gelen bir kadınlık hali vardır; Tante Rosa,sanki kadınlığın kimliğe bürünmüş halidir. Sevgi Soysal, bukadınlık denen şeyi, anlatılması, romanı yazılması gereken birşey olarak gördüğü için mi yadırgandı acaba diye bu günden geriye doğru sormamak, neredeyse imkânsız gibi gibidir. 

Yazarın böylesi erken bir zamanda bu bilinci kazanmasının ardında elbet kendi aile ve yaşam deneyimlerinin etkisi vardır.Tante Rosa’yı Almancaya çeviren Sevgi Soysal’ın annesi AliyeYenen, bu kitabı bir Alman’ın değil, ancak büyürken ailesindeki Alman kadın akrabaları ilginç bularak gözlemleyenSevgi Soysal’ın yazabileceğini söyler. Tam da bu yüzden, asıl önemli olan, Sevgi Soysal’ın bu kadın varoluşunu Tante Rosa gibi bir kitapla yazınımıza yansıtmış olmasıdır. Bu açıdanTante RosaTürkiye için erken öten bir horoz gibidir. SevgiSoysal’ın, Tante Rosa’yı, Türkiye’ye yabancı bir ortamda kurgulayışının gerisinde, kendi yaşam deneyimleriyle bu ötüşün erken, bedelinin de ağır olduğunun bizzat farkında olmasının yattığı dahi söylenebilir.

 Öte yandan, Tante Rosa’yı okurken, yazarın böyle ciddi bir iddiayı dile getirdiğini fark etmeyebilirsiniz de. Tante Rosa, karakteriyle büyüleyici bir kadındır. O büyüleyiciliğin ardında, her kadının içinde yatan bir farklılaşma isteği peşinde çoğu kadının cesaret edemeyeceği kadar koşabilmesi, koşarken düştüğünde, çoğu kadında olmayan bir kendini sevme neşesiyle tekrar kalkabilmesi, yenilgi ve yanılgılarını çoğu kadın gibi başkalarının demesiyle değil, kendi iç sesiyle yargılayabilmesi yatar. Tante Rosa’nın yaşamı bir başarısızlık öyküsü gibi gözükse de, içindeki prensesin ölmesine izin vermeyen Rosa’ya acımak ve gülmek kadar, hayran olmamak da zordur. Tante Rosa’nın iç sesi ve Sevgi Soysal’ın alaycı dili, kitap boyunca bu ikilemleri bir sonuca bağlanmadan dile getirir ve okuyucuyu,özellikle de kadın okuyucuyu, kendi varoluşuyla baş başa bırakarak aradan çekilir.

 Sevgi Soysal’ın onu hiç tanımamış kızı olarak benim ekleyebileceğim tek şey, yokluğunun nasıl bir kayıp olduğunu ölmeden iki ay önce çekilen ve bu kitabın kapağından size bakanfotoğrafının bile anlatabileceği annemi, kitaplarıyla, en çok da Tante Rosaile tanıyıp sevmiş olduğumdur......Tante Rosa’dan Sevgi Soysal'a Yolculuk Funda Soysal

 

 

İlk yayımlandığında "yerli" olmamakla eleştirilen Tante Rosa, Sevgi Soysal'ın, sinemaya da uyarlanan en özgün eseridir. Bir roman bütünlüğüne sahip olacak şekilde birbirine ustalıkla bağlanmış on dört hikayenin ana konusu kadınlık ikilemleridir. Sevgi Soysal'ın, o kendine özgü ironisiyle anlattığı Tante Rosa, yaşamın kurallarına ve sınırlandırmalarına başkaldıran, ancak kadınlığına hapsolduğu için hep yenilen biridir. O, "bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır."