21 Ekim 2021

Ahmet Taner Kışlalı Seçme sözler



 - Mustafa Kemal, tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır. Dilde, dinde, hukukta, yazıda, giyside, eğitimde, tarihte yaptığı reformlar; inanılmaz boyuttaki bir kültür devriminin, bir bütün içinde çok anlamlı olan parçalarıdır.

 - Gençlik sesini yükselttiğinde değil, asıl sustuğu, pıstığı zaman endişelenmek gerekir. Ülkenin geleceği için!

  - Türk ekonomisi, askeri kadroların tek başına yürütemeyecekleri kadar komplekstir.

 - Tönnies’e göre, topluma egemen olan ise “ben” duygusudur. Bireysel iradeye dayalı bir dayanışma, kişisel mülkiyet, moda ve geçici zevkler ağır basmaktadır. Din dahil, inançlardan çok, kamuoyu ve öğretileri etkili olmaktadır. Bireysel çıkarlar, ortak çıkarların önüne geçmektedir.

 - Kemalizm, bir anlamda liberalizm ve sosyalizmin, geri kalmış ülke koşullarındaki bir senteziydi. Tıpkı, demokratik sol ya da sosyal demokrasinin de bir liberalizm-sosyalizm sentezi olduğu gibi.

 - Bir gücün tek başına egemen olduğu yerde demokrasiden söz edilemez.

- Kişinin bireysel niteliklerinin her zaman toplumsal sınıfı belirlemediği, bazen de toplumsal sınıfın bireysel nitelikleri belirlediği doğrudur.

 - Demokrasi, azınlıkta olanların da güvence altına olduğu, özgürlüklere saygılı bir çoğunluk yönetimidir.

 - Yanılgı değil “ihanet”
Bu ülkede Atatürk’ü yıkarak olumlu bir şeyler yapılabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgıyı yaşadıklarını sanıyorum.

 - Ancak, kendi kendilerini yönetemeyenler, başkaları tarafından yönetilmeye ya da yönlendirilmeye davetiye çıkarmış demektir.

 - ”Demokrasi katılım ve özgürlük demektir. Gençlik siyasetin dışında, işçi siyasetin dışında, kamu görevlisi, bilim adamı siyasetin dışında. Kol emeği de kafa emeği de siyasetin dışında. Ama para ve din siyasetin içinde!… Şeriatçıya, her türlü propaganda serbest ama bilim adamına, yazara, her düşüncesini söylemek yasak!…
Bülbüller susturuldu; en güzel ses seçimi kargalar arasında yapılıyor. Ve de ülkenin burnu da pisliklerden kurtulamıyor.”

 - “Siyasal sisteme ve o sistemin değerlerine kuramsal olarak karşı olan bazı partiler, bir yandan sistem için tahammül edilebilir bir sıkıntı oluştururken aynı zamanda, söz konusu sistemin bazı öğelerinin korunabilmesine, dolaylı olarak katkıda bulunabilirler. (…) Fransız Komünist Partisi, siyasal sistemin bazı öğelerinin meşrulaştırılmasına ve süreklilik kazanmasına dolaylı olarak, istemeden katkıda bulunmuştur.”

 - Kişinin bireysel niteliklerinin her zaman toplumsal sınıfı belirlemediği, bazen de toplumsal sınıfın bireysel nitelikleri belirlediği doğrudur.

 - Geri kalmış ülkelerde ilk dikkati çeken özellik, orta sınıfların zayıflığıdır.

 - Ulusun vekilleri, onun temsilcileri değil, olsa olsa memurları olabilirler...Jean Jacques Rousseau

 - Bizim nasıl bir demokrasi istediğimizi öğrenmek istiyorsanız, 1961 Anayasası’na bakınız. Çünkü o anayasayı hazırlayan Kurucu Meclis’te Kemalistler çoğunluktaydı.

- Demokrasi bir yaşam biçimidir. Yaşanmadan öğrenilemez!

- Laiklik Nedir?
Laiklik, dini devre dışı bırakmak anlamına gelmez; din adına baskı yapmak, zor kullanmak isteyenleri devre dışı bırakmak anlamına gelir.

- Şair ne güzel söylemiş: “Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın?”

- “Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez, onları alışmış oldukları tokluk öldürür.”

- “İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardımı veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir görüş vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyaçlarını unutmayı amaçlar… Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altına alınmalıdır.”

- Geri kalmış ülkelerin genellikle kıt olan kaynakları içinde en bol malzeme insandır.

- “Demokraside çoğunluk yönetir, ama azınlık susturulmaz. Azınlıkta olanların konuşması ise çoğunluğun sağlıklı yönetebilmesinin önkoşulu olduğu gibi, aynı zamanda azınlığın demokrasi dışı yollar aramaMasının da önkoşuludur!”

- Gelişmiş ülkelerin devrimcileri, değişmenin arkasından yürürler. Geri kalmış ülkelerin devrimcileri ise değişmenin önünden… Birisi katardır, birisi lokomotif.

- Yoksa sık yinelenen yalan, giderek kafalarda doğruya dönüşür umudu içindeler mi?

- Ailede baskı gören, okulda söz hakkı verilmeyen genç, milletvekili seçildiğinde hoşgörülü olabilir mi?

İçinde asıl gençlerin yaşayacakları geleceğin toplumu ile ilgili kararlar, o gelecekte yaşamayacak olanlar tarafından çok kez gençlerin görüşü bile alınmadan veriliyor.

- NET!
“Mustafa Kemal’i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık:

Hangi koşullardaydı?
Ne yapmak istiyordu?
Ne yaptı?
Sonuç ne oldu?

- Hala, gençliğin ilkokuldan başlayarak demokrasiye alışması, liseden başlayarak sesini duyurması, üniversiteden başlayarak yönetime ortak olması gereğini kavrayamayanlar var.

- Devlet , yurttaşlarının bir bölümüne , belirli çıkar ve görüşlerin devleti olduğu izlenimini verdiği oranda gücünden yitirir.

- Kötüler Tanrı’yı, Tanrı ise iyileri kullanır!..

- Max Weber’e göre iktidar “toplumsal ilişkiler çerçevesinde bir iradenin, ona karşı gelinmesi durumunda bile yürütülebilmesi olanağıdır.”

- Ama “çağı yakalama” arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki – her garip şeyi yapanlara olduğu gibi – bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz, ama inandırıcı olamazsınız.

- Jean-Paul Sartre, insanın önceden saptanmış bir modele göre oluşmadığını, her adımda yaptığı seçmelerle kendi özünü bizzat kendisinin oluşturduğunu söyler.

- Uluslar askeri güçlerini savaş yapmak için değil, karşı tarafı savaştan caydırmak için geliştirmeye başladılar.

- Geçmiş, bugüne ışık tuttuğu ve daha iyi bir gelecek kurmaya yardımcı olduğu ölçüde önem taşır. Yoksa, sürekli geçmişi arayanlar geleceği kuramazlar.

- Pascal, yanlışın, gerçeğin tersi değil, zıt bir gerçeğin unutulması olduğu söylenmiştir.

- Ulusal devletler, Batı’da kapalı tarım ekonomileri demek olan feodal sistemin yıkılmasıyla oluştular.

- Zaten Kemalist eğitimin amacı belliydi. Amaç “ümmet” anlayışına sahip bir topluma “ulus” bilinci kazandırmak, “kul”u “yurttaş”a dönüştürmekti. Atatürk öğretmenlere şöyle sesleniyordu: “Biz sizden düşüncesi özgür, vicdanı özgür, anlayışı özgür kuşaklar istiyoruz.”

- Bunalım dönemlerinde kurumsal etkiler azalıp, toplumsal baskının yerini basının çaresine bakma eğilimleri almaya başlar.

- “Laikliğin ortaya çıkışını zorunlu
kılan iki temel neden var.
Birincisi; farklı inançtan insanların barış içinde bir arada yaşamalarını sağlamak. İkincisi; değişen koşullara, aklın ve bilimin ışığında çözüm arama yolunu açık tutmak.”

- Çünkü her bitki, ancak kendine uygun ortamlarda gelişebilir de onun için…

- “Kolaylık uygarlıklar için yıkıcıdır. (…) Uygarlığı iten güç, ortamın düşmanlığı ile orantılı olarak artar.”

- Eğer Türkiye’de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal’e saldırmanız elbette ki tutarlıdır. Eğer Türkiye’nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal’e saldırmanın elbette tutarlı bir yanı vardır. Ama “çağı yakalama” arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki –her garip şeyi yapanlara olduğu gibi– bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz, ama inandırıcı olamazsınız.

- Devlet işlerine karışmayanlara, kendi işi gücü ile uğraşan sessiz bir yurttaş değil, hiçbir işe yaramayan biri gözüyle bakıyoruz...Perikles

- …Kemalizm ise, “ilerici” bir ideolojidir. Ne geçmişin bekçiliği ne de kalıplaşmış bir inanç sistemidir. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir.

- Her siyasal iktidarın kendi eğilimilerine ve temsil ettiği toplum kesimlerinin çıkarlarına göre geliştirdiği bir kültür siyaseti ulusal olamaz, ancak sınıfsal olur. Ekonomi siyaseti için kabul edilebilecek olan bu durum, kültür söz konusu olduğunda kabul edilemez. Çünkü, çeşitlilik içinde ulusal bütünleşmeyi sağlayacak olan temel öge kültürdür. Ulusal bir kültür siyaseti, toplumun her kesimine açık olmak, başka bir deyişle de demokratik olmak zorundadır.

- Kültürel yatırım, insana yapılan yatırımdır.

- Türkiye’de yaşayan ve kendisini toplumdan sorumlu hisseden herkesin, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi bağlantısını iyi kurması gerektiğine inanıyorum.

- Özleri aynı kalmakla birlikte, değişen koşullara koşut olarak yenilenebilen, yenilenmeye açık olan ideolojiler ölmezler. Katılaşan, kalıplaşan ideolojiler ise, günün birinde tarih sayfalarındaki yerlerine gömülürler.

Kemalizm de, akla ve insancıl değerlere dayalı “çağdaş” bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istemcini yansıtan bir ideolojidir.

- ”Demokrasi katılım ve özgürlük demektir. Gençlik siyasetin dışında, işçi siyasetin dışında, kamu görevlisi, bilim adamı siyasetin dışında. Kol emeği de kafa emeği de siyasetin dışında. Ama para ve din siyasetin içinde!… Şeriatçıya, her türlü propaganda serbest ama bilim adamına, yazara, her düşüncesini söylemek yasak!…
Bülbüller susturuldu; en güzel ses seçimi kargalar arasında yapılıyor. Ve de ülkenin burnu da pisliklerden kurtulamıyor.”

- Bu topluma kötülük edenler laiklik yanlıları değil, laikliği “dinsizlik” olarak karalayanlardır. “Din ve vicdan özgürlüğü” maskesi altında, başkalarının inançları üzerinde baskı kurmaya çalışanlardır.

- Ülkenin ekonomik yapısının, ordunun kolay kolay içinden çıkamayacağı kadar karmaşık (kompleks) olması. (Askeri darbelerin daha çok geri kalmış ülkelerde ortaya çıkışının nedenlerinden birisi de budur.)

- Diktatörlük hastalığını önlemenin yolu, demokratik düşünüp davranmaya alışmış yurttaşlara sahip bulunmaktan geçer.

- “Terörizm, giderek toplumdaki demokratik iletişim kanallarını tıkar ve bir kutuplaşmaya neden olur. Mantığındaki değil, duyguların öne çıktığı böyle bir ortamda, geniş kitleler genellikle devletin yanında yer alır ve ‘en sert önlemler’ in destekçisi kesilirler. Bu koşullar özellikle demokrasi deneyimi az olan toplumlarda baskı rejimlerinin oluşumuna çok elverişlidir.”

- Barışçı yollardan sağlanamayan etkinin yasa dışı yollardan sağlanmasına çalışılması, aynı zamanda bir umutsuzluğun ifadesi olabilir.

- Belirli bir dayanışma ve doğrudan ilişkiler, küçük grupların temel nitelikleridir.

- Yetenekli azınlıkların ülkeyi yönetmeleri, demokrasinin kusuru değil, güvencesidir.

- Bir demokraside, adaletin ve özgürlüğün gereklerinin yerine getirilmesi, yöneticilerin keyfine ya da sağduyularına bırakılamaz. Adaletin ve özgürlüğün gerekleri, kurumsal güvencelere bağlanmak zorundadır.

- Dine saygılı olmak başka, kendi dar görüşleri dışındakileri dinsiz sayanlara saygılı olmak başkadır.
Saygısıza saygı duymak ise öyle zordur ki!

- Hangi toplum olursa olsun yöneten halk değildir. Demokrasilerin farkı, halk tarafından yönetilmekten doğmaz, halk için yönetilmekten kaynaklanır.

- Sayısal çokluk, ancak bilinçli ve örgütlü olduğunda toplumsal ve siyasal bir güce dönüşür.

- Bir demokraside, adaletin ve özgürlüğün gereklerinin yerine getirilmesi, yöneticilerin keyfine ya da sağduyularına bırakılamaz. Adaletin ve özgürlüğün gerekleri, kurumsal güvencelere bağlanmak zorundadır.

- Laiklik, dini devre dışı bırakmak anlamına gelmez; din adına baskı yapmak, zor kullanmak isteyenleri devre dışı bırakmak anlamına gelir.

- Herkesin kendi kimliğini geliştirmekte özgür olması, demokrasinin bir gereğidir. Ama devletin görevi de ortak kimliği geliştirmektir.

- “Hiçbir düşünce silahla yok edilemedi, edilemeyecek de…
Silah değil, kalem kullanıyoruz.
Hem de en yüreklisinden…”

- 1992 Türkiye’sinin eğitim kurumlarının büyük çoğunluğunda bulunmayan demokratik bir ortam, yarım yüzyıl önceki Köy Enstitülerinde – hem de “tek parti” döneminde – vardı.
Her cumartesi öğlenden sonra toplanan Köy Enstitüsü genel kurulunda öğrenciler, öğreticiler ve yöneticiler, sorunları özgürce tartışırlardı. Üstelik müdürün değil, “bir öğrencinin yönettiği” toplantılarda…

- Bir zincir, en zayıf halkası kadar güçlüdür.

- Atatürk, ölümünden iki yıl önce şöyle demişti: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.”

- Doğru anlamak, “doğru tepki”nin ilk koşuludur.

- Daha “de” ve “da” eklerinin ne zaman bitişik ne zaman ayrı yazılacağını bile bilmeyenlerin yabancı sözcük hayranlığı tam bir acıklı güldürü.

- Birbirlerine benzeyenler arasındaki dayanışma “mekanik”, birbirlerini tamamlayacak işleve sahip kişiler arasındaki dayanışma ise “organik”tir.

- Azınlık susturulmaz.
Demokraside çoğunluk yönetir, ama azınlık susturulamaz. Azınlıkta olanların konuşması ise çoğunluğun sağlıklı yönetebilmesinin ön koşulu olduğu gibi, aynı zamanda azınlığın demokrasi dışı yollar aramamasının da ön koşuludur.

- Kemalizm, akla ve bilime, gerçekliğe, insancıllığa, özgürlüğe ve sürekli devrimciliğe dayalı bir “çağdaşlaşma ideolojisi”dir.

- Her siyasal iktidarın kendi eğilimilerine ve temsil ettiği toplum kesimlerinin çıkarlarına göre geliştirdiği bir kültür siyaseti ulusal olamaz, ancak sınıfsal olur. Ekonomi siyaseti için kabul edilebilecek olan bu durum, kültür söz konusu olduğunda kabul edilemez. Çünkü, çeşitlilik içinde ulusal bütünleşmeyi sağlayacak olan temel öge kültürdür. Ulusal bir kültür siyaseti, toplumun her kesimine açık olmak, başka bir deyişle de demokratik olmak zorundadır.

- Tarih devrimi, dil devrimi, harf devrimi, okuma seferberliği, halkevleri, halkodaları, Köy Enstitüleri, folklor araştırmaları, hatta müzik devrimi… Hep -bu ulusallıktan evrenselliğe yönelen- “kendine dönüş”ün köşe taşlarıdır. Atatürk için Batılılaşma bir “amaç” değildi. Sadece bir “araç”tı. Taklidin her türlüsüne karşıydı. Çünkü, “çağdaşlaşabilmek” için “yaratıcı olmak” gerektiğine inanıyordu.
Atatürk’ün kültür devrimini “Batılılaşma” sananlar, Kemalizmi hiç mi hiç anlamamışlardır!

- Çünkü düşünceler, ancak doğrulara oturdukları zaman güç kazanırlar!…

- İlhan Selçuk, Anadolu’nun “Aydınlanma Devrimi”nin şöyle bir sürecin ürünü olduğunu söylüyor: “Emperyalizme karşı bağımsızlık… Padişahçılığa karşı cumhuriyetçilik… Şeriata karşı laiklik… Tutuculuğa karşı devrimcilik… Ümmetçiliğe karşı milliyetçilik…”

- Altmış yıl öncesinin Türkiyesi ile bugünkünü kıyaslayın… “Gaflet”in ya da “ihanet”in boyutlarını anlarsınız.

- “Fransa’da devrimi “yeni insan” gerçekleştirdi. Türkiye’de ise devrim, “yeni insanı” yarattı. Yeni insan da “yeni altyapı” yı!

- “Aydın” kendini toplumundan sorumlu sayan insandır. “Entel” içinse toplum, sadece bir araçtır; amaç, “kendi kendisini tatmin”dir…

- Atatürk komünizme karşıydı. Üretim açısından getirdiği modeli yeterli görmediği gibi, birey hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi içermemesini de kendi amaçlarına uygun bulmuyordu.

- Ordu çağdaşlaşmaya açılmış ilk kurum olarak o günün Osmanlı toplumunun ilerisinde olmasaydı, belki Birinci ve İkinci Meşrutiyet hareketleri de yaşanmayacaktı. Önce Abdülaziz’i ve daha sonra da Abdülhamit’i anayasaya dayalı bir yönetime zorlayabilecek ordu dışında bir güç yoktu. Böylece Türk ordusu, toplumda sadece yeniliklerin değil, toplumsal hakların ve siyasal özgürlüklerin de öncüsü ve güvencesi gibi görünmüştür.

- Küçük İnsanların Hayalperestliği;
“Bu ülkede Atatürk’ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgıyı yaşadıklarını sanıyorum.”

- “Kuramsal çerçeve bir anlamda olaylara baktığımız bir gözlüktür. Veya olayları sınadığımız bir kalıptır. Araştırmalarda bu kalıp ya da gözlük bir noktadan itibaren yetersiz hale gelebilir. Aynı model üzerinde direnmek, modele uymayan bir olgu ile karşılaşıldığında modeli değiştirmek yerine olguyu bir modele zorlayarak uydurmaya çalışmak hemen her zaman görülen hatalardandır.”

- Nietzsche’ den alıntı
Mıknatıs demire sormuş:
-En çok kimden nefret edersin?
-Senden, demiş demir; çünkü çekersin, ama kendinde tutacak kadar gücün yoktur.

- Kemalizmin örnek aldığı “yeni insan” ,nasıl bir insandı?
“Üreten, hakça paylaşan, özgürce düşünen, kendi kendini yönetebilen” bir insan… “Kul”luktan “yurttaş”lığa geçmiş olan bir insan!

- “Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse”

- “Atatürk millyetçiliğinin barışçı politikasının bir uygulaması olan İkinci Dünya Savaşı dışında kalış, kim bilir kaç kuşak Türk genci için paha biçilmeyecek bir nimet olmuştur.”

- Hak ve özgürlükler, patlamaların nedeni değil, büyük patlamaları önleyecek “güvenlik kapakçıkları” dır.

- “idealizm” in gereği ”özveri”dir. Birey ancak kendi mutluluğunu “daha hakça” bir toplumsal düzende aradığında özveride bulunabilir. Ondan umudunu kestiğinde ise “idealizm” biter.

- “Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam’a karşı değil…”

- Demokratik kültürün gelişmediği bir toplumsal ortamda, kültürel değişikliği kabul ettirmenin yolu ise baskıcı yöntemlerden ve araçlardan geçmektedir.

- Antidemokratik yöneticiler kendilerini atar ve halka bunu onaylatmak ister.

- Geçmiş, bugüne ışık tuttuğu ve daha iyi bir gelecek kurmaya yardımcı olduğu ölçüde önem taşır. Yoksa, sürekli geçmişi arayanlar geleceği kuramazlar.

- Demokratik kültürün gelişmediği bir toplumsal ortamda, kültürel değişikliği kabul ettirmenin yolu ise baskıcı yöntemlerden ve araçlardan geçmektedir.

- Demokrasi ve Toplum
Demokrasinin temeli olan hoşgörü ve uzlaşma alışkanlığı, ancak yaşanarak, hatalar yapılarak, zamanla oluşur.
Demokrasi isteyen, demokrasiyi aileye de, okula da sokmak zorundadır.

- Temsil edilmeyen yada edilemeyen her çıkar ve görüş, uzlaşma dışı kalır; dolayısıyla da, toplumsal huzursuzlukların, siyasal istikrarsızlıkların temel öğelerinden birisini oluşturur.

- Nüfusun kamu yönetimindeki önemi, Eski Yunan’dan beri birçok düşünürün dikkatini çekmiştir. Aristoteles, yurttaşların sayısının, yönetenlerin yönetilenleri tanımayacağı kadar fazla olmaması gerektiği kanısındaydı. (…) Hocası Platon bu konuda daha ileri gitmiş ve ideal bir devletin 5040 yurttaşa sahip olması gerektiğini öne sürmüş, bunun nedenlerini uzun uzun açıklamıştı.


Anlatış - Ursula K. Le Guin


Locus En İyi Roman Ödülü

Karanlığın Sol Eli ve Sürgün Gezegeni gibi unutulmaz kitapların dahil olduğu Hainli Döngüsü’nün özenli bir parçası olan Anlatış, 1974’te yayımlanan Mülksüzler’in ardından Le Guin’in yazdığı ilk Ekumen ve şimdilik, yazarın kaleminden çıkmış son bilimkurgu romanı.

Bu kitapta Le Guin, çoğu eserinde olduğu gibi yine ötekilik ve iletişim gibi temalara eğilerek önyargılarımıza ayna tutuyor. “Din” kavramını sorguluyor ve son derece politik bir bilimkurgu sunuyor. Yine de Le Guin, tüm bunların ötesinde edebiyatın kendisine dönüyor, çünkü bu romanın odağında birçok önemli değeri simgeleyen bir kültür, usul usul sürdürülen bir gelenek var: Hikâye anlatıcılığı.

Edebiyat ve tarihle arası iyi olan Sutty, baskıcı bir rejimin altında değerlerin nasıl kaybolduğunu, tarihin nasıl silindiğini görmek, bu rejimin ulaşamadığı noktalardaki direnişi incelemek, efsanelerde bahsedilen hikâye anlatıcılarının dünyasını keşfetmek için Aka gezegeninde bir yolculuğa çıkar. Geride bıraktığı dünya ile vardığı dünya arasındaki farklar dehşete düşürücü, benzerlikler ise düşündürücüdür.

 

Anlatış, dinlemek, anlamak ve inanmakla, hakikati tanımlamaya çalışmakla ilgili bir yolculuk öyküsü.

“Le Guin Anlatış’ta kurgusunu hem şairane yazıyor hem de alegorinin derinliğiyle kusursuzca birleştiriyor.”

–Jonathan Lethem


Ben Beni - Arif Damar


Ben beni sarpa vurdum ben de böyleyim
Korkulu sular boyu yalçını diki
Ayın karanlığında gün ertesini
Ben seçtim denizleri kendim istedim

Gölleri sevmedim ki düz ovaları
Kişiye bir şey katmaz yürüsen baksan
Denize vurmasa da gölgen bilirsin
Tuza karışacaksın maviye çalan

Kaç kapının önünde bekledim durdum
Kaç güneşten eli boş çevrildim geri
Bir ateş böceğiyim aysız gecede
Bir çağrıyım işitin geleceklerden

Balıkçılar tanıdım ıssız koylarda
Boya karıyorlardı çam kabuğundan
Balıkçılar tanıdım ıssız koylarda
Boya karıyorlardı göklerden sudan

Bir ateş böceğiyim aysız gecede
Muştuyum hiç olmazsa aydınlıklardan
Bizim göklerimiz de çoğalır bir gün
Bir gün gelir toprağın suya aşkından
 

Cehennemde Bir Mevsim - Arthur Rımbaud

Aldanmıyorsam bir zamanlar hayatım,önüne
bütün gönüllerin açıldığı, yoluna bütün şarapların
döküldüğü bir şölendi.
Bir akşamdı dizimi oturttum Güzelliği-Terslik
edecek oldu-İler tutar yerini bırakmadım ben de.
Bayrak açtım adalete karşı.
Aldım başımı kaçtım. Ey büyücüler, size ey
bahtsızlık, ey nefret, hazinem size emanet.
Azmettim, söndürdüm içerimde insan ümidi adına
ne varsa. Bir yırtıcı hayvan amansızlığıyla atıldım
üzerlerine boğayım diye cümle sevinci.
Cellatlara seslendim, ısırayım diye ölürken
mavzerlerin kabzalarını. Seslendim salgınlara,
boğsunlar istedim, kan içinde, kum içinde beni. Tanrı
bildim musibeti. Gırtlağıma kadar battım çamurlara.
Cürümün ayazında kurundum. Hop oturup hop
kaldırdım çılgınlığı.
Bana baharın getirdiği iğrenç bir budala kahkahasıydı.
Derken az önce işte, bir de baktım ki kıkırdamak
üzereyim; aklıma eski şölenin anahtarlarını aramak
geldi, dedim belki de yeniden heveslenirim.
Hayırmış meğer o anahtarın adı-Anlaşıldı ben bir
düşteymişim.
"Sen canavar kalacaksın..." falan filan... atıp
tutmaya başladı başıma bu şirin hasırları ören şeytan.
"Ölümüne sürsün cümle iştahın, bencilliğin, cümle
bağışlanmaz günahın."

Ah, canıma yetti arttı-Kuzum şeytan, ne olur daha
bir öfkesiz bakıver de benden yana ufak tefek, yolda
kalmış alçaklıklar vara dursun, sen ki yazarda tasvir,
öğreticilik vergilerinin yokluğuna vurgunsun, senin için
kopardım lanetli gün defterimden bu uğursuz yaprakları.

Ortega y Gasset’e Göre Üniversite, Bilim ve Kültür

İspanyol filozof, uyarılarını başta Kitlelerin İsyanı olmak üzere daha bir çok kitabı ve makalesiyle kaleme alırken; Madrid Üniversitesindeki kürsüsündeki dersleriyle de yılmadan sürdürür. Gasset, Kitlelerin İsyanı'nda eşi benzeri görülmemiş bir çağa karşı uyarır entelektüelleri. Aklın ve sağduyunun yerini alan başı boş kitlelerin keyfiliği, hoyratlığı ve doyumsuzluğuna karşı! O geniş halk kitlerinden daha çok entelektüelleri, aydınları eleştirir. Çünkü ona göre, başta Avrupa olmak üzere 20. yüzyıldaki bunalımların ve karışıklıkların temelinde, Avrupalı entelektüellerin dikkafalı, hafif meşrep ve sorumsuz olmaları yatar. “Eğer entelektüel dikkafalılık olmasaydı, siyasi dik kafalılık bu kadar vahim olmazdı.” (Gasset, 1976, 69.)
 
Gasset bu çıkışlarıyla döneminin her görüşten aydınlarını gücendirmekten çekinmemiştir. Çünkü ona göre aydınlar, kitleye karşı sorumlu bireyler olarak davranarak, kitleleri sağduyulu davranmaya çağırmak yerine; kitlelerin bir parçası gibi hareket ederek, onların heveslerini tatmine yarayan bir araç haline gelmişlerdir. Oysa aydının temel görevi, kitlelerin ya da ortalama insanların seviyesini yükseltmektir. Bu konuda yazmış olduğu Kitlelerin İsyanı, hitabet yönünden öylesine başarılı olur ki, bir çok Amerikan Halk Kütüphanesinde "sıradan vatandaşı kültürel yetersizliğine ikna etmeye teşebbüs eden eserler arasında en çok yıprananı haline gelir." (Gasset, 1997, 17)
 
Gasset hem sağın hem solun şiddetli bir eleştirisini yaptığı için, hiçbir partizan ve ideolojik zihni tatmin etmeyen ve çok yönlü gerçekliğe sadakati olan bir filozof olarak çıkıyor karşımıza. Her iki taraftan kişiler onun bu eleştirilerini, karşı yana iltihak ettiğinin bir kanıtı olarak göstererek düşüncelerini anlamamakta ısrar ettiler. Oysa Gasset, faşistlerin ve komünistlerin yurtiçindeki ve dışındaki liderlerini kınadığı gibi, İspanyol halkını anlamadan ahkâm kesen yabancıları da suçlamıştı! Ondan ders almaktan kaçınanlar, İspanyol halkının dertlerini azaltmak gibi bir kaygısı olmayan saplantılı ideologlar ve seçkin zümreydi.
 
Gasset'in Kitlerin İsyanından sonra Kitlelerin kültür düzeyi üzerine yazılmış bir diğer bir kitabı Üniversitenin Misyonu, adıyla Türkçe olarak yayınlandı. Kitap, üniversite öğrencilerine verdiği konferanslardan oluşuyor Haward Lee Nostrand'ın İngilizce çevirisinden Türkçe'ye aktarılmış. Gasset'in kitapları, ülkemizin sorunlarını da anlamakta yardımcı olabilecek niteliktedir. Nitekim Türk yayıncı ve okuyucusu da bunun farkında olmalı ki, kitapları farklı yayıncılar tarafından basılmakta ve talep görmektedir.
 
 Üniversite Birey ve Eğitim 
 
Öğretmen olarak uzun yıllar Madrid Üniversitesi Metafizik kürsüsünde ders veren Ortega y Gasset, yaşadığı bütün yıldırma çabalarına karşılık, öğrencilerinden hiç ümidini kesmedi. Her zaman onları olumlu yönde teşvik etmeyi sürdürdü. Üniversite koridorları akademik çalışmalarına imkan vermeyecek derecede ifsad edici bir hâle geldiğinde, öğrencileri onu üniversite dışında bile izlemeyi sürdürmüşlerdi. Öğrencilerinin gözündeki bu çekiciliğin iki nedeni vardı: İlk neden, bilgileri teoriden pratiğe aktarma ve sentezleme konusundaki başarısı; diğeri de, öğrencilerin bireyselliğine ve yeteneklerine verdiği değerdi. O öğrencilerinden bir süreç içerisinde kendilerini geliştirmelerini ve böylece potansiyel halindeki yeteneklerini fiili halde çıkarmalarını istiyordu ve bunun için onlara gereken önderliği ve teşviki gösteriyordu.
 
Gasset ayrıca toplumun geleceği için ortaya koyduğu teklifleri için de, bireyselleştirilmiş eğitim kavramına yer vermekteydi. Ona göre; "bireyselleştirilmiş eğitim, toplumsal bilincin geliştirilmesi için zorunludur." Bu da öğrenim imkanlarının evrenselleştirilmesi ile bağlantılıdır. Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi ise, eğitim sorunlarının siyasi ya da ideolojik saplantılardan uzak bir zihinle ele alınmasıyla mümkün olabilir. Bir grubun egemenliği için değil, bütün bir toplumun duygu ve düşüncelerini göz önüne alarak ele alınmalıdır eğitim sorunu. Toplumun değerleriyle çatışarak ya da toplumun değerleri göz ardı edilerek, değişime hazır bir ortam oluşturmadan, eğitim alanında bir reforma teşebbüs etmek tam anlamıyla bir delilik olacaktır.
 
Ona göre, bir reformun temeli her şeyden önce; amacın tam olarak formülasyonu, planlanması ve belirginleştirilmesidir. Bunun için konuyu eğitim felsefecilerinin tartışmalarıyla olgunlaştırmak gerekir. Bunlar olmadan, siyasi bir takım teşebbüsler, şapşallık ve aptallıktır. Böyle bir yüzeysel teşebbüs aynı derecede yüzeysel ve şapşal bir reforma yol açar. Bu da yarayı derinleştirmekten başka bir anlam ifade etmez. (Gasset, 1997, 66) Bu yüzden her şey den önce; “eğitim ne için vardır ve kişiye ne kazandırmalıdır?” sorusuna kesin bir cevap vermeksizin yapılacak her türlü değişiklik yada reform, kısır kalmaya mahkumdur.
 
Gasset Üniversitenin Misyonu adıyla yayınlanan kitabında, üniversite öğrencilerine Reform Ruhu'nu anlatıyor. Ona göre reform, tümüyle toplumsal bir şevk ve form meselesidir. Kendi deyişiyle: "Tarihte herhangi bir şey yapabilmiş olan toplumlar, ancak form kazanabilmiş olanlardır. Form kazanabilmenin yolu da bireyin kendini aşması, gelişimi için konsantre olmasıdır. " O bu sözleriyle bunalımlı ve hedefi belirsiz bir gençliğe kesin bir yol göstermek ister. Önce İspanya’ya sonra da bütün Avrupa'ya yönelerek, 19. yüzyıldan itibaren oluşan zihinsel ve duygusal hastalığa çare bulmaya çalışır.
 
Bunun için bir maraton koşucusu gibi sabırlı, şevkli ve çelikleşmiş bir iradeye ihtiyaç vardır. Hele bir toplumu harekete geçirmek daha uzun zaman ve daha fazla enerji gerektirir. Birde karşımızda kitleleri daha çabuk ve daha uzun süre etkileyen kitle iletişim araçları varsa, iş daha da zor demektir. Gasset, üniversite hocasının reform için rolünden bahsederken şunları söyler: "Bir kitleye tesir edebilmeniz için, kendiniz o kitleden farklı ve fazla niteliklere sahip olmalısınız; canlı, güçlü formda, inançlı, çelikleşmiş bir irade sahibi de..." (Gasset, 1997, 62)
 
Üniversitenin Bilim ve Kültüre Katkısı
 
İnsanoğlu yer yüzünde tarihi ve kültürü olan tek canlıdır. Bu onun hem övünç hem de utanç kaynağıdır. Övünç kaynağıdır; çünkü bedeninin ve beyninin nicelik olarak küçüklüğüne rağmen, daha büyük canlılarla kıyas kabul etmez bir öneme sahiptir. Utanç kaynağıdır; çünkü kendisine sunulan bu potansiyel fırsatları hoyratça kirletmekte ve aşağılamaktadır. Yazık ki yine insanlığın kendi tarihi buna şahitlik etmektedir. Fransız filozofu J.J.Rousseau bundan öylesine rahatsızlık duydu ki, insanın doğuştan sahip olduğu saflığın ve temizliğin kültür yoluyla kirletildiği ve bozulduğu düşüncesine kapıldı. Bu yüzden toplumun eğitim anlayışına ve kültürüne karşı amansız bir savaş açtı.
 
Oysa insan, dünyaya ilk gelişindeki temizliğine, saflığına rağmen tamamlanmamış ve eksik bir varlıktır. Bu eksikliğin giderilmesi ise ancak eğitim ile, kültür aktarımı/kazanımı ile mümkün olabilir. Eğitim sistemine bakıldığında, temel eğitimden sonra, mesleki eğitimden ayrı olarak, toplum hayatıyla ilgili çeşitli türden genel nitelikli derslerin okutulduğunu görüyoruz. Ancak bu uygulamalar, günümüz insanın seviyesini yükseltmekten daha çok, kafasının karışmasına, bocalamasına ve muğlaklaşmasına yol açıyor. Ancak genel kültür adı altında insanlara sürekli bilgi bombardımanı yapılıyor.
 
Gasset, genel kültür kavramını samimiyetten uzak ve gülünç bulur, aynı zamanda da muğlak... Çağımızın bu kültür anlayışını eleştiren Gasset, Ortaçağ üniversitelerinin kültür anlayışını ise övüyor. Ona göre "Bu gün genel kültür olarak adlandırılan şey, Ortaçağ için çok farklı bir şeydi. Zihni veya ahlâki eğitim için bir süs değildi. Aksine o zamanın insanın dünya ve insanlık hakkında sahip olduğu fikir sistemiydi. İnsan varlığının hakiki rehberi olan kanaatler bütünüydü. Gerçek anlamında genel kültür bu fikirlerin toplamıdır veya sistemidir. Kültür, insan hayatının tamamını bir felaket olmaktan kurtaran şeydir; insanın anlamsız bir trajedinin veya manevi bir utancın üzerinde bir hayat yaşamasını mümkün kılan şeydir.. Kültür, bir çağın hayati fikirler sistemidir. Bu fikirlerin, kanaatlerin kısmen veya tamamen bilimin sahasında yer alması zerre miktar fark oluşturmaz. Kültür yalnızca bir bilim değildir. Ancak günümüzde kültürün içeriğinin önemli bir kısmı bilimden oluşmaktadır." (Gasset, 1997, 75-76) 
 
Ortaçağ üniversitelerinde kültüre verilen önemin aksine çağdaş üniversite, bilim ve teknolojiye dayalı mesleki eğitimi temel amaç haline dönüştürdü; buna bir de araştırma işlevini ilave etti; böylece kültürün öğretimini hemen hemen tamamen geri dönmemek üzere bir yana bıraktı. Gasset'e göre, Avrupa bugün bu anlayışın kaçınılmaz sonucuyla karşı karşıya: "...Şu anda Avrupa'da hüküm süren spazmın sebebi ortalama İngiliz'in, Fransız'ın ve Alman'ın kültürsüz oldukları gerçeğidir; zamanımızın insanının dünya ile ilgili temel fikir sisteminden habersiz oluşlarıdır.” (Gasset, 1997, 78) 
 
Bu ortalama insan yeni barbardır; çağdaş medeniyetin gerisinde bir tembel, zalim, amansız ve modern, ancak sorunlarıyla karşılaştırıldığında kadim ve ilkeldir. Bu yeni barbar, her şeyden önce hiçbir zaman görülmediği kadar bilgili, fakat aynı zamanda daha kültürsüz bir meslek adamıdır. (mühendis, doktor, avukat, bilim adamı vs.) Bu umulmadık barbarlık, bu feci ve köklü tarihi hatanın sebebi, herkesten evvel 19., yüzyıldan itibaren oluşan üniversite mantığının suçudur." (Gasset, 1997, 79) 
 
Gasset 19. yüzyılın pozitivist indirgemeci bilimsel tutumun bütün kusurlarından üniversiteyi sorumlu tutuyor. Pozitif bilim ideolojisini mutlaklaştıran 19. yüzyıl üniversitelerinin bilime ve teknolojiye yaptıkları katkı ile övünüyorlar. Gasset'e göre: “Bu gerçekten inkar edilemez; fakat bu fevkalade hizmet bile üniversitelerin suçunu telafi edemez. Çünkü, şayet bilim insanlığın en mühim eseri ise, bu insanın hayatı sayesinde mümkün olmuştur. İnsan hayatının en temel şartlarına karşı işlenmiş bir suçun keffareti bilim vasıtasıyla ödenemez. Zarar o kadar kökleşmiştir ki, şu anda hitap ettiğim neslin selefi beni güç bela anlayabilir." (Gasset, 1997, 80)
 
Üniversitelerde her türden bilim adamlarına dünya hakkında elde edilen bilgilerin anlamını kavratmadan bilgi deposu haline getirmek çözüm olamaz. Gasset'e göre mesela, fizik bilimiyle ilgili olarak onun doğurduğu hayati fikirler dünyasından, tarihin ve biyolojinin meydana getirdiği tasavvurdan, spekülatif felsefe sisteminden habersiz bir insan, eğitim görmüş bir insan değildir. Bundan dolayı ne itibarını kaybeder nede suçlanır. Ama bilimle uğraşıp, yıllarca eğitim alıp, bunun sonucunda dünya ve insanlık hakkında aşkın bir tasavvura sahip olamamış ise suçlamak gerekir. (Gasset, 1997, 82)
 
Sonuç 
 
Sonuç olarak Gasset, üniversitenin temel fonksiyonu olarak, bilimden çok kültür kavramını öne çıkarıyor. Bilim, gereklidir ama yeterli değildir. Sadece bilim ve araştırma fonksiyonunu benimsemiş bir üniversitenin eksik bir üniversite olacağını düşünüyor. Ona göre, bunlardan daha önemlisi, üniversitenin temel işlevi büyük kültürel disiplinleri öğretmektir. Yani ismine uygun olarak universel bir bilgi ve kültür sistemi oluşturulmasına katkı yapmaktır.
 
İspanyol filozof bunları beş temel bilim disiplinine bağlı olarak, beş başlık altında toplamaktadır. Üniversite öncelikle bireylere şunları öğretmelidir: 
1- Dünyanın fiziki taslağını (Fizik) 
2- Canlı yaşamının temel konularını (Biyoloji) 
3- İnsan türünün tarihi sürecini (Tarih) 
4- Sosyal hayatın yapısı ve fonksiyonunu (Sosyoloji) 
5- Evrenin taslağını (Felsefe) (Gasset, 1997, 101) 
 
Peki üniversite bunlarla yetinebilir mi? Tabii ki hayır. Kültürlü bireyler yetiştirmesi gereken üniversite, aynı zamanda diğer nitelikleri kazandırmakla da yükümlüdür. İşi ütopikleştirmeden, gerçekçi bir tavırla ele almak gerekir. Herkes bilim adamı, herkes bilim araştırmacısı olmayacağına; ama herkesin de üniversite eğitimi görmek hakkı olduğuna göre, bu amaçlar da şöyle sıralanabilir: 
 
• Üniversite en kesin anlamda, sıradan insana kültürlü bir şahsiyet ve mesleğinin ideal bir üyesi olmayı öğreten kurum demektir. 
• Üniversite programında hiçbir sahte tavra müsamaha etmeden, öğrenciden ne isteyebiliyorsa onu istemelidir. 
• Bu yüzden sıradan öğrencinin bilim adamı olacakmış gibi yaparak zamanını israf etmekten kaçınmalıdır. 
• Kültürel disiplinler ve mesleki dersler en iyi pedagojinin üzerine bina edilmiş rasyonel bir tarzda sunulmalıdır. 
• Öğretim görevlilerinin seçimi araştırmacı olarak kazandıkları mevkiye değil, sentez yeteneklerine ve öğretmenlik maharetlerine dayanarak yapılmalıdır. 
• Öğrenciden beklenenler nicelik ve nitelik yönünden en aza indirildikten sonra, bu düzeye ulaşmayana esneklik tanınmamalıdır. (Gasset, 1997, 125) 
 
Son söz olarak Gasset, belirli bir azınlığın ama gerçekten yetenekli ve istekli bir azınlığın daha nitelikli yetişmeye aday olabileceğini göz gönüne alarak, bunların kültür seviyelerinin yükseltilmesinin üzerinde durmak gerektiğini düşünüyor. Ona göre, "üniversite sadece bilim ya da meslek kazanma yeri değildir; üniversite, ek olarak bilim yeridir. Üniversitenin esas işlevi, kültür öğretimi ve çağın ulaştığı hayati fikirler sistemini tesis etmek ve ortalama insanın kültür ve fikir seviyesini yükseltmektir, yani üniversite olması gerekendir." (Gasset, 1997, 129) 
 Osman Özkul

Henri Bergson "Özgürlük"

 

 

Kendimiz olmayı başaramadığımız zamanlarda özgünlüğümüzü kaybedip taklit edilebilir oluruz; dolayısıyla, bu zamanlarda özgür eylemlerde bulunabilmemiz olanaksız hale gelir. 

 

 

 

 

Bergson, dışsallığımızdan sıyrılıp, içsel varoluşumuza, yani, saf zamana geri döndüğümüzde gerçek kendimizi bulacağımızı söyler. Bu içe dönüş, aynı zamanda, özgürlüğe sonuna kadar açılan kapının da ta kendisidir. Yalnız, bu süreç sonunda kişi kendisini bekleyen tehlikeye hazırlıklı olmak zorundadır. Bu tehlike; hedeflenen içselliğe açık bir tezat oluşturarak ortaya çıkacak olan dışsal (toplumsal) dirençten başka bir şey değildir. Her kazanımın ağır bir bedeli olduğunu bize acımasızca hatırlatan bu direnç, kişinin, tam “kendimi buldum/kendime geldim” derken içinde bulunduğu toplumsallığın dışına itilmesine yol açar. Burada, kişinin açık bir çıkmaz ile karşı karşıya gelmesi de kaçınılmazdır. Bu çıkmaz iki şekilde formülleştirilebilir: İçsel varoluşum ve özgürlüğüm mü? Toplumsal varoluşum ve aidiyetim mi?

Aslında bu iki yoldan sadece bir tanesi seçilmek zorunda değildir. Her ne kadar başarması güç olsa da, bu iki yol birbirini tamamen dışlayıcı değil, aksine gerçekte uzlaştırılabilir iki yoldur. Kişi, kendi gerçek varoluşuna sadece içe dönerek, yani zamansallığına nüfuz edip kendini dışsallıktan kopararak değil, ancak ve ancak, bunun sonuncunda karşısına çıkacak olan dışsal dirence de karşı koyarak erişebilir. Başka bir deyişle, içselliğe ancak dışsallıktan geçerek ulaşılabilir. Atomcular için hareketin gerekliliği olarak boşluk ne ise; Platon’da “ide”lerin anlaşılması için “yoksunluk” nasıl gerekliyse; ve yine, Hegel’in diyalektiğinde “değilleme”, düşüncenin akışı için nasıl olmazsa olmaz ise; aynı şekilde dışlanma da, içe dönüş için bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar Evet, içsellik dışlanmayı doğurur görünmektedir; fakat bu dışlanma aşılmadığı sürece, bir içe dönüşten ve dolayısıyla özgürlükten bahsedilemez. Kelimenin gerçek anlamıyla kim olduğumuz, içselliğimize döndükten sonra karşımıza çıkan dışlanma aşıla- rak keşfedilebilir. Ellison’un (1995) ifade ettiği şekliyle:   “Kim olduğumu keşfettiğimde, özgür olacağım”.

Açıktır ki, toplumun, üyeleri olan bireyler üzerindeki etkisi asla yadsınamaz. Hiçbir birey yoktur ki, kolektif bütünden etkilenmemiş olsun; yine hiçbir birey yoktur ki, bu bütünden tamamıyla farklı olsun (2004: 12). Bu etkileşimin, bireyin üzerinde yarattığı etki çok güçlüdür. Şöyle ki, “başkalarının bizim hakkımızdaki yargılarıyla karşılaştığımız zaman, iyi veya kötü, öz-farkındalığımız daha da artar” (Seigel 2005: 515). Bu demektir ki, başkalarının üzerlerindeki etkisi sonucu, insanlar kendilerini daha çok tanımaya başlar. Bir diğer yandan, insanlar ne yapıp ne yapmayacakla- rını, neye yönelip neye yönelmeyeceklerini, hatta nasıl hissedeceklerini, az veya çok, başkaları ile ilişkileri üzerinden belirlerler. Öyle görünmektedir ki, dışsal yaşantıda hüküm süren, dil, zihnin çalışma biçimi, sosyal ilişkiler ve etkileşimler gibi tüm mekanizmalar, kendi içsel ve manevi varoluşumuza dönebilmemiz için açık engeller teşkil eder.

Belirtmelidir ki, dünyanın aldığı biçimlere ana hatlarını verenler sahici kendiliklerdir. Derinlemesine incelendiğinde, bunların, Bergson’un sezinlediği saf zaman’a dönebilmeyi başararak bütünsel benliklerini yeniden ele geçirmiş oldukları görülebilir. Yalnızca bu durumdaki insanlar tam anlamıyla özgür eylemlerde bulunabilirler. Bu anlarda, tam anlamıyla yara- tıcı, yenilikçi olunur; dolayısıyla, daha önce hiç görülmemiş durumlar ortaya çıkar; hiç yapılmamış şeyler yapılır ve hiç yürünmemiş yollardan geçilir. Ancak bu anlarda, bir yenilik ve yaratıcılık durumu kendini açığa çıkarır.

Herkesin özgür iradesi ile eylemlerde bulunması mümkün olsa da, gerçek olan, bunu çok azımızın başarabildiğidir. Seigel (2005), özgürlüğün mümkün olduğunu, dini liderler, artistler ve düşünürler gibi yaratıcı kişilerin eylemleri ile görebileceğimizi ileri sürmektedir. Bunlara bilim insanlarını da eklemek mümkündür. Süremizin içsel yaşamının, nasıl olup da dışımıza taştığına ve böylece dış dünyayı değiştirip şekillendirdiğine örnek olarak, ahlaki bir yaşam için yeni bir model oluşturan din adamlarının eylemlerine bakmak yararlı olur (Seigel, 2005: 521). Sanat söz konusu olduğunda Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde, içsel doğamızın nasıl olup da dış dünyaya taşıp onu dönüştürdüğünü anlatırken, artist olarak “deha”nın [genius] eylemlerine ve üretimlerine bakılmasını ister. Yine, özgür hareket etmenin imkânını görmek için, düşünsel alanda düşünürlerin, bilimsel alanda ise bilim insanlarının eylemlerine bakmak yerinde olur.

Kendi içsel “ben”ini yeniden ele geçirdikten sonra, kişinin yapacağı her eylem, gerçek anlamda özgür bir eylem olacağı için, ister istemez, içerisinde olduğu belirli gelenek ve normlarla yaşayan toplumu ciddi şekilde etkileyecektir. Bu kişilerin kitleleri arkalarından sürükleyecekleri de bir gerçektir (2004: 30; 242). Bu etkiden dolayı, kişi tekrar toplumsal yaşamın içerisine çekilecek ve bir etkileşim gerçekleşecektir. Sokrates’i aklımıza getirdiğimizde ne demek istenildiği daha iyi anlaşılabilir. Delphi tapınağındaki “kendini tanı” [know thyself] yazısı, Sokrates’te, Bergson’un anlatmak istediği “içedönüş” sonucu kişide ortaya çıkması beklenen etkiye benzer bir etki yapmış olabilir. Belki de, tam tersine, Bergson, Sokrates’ten ilham alarak “içe dönüş” iddiasını geliştirmiş olabilir. Önemli nokta şu ki, bu özsel farkındalık, Sokrates’i, içe kapanmak şöyle dursun, aksi- ne daha da sosyal bir insan haline getirmiş gibi görünüyor. Janet’e göre, “gerçek kişilik öyle bir şeydir ki, içselliği fethedildikten sonra, sosyal [dısal] yaşama katılır, ona uyum sağlar ve onun gelişmesine katkıda bulunur” (akt. Seigel 2005: 525). Sokrates’in, tek bir insan olmasına rağmen, toplum üzerinde yarattığı etki o denli güçlüydü ki, en sonunda bundan hiç de hoşlanmayanlar tarafından, tanrılara hakaret ve gençleri yozlaştırmak suçlamalarıyla trajik bir şekilde ölüme mahkûm edildi. Öyle görünüyor ki, Sokrates sürekli bir dışsal direnç ile karşılaştı ama yılmadı, ölümle yargılandı ama geri adım atmadı. Yine görünen o ki, dışsal dirence karşı koyup onu aşarak sahici kendiliğini tam olarak yakaladı; özgür eylemlerde bulunabildi; kitleleri etkiledi ve ancak böylelikle Sokrates oldu.

Birçok sanatçının eseri yakılıp yıkıldı; kimi bilim insanları yargılandı, kimi vatanını terk etmek zorunda bırakıldı; kimi din adamı ve düşünür sürüldü, kimisi infaz edildi. Öyle görünmektedir ki, hepsinin nedeni, bunların, içe dönüşün yarattığı öz farkındalık ve sahici kendiliklerine erişebilmeleri sonucu yenilikçi, yaratıcı ve inançlı kişilikler olmalarıydı. Bu yönleri, her zaman toplumla iç içe olmalarına ve ona yön vermelerine olanak sağladı. Bu sadece bir seçim değil, aynı zamanda bir zorunluluk olarak ortaya çıktı. İşte bu sahici kendilikler, bu nedenlerden dolayı, tarihin her döneminde ciddi toplumsal dışlanmalar yaşadılar ve büyük olasılıkla bizim ismini dahi bilmediğimiz birçokları bunun bedelini hayatlarıyla ödediler. Çünkü içe, zamana dönüş, kendini bulma ve özgür olma; eskiye, geleneğe ve köhnemişliğe bir başkaldırı, bir meydan okuma ve nihayetinde bir aşmadır. Bu anlamda, o yenilikçi ve devingendir. Bu yolculuğun uzun ve çetrefilli bir yolculuk olduğu unutulmamalıdır. Buna rağmen, sonunda vaat edilen şey için durmadan yola devam etmek, kimileri için hayatları da dâhil her şeye bedel görülmüştür. 

 Volkan Çifteci

Oscar Wilde " Elinizdeyken gençliğinizi kullanın. Günlerinizi sıkıcı insanlara kulak asarak, umut vaat etmeyen geleceği iyileştirmeye çalışarak veya hayatınızı cahillere, sıradan insanlara adayarak heba etmeyin."