16 Temmuz 2021

Bir Demet Müzik

Adoucit La Mélodie - YouTube

Songbird - Nitin Sawhney feat.The London Symphony Orchestra - YouTube

Ancient Greek war music - Winds of Ithaca - YouTube

Bliss - Wish You Were Here - YouTube

Buddha Bar - Bliss - Wish you were here - YouTube

Dance of the Fire Kings - YouTube

 Waterbone - Hymn To Isis - YouTube

Ayishighinda (Moonlight) - YouTube 

Djelem Djelem - Barcelona Gipsy Klezmer Orchestra - YouTube

Dead Can Dance Anabasis - YouTube

Bliss - Seven Lives | Ambient Music - YouTube 

Ena Himoniatiko Proi - YouTube  

 Nana Del Caballo Grande (Tangos) - YouTube

 Dedicado a Camarón -Tomatito YouTube

WILLIE AND LOBO - ROCKING GYPSIES - YouTube

 DICEN DE MI * CAMARON DE LA ISLA - YouTube

YURI BUENAVENTURA Une belle histoire 2000 - YouTube


Deniz Deniz - Iris Murdoch

 Deniz Deniz Iris Murdoch

Deniz Deniz'in ana karakteri Charles Arrowby, günün birinde deniz kıyısında bir evde inzivaya çekilmeye karar vermiş, yaşlanmakta olan ünlü bir tiyatrocudur. Prospero Sendromu denen bir dertten mustariptir: Bir aktör olarak ilgi uyandıran bir karakterdir; yalnızca seyirci açısından değil, meslektaşları açısından da. Artık, diye düşünür Arrowby, güçlerine teslim olmanın; inzivada kâmilce, doğayla uyum içinde yaşamanın, yüzerek ve yürüyerek, basit ama eksantrik yemekler hazırlayarak, hayat ve geçmiş üzerine düşünerek bir günlük/anı/roman yazmanın (yazdıklarının ne olacağına bir türlü karar veremez) sırasıdır. Kalkıştığı işi değerlendirirken utangaçça edebi ve teatraldir:

Fakat hayatımın asıl olayları geçmişte kaldı ve “sükûnet içinde hatırlamak” dışında yapacak bir şey yok artık. Egoizmle geçmiş bir hayattan pişmanlık duymak mı? Tam olarak öyle değil ama onun gibi bir şey. Elbette tiyatronun hanımları ve beylerine asla böyle söylemedim; gülmekten ölürlerdi.

 Deniz Deniz, bizi başlıca ifritlerimizle yüzleştiren çok güzel, karmaşık ve ironik bir roman: Korku, kıskançlık, kibir, haset, yanlış kişiye duyulan aşkın acısı ve hayhuyu; ister savaş alanında olsun ister evimizin mahremiyeti içinde, şiddet kullanma içgüdüsü. Böyle bir eserde tek bir izleği çekip çıkarmaya olanak yoktur... John Burnside

 

Anton Çehov Kardeşi Alexander'a mektup, 20 Kasım 1887. Anton Çehov'un Mektupları

Uzun yıllar fakir köylüleri taşrada tedavi eden hümanist Dr. Çehov, bir Rus Klasiği olarak dünya edebiyatına büyük bir dramaturg ve kısa öyküleriyle geçmişti. Yüzden fazla dile çevrilen eserleri tüm dünyada okunan, Lefkoşa’dan New York’a Vanya Dayı, Martı, Üç Kızkardeş, Vişne Bahçesi gibi eserleri sahnelenen Çehov’un mektupları da edebiyat tarihi açısından büyük önem arz ediyor. Bugün yazarın 1886 yılında, yani sadece 26 yaşında kardeşi Nikolay Çehov’a yazdığı mektubun Rusçadan Türkçeye gerçekleştirdiğim çevirisini yayınlıyoruz. Anton Çehov, sık sık yazıştığı kardeşine, davranışlarını düzeltmesi amacıyla bir terbiyeli, görgülü ve aslında ahlaklı insanın ne yapması gerektiğini kaleme alır. Ressam olmak isteyen, oldukça eğitimli kardeşi bu mektuptan 3 yıl sonra veremden ölecektir. Anton Çehov ise 15 yıl sonra, aynı hastalıktan hayata gözlerini yumacaktır.

1886, Moskova
Bana sık sık, ‘seni anlamadıkların’dan şikâyet ederdin. Bundan Goethe ve Newton bile şikâyet etmemişti. Seni çok iyi anlıyorlar. Eğer sen kendini anlamıyorsan bu başkalarının suçu değil. Kardeşin ve yakının olarak seni anladığıma ve tüm kalbimle derdini hissettiğim konusunda seni temin ediyorum. Beş parmağımı bildiğim gibi tüm iyi özelliklerini biliyorum, duygularına değer veriyorum ve onlara derin saygıyla yaklaşıyorum. Eğer istersen, seni anladığımın ispatı olarak, bu özellikleri sıralayabilirim. Bana göre sen aşırı derecede iyi kalplisin, gönlün yücedir, bencil değilsin, son kuruşunu bile paylaşırsın, samimisin; kıskançlık ve nefret senden uzaktır, alaycı değilsin, kindar değilsin ve insanlara güvenen birisin. Sana, göklerden, başkalarında olmayan bir şey lütfedilmiş: sen yeteneklisin. Bu yetenek seni milyonlarca insandan yukarıda kılıyor. Çünkü dünyadaki 2 milyon insana bir sanatçı düşüyor.


Yetenek seni özellikli bir konuma yerleştiriyor: Yetenekliyse bir kurbağa veya örümcek de olsan sana saygı duyarlar. Çünkü yetenekli insanlara her şey mazur görülür. Tek bir kusurun var. Yanlış yolun, kahrın, barsak iltihabının bu kusurda saklı. Bu ise senin aşırı görgüsüz olmandır. Lütfen beni affet ama veritas magis amicitiae… Mesele şu ki hayatın kendi şartları vardır. Entelektüel bir ortamda kendini yerinde hissedebilmek, bu ortamda yabancı kalmamak ve rahatsız olmamak için genel anlamda görgülü biri olmak gerekiyor. Yetenek seni bu ortama sürükledi ve bu ortama aitsin ama… bu ortam seni itiyor ve kültürlü kesim ile vis-a-vis insanlar arasında kalıyorsun. Şarap mahzeninin yanında, kıt kanaat ve kırbaçla büyüyen şehirli özün kendini gösteriyor. Bunu yenmek zordur, hem de çok zordur.


Bana göre görgülü insanlar aşağıdaki şartlara haiz olmalıdırlar:
1. Terbiyeli insanlar şahsiyete saygı duyarlar. Bu nedenle her zaman müsamahalı, yumuşak, kibar ve tavizkardırlar. Bir çekiç veya kaybolan silgi nedeniyle isyan çıkarmazlar; birileriyle yaşarken bunu bir lütuf olarak göstermezler. Ayrılırken de “Sizinle yaşanmaz” demezler. Gürültüyü de, soğuğu da, çok pişmiş eti de, aşırı biberli yemeği de, evde yabancıların bulunmasını da affederler.

2. Sadece fakirlere ve kedilere karşı merhametli değildirler. Onlar ruhlarıyla dertleri ve çıplak gözle görülemeyecek şeyleri hissederler…

3. Başkasının mülküne saygı duyarlar ve bu nedenle de borçlarını öderler.

4. Temiz kalplidirler ve yalandan, ateşten korktukları gibi korkarlar. Basit konularda dahi yalan söylemezler. Dinleyen için yalan hakarettir ve yalan konuşan onun gözünde sıradanlaşır. Gösteriş yapmazlar, evde nasılsalar sokakta da öyledirler, onlardan daha aşağıdakilere sahte davranışlarda bulunmazlar. Geveze değildirler ve sorulmadığında mahremiyetlerini ısrarla anlatmazlar. Başkalarının kulaklarına saygıdan dolayı genellikle susarlar.

5. Diğerlerinin acıması ve yardım göstermesi için kendilerini hakir göstermezler. Başkalarının iç geçirmesi ve onlara dadılık yapması için başkalarının duygularını sömürmezler.

6. Gösteriş budalası değildirler. Ünlülerle tanışmak, bir mağazada gördüğünden fevkalade etkilenmek, meyhanelerde tanınmışlık gibi sahte mücevherler onların ilgisini çekmez.

7. Eğer yetenekleri varsa yeteneklerine saygı duyarlar. Yetenekleri için kadınlardan, şaraptan, dünyevi şeylerden fedakârlık gösterirler.

8. Estetik duygularını geliştirirler. Giysilerle uyuyamazlar, duvarda tahtakurularıyla dolu çatlak göremezler, berbat bir havayı teneffüs edemezler,  pislik içinde yürümezler, ocaktan yemek yemezler. Cinsel içgüdülerini olabildiğince dizginlerler ve asalet katarlar. Terbiyeli insanlar bu anlamda sıradan değildirler. Kadından yatmayı, ihtiras teri, sahte hamilelikle kandıran bir zekâ ve durmadan yalan söylenmesini beklemezler. Onlar, özellikle de sanatçılar, tazeliğe, zarafete, insancıllığa ihtiyaç duyarlar. Durmadan votka içmezler, dolap koklamazlar. Çünkü domuz olmadıklarını bilirler. Meşgul olmadıklarında, gerektiğinde içerler. Çünkü ihtiyaç duydukları şey sana in corpore sano’dur vs. Görgülü insanlar böyledir. Görgülü olmak ve bulunduğun çevreden daha alt bir seviyeye düşmemek için Pickwick’i okumak ve Faust’tan bir monoloğu ezberlemek yeterli değildir. Bir faytona binip Yakimanka’ya gidip, oradan bir hafta sonra kaçmak yeterli değildir. İhtiyacın olan aralıksız çalışmak, durmadan okumak, etraflıca öğrenmek ve sebattır. Her saat değerlidir. Yakimanka’ya gidip gelmek fayda etmez. Cesaretle bunu bırakıp hızlıca atılım yapman gerekir. Bize gel, votka şişesini kır ve okumaya otur. En azından okumadığın Turgenyev’i oku.

* * *

Çehov'un erkek kardeşi Alexander da kısa öykü yazmak istedi. Ona yazdığı bir mektupta (1883) “oldukça öznelsiniz” ancak söyledikleriniz bir anlam ifade etmiyor, bu da öykü alanında bir başarısızlıktır.

Düğün gecesini tasvir eden akşam yemeği ile ilgili bana gönderdiğin öyküdeki kadın ve erkeğin sahnesine tekrar dönelim, ne yazmıştın; ‘Her ikisi de sebepsiz yere üzgündüler, gözlerinden yaşlar akıyordu, birbirlerine öpücük göndermekten de geri kalmıyorlardı.’

Anlamlı tek bir kelime yok. Sadece duygulardan bahsediyorsun. Okuyucuya yönelik tek bir kelime yazmadın. Duygusal şeyleri sevdiğin için bu şekilde yazmışsın. Ancak akşam yemeğinin kendisini tarif etseydin, sözgelimi lokantanın atmosferi nasıldı? Garsonların nezaketi nasıldı? Hepimiz mutlu çift sahnesini seviyoruz.

Ancak sahne daha ikna edici detaylar gerektiriyor. Öznellik muhteşemdir. Masada bulunan kızarmış ördek hakkında konuşmak, resmi daha kabul edilebilir hale getirecektir.

Edebi sanat yapmak uğruna içeriği mahvetme. Kısa öykünün ustası, kardeşine ders verirken dünya literatürüne şunu da ekliyor:

“Rusya'daki köylüler muhtemelen senin edebi sanatını sevecektir. Alman garsonlar sana bir bardak ücretsiz bira verebilir. Ancak eleştirmenler, kültürüne ve modernliğine rağmen Alexander daha yetenekli ve gerçekçi olamaz mıydı? Diyeceklerdir. 


Rembrandt | Britain's Discovery of the Master

 Rembrandt: Britain's Discovery of the Master exhibition book (paperback)

 

Rembrandt: Britain's Discovery of the Master exhibition book

Bu, Rembrandt'ın İngiltere'deki şöhretinin ve etkisinin olağanüstü zengin hikayesidir. Başka hiçbir ulus, Rembrandt'ın çalışmalarına karşı bu kadar tutkulu ve bazen de eksantrik bir coşkuya tanık olmadı. Görüntüleri her yerde bulunur hale geldi ve onu tarihin en tanınmış sanatçılarından biri yaptı. Bu kitapta, dünyanın önde gelen uzmanlarından bazıları, Rembrandt'ın resimlerine, çizimlerine ve baskılarına olan zevkin nasıl geliştiğini, ülke çapında koleksiyoncuları ve sanatseverleri yakalayan bir çılgınlığa dönüştüğünü açıklıyor. Bu, 1700'lerin sonlarında, yeni bir yüzyılın şafağında Rembrandt'ın itibarının yeniden değerlendirilmesine ve daha geniş halk için şaheserlerini görme fırsatlarına yol açmadan önce, ateşli bir seviyeye ulaştı.

Rembrandt'ın İngiliz hayal gücü üzerindeki derin ve ilham verici etkisinin öyküsü, ustanın kendisinin ve ayrıca William Hogarth, James Abbott McNeill Whistler, Eduardo Paolozzi ve John Bellany gibi İngiltere'nin en sevilen sanatçılarından bazılarının 130'dan fazla görkemli eseri tarafından resmedilmiştir. .

 

Adalet Ağaoğlu: Bu kadar uzun yaşamak istemezdim

  

-Yazmaya nasıl başladınız?
Lisede öğrenciyken şiir yazarak girdim edebiyata.
Daha sonra ise tiyatro oyunları yazmaya başladım. Herkes beni oyun yazarı olarak tanırken ilk romanımı çıkardım. Edebiyatımız için alışılmadık bir durumdu. 'Çatıdaki Çatlak' adlı oyunum yasaklandığı dönemde roman yazmaya yöneldim. Çünkü tiyatro oyununu kitap olarak yayınlasak kimse okumaz. Oyun, sahneye konmadığı zaman yok oluyor. Sahnelendiği zaman da türlü sansürlerden geçiyor. Ben de, roman yazarsam buna kimse karışamaz, yasaklansa bile o kitap hep var olacak diyerek ilk romanımı yazdım. Zaman bakımından tek boyutlu olmasından dolayı klasik roman beni sıktı. Bu yüzden zamanla oynadım romanlarımda.
Tiyatro oyununda düşündüğüm, yapılması imkansız şeyleri romanda uyguladım.


-İlk romanınız edebiyat eleştirmenleri tarafından beğenilmemişti...
Erkek bakışıyla, bir kadının kitabının yankı uyandırmasını kaldıramamışlardı. Hakkımda çok ağır eleştirilerde bulundular. Edebiyatçı olarak ödül almaya başladığım dönemde bir konuşmamda "Ben bu ödülü almak için kimsenin omuzunu okşamadım" demiştim. Bir tanesi çıkıp 'Ya nerelerini okşadın?' demişti.
Genç bir kadının roman yazmasını yadırgadılar.
Ama okurum hep yanımdaydı, destek oldu.
Ben okurumun yazarıyım. Bana kendini yazıyor diye eleştiride bulunanlar da oldu. Ben de bu eleştirilere cevap olsun diye 'Fikrimin İnce Gülü' ismiyle bir erkek romanı yazdım ve çok ilgi gördü. Sadece erkeklerden değil, kadın yazarlardan da düşmanlık gördüm. Mesela 'Bir Düğün Gecesi' romanım çok ödül aldı. Romanımın ilgi görmesinden dolayı edebiyatçı bazı kadın yazarların kıskançlığı ile karşılaştım.
Biraz öne çıktığınız zaman, en yakın kadın dostunuz bile size düşman olabiliyor. Bunu bizzat da yaşadım. Çok yakınım olarak gördüğüm bir kadın yazar arkadaşım, o dönemde her yerde aleyhimde yazılar yazdı. Bunu hiç unutamam.


YAŞAR KEMAL DE NOBEL ALABILIRDI

-Atatürk'ü gördünüz mü?
Evet. Babam, ben ve kardeşlerimi Florya plajına götürmüştü. O gün Atatürk'ü denize girerken görmüştüm. O günü hiç unutmam.
Öldüğü gün de hâlâ aklımda; çok ağlamıştım.
Hepimiz yollara düştük. İnsanlar sokaklarda ağlıyordu. Bizim kuşak, eğitimimizden dolayı Atatürk'e büyük bir sevgi besleyerek büyüdü.
Atatürk, vatanı kurtarmış bir lider. Çok öngörülü bir insan olduğunu her açıdan ispatlatmış biri.
-Orhan Pamuk Nobel Ödülü aldığında onu ilk alkışlayanlardan biriydiniz.
Nobel'i aldığı zaman, birçok kişi onu eleştirirken ben destekledim. Dünya bu Nobel sayesinde Türk edebiyatını tanımış oldu çünkü. Bu desteğimden sonra açıkçası ondan bir teşekkür telefonu bekledim ama aramadı. Kırgın değilim.
-Başka hangi yazarımız Nobel alabilirdi sizce?
Yaşar Kemal alabilirdi...
Ona Fransa'nın en büyük ödülü verildi, Nobel'i de hak ediyordu.
Büyük şair Nazım Hikmet de öyle, başlı başına edebi bir kişilik.


KİMSEYİ ÜZMEMEK İÇİN GÜLER YÜZLÜ ROLÜ YAPIYORUM

-Geçtiğimiz yıl eşinizi kaybettiniz. Neler hissediyorsunuz?
Yarımım... Onu kaybettikten sonra yarım bir insan oldum. Göğsümün üstünde kocaman bir taş var sanki. 64 yıldır evliydik. Çok güzel bir evlilik yaşadık, ender bulunur bir anlaşma... Bugün 90 yaşındayım. Uzun süredir evden dışarı bile çıkamıyorum. Bu kadar uzun yaşamayı hiç istemedim. Halim gitti, ben hâlâ yaşıyorum. Kendimden sıkıldım.


-Yazıyor musunuz hâlâ?
Hayatım boyunca yazmaya hiç ara vermemiştim ama Halim öldükten sonra tükendim, artık yazmayı bıraktım. Hayat şeklim değişti, önceliklerim değişti eşim gittikten sonra.
Onsuz yaşamak çok zor. Yanımda bir bakıcım var. Yeğenlerim bana o kadar yakınlık gösteriyor ki, onları üzmek istemiyorum. Halim, 64 yıllık hayat arkadaşım, o gittiğinden beri yakınlarımı çaresiz bırakmamak için 'güler yüzlü yaşamaya mecburluk' rolünü oynuyorum. En sahici itirafım bu olsun.

YENİ ALFABE YÜZÜNDEN AYDINLAR BİR GÜNDE CAHİL OLDU

-'Ölmeye Yatmak' romanınızda da kendi hayatınızda yaşadığınız kültürel ikilemi anlatmıştınız. Biraz bu ikilemden bahseder misiniz? Cumhuriyetin ikinci kuşağı olan bizim dönemimizde, ikilem içinde yaşanan bir dünya vardı. Anne-baba Osmanlı ahlakıyla yetişmiş, biz ise Cumhuriyet kuşağıyız. Babam hafızdı, Kuran'ı ezbere nameyle okuyordu. Babamın hafız olduğunu uzun süre söylemekten çekindim. Çünkü o dönemde İslam'a doğru bakılmıyordu. Çok yanlıştı bu. Hayatım boyunca sadece şiddete karşı oldum; inançlara karşı olmadım. Yalnız içinde şiddet olan inançlara karşı durdum. 'Ölmeye Yatmak'ta da kendi hayatımı yazdım. Yaşanan bu ikilemi anlattım. Anne ve babalarımızın yaşadığı dramı 30'umdan sonra anladım ben. Burada eski yazıyı bilen anne-babalarımız, aydınlarımız, yeni alfabe gelince cahil konumuna düştüler. Kökten değişim çok tehlikelidir. Alt yapısı olmadan değişim yapılmamalıydı. Yoksa dramlar yaşanıyor.


HERKES GÜNLÜK TUTMALI

-Nasıl bir ömür geçirdiğinizi düşünüyorsunuz?
Yazarak yaşadım, hep severek yazdım. Yazmak için hep bir şey beni dürtüyordu. Yazmadan duramıyordum. Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir şeyden öğrenmedim. Siyasal kısıtlamalar sonucu kitap kalıcıdır görüşüne inandım. Tiyatro yazarlığını da bundan dolayı bırakmıştım. Hayatım boyunca günlük tuttum. Edebiyatçıların olaylar karşısındaki tepkilerini günlüklerine yansıtması çok önemli. Günlükler, tarihi gerçekler açısından belge niteliği taşıyorlar çünkü. Sadece edebiyatçılar da değil, bence herkes günlük tutmalı.

 

Oruç Aruoba - Uzak "Tavşan Besleyene Kılavuz"


 
 
 
 
Tavşan Besleyene Kılavuz

1. Tavşan besleyen, havuç da yetiştirmelidir.

2. Tavşan besleyen, evinde attığı her adıma da dikkat etmelidir tavşan, kendisine havuç verenin ayaklarını tanır; zıplaya zıplaya, geliverir...

3. Tavşan besleyen, evdeki bitkilerini de emniyete almalıdır hatta, kağıtlarını ve kitaplarını ve espadrillerini ve halılarının püsküllerini ve yırtık blue-jean'lerinin açıkta kalmış ipliklerini bile  tavşan, kemirebileceği herşeyi kemirir.

4. Tavşan besleyen, pazardan, maydanozu beşli demetlerle; pancarları ve turpları, sapları; kıvırcık ve marulları da, dış yaprakları kesilip atılmadan almalıdır.

5. Tavşan besleyen, meyve ve sebzeleri örneğin armutları ve patatesleri soyar ve ayıklarken, olağan durumlarda olduğundan daha müsrif davranmayı da öğrenmelidir tavşan besleyen için kendi yiyemeyeceği ya da yemediği bitki kabukları, sapları, kökleri, 'çöp' değildir, artık...

6. Tavşan besleyen, evinin içindeki bütün geliş-gidişlerini, gerçi hiçbir yargıda bulunmadan, izleyen; ama, sürekli üzerinde tuttuğu gözüyle çok temel bir talepte bulunan, bir canlı ile birlikte yaşamayı onun varlık talebini hesaba katmayı da, öğrenmelidir.

7. Tavşan besleyen, arada bir, iç çamaşırlarına dek pekâlâ : kokusuzca; ama, sıcak sıcak ve yapış yapış...ıslatılmayı da göze almalıdır ya da, gecenin bir vakti, yatağında, koynunda, kıpır kıpır bir canlı bulmayı...

8. Tavşan besleyen, ortalık fazlaca uzun bir süre hareketsiz kaldığında, hemen şüphelenmelidir :ya halıların püskülleri, ya balkondaki bitkiler, ya da kurumaları için kitap yığınlarının üstüne, gazete kağıtlarına serdiği kereviz yaprakları, tehlikededir.

9. Tavşan besleyen, birlikte yaşadığı varlığın canlının, kendisini, kendi hiç de ihtimal veremeyeceği yakıştıramayacağı ölçüde iyi izleyebildiğini, hatta anlayabildiğini, giderek tanıdığını ve bildiğini de hesaba katmalıdır bu böyleyse, bu bilginin nasıl birşey olduğunu hiçbirzaman bilemeyeceğini bilse;bu, yalnızca kendi kurduğu birşeyse de; bunu da, pekâlâ, bilse, bile...

10. Tavşan besleyen, bütün yakınlaşma çabalarının yanlış anlaşılmasına; ama, her yakınlaşma çabasına karşılık hemen bir yakınlaşma bulmaya da alışmalıdır bunun, giderek, ne denli anlamsız olduğunu anlasa da kendini hiç korkmadan ayaklarına atan bir canlının bu korkusuzluğunun güveninin nereden kaynaklanabileceğini de hesaba katarak...

11. Tavşan besleyen, daha önce ne yapmış olursa olsun, en ufak bir yakınlaşma girişiminde bulunduğunda, bütün geçmiş yapılanları unutup bağışlayıp (!) yakınlaşacak bir canlının sorumluluğunu üstlenmeye de hazır olmalıdır  bunun ne denli anlamsız olduğunu bile bile...

12. Tavşan besleyen, kendisini sürekli anlamağa çalışan; ama, hiçbirzaman anlayamayacak sürekli yakınlaşmağa çalışan; ama, hiçbirzaman yakınlaşamayacak bir varlığı anlamağa; ona yakınlaşmağa, çalışmayı da öğrenmelidir bile bile...

13. Tavşan besleyen, uzaktan ve sessizce kargışlanmaya da hazırlıklı olmalıdır arada, gözlerinin içine garip bir biçimde anlayarak, bilerek bakıldığını kurmaya da...

- - - - - -

“… Birgün , geri çeviremeyeceğim birisi, bana bir tavşan yavrusu armağan etti – hem de iki kez: birincisi ilk günün sabahına ölü çıkınca, ikincisini getirdi. Ben de “tavşan beslemeye” başladım. Ama ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. - örneğin, ne versem hemen büyük bir hızla yiyip bitiriyordu: bu yararlı mıydı; neyi ne zaman ne kadar yedirmeliydim?... Gidip Eminönü’ndeki “pet” dükkanlarına sordum, “Tavşan Besleyene Klavuz” gibi bir şey var mı, diye; “Yok” dediler. Dönüş vapurunda, kafamdan geçen çeşitli düşünceler (…”havuç sever”… “güney balkonu”… “tahta kutular içinde”… “günde bir tane verebilirim”…gibi) arasından, “ Tavşan besleyen havuç da yetiştirmelidir,” tümcesi çıktı. Bu hoşuma gitti; bir de eğretilebileceğim bir alan açtı; sonradan ‘aynı minval üzre’ yazdığım tümcelerle bütünlediğim kitabın ilk tümcesi oldu – tavşanımı, artık baş edemediğim bir hale gelince, götürüp profesyonel yetiştirici olan birilerine verip bırakmak zorunda kaldıktan sonra, bütünlendi, yayımlandı.” Oruç Aruoba
 
 

Bauerngarten 1907 - Gustav Klimt





Ingmar Bergman "Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler."

  


Bilge Karasu - Ne Kitapsız Ne Kedisiz

 Ne Kitapsız Ne Kedisiz adlı deneme kitabında şöyle diyor: “Ama, okudum. Yaşamım boyunca, durmamacasına; okumaksızın yaşayamayacağımı duya duya. Birçok şeyin ölüp gittiği -ölüp gittiği düşünülen- bu yaşımda bile, en çılgın çeşitliliği içinde okumalarımı sürdürmemek, usumdan geçirebileceğim en büyük ‘olmazlık’.”

Bilge Karasu'nun özellikle genç okurlarımızca en çok okunan kitabı galiba... 1994'te Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü aldı. Birçok okurumuzdan en güzel isimli kitabınız diye övgüler almıştık, ilk kez yayımlandığında.

"Ona bakıyorum. Susuyor. Önüne bakıyor. Çocukluğundan beri bu oyunu oynar: Gözetlenme oyununu. Önceleri belki bir suçluluk duygusuydu bu: Kendisine dikilen göz Tanrının, anasının, büyüklerden birinin, sevmediği birinin gözü olur, kınardı o anda yaptığını. Adı konmadan yaşanırdı bu suçluluk. Şimdi ise gerçekten bir oyun: kimi dakikayı, 'bakan, gören varmış gibi yaşamak'... Karasu kendi kendine bir şeyler anlatır, gözetlenme oyunu da o sıra oynanır. Bakan göz o anlatılanı dinlemektedir. Nasıl gözse!.. İşte bundan ötürü bakıyorum ona.  Baktığımı biliyor, susuyor, önüne bakıyor.  Ne düşündüğünü bildiğimi biliyor."   Bilge Karasu


Dostum Çallı

Çallı'nın, iyi sanatçı olmanın yanı sıra iyi bir öğretmen olduğunu da yetiştirdiği öğrencilerden anlamak olasıdır. Şeref Akdik, Refik Epikman, Saim Özeren, Elif Naci, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu yetiştirdiği öğrenciler arasında gösterilebilir.

1947 yılında, 65 yaşında akademiden emekliliğe sevk edilen Çallı, üzüntüsünü her vesilede ifade etmişti. Aynı yıl Her Hafta dergisinde yayımlanan röportajda "En verimli zamanımda çocuklarımdan ayrılmış olduğum için sahi müteessirim" diyordu. Heykeltıraş İhsan Bey emekliliğe sevk edildiğinde akademi heyeti ve müdürüyle birlikte harekete geçip görev süresini üç yıl uzattıklarını hatırlattıktan sonra, öğrencilerinin böyle bir fırsat için kendisine destek vermemesinden yakınıyordu. Aynı röportajda, Çallı'nın emekliye sevk edilmesinde akademinin resim bölümü başkanı Leopold Levy'ye yönelttiği eleştirilerin etkili olduğu iddialarına da yer verilmişti.

22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu İstanbul’da yaşamını yitiren Çallı'yla Son Buluşmayı Hasan Âli Yücel, ölümünden sekiz gün sonra, 30 Mayıs 1960'ta kaleme aldığı "Dostum Çallı" yazısında, şöyle anlatıyor:

"Onu son defa Taksim civarında görmüştüm. O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık."

Yaklaşık 1 yıl sonra Hasan Ali Yücel'de hayatını kaybetti.

 

Ece Ayhan - Kınar Hanım'ın Denizleri

 Bir çakıl taşları gülümseyişi ağlarmış karafaki rakısıyla
şimdi dipsiz kuyulara su olan kınar hanım'dan
düz saçlarıyla ne yapsın şehzadebaşı tiyatrolarında şapkalarını
    tüketemezmiş hiç

İşte kel hasan bu kel hasan karanlığı süpürürmüş
ters yakılmış güldürmemek için serkldoryan sigaralarıyla
işte masallara da girermiş bir polis o zamanlardan beri sürme
    kirpiklerini aralayarak insanları çocukların

Ve içinde birikmiş ut çalan kadın elleri olurmuş hep
gibi bir üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar
    hanım'ın denizlerinden.


 FAYTON

 Erol Gülercan’a

"O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey
incecik melankolisiymiş yalnızlığının
intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam
caddelerinden ölümler aşkı pera’nın"

Ece Ayhan’ın 1955-58 yıllarında yazdığı ilk şiirlerinden oluşan “Kınar Hanımın Denizleri” (1959)

İkinci Yeni hareketinin tipik yapıtlarından biri sayılan “Kınar Hanımın Denizleri” aklın sınırlarını zorlayan ve sürrealizmi çağrıştıran kurgusu; tarihe, coğrafyaya, sokak hayatına, ekonomiye, ölüme ve tutkuya dönük lirizmiyle Ece Ayhan şiirinin bütün özelliklerini taşıyor. Şiirimizin kilit taşlarından olan kitap, kapağında bu kez şairin yakın dostu Ömer Uluç’un bir resmiyle okuruna ulaşıyor.

 

Frida Kahlo and Diego Rıvera

  The Mexican couple, painters Diego RIVERA and Frida KAHLO attending an art exhibition in New York. Diego RIVERA, is a mural painter and militant in...

Diego Rivera, noted Mexican muralist, and his former third wife, Frida Kahlo Rivera, shown today as they applied for a marriage license in San... 

Mexico City, Mexico- Diego Rivera, celebrated artist and dissident Communist, who charged, Dec. 8, that German Nazis and Stalin Communists were... 

Mexican artists Frida Kahlo and Diego Rivera with a dog, Mexico City, 1952. 

Frieda and Diego Kahlo standing in doorway, circa 1932. . 

Married Mexican painters Frida Kahlo and Diego Rivera stand together with a pet monkey in front of thatchted-roof hut which houses a number of... 

Married Mexican artists Diego Rivera and Frida Kahlo read and work in a studio. Kahlo's self-portrait, 'The Two Fridas' , hangs in the background... 

Mexican artist Frida Kahlo pets a monkey, possibly Fulang-Chang, clinging to the jacket of her husband, Mexican artist Diego Rivera . 

Married Mexican painters Frida Kahlo and Diego Rivera stand together with a pet dog in front of thatchted-roof hut which houses a number of...