29 Mart 2016 Salı

Tanrılar Okulu

Evren olduğu haliyle mükemmeldir.
Değişmesi gereken yalnızca sensin !
Kişi başına gelen durumlara karşı tavrını değiştirdiğinde, başına gelecek olayların doğası da zamanla gelişecektir.
Senin içinde savaş olmazsa, dışında da olmaz. Kural budur.
Dünya tozdur, üfle gitsin !


Bazen merak ediyorum, dünyayı yönetenler bizimle kafa bulan zeki insanlar mı, yoksa gerçekten bu kadar embesiller mi?





Sokrates’in Savunması "Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez"


M.Ö. 399 yılında, üç Atinalı, Sokrates’in aleyhine, onu topluma karşı tehdit olmakla suçlayan bir kamu davası açarlar. Suçlama iki bölümden oluşur;
* Onun sapkın bir mezhebe sahip olduğu iddiası
* Gençlerin kafasını karıştırarak onları yanlış yöne sürüklediği iddiası
Bu iddiaların temelinde ise siyasi ve dini nedenler yatmaktadır. Daha önceden Sokrates’in çevresinde yer alan aristokratların, ülkede kötü anılarla hatırlanıyor olması ve bunun yanında, Sokrates’in dindeki birtakım yanlışlıkları söylemesi dava açılmasında başlıca etkenlerden olmuştur.
Sokrates’in savunması üç bölümden oluşur;
Sokrates’in kendini savunması
Ceza için önerisi
Mahkemeye son hitabı

Sokrates kendini savunurken öncelikli olarak vurgu yaptığı nokta, ölümün korkulacak bir durum olmadığı, ölümden kurtulmak için yalan söylemeyeceği, her zaman gerçekleri aktaracağı yönündedir. Ve bu şekilde bir hayat yaşadığı için ölüme mahkum olacağını önceden de bilseydi, yine de aynı hayatı yaşayacağına, felsefesiz bir hayat düşünemediğine değinir ve “Hiçbir şeye değmeyen bir adam bile hayatını ölüm ve yaşam ihtimallerini hesaplayarak geçirmemelidir; düşünmesi gereken tek şey, yaptığı işin iyi mi yoksa kötü mü olduğudur, yani iyi bir adam olarak mı yoksa kötü bir adam olarak mı yaşayacağıdır.” şeklinde açıklamalarda bulunarak ölüm korkusunun olmadığını pekiştirir.
Bir diğer nokta ise gençleri baştan çıkararak ülkelerini ve dinlerini yanlış aktarmadığını belirtmek istemesidir. Üstelik farklı bir iddia daha vardır ki o da, gençlerden para aldığı yönündedir. Kaldı ki bir insanı gerçek anlamda eğitebilen kişilerin para almasının bile o kişi için bir onur olacağından ancak kendisinin böyle bir yola başvurmadığından ve bu kötü şöhretinin, sahip olduğu bir çeşit hikmetten kaynaklandığından söz ediyor. Bu hikmetin ise insanların elde edebileceği bir hikmet olduğundan ve bu “sınırlı” anlamda bilge olduğundan bahsediyor. Ve bu bilgeliğin insanüstü olmadığını, gençleri de bu bilgeliğin ışığı doğrultusunda, doğru olanı anlatarak etrafında topladığını; varlıklı ailelerin yapacak işleri olmayan çocuklarının, onun hayatı ve insanları sorgulamasından hoşlandıklarını belirtmektedir. Ve Sokrates bilgeliğini şu şekilde tanımlamaktadır:
Bilgelik, hiçbir şey bilmediği halde bildiğini zannetmek değil; bilmediğini bilmektir. Ve sizin en bilgeniz Sokrates, kendi bildiğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir.
Kitabın akışı içerisinde bunun gibi açıklamalar ve çarpıcı benzetmeler dikkati çekmektedir. Bu benzetmelerin bir diğeri ise şu şekildedir:
Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Ve bu devlet, koca cüssesi nedeniyle yavaş hareket edebilen ve canlanması gereken bir attır. Ben de Tanrı’nın bu devlete musallat ettiği bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum. Ve eğer Tanrı sizi düşünerek bir at sineği daha göndermezse, hayatınızın geri kalanını uyuyarak geçirirsiniz.
Ancak Sokrates, tüm bu açıklamalarına rağmen mahkeme heyetini ikna edemez ve mahkeme ona iki seçenek sunar; ya sürgüne gönderilecektir ya da idam edilecektir. Sokrates ise ölüm cezasını talep eder. Çünkü başkalarının istediği şekilde bir hayat yaşayıp, kendi felsefesini gerçekleştiremeyecekse, ölmeyi buna tercih eder. Felsefe olmayan, sorgulanmayan bir hayat düşünemez. Çünkü onun için “Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez.” 







Fragmanlar


Kendinizi başkasına anlatmayın..
Sizi sevenin buna ihtiyacı yoktur.
Sevmeyen de inanmayacaktır zaten…
Onun hayatında bir seçeneksen,
Onun senin bir önceliğin olmasına izin verme.
İlişkiler en iyi dengeli olduğunda yürür…
Uyandığında iki seçeneğin var…
Tekrar uyuyup bir rüya görmek, ya da uyanıp rüyanın peşinde koşmak…
Bize değer verenleri ağlatır, vermeyenler için ağlarız…
Bizim için hiç ağlamayacaklara değer veririz…
Garip ama gerçek…
Bir kez bunu anlasak değişmek için hiçbir şey geç değil…
Mutluyken söz, üzgünsen cevap, öfkeliysen karar verme…
Zaman nehir gibidir…
Aynı suda iki kez yıkanılmaz…
An’ı yaşa, geçen su bir daha gelmez…
Hep meşgulsen, hiç müsait olamazsın…
Hep zamanının olmadığnı söylersen, hiç zamanın olamaz…
Hep “yarın yapacağım” dersen, yarın hiç gelmez…“


Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur.


Âriflerin alâmeti üçtür: Gönül fikriyle; beden hizmetiyle; gözün gerçekleri görmesiyle meşgul olmak...

Seni özel kılan sevdiğin değil, sevgindir.

Bazen dönüp arkasına bakması gerekir insanın, nerden geldiğini unutmaması için.

Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur.

Eğer susarsan konuşman daha aydınlık olur... Çünkü sükutta hem sessizliğin ışığı, hem de konuşmanın faydası gizlidir.

Eğer çok konuşmak faydalı olsaydı, iki ağzın ve bir kulağın olurdu.
Onun için az konuşup, çok dinlemek daha faydalı!


Her kimsenin, kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâzımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öldürmedikçe, rahata ermek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşünülemez.

Sabırsızsın, oysa bütün mahlukat sabrın ipliğiyle bağlıdır birbirine. Dünya sabırla döner. Çünkü güneşin de, ayın da zamana ihtiyacı vardır. Sabırlı ol. Büyük sırlara ermek için sabır denizinde yüzmeyi öğrenmen lazım. Çünkü sırlar, sabır denizinin dibinde saklıdır.Uyum güzelliktir, uyum suyun özelliğidir. Su sabrın simgesi, istiridyenin yurdudur. Su olmasaydı inci de olmazdı. Sabırlı ol ki, istiridye gibi inciler yapasın.



Şarabi Haller


Şarabi Haller
Ömer Hayyam “Cemşit” rubaisinde:
Yıkık bir saray bu dünya dedikleri
Gece ve gündüz atlarının durak yeri
Yüz Cemşit’den arda kalmış bir dünya bu
Yüz Behram kendinin sanmış bu gökleri.” der…
Cemşit: Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da geçer. Pers ülkesi kralıdır. Kral Cemşit bağ bozumu sonrası çok sevdiği üzümleri kışın bile yemeği umarak, büyük küplere doldurulup mahsende saklanmasını emreder. Zaman içinde üzümler çatlayarak fermantasyon ile köpürmeye başlar ve farklı kokular yükselir.
Bunun zehirli olabileceğini düşünen Cemşit, küplerin üzerine zehirlidir diye yazdırır. Depresyona giren cariyelerinden biri ölmek ister ve zehirli sıvıdan içmeye başlar. Zaman içinde cariyede ne gam kalır ne keder. Bunun üzerine cariye durumu Cemşit’e anlatır.. O günden sonra şarap, Cemşit’in ve tören yemeklerinin vazgeçilmez içkisi olur.
Fransa’nın Chardonnay üzümünün orijini; Kudüs’ün tepelerindeki bağlardır. İbranice etimolojisi Shaar-adonay yani “tanrının kapısı” demektir.
Şarap – Peynir ilişkisi:
6 bin yıllık Sümer tabletinden; “Onda olup da bende olmayan ne var? O bana taze şarabını sunar, ben ona taze süt veririm. O bana olgunlaşmış şarabını sunar, ben ona iyi peynirlerimden veririm.”

 felsefe taşı | düşünce platformu