basın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2023

Neden 'gazeteciler' değil 'çalışan gazeteciler' günü?


Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü. Akıllara gelen soru ise neden "gazeteciler" değil de "çalışan gazeteciler" günü? İşte yanıtı...

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü basın meslek örgütleri tarafından çeşitli etkinliklerle kutlanırken akıllara gelen bir soru sosyal medyada geniş yer buldu. Neden "gazeteciler" değil de "çalışan gazeteciler" günü?

NEDEN "ÇALIŞAN GAZETECİLER" GÜNÜ?

Çalışan Gazeteciler Günü ilginç bir öyküye dayanıyor. 1961 yılınında 10 Ocak günü resmi gazetede yayınlanan bir kanun ile basın çalışanlarının bazı hakları yasal güvenceye kavuştu. Şimdi ''212 sayılı yasa'' olarak bilinen düzenleme, iş sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması, sözleşmelere işin türü ve ücret miktarının yazılması gibi gazetecilerin sosyal ve yasal haklarını belirleyen hükümleri içeriyor. 

PATRONLAR KAZAN KALDIRDI!

Ancak 212 sayılı yasanın çıktığı süreç başta ''babıali'de dokuz patron olayı'' olmak üzere türk basın tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birini tetikledi. İlgili yasanın gazetecilere getirdiği haklar patronlara da bazı sorumluluklar yüklüyordu. Bunun üzerine adeta kazan kaldıran patronları 10 Ocak günü gazetelerinde okuyucularını şaşkına çeviren bir ortak bildiri yayınladılar ve ''gazetemizi üç gün kapatıyoruz'' duyurusunu yaptılar. Bildirinin altında, 9 gazete patronunun imzası vardı. Yayınlanan bildiride ise 212 sayılı yasa ile Basın İlan Kurumu'nun oluşturulmasıyla ilgili 195 sayılı yasaya yönelik tepkilerin dile getirilirken yasaların mesleki sakıncalar doğuracağı iddia edilmişti. Bidiriye imza atan 9 patronun sahibi oldukları gazeteler ise Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul ve Yeni Sabah'tı.

GAZETECİLER DE PATRONLARA KAZAN KALDIRDI!

Gazete sahiplerinin bu ortak tepkisi karşısında, çalışanlar da bir araya geldiler. İstanbul İazeteciler Sendikası, çalışanlara ait bir ortak bildiri yayınlayarak, kapanma kararının gazete sahipleri tarafından verildiğini, diğer çalışanların ise bu durumu tasvip etmediklerini açıkladılar. Gazeteciler aynı gün, sendika önünden başlayan sessiz bir yürüyüş gerçekleştirdiler. ayrıca, sendikada gerçekleştirilen olağanüstü toplantıda, patronların üç günlük boykotu sırasında ''basın'' adlı bir gazete yayınlanmasına karar verildi.

"ÇALIŞAN GAZETECİLER" BASIN GAZETESİ'Nİ ÇIKARDILAR

Gerekli girişimlerin ardından çalışanların ortak ürünü olan ''basın gazetesi'', 11 ocak günü yayınlandı. basın gazetesi, gazete patronlarının üç günlük boykotu sırasında düzenli olarak yayın hayatını sürdürdü. Patronların boykotuna karşılık, ankara ve izmir'de de çalışanlar, gerçekleştirdikleri yürüyüşler ve yayınladıkları bildirilerle tepki gösterdiler. 

Basın Gazetesi'nin son sayısında yer alan başyazıda, basın emekçilerinin elde edilen hakların korunması amacıyla elbirliğiyle mücadele edecekleri kaydediliyordu. 14 ocak 1961'de boykot sona ererek, gazeteler yeniden yayına başladı ancak üç günde yaşanan olaylar, Türk basın tarihinde yerini aldı. Patronların boykotuna karşın 11 Ocak'tan itibaren üç gün boyunca çok zor şartlarda çalışıp "Basın Gazetesi" çıkartan gazeteciler "Çalışan Gazeteciler Günü"nün de temeli oldu.

PEKİ GAZETECİLERİN BUGÜNKÜ DURUM NE?

212 sayılı yasanın çıkması hayli çalkantılı bir sürecin ürünü olsa da 2013 yılı itibariyle gazeteciler açısından 212 sayılı yasa hala bir kazanıma dönüşmüş değil. Bugün Doğan Grubu, Doğuş Grubu, Turkuvaz Grubu gibi endüstriyel medya klübündeki grupların çalışanları arasında 212'li olanların oranı yüzde 10'un bile altında kalıyor. Gazete ve televizyon kanallarında çalışan binlerce gazetecinin ezici çoğunluğu ne 212'li ne de Basın Kartı sahibi. Sektörün yeni istihdam alanı olan internet medyası ise 212 bir yana hala herhangi bir yasal zemine bile sahip değil. Çalışan ve çalışmayan bütün gazetecilerin gününü kutluyoruz...    10-01-2014

06 Nisan 2022

"Uygarlığın yolunu seçmişti...Aydınlanmanın simgesi, güzel insan İlhan Arsel. Seni çok özleyeceğiz."Hikmet Çetinkaya

 

"Uygarlığın yolunu seçmişti...Aydınlanmanın simgesi, güzel insan İlhan Arsel. Seni çok özleyeceğiz."

Hikmet Çetinkaya (Arsel'in ölümünün ardından yazdığı bir yazısından.)


 

18 Nisan 2021

Albert Einstein, e=mc2 formülünü dost sohbetlerinde yarattı

Einstein, bilim dünyasında ‘Mucizeler yılı’ olarak da anılan 1905 yılındaki devrimsel teorileri için ne paraya ne de akademik teşvike ihtiyaç duymuştu. Ünlü fizikçi dahiyane fikirlerini dost sohbetlerine borçlu. 

 5 Şubat 1902 yılında Anzeiger für die Stadt Bern gazetesinde ‘Politeknik uzmanlık diploması sahibi Albert Einstein’dan, lise ve üniversite öğrencilerine özel matematik ve fizik dersi’ ilanının çıkmasından sonra Bern’e yeni taşınan Einstein ve fizik için en verimli dönemler başladı. ‘Uzman öğretmen’, üç yıl sonra parlak fikirler fişeğini ateşleyecekti.

Einstein, Bern’deki patent dairesinde çalışırken, geride kalan zamanlarda ‘Mucizeler yılında’ bilim dünyasında fırtınalar koparan teorilerini üretti.


Mart 1905 tarihinde ışık kuantum hipoteziyle, kuantum teorisinin en önemli tetikçisi oldu.

Nisan ayında, parçacıkların statiksel hareketleriyle ilgili doktora çalışmasını tamamlayarak, atomların varlığıyla ilgili dolaylı bir kanıt sundu.

Haziran ayında özel görelilik kuramını, bir müddet sonra da o ünlü E=mc2 formülünü açıkladı.

Bu bilimsel yaratıcılık patlaması nasıl ortaya çıkmıştı? Tarihten, gelecekteki yenilikçiliği teşvik programları için bir kural çıkartılabilir mi?

Naif arkadaşlar

Einstein çığır açan fikirlerini devlet desteği veya burslar sayesinde değil, amatör bilimci sayılabilecek dostlarıyla iletişim kurarak üretmiştir. Einstein’ı fiziğin temel kurallarını altüst eden düşüncelere götüren onların naif görüşleri olmuştu. Bu grubu da bir gazete ilanıyla kurdu.

Bern gazetesindeki ilana başvuranlar onun ilk çalışma arkadaşları olacaktı. Einstein, Üniversite öğrencisi Maurice Solovine ve Conrad Habicht ile ‘Akademie Olympia’ isimli bir tartışma grubu kurdu.

Sucuk, İsviçre peyniri, bilim ve felsefenin tartışıldığı gruba katılan bu üçlü, Ernst Mach, Henri Poincaré ve David Hume okuyordu. Akademideki ‘esprili geceler’ böylece fizikteki devrim için gerekli inovasyon ortamını doğurmuştu.

Habicht 1904 yılında Bern’den ayrılınca Einstein onun yerine Michaele Besso’yu buldu. Makine mühendisi, Einstein’ı coşturan fikirler için ideal bir rezonans odası oluşturur: Hareketli gövdelerin elektrodinamiği.

Newton’a göre (aynı biçimde) hareket eden sistemlerdeki doğa kanunları aynı olmasına rağmen, elektrodinamikte durum farklı idi.

Teşekkürler sana!

Bern’deki köprüler üzerinde dolaşırken Einstein meraklı Besso’ya hep bu problemi sorar: Dünyadaki bir gözlemci bir ışını, bir ışık kaynağı üzerinde uzaya giden kişiden farklı mı algılar?

Işık hızına sahip gözlemci ışık kaynağını ‘sakin mekansal olarak salınan elektromanyetik bir alan olarak algılamalı’ der Einstein. Ancak ‘böyle bir şey ne deneyimler ne de Maxwell denklemleriyle mümkün değildir.’

Besso, bu sorunu iyice kurcalar. Bir gözlemci diğerinin ne gördüğünü nereden biliyor? Zaman nasıl ölçülür? Gözlemcilere göre ‘eş zamanlı’ olan ne?

Bu tür fikirler Einstein için altın değerindedir. Mayıs 1905 tarihindeki bir konuşma sırasında yüzü birden bire aydınlanır. Einstein alelacele vedalaştıktan sonra ertesi gün Besso’ya şunları söyler: ‘Teşekkürler sana, problemi tamamen çözdüm.’

Özel Görelilik kuruluyor

Ve beş hafta sonra Elektrodinamiğe göre hareket eden cisimler makalesini Annalen der Physik dergisinde yayımlar ve böylece özel görelilik teorisini de kurmuş olur.

Makalenin altında tek bir kaynak bile yoktur, sadece Besso’ya bir teşekkür bulunur.

Yazı makaleden çok bir patent yazısına benzer, der tarihçi Peter Galison.

Einstein’ın Saatleri, Poincaré’in Kartları adlı kitapta ise Harvard profesörü Peter Galison, Einstein’ın teknik sorulardan esinlendiğine dikkat çekmiştir Ğmesela birbirine uzak istasyonlardaki saatlerin senkronize edilmesi problemi gibi.

Newton gibi genel bir ‘mutlak bir zamandan’ yola çıkmak yerine Einstein şöyle der: Zaman, saatin üzerinde okunandır. Ve iki saati birbiriyle karşılaştırmak için (mesela bir ışın ve dünya üzerindeki) bir gözlemci bir saatten diğerine bakabilmeli Ğki bu da zaman gerektirir. Işık hızından daha hızlı bakmak mümkün değildir.

Parıldayan düşünce

İşte bu tür düşünceler Einstein’ı parlak bir sonuca götürdü: Zaman ve uzay mutlak değil, bir sistemin hareketine bağlıdır. Sabit olan,. tüm sistemlerde aynı değeri taşıyan ışık hızıdır.

İnanılmaz bir düşünce.

Ayrıca teori, paradoks sayılabilecek özelliklere sahip -mesela zamanın hareketli bir sistem içinde sakin bir sistemden daha hızlı aktığı veya bir uzay yolcusunun dünyadakilerden daha geç yaşlanması gibi.

Fakat Einstein teorik sezgilerine ‘sağlıklı insan aklından’ daha çok güvenir.

Kuşkusuz devrim çok iyi hazırlanmıştı. Işın üzerinde yolculukla ilgili fikir alıştırması, Einstein’ın gençliğinde okumuş olduğu Aaron Bernstein’ın Popüler Doğa Bilimleri Kitapları’nda vardı.

Hatta görelilik kuramının temelini bile ondan önce bir başkası düşünmüştü: Hollandalı fizikçi Hendrik Antoon Lorentz. Einstein’a geriye bu teoriyi tepe takla etmek ve Lorentz formüllerini tamamen farklı bir şekilde yorumlamak kalmıştı.

Büyük yürek

Aynı şey, Einstein’ın 1905 yılında bilim dünyasını büyülemiş olduğu diğer çalışmaları için de geçerlidir. Poincaré ve Lorentz görelilik kuramının babaları sayılırken, Einstein Brown hareketleri çalışması için Ludwig Boltzmann’a ve ışık kuantum teorisi için Max Planck’a başvurmuştu.

Böylece Mucizeler Yılı’ndaki çalışmalarla o zamanki fizik disiplinlerinin sınırları aşılmış oldu. Ve sadece Einstein gibi kendisini akademik alanda kanıtlamak zorunda olmayan ve belli bir disiplinden sorumlu hissetmeyen özgür bir deha, fizikten uzak bu alanları bir araya getirme yürekliliğine sahipti.

Görelilik kuramı, mekanik ve elektrodinamik arasındaki köprüyü oluştururken, Einstein, ışık kuantum hipotezi ile sıcaklık öğretisini elektrodinamikle birleştirecek yaz boz parçasını bulmuştu.

‘Doktoran çok kısa!’

Brown moleküler hareketler teorisi, sıcaklık öğretisi ve mekanik arasındaki bağlantıyı kurmuştu.

Einstein’ı bu teoriye teşvik eden ise Michele Besso ile yaptığı çay sohbeti olmuştu. Einstein, çaydaki akıcılığın şeker moleküllerinin büyüklüğüyle ne şekilde ilgili olabileceğini düşünmüştü çünkü.

Bu çalışmalar sayesinde Planck ve Poincaré gibi fizikçilerin değerini bildi.

Die Zeit’da yayımlanan yazıda şöyle deniyor: Bilim adamlarının çoğu, Bern’deki One-Man-Think-Tank’in teorilerini anlamak için daha fazla zaman harcadılar. Einstein buna şaşırmadı. Doktora tezini Zürich Üniversitesine verdiği zaman, kısa olduğu gerekçesiyle geri çevrilmişti.

Buna rağmen çalışmasına sadece tek bir cümle ekledi. Ve tezi dört gün sonra kabul edildi.

‘Size biraz zor gelebilir ama...’

Bilim dergileri ve fizik enstitüleri neredeyse günden güne bilimde yeni devrimler yaratacak raporlar sunarlar. Kimi zaman görelilik kuramı çürütülür, kimi zaman da Perpetuum mobile ilan edilerek dünya formülü olarak kabul edilir.

Bu tür makaleler genelde taktir edilmediklerini düşünen ve bir atılım yaparak kendilerini ispatlamaya çalışan bilim adamlarına aittir.

Albert Einstein da yaşamının son yıllarında bu tür mektuplar almıştı. 1954 yılında Almanya’daki amatör bir araştırmacıya yazmış olduğu mektup evrensel geçerliliğini bugün de korumakta.

‘Çok saygıdeğer bayım: Yazınızı okurken derin düşünce yetiniz dikkatimi çekti. Fikirlerinizi bilimsel alanda kullanamamanız çok yazık. Kavramlarınızdaki sözcük vurgusu çok belirsiz ve yaratıcı bir insan tarafından ele alındığında daha da aldatıcı oluyorlar. Madde ve enerjiden vb konulardan bunların ne olduğunu bilen bir kişi gibi söz ediyorsunuz. Matematik ve fizikle ilgili temel öğretim kitapları, yani kısa ama öz açıklamalar veren okul kitaplarıyla çalışın. O zaman ihtiyacınız olan temiz kavramlara ulaşabilirsiniz. Bu size başta zor gelebilir, fakat bir müddet sonra seveceksiniz.

Selamlarımı sunarım

Albert Einstein

Einstein bir ticari marka oldu

Einstein’ı pazarlamak isteyenler önce, işi sadece ölü pazarlamak olan ve Tarzan’dan Rubinstein’a kadar çok sayıda ölünün patentini elinde bulunduran bir Hollywood ajansından izin almak zorunda.

Geride bıraktığımız sevgililer gününde Albert-Einstein figürleri, kırmızı güller, cicili bicili yastıklar ve bu özel günün tüm pırıltısını yansıtan diğer birçok alternatif hediyelerin yanında pek tutuldu. ‘Görelilik kuramı buluşçusu bebekleri’ her zaman çok güzel kazanç sağlıyor. Sertleştirilmiş vinilden üretilmiş, beyaz dağınık saçlı 13cm’lik bebeğin her satışıyla lisans ücretleri artıyor. Albert Einstein’ın görüntüsünü kullanan bir üretici, oyuncak veya hediyelik eşyadan elde ettiği kazancın %8-12’sini gözden çıkarmak zorunda.

Bundan Roger Richman sorumlu. Hollywood’da 26 yıl önce kurulan Roger Richman ajansının şefi, dünya starları için en alışılmamış ajanslardan biri olarak kabul edilir. Einstein gibi diğer müşterilerinin de tümü ölü.

Film, müzik, tarih ve spordan 52 ölü kahraman Richman’la sözleşmeli. Tarzan’dan (Johnny Weissmuller) besteci Leonard Bernstein’a, Marx Kardeşlerden, ‘Hırsız Baron’ Andrew Carnegie ve operanın divası Maria Callas’a kadar birçok ünlünün bulunduğu bu hayali çevre içine, bilim dünyasından sadece Einstein ve Sigmund Freud girebilmiştir.

Lincoln ve Elvis

Amerika’da ünlü ölüler sektörü alabildiğine canlıdır. Mesela bir Amerikan denizcilik şirketinin Abraham Lincoln ile reklam yapması, eski otomobil yarışlarının kahramanı Steve McQeen’in bir Ford Mustang reklamında görülmesi çok doğaldır.

Ve Rock’n Roll kralı Elvis Presley, şov dünyasında hala yılda 30 ila 40 milyon dolar götürüyor. Bu kahramanlardan birinin bir reklam kampanyasında görülmesi veya resimleri fincan, oyuncak vb ürünlerde kullanılması halinde Roger Richman gibi ajanslar para sayıyor ya da izinsiz kullanım nedeniyle kazançlarını avukatlarla paylaşıyorlar. Geriye kalanlarsa mirasçılara kalıyor.

Einstein’ın mirasçısı Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi. Üniversitenin kuruluşunda katkısı bulunan Einstein, tüm resim haklarını bu kuruma bırakmıştı. Resimler, Steven Spielberg’in Yapay Zeka filmindeki küçük bir bölüm, Pepsi-Cola ve Apple bilgisayar reklamlarından aldığı telifler ve tabii ki Albert Einstein figürleri sayesinde de bugüne değin 10 milyon dolar kazandı üniversite. Ama asıl büyük kazanç şimdi 2005 Fizik ve Albert Einstein yılından bekleniyor.

Einstein’ın mirasçıları her zaman cömert davranmasalar da Einstein markası gerektiğinde iyi niyetli amaçlar için bedavaya veya çok ucuza satılabilmekte. Fakat üniversite ve Richman ajansı kimi zaman ticari teklifleri geri çevirmişler. Mesela Einstein’ın dehasıyla bilgisayar pazarlamak sorun olmazken, saç bakım malzemeleri, votka, ekmek gibi ürünlerde kullanılmasına izin vermediler. Sonuçta Richman’ın da dediği gibi ‘Einstein efsanesi’nin korunması gerekiyor. Özellikle de markanın korunması üzerinde çok duruluyor.

29 Mart 2021

Kayahan "Hayal ettiğiniz sürece yaşarsınız."

https://i2.milimaj.com/i/milliyet/75/0x0/5c8cd5d145d2a05010d11135

29 Mart 1949 tarihinde İzmir’de albay bir baba ve ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Kayahan, daha sonra taşındıkları Ankara’da ilkokul yıllarında müziğe merak sardı. İleride adeta vücudunun bir uzvu gibi tüm fotoğraflarında yer alacak olan gitarıyla ilişkisi de o sıralarda başladı. Lise yıllarında Ankara’nın çeşitli mekanlarında şarkı söylerken, bunu bir yaşam biçimi haline getireceğini anladı ve müzisyen olacağını öğrenince kendisini silahla kovalayan babasına rağmen, İstanbul’a gelerek Yonca Plak’tan 1978 yılında ‘Neden Olmasın/İstanbul Hatırası’ adlı ilk 45’liğini yayınladı. İki şarkı da dönemi tutturamamıştı, ‘zamanının ötesinde’ydi belki. 

Kayahan - Neden Olmasın - YouTube

 
Umut dünyası bu dünya Herkes kendi dünyasında Herkes kendi hülyasında Hergün bugün başka diye Bugün dünden güzel diye Bugün her şey güzel diye Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Çoktan yıkılırdık biz çoktan Umut olmasa Ha bugün, ha yarın oldu olacak Kaç gün bitti Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Neden olmasın Umut dünyası bu dünya Herkes kendi dünyasında Herkes kendi hülyasında Hergün bugün başka diye Bugün dünden güzel diye Bugün her şey güzel diye Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Çoktan yıkılırdık biz çoktan Umut olmasa Ha bugün, ha yarın oldu olacak Kaç gün bitti Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Neden olmasın
 

16 Mart 2021

Güzel Yazı Defteri - Tomris Uyar

 Güzel Yazı Defteri   


Dostluğun, aşkın ve ihanetin yıllar içinde biriken öyküsü: Bir içki masasına doğru, önce yavaş yavaş, ardından hızla devinen bir uzun öykü. “Güzel Yazı Defteri” Tomris Uyar’ın son yapıtı. Ali Arif Ersen, bu yapıta özel resimlerle Uyar’ın diline eşlik ediyor.
 
***

Kırk küsur yıldır kısa öyküye sadık kalmış bir yazarsınız. Başka bir türe kaymayacak kadar sizi ele geçirmesinin sebebi nedir?

Kısa öyküyü dünyayı anlatma, görme biçimime en uygun dal olarak görüyorum. Roman böyle değil. Romanla öykü arasında hiçbir bağ olduğunu da sanmıyorum. Öykü yazarken çok daha yoğun, daha çarpıcı, kısa, yani öz bir anlatma yolunu seçiyorsunuz. Sayfalara boğulmuş bir anlatım biçiminden çok daha güç. Bu niteliklerden ötürü çağımıza daha uygun bir sanat olduğunu düşünüyorum.

Anlatacağını en kısa biçimiyle ifade edebilmek için çok güçlü bir disipline girmiş olmak lazım.

Bol bol öykü okumak gerek. Çehov, Poe kim varsa atlanmamalı. Tabii bir de yazarın kendi özel dili öyküye yatkın mı? Oturup başınıza gelen bir şeyi anlatmak değildir öykü. Öyküleşebilmesi için titizlikle dramatik olarak kurgulanmış olması gerekir. Hayatta gördüğünüz şeyi, edebiyatla bir kere daha gerçekleştirmeniz lazım.

Parlak bulduğunuz, kendi matematiğini kurduğunu düşündüğünüz genç öykücüler kimler?

Beni düşündüren çok farklı isim var. Sözgelimi Murat Gülsoy gerçekten ilginç bir öykücü. Ancak bir yerde tıkanabilir çünkü metinden yola çıkan metinler yazıyor. Bir süre sonra yaratıcılığı sekteye uğratabilecek bir tercih. Sema Kaygusuz'un dilini bazen şiirsel biçimde kullandığını görüyorum. Mehmet Günsür, iyi gibi gözüküyor ama dağınık. Öykücülüğünün omurgası yok daha. Bir de Behçet Çelik diye yeni bir yazar var. Klasik öyküler yazıyor. Klasik yapının içine sıkışıp kalmazsa onun da ileride iyi bir öykücü olacağını düşünüyorum. Yalnız bütün bu saydığım kişiler şu anda çok iyi öykücü diyeceğim kişiler değil. Sadece kötü öykücü demeyeceğim kişiler ki bu çok önemli.

Yetmiş civarında kitap çevirdiniz. Bir dili bilmek ve o dili başka bir dile çevirebilmek arasındaki fark ne?

Bir kere ana dilini bilmek lazım. Bir çevirmen yabancı dili ne kadar iyi bilirse bilsin, kendi diline hakim değilse başka bir dili ne kadar kavrayabildiği tartışılır! Kendi ana dilinin inceliklerini, kıvrak noktalarını, nerelere götürülebileceğini bilmiyorsa iyi bir çevirmen olamaz.

En çok hangi türü çevirirken kendinizi rahat hissediyorsunuz?

En çok kendimi rahatsız hissetiren metinlerde rahat ediyorum desem daha doğru olur aslında. Mesela Virginia Woolf çevirirken kendimden geçiyorum. Virginia Woolf'un kendisinden çok onu çevirmeyi seviyorum. Bir çeşit meydan okuma getiriyor. Türkçe'de neleri bildiğimi, neleri bilmediğimi, neleri çok araştırmam gerektiğini hatırlatıyor bana. Türkçem yıkanıyor. Durulaşıyor. Yıllardır birikmiş paslı noktalar varsa onlar arınıyor.

Yönteminiz nedir?

Çevirdiğim yazarın fotoğrafı yoksa eğer dostlarının kimler olduğu, nerelere girip çıktığı, nasıl semtleri sevdiği, öğrenmek isterim. Bu özellikler yazarı Türkçede yerleştireceğim yeri gösterir bana. Takım elbise giyenle blue jean giyen arasındaki dil farkı epey olmalı. Ama tabii asıl yol gösterici, yapıtın kendisidir.

Katı bir yazar mısınız? Çalışırken etrafınızıdaki insanları uzaklaştırıp kırıyor musunuz?

Hayat her zaman son sözü söyler benim için. Bir çocuğun ağlaması ya da ona bağırmak bir şaheser (!) yaratmaktan daha önemli olabiliyor. Hayatın akışı içinde hiçbir zaman ayrı bir odam olmadığı için, kalabalık içinde yazmaya alıştım. Dışarıda olup biten beni pek fazla ilgilendirmez.

Bu kırk yıllık temponun verdiği zararlar oldu mu?

Tabii. Karaciğerim. Somut biçimde isyan etti. İçki de içtiğim için, birinden birini bırak, dedi. Yazmayı bırakamadığım için içkiyi bıraktım.

Yazarlık mı, yazı mı?

Yazı. Yazmak daha önemli. Diğeri şimdilerde gördüğüm bir şey. Yazar olmayı sevmek diye bir şey çıktı. Kartvizit gibi… Okurdan, çalıştığınız yayınevinden ve sanat dergilerinden umduğunuz tek şey kendinizi çalışarak getirdiğiniz noktanın iyi saptanmasıdır.

Para roman tartışmasını takip ettiniz mi?

Doğal olduğunu düşünüyorum. Sade Türkiye'de değil birçok toplumda öyle. Gerçek edebiyat okuru sayısı azaldı. Best seller yazmak istesem yazarım, zor bir şey değil best seller yazmak. Ama derdiniz iyi bir edebiyat yapmaksa okurun beğenip beğenmemesi sizi çok fazla ilgilendirmez. Bir iki okurun önemi vardır. O yüzden ben best seller'a karşıyım çünkü best seller'ı çok büyük bir kesim beğenir. Herkesi altına alan, bütün eğilimleri kapsayan bir şemsiye nasıl olamazsa, bütün eğilimlere cevap veren bir roman da olamaz. Olmamalıdır da. Sizi sevmeyenler, size karşı olanlar da sizi belirler. Best seller yazanın böyle bir derdi yok. O, sevenlerle, alanlarla mutlu olandır. Kim bana karşıyı merak etmeyendir. Yine de için için merak ediyordur, çünkü dedikodusunu yapıyordur. Beni şu yüzden, bu yüzden sevmiyorlar diye.

Sadece edebiyattan kazandığınız parayla yaşayabildiniz mi?

Hayır. Büyükbabamın Tarabya'daki eviyle yaşadım. Bölük pörçük satıldı, iki kata düştü, sonra onlar da satıldı. Oradan payıma düşen parayı bankaya koydum, onunla geçindim. Tabii ki birkaç kere baskı yapan kitaplarım oldu, yazılar yazdım… Ancak ne kadarını onlar karşılıyor bilemiyorum.

Peki sosyal güvenceniz var mı?

Hayır, yok. Turgut Uyar'ın Emekli Sandığı'ndan bir sağlık karnesi var. Dolayısıyla eş durumundan benim de var ama şimdiye kadar hiç kullanmadım.

Pek çok edebiyatçı dostunuzu derinden etkilediniz.

Kendime bir ilham periliği vehmedecek kadar komik bir insan değilim tabii. Kendimi de o kadar beğenmem. Yalnız şöyle bir şey var: Düşünen ve sorgulayan bir insanım. Bu sözünü ettiğiniz kişiler de kendi yaptığı işleri sorgulayan, düşünen, tartışmayı seven kişilerdi. Herhalde asıl çekici yanım buydu benim. Tartışırdım. Bir de çok açık sözlü olmam etkili olmuştur sanıyorum. Konuyu anlamam ve disiplinli olmam.

İlişkilerimde hep kendime bir dokunulmazlık alanı bulmuşumdur. Bu da hakikaten sevilmem, değerlendirilmemle birlikte, çok tartışmalara neden olmuş bir özelliğimdir. Başkasına verdiğim özgürlüğün, yaratma, tek başına düşünme, yalnız kalma özgürlüğünün bana da verilmesini isterim.

Turgut Uyar ile kaç yıl evli kaldınız? Nasıl biriydi? Gözleri çok güzel bakıyor.

1967'de evlendik, kaç oluyor? 18 sene! Çok yakışıklı, çok zeki, çok duyarlı bir insandı. Belki bana göre aşırı ciddiydi. Tipik edebiyatçı özelliği taşıyan, kendi içine kapalı, dışarısıyla fazla alışverişi olmayan, şiiriyle mutlu biriydi. Ben öyle değilim. Denizi de severim, dolaşmayı da… Daha canlı, daha hareketli olmayı isterim. Belki bu bakımdan pek uyuşmuyoruz.

Aşık olmuş muydunuz Turgut Uyar'a?

Aşık olmadan hiç kimseyle birlikte olmadım.

Sizin için yazılmış şiirleri okuduğunuzda ne hissetmiştiniz? Şimdi nasıl geliyor?

Aynı. Benim için yazılmaları önemli değil. İyi şiir mi diye bakarım. Yazık ki böyle bir özelliğim var benim. Güzel şiirler. Bazıları daha iyi olabilirdi benim adım olmasa. Ben bana bir şey yazılmasını, ithaf edilmesini sevmem. Ama güzel bir şiirse hoşnut olurum. Beni anlatan değil de, benim inandığım şeylere yer veren bir şiirse çok severim.

Siz, Turgut Uyar ve Edip Cansever yakın arkadaş mıydınız?

Öyleydik. Son derece iyi bir dostumuzdu. İyice bakılsa Edip'ten daha çok esinlendiğim görülür. Turgut'un şiiri bana edebiyat olarak pek bir şey vermez. Edebiyat açısından Edip İle aramızda daha büyük bir alışveriş var.

YKY'nin Turgut Uyar şiirlerini "Büyük Saat" adıyla toplamasını vesile ederek soracak olursak, nasıl bir şiir Turgut Uyar'ın şiiri?

Turgut Uyar'ın şiir girişimini Türkiye'de yapılmış en önemli girişimlerden biri sayıyorum. Şairane şiir yazmaya karşı olup başka bir şairanelik, başka bir şiirsellik keşfetmesine hep hayranlık duymuşumdur. Büyük bir çaba olarak görüyorum. Yerini bulup bulmadığından emin değilim ama çok taklidi var. Onu görüyorum. Hatta taklit bile değil, çok bilinçli bir davranış şekli. Tavlayıcı şiir yazmaya son derece karşıydı. Şiirle savaşan, şiiri savaş malzemesi haline getiren bir şiir görüşünü, dünya görüşü içinde halletmeye çalışan bir şairdi.

Şiirlerini evre evre değerlendirebiliyor musunuz?

Zannediyorum "Dünyanın En Güzel Arabistanı" şiirinden öncesi ile sonrası diye ikiye ayrılabiliyor Turgut Uyar şiirleri. Orada ne olmuş da birdenbire bu şiiri yazmış kendi dahil kimse bilmiyor. Öncesinde daha boynu bükük, daha Anadolulu, toprak insanı, asker olarak yaşadığı şeyler var şiirinde. Bir şey oluyor birdenbire ve son derece çağdaş şiirler yazmaya başlıyor. Yabancı dil de bilmiyor ki esinleniyor diyelim. Türkçede bunu keşfetmek o kadar zor ki! Herhalde içgüdüsel. Çünkü Tevrat'a falan benzeyen bir anlatım da var. Sonraları Sevim Burak'ta da görülüyor bu. Türk hikâyesini en çok etkileyen anlatımlardan birisi, Türk şiirinin İkinci Yeni'si. Ayrıca sonraları öykü de şiiri çok etkilemiştir. Orada büyük bir alışveriş var.

Son röportajlarından birinde kendi seçtikleri dışında hiçbir şiirinin yayımlanmasını istemediğini, el yazmalarını saklamadığını söylemiş Turgut Uyar. Oysa YKY'den çıkan kitapta ilk kez yayımlanan şiirler var.

Öyle yalnış ki. "Büyük Saat"tekiler sadece Turgut'un seçmediği şiirler. Daha önce yayımlandılar. Çift daktilo sayfasına yazmadığı, yani kopyası olmayan şiirlerin hepsini attım ben. Beğendiklerimi bile attım. Çünkü beni ilgilendirmiyor. Çift kopya görürsem atmayabilirim. Düşünürüm. Çünkü o bir yere verilmek üzere yazılmıştır. Öyle de pek bir şey çıkmadı ya! Var bir iki şiir ama bende onlar. Aramızda eğlenmek için yazdığımız şeyler, verir miyim hiç?

Siz "Büyük Saat"le ilgilendiniz mi?

İlgilenemezdim çünkü kitabın editörü hem benim hem Turgut'un çok sevdiği Bedirhan Toprak'tı. Hatta Bedirhan, "Ben Turgut Abi'nin seçtiklerini koymaktan yanayım ama Enis Batur yayımlanmış bütün şiirleri koy diyor," dedi. Turgut seçmezdi aslında. Ya sıkılmıştır o şiirden, ya kitap daha kısa olsun diye çıkarmıştır, ya bir yerine takılmıştır da ondan… Yazdığına pişman olduğu için değil. Yani o şiirlerin olmaması bir şey eksiltmez ya da kazandırmaz.

YKY'den çıkan "Güzel Yazı Defteri" sizin öykücülüğünüzde nasıl bir noktayı temsil ediyor?

Aslında bütün öykücülüğümün özelliklerini taşıyan bir kitap, o yüzden çok uğraştım. Bir kere ilk kez bu kadar çok kişili ve uzun bir öykü yazıyorum. Kişiler, yaşamlar, karşılaşmalar ve patlayan bir şey var. Bir anlamda Türkiye'nin son on, hatta yirmi yılda geldiği nokta… Benim bütün öykülerimde bir toplumsal fon vardı. Burada çok belirgin. Kişilerin didişmelerinde, değer yargılarının değişmesinde… Bir zamanlar idealist olan bir insanın artık para kazanmak dışında bir idealinin kalmamış olması gibi. Sonra aşk ilişkilerinin neden yürümediği üzerine akıl yürütmeler, dostluk ilişkileri var. Kendi kendime ve öykülerimde sorduğum soruları bir araya getirmiş oldum.

Neden farklı bir baskı, farklı puntolar, fontlar, fotoğraflar?

Farklı punto önemli değil benim için. Çünkü böyle bir imkân olmasa da italikleri yine kullanırdım. Çünkü onlar yazarın formasyonunu gösteren bir şey. Ayrı okunmaları da mümkün. Ama resimlerin çok şey kattığına inanıyorum. Yazdığımı çok iyi değerlendiren bir fotoğrafçı ressam arkadaştır Ali Arif Ersen. Hem ben severim resimli anlatımları.

Can Yayınları baskıları böyle farklı çalışılmış kitaplar için uygun değil.

Gerçekten Can'da bu olanaklar pek yoktu. Dediğim gibi bazı kitapları farklı formda görmeyi seviyorum. Bir de orada bana göre çok genç yazarlar yer alıyordu. iki yayınevi arasında maddi bir fark hiç yok. Kitabın sunumu farklı. Yalnız YKY ile her yıla üç kitap olmak üzere uzun süreli bir anlaşmaya girmem bazen beni düşündürüyor. İlle olumsuz anlamda düşündürüyor demek değil bu. Sadece yazı beklemenin tanıtım için yeterli olmadığı bir devri yaşıyoruz. Biri çok istiyordur da vakti yoktur yazmaya. İlanlı tanıtımı eksik buluyorum. Yayınevi bünyesine geçirmek için olan istekle kitap çıktıktan sonraki isteği orantılı bulmuyorum. O zaman da şöyle bir soru geliyor tabii akla: Acaba edebiyata yıllarını vermiş bir takım isimlerin yayın hakkına sahip olmak mı sorun? O zaman ben bunun edebiyat sevgisiyle olan doğrudan bağlantısını kuramam.

Ne yazıyorsunuz?

Octavio Paz çevirmiştim, henüz yayımlanmadı. Yine bir çeviri yapasım var. Ama belki de korku türü bir hikâye yazarım. Daha önce masallarımda denediğim gibi.

Ilgın Sönmez

31 Ocak 2021

Devlet Hukukla Yaşar - Muammer Aksoy

 Devlet Hukukla Yaşar Muammer Aksoy

Prof. Dr. Muammer Aksoy:  

'Siyasetin dürüstlükle, yurtseverlikle yapılması gerektiğini gösteren bir öğretmendi.

'Türkiye'nin en özgürlükçü, en emekten yana anayasasını hazırlayan kadronun içinde yer alan bir hukukçuydu.

'Özgür ve özerk üniversitemizin, dogmalardan sıyrılmış laik eğitimin onurlu, sıradışı, seçkin bir üyesiydi.

'Yedi düvele karşı verilmiş bir ulusal kurtuluş savaşı sonrası kanla kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin nasıl yönetilmesi gerektiğini öğreten bir devlet adamıydı.

'Yurt topraklarının, ormanlarının koruyucusuydu.

'Milli petrol davamızı yürüten öncülerimizdendi.

O bildik leş kokulu küresel saldırgan daha fazla yesin, yutsun, semirsin, öldürsün, işgal etsin diye katledildi...

Unutmayınız, hatırlayınız! '         

 -Işık Kansu-

 

09 Ocak 2021

"İstediğimize inanmakta özgürüz " Stephen Hawking

"Eğer insanlık galaksi içindeki tek akıllı yaşam formuysa hayatta kalmayı güvence altına almalıyız" diyen Hawking, “Uzun vadede insan türünün geleceği uzaydadır”  görüşünü  ortaya attı. Hawking nükleer savaş, genetik olarak tasarlanmış virüsler, küresel ısınma gibi tehlikelerin yeteri kadar ciddiye alınmamasından yakınıyordu.

"Tanrı var olabilir ama bilim, evreni bir yaratıcının varlığına ihtiyaç duymadan açıklayabiliyor" görüşü Hawking'in bu konudaki en bilinen sözüydü.

Evrenin bilimin kanunları tarafından yönetildiğine inanan Hawking, "Otoriteyle yönetilen din ile gözlem ve akıl ile yönetilen bilim arasında esaslı bir ayırım vardır. Bilim kazanacaktır, çünkü işe yarıyor" demişti. "İstediğimize inanmakta özgürüz" diyen Hawking, muhtemelen ölümden sonra bir yaşamın olmadığını, elimizdeki tek yaşamın bu olduğunu ve bunun için minnetter olduğunu anlatmıştı.

Ünlü fizikçi, yapay zeka çalışmalarının önemini anlatmakla beraber yapay zekanın gelişimine temkinli yaklaştı. Yapay zekanın insan zekasını geçebilecek bir düzeye gelmesinden endişe ettiğini belirten Hawking, bunun insanlığın sonunu getirebileceğini söylemişti.

Hawking'e göre yapay zeka kendisini geliştirmeyi sürdürebilir, hatta kendisini yeniden biçimlendirebilir, ancak son derece yavaş bir biyolojik evrimle sınırlı olan insanlar, bu tür bir güçle yarışamaz. Yapay zekanın çok güçlü otonom silahlar veya baskı kurmada yeni yöntemler geliştirme olasılığını Hawking'in altını çizdiği başlıca tehlikeler.


Albert Einstein'dan sonra dünyanın en önemli fizikçisi olarak görülen  Stephen  Hawking,  Oxford'ta fizik, Cambridge'de evrenbilimi eğitimi aldı. Kuantum fiziği ve kara delikler ile ilgili araştırmalar yapan Hawking, 21 yaşında sinir sistemini felç eden ALS hastalığında yakalandı. 75 yaşındaki Hawking, hayatını tekerlekli sandalyeye bağlı olarak geçiriyor ve kendisi için hazırlanan özel bir bilgisayar ile iletişim kurabiliyordu. Cambridge Üniversitesi'ne 1962'de giren Stephen Hawking, "Genişleyen Evrenlerin Özellikleri" başlıklı doktora tezini 1966'da 24 yaşındayken yazmıştı. Ekim 2017'de internet ortamında kamuya açılan Hawking'in doktora tezi milyonlarca kişiye ulaştı. Hawking, çalışmalarının ışığında bazıları çok popüler olan çok sayıda kitaba imza attı. 1988'de yayımlanan "Zamanın Kısa Tarihi" en çok bilinen eseri oldu. 40'tan fazla dile çevrildi, yaklaşık 10 milyon sattı. Evrenin geçmişini ve gelecekti evreni anlattığı kitabında Hawking uzay bilimi, zaman, Büyük Patlama, kara delikler, ışık konikleri gibi kavramları okurlara basit bir şekilde açıklamaya çalışmıştı.

 Stephen Hawking ölmeden önce bu uyarıları yapmıştı Bilimsel çalışmalarının yanı sıra bilimi herkesin anlayacağı bir dille de anlatması Stephen Hawking'i dünya çapında tanınır bir isim haline getirdi. İşte beş soruda Stephen Hawking...(Kaynak: DW Türkçe) 

05 Ocak 2021

Atatürk'ün iki yılbaşı gecesi

Atatürk’ün son yılbaşı gecesi Başkent Ankara’da Çankaya Köşkü’nde geçti. Bir de konuğu vardı; yanında hep milletvekili olarak bulunan ve 9 yıl da Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Dr. Tevfik Rüştü Aras. O gece aralarında duygusal konuşmalar geçti.

“SON YILBAŞI”NDA ATATÜRK’ÜN ARKADAŞLARINA HEDİYELERİ

Atatürk, Aras’a dışarı çıkmak istemediğini, geceyi birlikte Köşk’te geçirmeye ne diyeceğini sordu. Aras, sevinerek kabul etti teklifi. Birlikte giden yılın gelişmelerini, gelecek yılla ilgili konuları değerlendirdiler. Konuşulan konuların içinde Hatay meselesi ve ayak sesleri duyulan İkinci Dünya Savaşı ile Almanya ve İtalya’daki gelişmeler de vardı.

İlerleyen zamanda Atatürk’ün Harbiye’den sınıf arkadaşı İsmail Hakkı Kavalalı gelince de konuşmalar güncel konulara kaydı. Sonra da hep birlikte Atatürk’ün çamaşır dolaplarını, gardroplarını görmeye geçerler. Çünkü Gazi, çamaşır ve elbiselerini, gömleklerini, kravatlarını arkadaşlarına hediye ederdi. Aras, o sırada “Keşke”, diyerek bir görüşünü dile getirdi; bu yılbaşı öncesi keşke Atatürk bütün çamaşır ve kıyafetlerini yenileseydi de eskilerini arkadaşları aralarında kapışsaydı!  

Atatürk bunun üzerine hayıflanarak Dr. Aras’a bu öneriyi neden daha önce yapmadığını söyledi. Dr. Aras, bunun üzerine Atatürk’e önerisini gelecek yıl hayata geçirme teklifiyle karşılık verince Gazi’nin yanıtı ortamı duygu seline boğdu:

“Bakalım gelecek yıla yaşayacak mıyım?”

Atatürk’ün hastalığı ilerliyor, mukadder sonu görebiliyordu ki bu sözü etmişti. Ortalığı kaplayan sessizliği Kavalalı’nın neşeli sözleri dağıttı. Gazi, gömlek ve pijama hediye etti arkadaşlarına. Dr. Aras, anılarında o geceyi ayrıntılarıyla anlatır.

Nitekim, o yılbaşı Atatürk’ün “son yılbaşı” oldu. Üç arkadaş sade bir şekilde geçirdiler yılbaşını. Memleket meseleleri, akabinde güncel konuları konuşarak; yarenlik ederek. Çünkü, Atatürk o gece girilen 1938’in 10 Kasım’ında saat 09.05’te hayata gözlerini yumdu.

10. YILDAKİ YILBAŞI GECESİ ATATÜRK’E VERİLEN HEDİYELER

Cumhuriyet’in 10. yılına denk gelen 1933’ün yılbaşı gecesine dönelim “son yılbaşı”dan dört yıl önceki. 2 Ocak 1933 günkü Hakimiyet-i Milli gazetesinden aktarıyorum:

“1933 Yılbaşı gecesi, Ankara Palas salonunda Atatürk’ün katılımlarıyla kutlanırken, saat 24’den sonra, Millî Eğitim Bakanı Reşit Galip, yeni yıl armağanı olarak Atatürk’e üç kitap sunmuştur. Bunlar Birinci Türk Tarih Kongresi Zabıtları, Söz Derleme Klavuzu ve Dil Kurultayı kararlarını içine alan kitaplardı. Millî Eğitim Bakanı kısa bir sunuş konuşmasıyla kitapları vermişler, Atatürk de armağanları alırken yüksek sesle şunları söylemişlerdir:

‘Bu anda duyduğum mutluluk büyüktür. Kıymetli Millî Eğitim Bakanımızın bu armağanından dolayı kendisine teşekkür ederim. Kendisinden ve diğer bakanlarımızdan her an böyle armağanlar beklerim. Bakan Beyin değersiz dediği bu armağan gerçekte çok değerlidir. Bu değerin herkes tarafından daha iyi anlaşılması için bu kitaptan bir sayfa okumalarını Bakan Bey’den rica ediyorum.’

Atatürk’ün bu sözleri çok alkışlandı. Arkasından Reşit Galip Bey, Gazi’nin emirlerini yerine getirerek armağandan, ayırmaksızın ve seçmeksizin, bir sayfa açtı ve ‘Hepimizin kısmetine’ diyerek okumağa başladı:

‘Kafasını ve vicdanını, en son yükselme alevleriyle güneşlendirmeye karar vermiş olan, bugünün Türk çocukları, biliyor ve bildirecektir ki, onlar dört yüz çadırlı bir aşiretten değil, onbinlerce yıllık, hür uygar olan, yüksek bir ırktan gelen, yüksek yetenekli bir millettir.’ (Sürekli alkışlar). Bir de şunu iyi bilmek gerekir ki, eski Etilerimiz, atalarımız, bugünkü yurdumuzun ilk ve otokton yerleşenleri ve sahibi olmuşlardır. Burasını binlerce yıl önce anayurdun yerine öz yurt yapmışlardır. Türklüğün merkezini Altaylardan Anadolu-Trakya’ya getirmişlerdir. Türk Cumhuriyeti’nin sarsılmaz temelleri bu öz yurdun çökmez kayalarındadır. (Alkışlar).

Bu kutsal yurdun öz mirasçısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz koruyucusu o büyük, yüksek, soylu Türk kavminin bugünkü genç ve dinç çocuklarıdır, biziz.’ (Sürekli alkışlar).”


BU YILBAŞI BÖYLE GEÇTİ...

Muzaffer Ayhan Kara

22 Kasım 2020

68 Kuşağını İyi Tanıyor musunuz


 Sinan Cemgil Anısına

ARKADAŞIM dert yandı:
“Oğluma yatarken hikâye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi.
Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?
Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”
Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.
Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu.
Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.
Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.
Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.


ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.
ODTÜ’de “Hoca” deme âdetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü.
Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı. Yirmi yedi yaşındaydı.
Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.
Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: “Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekâlı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar.”
Arkadaşım yakın tarihin bu acı olaylarını bilen biri. Üniversite öğrencilerine son yapılanlar arkadaşımı da korkutmuştu; nedeni biricik oğluydu. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi paylaşmasından korktu ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına düştü.
Ona Edip Cansever’in şirini okudum:
“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak...”


Şairdiler
Size 68’lileri anlatmalıyım:
Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım... Adalıyım.”
Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı erkekler 400 metre koşan atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.
Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “Devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.
SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.
Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.


ODTÜ’nün donları
1971 darbesinde Sansaryan Han’daki işkenceler sırasında polisler önemli bir delil buldu; devrimcilerin hemen çoğunda aynı tip mavi ya da kırmızı külot vardı.
Sordular; “Bu donların anlamı ne; mavi ile kırmızının farkı ne; bunlar THKO’nun rütbeleri mi?”
İşkencedeki sporcu gençler gülmemek için kendini zor tuttu, “Bunlar” dediler, “ODTÜ Spor Kulübü’nün donları!”
Futbolu severlerdi kuşkusuz...
Devrimci Öğrenciler Birliği’nin tümü Beşiktaşlıydı. Çarşı’nın devrimciliği nereden geliyor sanıyorsunuz?
68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e mutlaka alınırdı.
Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de...
Mahir Çayan ise kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubukları nedeniyle erkenden koptu.
Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.
Aşkı da yaşadılar doyasıya...
Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.
O da 25 yaşındaydı.
O kuşak 1 kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler.
Oysa...
Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar.
Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar?
Sanmayın ki kolalı votka içmediler? Ya da rakı?
Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?
Muhammed Ali, Joe Frazier’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz?
Ya da hiç küfretmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama...”


Dillerindeki şarkı: Imagine
Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.
Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.
Kızıldere’de katledilen Kazım Özüdoğru gibi, “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.
İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.
Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler.
Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar. Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular.
68’li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.
Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ydü.
Hayalleri vardı, dillerinde ise John Lennon’un “Imagine” şarkısı...


SBF’nin dans partileri
Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlânâ resmi çizip altına “Ben insanım” yazıp hâkime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.
Resimden, edebiyattan gelmişlerdi.
Ellerinden kitap düşmedi hiç. Nice yazarlar çıkarmaları boşuna değil. ODTÜ İnşaat’tan “Balık Memet” yani yazar Mehmet Eroğlu’nu okumayanınız var mı?
Dans da ettiler: SBF yatılı öğrencilerinin salı ve cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı.
Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi?
Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Âşık Veysel’e şehre getiren 68’liler değil mi?
Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali’nde üçüncü oldular.
FKF ilk başkanı İzzet Polat Ararat’ın DTCF Tiyatro Bölümü öğrencisi olması tesadüf mü?
ODTÜ Sosyalist Kültür Kulübü üyeleri Ali Artun ve Yılmaz Aysan’ın bugünün tanınmış sanat galerisi Nev’in sahipleri olması, o dönem birikiminin ürünü değil mi?
Dağcılık kulüplerini üniversitelerde ilk kimler kurdu sanıyorsunuz? Türkiye’de bu sporun gelişiminde 68’li Fikret Gürbüz, Tuncer Gürdil, Uçmaz Sungur, Sönmez Targan ve nicelerinin katkıları unutulabilir mi?
Ardı ardına şampiyon olan efsanevi İTÜ basketbol takımının temelini TMTF İkinci Başkanı Cavit Savcı atmadı mı?
Maratoncu Mehmet Yurdadön ülkeye madalyalar kazandırmadı mı?
ODTÜ’lü Ömer Gürcan cezaevine sokulmasaydı, idam edilen babası Fethi Gürcan gibi ülkemizi binicilikte birincilik kürsüsüne çıkarır mıydı?
SBF’nin tanınmış milli güreşçileri Necati Sağır, Mustafa Aynur aynı zamanda THKP-C’li değil miydi?
Bugün judo ve karatede madalya alanlar, bu sporun gelişmesinde büyük emeği olan Murat Özdabak’ı anımsar mı? Peki ya boksörler milli sporcu Taşkın Konuralp’in adını duymuş mudur?
ODTÜ Motor Kulübü’nün kurucularından Tayfur Cinemre motosikletiyle kimleri taşımadı ki; Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin...
Fenerbahçe takımında yelken yapan Taner Türkantöz, Mahir Çayan’ın en yakın yoldaşıydı.
Hangisini yazayım?
68 kuşağı bu özellikleriyle neden anlatılmaz?
Oysa...
Toplumsal bir gelecek hayali kuranlar bu mirası her yönüyle bilmelidir.

HÂLÂ 68’Lİ BİR DEVRİMCİ YAŞAR YILMAZ

İSTANBUL Teknik Üniversitesi İnşaat Bölümü öğrencisiydi.
İTÜ Öğrenci Birliği Başkanlığı’nı Harun Karadeniz’den sonra devraldı.
Hakkâri’ye “Zap Suyu üzerine Devrimci Gençlik Köprüsü” yapmaya giden 84 devrimciden biriydi. Deniz Gezmiş’in yakın yoldaşıydı.
Devletin ceberut baskısından her 68’li gibi o da nasibini aldı:
1971 darbesinde Ziverbey Köşkü ve Harbiye’de ağır işkencelerden geçti. Yaşadıkları, 2.5 yıl cezaevi arkadaşlığı yaptığı Yılmaz Güney tarafından yazılan “Sanık” adlı öyküye konu oldu. Mahkemedeki savunmasını ise “Söz Sanığın” adlı kitabında kendi yazdı.
Maltepe ve Selimiye cezaevlerinde 5.5 yıl yattı.
Hapisten sonra hep “sakıncalı” oldu; ekmeğini taştan çıkardı./images/100/0x0/55eb3158f018fbb8f8b15b9f
Sonra bir gün karar verdi; mühendisliği bıraktı; “Ülkeme hizmet etmeliyim” diye düşündü.
Anadolu topraklarını 2.5 yıl karış karış dolaştı.
Unutulmaya yüz tutmuş, sahipsiz bırakılmış, 115 antik kentteki 119 antik tiyatroyu inceledi. “Anadolu Antik Tiyatroları” adıyla kitaplaştırdı.
Bu çalışma Kültür Bakanlığı’nı heyecanlandırmadı.
Fakat Avusturya Kültür Bakanlığı, Yaşar Yılmaz’ı Salzburg’daki Mozart Üniversitesi “Antik Çağda Akustik ve Ses Dağılımı” konusunda konuşma yapmaya çağırdı.
Çünkü bugüne kadar bilinmeyen 2 önemli bulgu keşfetmişti.
İlki sesin iletilmesiydi: Sahnedeki oyuncu, şarkıcı, konuşmacı ya da müzik aletinden çıkan sesin 20-25 bin kişilik açık hava tiyatrosunun en uzak basamaktaki izleyiciye kadar gidebilmesini, o dönemin mühendisleri orta yola “sırtlı koltuklar” yerleştirerek sağlamışlardı. Ses, koltuğun sırtlığına çarpıp yukarı basamağa kadar çıkabiliyordu.
İkinci buluş ise bugüne kadar düşünüldüğü gibi ilk tiyatro antik Yunan uygarlığı döneminde değil, Erken Dönem medeniyetleri döneminde yapılmıştı ve ilk açık hava tiyatroları taş değil ahşaptı.
Hırsızların
peşinde bir 68’li
68’li devrimci Yaşar Yılmaz antik tiyatrolar çalışmasını bitirdikten sonra köşesine mi çekildi. Hayır.
5 yıl önce, Anadolu’dan yağmalanan tarihi eserlerin ve kültürel varlıkların peşine düştü. ABD, İngiltere, Avusturya, Almanya, Danimarka, Rusya, ve Yunanistan’a gitti. Yüzlerce müze gezdi.
Türkiye’den kaçırılan 40 bin eseri buldu ve fotoğraflarını çekerek belgeledi.
Neler bulmadı ki:
Paris Louvre Müzesi: Mağnesia’daki ünlü mermer tapınak kabartmaları, Asos’tan sökülen tapınak parçaları ve yüzlerce dev boyutlu mermer, bronz heykeller. Hitit, Urartu, Bizans, Selçuklu, Osmanlı eserleri.
Londra British Museum: Ksantos’dan (Eşen-Antalya) Nereitler anıtı, Knidos’tan (Datça) 600 civarında büyük boy heykel, Mozeleum (Bodrum’daki ünlü, dünyanın 7. harikasının mermer süslemeleri ve heykelleri).
New York Metropolitan Müzesi: Sardes’ten (Salihli) sütun ve diğer eserler, Bergama’dan büyük bronz heykel, Priyene, Milet ve Efes’ten heykeller, mermer lahitler, Kültepe’den (Kayseri) Sümer-Asur dönemi eserleri.
Boston Müzesi: Asos eserleri.
Washington Dumborton Oaks Müzesi: Antakya mozaikleri ve Bizans eserleri.
Baltimore Müzesi: Antakya mozaik koleksiyonu.
Chicago Sanat Müzesi: Selçuklu-Osmanlı eserleri.
Chicago Üniversitesi Şark Eserleri Enstitüsü Müzesi: Alişar eserleri.
Los Angeles Getty Villa: Burdur-Antalya yöresinden Kremna mermer kadın heykelleri.
Viyana Ephesus Müzesi: 50 m’ye yakın mermer duvar frizleri, Efes’ten giden binlerce eser.
Berlin Alte Müzesi: Priyene, Milet’ten mermer heykeller.
Berlin Pergamon (Bergama) Müzesi: Büyük tapınak, Milet ve Priyene’den tapınaklar, Zincirli’den Hitit tapınağı, Hattuşaş’tan heykeller, 33 metreye 14 metrelik dev boyutlu Milet pazaryeri giriş duvarı ve Selçuklu dönemi camilerine ait eserler.
Tübingen Üniversite Müzesi: Antakya’dan heykel ve Troya eserleri.
Danimarka Ulusal Müzesi: Troya eserleri.
Kopenhag David Müzesi: Selçuklu eserleri, Konya’dan türbe sandukası, Cizre Camii’nin ünlü tokmağı başta olmak üzere 14 ve 16. yüzyıl çini koleksiyonu.
Daha sırada 60 bin eser var.
Yaşar Yılmaz çalışmalarını sürdürüyor.
Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır.

Soner Yalçın

19 Kasım 2020

Özgürlük, Adalet ve Kardeşlik Türkülerinin Ozanı Âşık Mahsuni Şerif

17 Kasım1939 da Kahramanmaraşın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde doğdu. Filmlere konu olacak bir hayat Ankara Ordu Donatım Teknik Okulunu başarıyla bitiren ve Kuleli Askeri Lisesini kazanan ozan, 1961de okuldan atıldı. Eserleriyle dinlerin, mezheplerin ve ulusların eşitliğini savunan; adalet, özgürlük, aşk gibi temaları işleyen ozan, kimi zaman bunun bedelini ağır ödedi. 1962 - 1988 sürecinde defalarca saldırıya uğradı, evi yakıldı, arşivi kül oldu, mahkemelere düştü, tutuklandı, hapse atıldı ama o bildiğini okumaya devam etti. Çilehanenin yanına gömülecek 8 çocuk ve 4 torun sahibi olan Âşık Mahsuni Şerifin cenazesi, vasiyeti üzerine Nevşehirin Hacıbektaş ilçesindeki Çilehane Mezarlığında toprağa verilecek. Geride Cem Karacadan Selda Bağcana pek çok sanatçıyı besleyen 20 bin kadar türkü, ilkini 1962de yayınladığı 453ü 45lik, 11i uzun çalar olmak üzere 464 plak, 59 kaset ve 6 kitap bırakan Âşık Mahsuni Şerif, bu yönüyle kırılması güç bir rekora imza attı.............Basın(Arşiv)
 
 

01 Haziran 2020

Yaşam Kaynağı SU

Yaşam kaynağı olan su, insan vücudu için son derece önemli. Ancak suyun da doğru zamanda içilmesi gerek. Uzmanlar su içmenin kurallarını şöyle sıralıyor: "Banyodan sonra su içilirse, organlar yaşlanır. Acı yedikten sonra içilirse reflü, gastrit ve bağırsak rahatsızlığına yol açar. Meyvenin üzerine içilirse mide asidi oluşur. Spor sonrası su içmek karaciğer ve dalağı büyütür.

Tatlının üzerine su içilmesi şekeri yükseltir. Suyu korkunca, uyanınca, uykudan önce ve yemek arasında içmekte bir sakınca yoktur."

Uzmanlar, ayrıca acı üzerine içilen suyun, ağız yanmasını artırdığını, böyle durumlarda su yerine süt içilmesi gerektiğini tavsiye ediyor.

Sabahları uyandığımızda aç karnına su içmenin faydaları nelerdir? Vücudumuza nasıl etkileri olur? İşte aç karnına su içmenin faydaları...

Sağlıklı saçlara kavuşturur.

Yeterince su içmek saçları içten dışa doğru besler, güçlendirir. Boş mideye su içmek ise daha da etkili.

Böbrek taşını ve idrar yolu enfeksiyonunu önler.

Midedeki asitler, hazımsızlık ve mide yanmasının yanısıra böbrek taşlarına da neden olur. Sabah su içerek aynı zamanda böbrek taşları ve idrar yolu enfeksiyonlarının önüne geçebilirsiniz. Sadece sabahları değil gün içinde yeterli miktarda su içmelisiniz.

Bağışıklık sistemini güçlendirir.

Yeterli su tüketimi, lenf sistemini temizler ve dengeler. Bu da bağışıklık sistemini güçlendirir.

Vücuttaki toksinlerin atılmasını sağlar.

Geceleri, vücudunuz kendini yenilerken toksinleri ayırır. Sabah aç karnına su içtiğinizde bu toksinleri vücudunuzdan dışarı atarsınız. Böylece güne yenilenmiş ve sağlıklı bir biçimde uyanırsınız.

Metabolizmayı güçlendirir.

Boş mideye sabahları su içmek metabolizmayı en az yüzde 24 oranında hızlandırır.

Sağlıklı bir şekilde kilo vermeyi destekler.

Mide yanması ve hazımsızlığa iyi gelir.

Hazımsızlık, midedeki fazla asitten kaynaklanır. Bu asidin yemek borusundan geri gelmesi ise mide yanmasına neden olur.

Cildi güzelleştirir.

31 Mayıs 2020

Dünya Sigara İçmeme Günü

Her yıl 31 Mayıs tarihinde Dünya Sağlık Örgütü üye devletlerince 1987 yılından bu yana tüm dünyada kutlanan önemli gündür. Bu günde, sigara kullanıcılarının 24 saat süreyle sigarayı bırakmaları teşvik edilmektedir.
Sigara kullanımıyla oluşan önlenebilir hastalık ve ölümlere dikkati çekebilmek için Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından etkinlik günü olarak belirlenen ‘31 Mayıs Dünya Sigarasız Günü’, örgüte üye devletler tarafından 1987 yılından beri kutlanıyor. Gün nedeniyle tüm dünyada sigaranın zararlarına dikkat çekilen etkinlikler düzenleniyor.

Sigara kullanımı, halk sağlığı için ciddi sonuçları olan küresel bir sorun. Sigara tüketiminin ve sigara dumanına maruz kalmanın, ölüme, hastalıklara ve sakatlıklara neden olduğu bilimsel bir gerçek. Dünyada 1.3 milyar kişi sigara içiyor. Başlıca tetikleyicisi sigara kullanımı olan kanserden ölen kişi sayısı yılda 7 milyon, yeni vaka sayısı 11 milyon. 25 milyon insansa kanserle yaşıyor.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, Türkiye’de 20 milyon kişi sigara içiyor. Yılda yaklaşık 100 milyon kişi sigaraya bağlı hastalıklardan hayatını kaybediyor. Türkiye’de sigara satın almak için harcanan para günde 70 milyon TL. 1960-2000 yılları arasında gelişmiş ülkelerde sigara kullanımı yüzde 23 azalırken, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yüzde 3.4 oranında artıyor. Türkiye sigara tüketiminde Avrupa ülkeleri arasında üçüncü, dünya ülkeleri arasında da yedinci sırada yer alıyor.

Pasif içicilik sonucu dünyada 1 milyar, Türkiye’de 21 milyon çocuk evde, işyerlerinde, halka açık yerlerde tütün dumanına maruz kalıyor. Küresel Gençlik Tütün Araştırması verileri, 132 ülkede yaşayan 13-15 yaş arası çocukların yüzde 43,9’unun evde, yüzde 55,8’inin de halka açık yerlerde tütün dumanı soluduğunu gösteriyor. Verilere göre, Türkiye’de sigara kullanımı dolayısıyla yılda 110 bin kişinin öldüğü biliniyor. Türkiye’de tütün kontrolü konusunda son yıllarda önemli gelişmeler yaşandı. 3 Ocak 2008 tarihinde kabul edilen 5727 Sayılı Kanun ile, 4207 Sayılı ‘Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun’ maddeleri önemli ölçüde değiştirilmiş ve tütün ürünlerinin zararlarından korunma adına önemli bir adım atıldı.

11 Mayıs 2020

Bob Marley


Asıl adı Robert Nesta Marley olan Jamaikalı reggae şarkıcısı Bob Marley, 6 Şubat 1945’te siyahi bir anne ve beyaz bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi.
Babası beyaz bir kaptan olduğu için Jamaika’da çevresindekiler onu "beyaz çocuk" olarak çağırırdı.
130'un üzerinde plağı, yüzlerce şarkısı bulunan, bir reggae efsanesi olarak kabul edilen Marley, 11 Mayıs 1981’de öldüğünde 36 yaşındaydı.
Reggae müziğin kralı Bob Marley, profesyonel anlamda müziğe The Wailers grubu ile başladı. İlk hitleri ‘Simmer Down’ şarkısı oldu.
Marley, The Wailers'dan ayrıldıktan sonra, üç kadın reggae sanatçısının oluşturduğu The I-Threes adlı gruba müzikal alanda yardım etti. Topluluğun elemanlarından Juddy Mowatt, tecrübeli sanatçı için şu ifadeyi kullanmıştı: "Bob Marley’in şarkı sözü ve müzik altyapısı öylesine gelişmiş ki, kendisi bir müzik ansiklopedisi gibi."
Şarkılarında politik ancak basit bir içerik olan Marley, "Catch A Fire"ı 1972 yılında yayımladı. Bu çalışmayı; 1973 çıkışlı "Burnin’", 1975'te kaydedilen "Natty Dread" ve 1975 tarihli "Live" albümleri izledi. İngiltere, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde hatrı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip oldu.
En popüler şarkılarından biri olan "Get Up, Stand Up" sosyal karmaşayı konu edinirken; Marley, "No, Woman No Cry" gibi politik olmayan içerikte şarkılar da yazdı. "No, Woman No Cry" şarkısı, hala dünyanın birçok ülkesinde bebeklere ninni olarak söylenir. "I Shot The Sheriff" ve "Get Up, Stand Up" gibi şarkıları ünlü sanatçı Eric Clapton tarafından yıllar sonra yeniden düzenlendi.
Birleşmiş Milletler "Barış Madalyası", 1978'de Afrika insanına yapılan insancıl yardımlara şarkılarıyla destek olduğu için Bob Marley'e verildi.
Bob Marley çok az kişinin inandığı Rastafarianizm dinine mensuptu. Bu din eski Etiyopya topraklarından çıkmıştı. Saçını "rasta" yapmasının nedeni de dini inancıydı.
Reggae tarzının kilit noktası olan Rastafari hareketinden olan Marley, Ital adı verilen inancı gereği et yemezdi, yani vejetaryendi.
Gençliğinde el falında çok iddialı olan Marley için çevresindekiler, geleceği görebildiği yorumunu yapıyordu. Ünlü sanatçı, müziğe adım attığında fal bakmayı bıraktı.
7 farklı kadından 10 çocuğu olan Marley'in bir de evlatlık çocuğu bulunuyor. Marley, “Bir çocuğun bana ait olup olmadığını anlamanın yolu konuşmasına bakmaktır” demişti.
Sporla yakından ilgili olan Marley tam bir futbol tutkunuydu. Aynı zamanda ping-pong oynamayı da severdi.
1977 yılında futbol oynarken ayak başparmağında açılan bir yaradan dolayı deri kanseri (melanoma) olduğu ortaya çıktı. Parmağının kesilmesini istemedi. Çünkü Rastafarianizm inancında mezara tek parça halinde girilmek istenir. 1981 yılında ağırlaşan Marley, son günlerini yaşamak için Almanya'dan ülkesi Jamaika'ya uçakla dönerken durumu kritikleşti. Uçağı acil tıbbi yardım için Miami'ye iniş yaptı. Miami, Florida'daki Cedars of Lebanon Hastanesi'nde, 11 Mayıs 1981 sabahı 36 yaşında hayatını kaybetti.
Marley’in son sözleri oğlu Ziggy'ye, "Para hayatı satın alamaz" oldu.

 

13 Nisan 2020

Koronavirüs tüm dünyayı etkisi altına alırken, virüsün çeşitli planların ürünü olduğu da kimi çevrelerce tartışılıyor.


Beyaz Türkler birbirine bu yazıyı gönderiyor

Türkiye’deki entelektüel “Beyaz Türk” olarak tabir edilen kesimdekilerin, koronavirüsle ilgili “bilimsel, sosyal, iklimsel, dijital planlı bir deney” olarak bahsettiği mesajları paylaştığı ortaya çıktı.

 03.04.2020 

Koronavirüs tüm dünyayı etkisi altına alırken, virüsün çeşitli planların ürünü olduğu da kimi çevrelerce tartışılıyor.

Türkiye’deki entelektüel “Beyaz Türk” olarak tabir edilen kesimdekilerin, koronavirüsle ilgili “bilimsel, sosyal, iklimsel, dijital planlı bir deney” olarak bahsettiği mesajları paylaştığı ortaya çıktı.

"Beyaz Türk" kavramı ilk kez 2007 yılında hayatını kaybeden Ufuk Güldemir tarafından dile getirilmişti. Güldemir, "Beyaz Türk" ile bir dönemin seçkin sınıfını tarif etmişti.

Gazeteci, yazar Soner Yalçın’ın “Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” adlı kitabında da “Beyaz Türk” kavramına değinmiş ve Türkiye’deki bu kesimi deşifre etmişti

İşte o mesajlar:

1. Bu salgın bilimsel, sosyal, iklimsel dijital planlı bir deneydir.

2. Aralık 2015 de Paris de imzalanan Birleşmiş Milletler iklim Değişikliği çerçeve Sözleşmesi gereğince 2020 yılından başlamak üzere 2030 yılına kadar dünyanın soğutulması kararlaştırılmıştır.

3. Trump, Obama tarafından imzalanan bu Sözleşmenin ABD ye karşı bir ekonomik savaş olduğunu söylemiştir.

4. Dünya Meteroloji Örgütü 6 Şubat 2019 da yaptığı açıklama ile 2015, 2016, 2017 ve 2018 yıllarının son 170 yılın en sıcak yılları olduğunu ve yükselme eğrisinin devam ettiğini belirtmiştir.

5. Bu gelişmeler olurken Dünya Sağlık Örgütü tüm dünyaya bir salgına hazırlanılması talimatı vermiştir. Türkiye de 13 Nisan 2019 da yayınlanan pandemi genelgesi ile hazırlıklar başlamış ve Ağustos Eylül 2019 aylarında illerin tamamı hazır hale getirilmiş ve Ulusal Pandemi Planı yayınlanmıştır.

7.
Salgın Pandemi Bill Gates ve John Hopkins Üniversitesi tarafından Newyork da 18 Ekim 2019 tarihinde 3.5 saat süren bir simülasyon ile tüm dünyaya ilan edilmiştir.

8. Halen ABD’deki tüm veriler dünyaya John Hopkins üniversitesi tarafından servis edilmektedir.

9. Salgın pandemi süresinin Dünya için 6 ay olduğu açıklanmıştır. İlk vaka 17 Kasım 2019 da Çin de başlamış olup 6 aylık süre 17 Mayıs 2020 de dolmaktadır. Yani bu salgın Dünyada mayıs sonu itibariyle tamamen bitecektir.

10. Ulusal düzeyde yani Türkiye için ise salgının süresinin 6 hafta olduğu Ulusal Plan da açıkça belirtilmiştir. Türkiye de ilk vaka 19 Şubat 2020 de Rize de tesbit edilmiştir. Buna göre 12 hafta 13 Mayıs 2020 de dolmaktadır.

11. Salgınların başından ve sonundan 3-4 haftasının KULUÇKA ve SÖNME olarak kabul edebiliriz. Buna göre Türkiye de 20 Nisan civarında ölümler bitecektir. Dünya da ise 30 Nisan son diyebiliriz.

12. Rahat olun kendinizi koruyun. Bu salgına sebep olan koronavirüs bulaşıcı virüslerin en yumuşak kalpli en insaflı üyelerinden biridir bu planlı deney için özel olarak seçilmiştir.

13. Bu planlı deneyle insanlar evde tutularak, fabrikalar ve küçük heryer kapatılarak, ulaşım durdurularak hayat bilinçli olarak yavaşlatılmıştır.

14. Salgın sırasında uzaydaki 22000 uydu, bilim adamları ve milyonlarca kamera ve bilgisayarlar ile her türlü bilgi derlenmektedir. Sıcaklık düşüşü, iklim değişikliği, okyanuslar denizler ve göllerdeki yaşam balık artışı, hayvan davranışları, kutuplar, kirlilik düzeyi vs. her şey kayıt altına alınıyor insanlığın geleceği için

15. Salgın sırasında insanlar Çin’de wechat Rusya’da ve ABD2de başka dijital sistemlerle takip edilmekte ve yeni dijital uygulamalar test edilmektedir.

16. Salgın sırasında kapitalistler özellikle Amerikan Merkez Bankası FED öncülüğünde bol miktarda para basarak Dünya varlıklarını borsalar üzerinden yağmalamaktadırlar. Salgın bittiğinde birçok zenginlik el değiştirmiş olacak.

17. Koronavirüse rağmen Çin’de hayat kısmen yavaşlamasına rağmen Ocak 2020 ayı son 170 yılın en sıcak ocak ayı olarak kayıtlara geçmiş olup salgından sonra Dünyada üretim yeniden planlanacak büyük ihtimalle termik santraller yasaklanacak ve Paris iklim anlaşması sayesinde dünyanın ısınması sona erdirilecek ve soğuma başlayacaktır.

18. Salgın sırasında denenen dijital faşizan uygulamalar kalıcı hale gelecek büyük gözaltı daha da kapsamlı hale gelecek nefes alışımız dahi izlenecek her türlü kaçamak imkansız hale gelecektir.

19. SONUÇ: Bu salgın pandemi planlı bir deneydir. Karantinaya ve hayata devam. 20 Nisan’dan itibaren kısmi özgürlük başlıyor.

Odatv.com




31 Mart 2020

Ah Ne Tesadüf

Soner Yalçın: Lanetli aile – Sözcü Gazetesi
Benzer anlayışla…

Koronavirüsü (eski adıyla 2019-nCoV, şimdi COVID-19) hiçbir kulvarda tartıştırmıyorlar…

Küresel medya ne dayatıyorsa, tek şüphe duymadan mutlak inanmanızı istyorlar! Oysa dünyada büyük tartışmalar yapılıyor. Mesela:

5G, yeni nesil kablosuz telefon teknolojisi Çin Mobil Araştırma Enstitüsü (CMRI) tarafından başarıyla tamamlandı. 2020 yılında dünyada faaliyete geçmesi bekleniyordu.

ABD merkezli küresel medya, geçen yıl ısrarla 5G'nin sağlığa kötü etkisi olduğunu ve öldürücü kanser-grip benzeri semptomlara neden olduğunu yazmaya başladı. Şunu da yazdılar: 5G sadece 4G'den sonraki yeni nesil mobil bağlantı değil; özellikle askeri teknoloji; bir biyolojik silahtı bu…

Ki bunlar yazılırken daha ortada koronavirüs yoktu!

Peki. 5G sunumu için seçilen test şehri hangisiydi; koranavirüsün ortaya çıktığı Wuhan!

Wuhan, 18-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Military World Games'e ev sahipliği yaptı. Ve etkinlik için 5G'yi ilk kez kullandı.

Aynı gün… 18 Ekim 2019'da New York Johns Hopkins Center, Dünya Ekonomik Forumu ve (aşı imparatoru) Bill ve Melinda Gates Vakfı ile ortaklaşa salgın hastalıklar simülasyonu “Olay 201 – Küresel Bir Salgın Egzersizi”ne ev sahipliği yaptı. Bu simülasyon için hangi virüsü seçtiklerini tahmin edin? Evet, koronavirüs!

5G denemesi mi koranavirüse yol açtı?

Yoksa koranavirüs mü, 5G teknolojisinin önüne geçmek için piyasaya sürüldü?

Zaman sorunun yanıtını ortaya çıkaracak mutlaka. Ama konum şu: Biz bu tür tartışmaları hiç yapmıyoruz. Yaptırmıyorlar!

GERÇEĞİ ARAMAK

Yaptırmıyorlar çünkü:

Dünya Sağlık Örgütü'nün küresel medyaya yaptığı açıklamalara inanıyorlar.

Yukarıda yazdığım Johns Hopkins Center toplantısında (ki uzatmamak için Johnson &Johnson gibi ilaç devlerinin de toplantıya katıldığını yazmadım) şu karar alındı:

-“Salgın hastalıklar konusunda ‘sahte haberlerin' yayılmasını durdurmak zorundayız; bilgiyi kontrol etmenin tek yolu, tek bilgi sağlayıcısının Dünya Sağlık Örgütü olmasıdır!”

Nitekim öyle de oldu… (Bu kurumun Rockefeller ve itibarıyla ABD küresel ilaç şirketlerinin kontrolüne nasıl geçtiğini “Kara Kutu” kitabımda ayrıntılı yazdığım için geçiyorum.)

Şüphe duyulmadan/soru sorulmadan ne bilim, ne de gazetecilik yapılabilir. Kimi gazeteciler tek bilgiye sahip olmadan sosyal medyada neler yazıyor, şaşırıyorum! Bunu halkın beklentilerine uyup popüler olma/tek tık fazla “beğeni” alma adına yapıyorlar herhalde…

Sorsan… Koronavirüs aşısını bulduğunu iddia eden biyoloji ve ilaç şirketi Inovio hakkında tek bilgileri yoktur. Keza derin ilaç şirketi Gilead Sciences ismini bilirler mi? Sanmam.

Bakın:
Koronavirüs kelimesi, sadece COVID-19'u değil, birçok virüs türünü ifade eder. Tahmin edin, aşı geliştirmek için kullanılabilecek koronavirüs için patent sahibi kim; Pirbright Enstitüsü. Ve bilin bakalım sahiplerinden biri kim; Bill ve Melinda Gates!

Şunu söylüyorum:
Bize gerekli olan aşı'dan önce açı'dır:
Israrla, Yeni Soğuk Savaş süreci başladı, diyorum.

 Bize Açı Lazım - Soner Yalçın 
25 Şubat 2020