ahmet cemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet cemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Ağustos 2021

Ahmet Cemal Seçmeler

Biz Sevmeyi Ne Zaman Unuttuk?Ne zaman ortalığı bastı yirmilerinde bir genci buz gibi maskelerin arasında yaşamaktan bezdirip, ona son şans olarak ölümü bırakan bu sevgisizlik? Ya sanatımız; hamuruna sevginin mayası karıştırılmadığında asla sanat olamayacak sanatımız, nicedir sevgisiz ellere mi düştü? Sevginin sözcülüğünü yapamaz mı oldu? Sevginin salt sözcük değil, fakat ancak eylem olduğunda gerçek anlamına kavuşabileceğini ne zaman unuttuk?”

Biz Sevmeyi Ne Zaman Unuttuk? usta yazar Ahmet Cemal’in yılların imbiğinden süzülerek gelmiş metinlerini bir araya getiriyor. Aydın olmanın sorumluluğunu her satırında hissettiren bu 40 yılın denemeleri, Türkçenin tüm zenginliğini kullanan, sanatı yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak gören ve eleştirel düşüncede ısrar eden bir düşün insanının yaşam üzerine derslerinden oluşuyor. Elinizdeki denemeler, iyiyi, doğruyu ve güzeli ısrarla arayanlar için bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor.

Türkiye’nin Laiklik Kavgası - Ahmet Cemal, B. Sadık Albayrak Türkiye’nin Laiklik Kavgası

Laiklik mücadelesi, Türkiye’de sol ve sosyalist harekete kitleselleşmek ve ortak mücadele zeminleri inşa etmek için de muazzam fırsatlar sunmaktadır. Çünkü laiklik, bugün çok geniş bir kesimin ortak hassasiyeti ve beklentisi haline gelmiştir ve bu beklentiyi karşılamaya aday olacak bir sol/sosyalist mücadele kulvarının kitleselleşmesi işten bile değil.

İnsana Dönmek  İnsana Dönmek

"Evet, artık itibarın hep çok değerli saydığım çevirilerde ve yazılarda değil, ama genel bir yaşama biçiminde, kredi kartı diye adlandırılan kartlarda ve benzeri ‘dışlama biçimleri’nde yoğunlaştığını biliyorum. Dolayısıyla kendime artık ‘itibarlı’ değil, ‘itibarsız’ bir kişi gözüyle bakıyorum. Böylece uzun sürmüş bir yanılsamadan uyanmış olarak, yaptıklarımı bundan böyle ‘itibarsız’ bir kişi olmanın bilinciyle sürdürüyorum. Belki de yaşadığım ülkenin ‘kendine özgü’ koşullarında, bazı yollarda direnebilmek, böyle bir ‘itibarsız’lığı göze almaya bağlı." Ahmet Cema, yılların imbiğinden geçirdiği gözlemlerine, bir aydın olmanın birikimini de katarak, toplum, sanat, insan üzerine düşüncelerini, edebiyattan sanata, kişisel olandan evrensel olana deneyimlerini, ‘kitaptaki yazıların çoğu, insana dönüşün yollarını aramanın sancılarıyla dolu’ diyerek okurlarıyla paylaşıyor. Usta bir yazarın kaleminden, üzerinde herkesin düşünmesi gereken yazılar.

Önce Şairleri Yaktılar Önce Şairleri Yaktılar

Deneme ne işe yarar? Edebiyatın olmazsa olmazı deneme, yalnızca sanat yapıtlarına ya da politik, kültürel konulara bakışımızı değiştirmez, tıpkı has edebiyatın yaptığı gibi, iç dünyamızı da zenginleştirir, ufkumuzu genişletir. Usta denemeci Ahmet Cemal, Türkçenin tüm zenginliğini, rengini, zekâsını kullanarak yazdığı denemeleriyle okurumuza denemeyi sevdiren yazarlarımızdan biri.

Önce Şairleri Yaktılar’da onun son dönem denemelerini bulacaksınız. Kimi zaman bir günlük parçasına, kimi zaman okuruyla bir dertleşmeye, kimi zaman ülkemizin can alıcı politik gerilimine değinen Ahmet Cemal, yaşadıklarımızı elinizdeki kitabın başlığıyla özetlemiyor mu zaten: Önce Şairleri Yaktılar. Sonra sanatın tüm alanlarını aşağıladılar; heykelleri yıktılar, tiyatroları kapattılar; ders kitaplarında şiirleri sansürlediler... Ama susturamadılar.

Önce Şairleri Yaktılar, susmayan bir edebiyat adamının kaleminden çıktı işte...

 Gece Öyküleri 10 Yazar, 10 Öykü Gece Öyküleri 10 Yazar, 10 Öykü

Her zaman bir gören vardır. Görmediğiniz biri. Bu kuşkuyla belki, an gelir, bana sığınırsınız; karanlığıma karışmak istersiniz. Yıldızlarımı torbanıza toplamak, ayımın ışığını saklamak, esintilerime sarılmak, rüzgarlarımla savrulmak, kuytularımın gizlerine karışmak, sessizliğimde biriken günün seslerini dinlemek arzusuyla titrersiniz. Ruhların kilitlerini açan karanlığımda görmek istersiniz yüzünüzü, içinizin düğümlerini; aynamda bedeninizin çözülmelerini seyretmek iyi gelir size... Akıl süngüsünün düştüğü vakitlerdir, bilincin çaresiz kaldığı, korkuların korkusuzluğa dönüştüğü zaman dilimleri. Kedi bıyıklarında dolaşan esrarlar. Öncesiz, sonrasız. Hayattır. Sizin hayatınız. Bana sadece göz etmek düşer.

 

 Oynamak Varken Oynamak Varken

   "Günümüzde tiyatro, önündeki zamana ayaklarını sağlam basabilmek için, acaba neyin hesabını çıkartmak durumdadır? Bu sorunun yanıtını tam verebilmek için, tiyatronun onu bütün öteki sanatlardan ayıran özelliğini, insandan insana doğrudan seslenme özelliğini bir kez daha anımsamak gerekir. Tiyatronun dışında hiçbir sanat, insana insandan -oyuncudan- geçerek aracısız ulaşmaz. Tiyatroyla en yakın bağlantılı sanat dallarından müzik bile kulaklara çalgılar aracılığıyla yansırken, tiyatro, temelini yalnızca insandan insana ilişkide bulabilir. Belli bir kesimi, kitleyi vb. temsilen sahnede bulunanlar, yine belli kesimleri, kitleleri vb. temsil eden izleyicilere mesajlarını doğrudan iletirler. Kısaca söylemek gerekirse, tiyatro, insana varmak, ona bir ses götürebilmek için doğrudan doğruya ve yalnızca insanı kullanan tek sanat dalıdır." - Ahmet Cemal

Plevne Müdafaası Plevne Müdafaası

Cemal Paşa'nın henüz genç bir kolağası iken yazdığı bu eser, İkinci Dünya Savaşı'nın namlı generallerinden George Smith Patton'un henüz yarbayken yazdığı bir karargâh çalışması olan "Gelibolu Savunması" adlı eserine benzetilebilir. İki eser arasında usûl açısından ciddi benzerlikler vardır. Patton, kullandığı kaynaklar itibariyle Çanakkale'de hem itilaf cephesini hem de Türk karargâhını değerlendirerek birlikte incelemiştir. Bu eserde de Cemal Paşa, Türk tarafına ilaveten Rus tarafının hareketlerini de incelemiş, bu konuda etraflıca bilgi vermiştir. Eseri kıymetli kılan özelliklerden biri de budur.

Plevne'de, Türk tarafında çok büyük bir kıymet olan Miralay Yunus Bey, Rus tarafında ise Cemal Paşa'nın eserinde "bilumum Rus generallerine iktidarca faik olduğunu ispat eylemişti" dediği General Skobelev bulunmaktaydı. Türklere Allah'ın bir lütfu, Ruslara ise bir cezası olarak harbin bu iki yıldızı karşılıklı aynı cephedeydi. Bu durum Plevne Müdafaası eserinde güzel bir şekilde ele alınan hususlardan biridir. Bunun haricinde Rus taarruzları sonucunda Cemal Paşa tarafından yapılan değerlendirmeler eserin kıymetini bir kat daha artırmaktadır.

İttihat ve Terakki'nin meşhur üç paşasından biri olan Cemal Paşa'nın 1922 yılında alçakça katledilişinin üzerinden geçen doksan sekiz yılın ardından bu eserin okuyucuyla buluşması ve dedelerimizden âdeta kutsal bir emanet olarak devraldığımız bu hazinelerin Türk çocuklarına ulaştırılması üstümüze düşen bir vazifenin yerine getirilişidir.

28 Ağustos 2019

İnsana Dönmek - Ahmet Cemal


 "Evet, artık itibarın hep çok değerli saydığım çevirilerde ve yazılarda değil, ama genel bir yaşama biçiminde, kredi kartı diye adlandırılan kartlarda ve benzeri 'dışlama biçimleri'nde yoğunlaştığını biliyorum. Dolayısıyla kendime artık 'itibarlı' değil, 'itibarsız' bir kişi gözüyle bakıyorum. Böylece uzun sürmüş bir yanılsamadan uyanmış olarak, yaptıklarımı bundan böyle 'itibarsız' bir kişi olmanın bilinciyle sürdürüyorum. Belki de yaşadığım ülkenin 'kendine özgü' koşullarında, bazı yollarda direnebilmek, böyle bir 'itibarsız'lığı göze almaya bağlı."
 
 Ahmet Cemal, yılların imbiğinden geçirdiği gözlemlerine, bir aydın olmanın birikimini de katarak, toplum, sanat, insan üzerine düşüncelerini, edebiyattan sanata, kişisel olandan evrensel olana deneyimlerini, 'kitaptaki yazıların çoğu, insana dönüşün yollarını aramanın sancılarıyla dolu' diyerek okurlarıyla paylaşıyor. Usta bir yazarın kaleminden, üzerinde herkesin düşünmesi gereken yazılar.
 
 
 
İnsana Dönmek, Ama Nasıl?
İtalyan şairi ve yazarı Cesare Pavese, savaşın hemen ardından, 20 Mayıs 1945 tarihinde, Torino'da yayınlanan 'L'Unita' gazetesinde çıkan 'İnsana Dönmek' ('Ritorno all uomo') başlıklı makalesinde, dört yıllık korkunç bir kıyımın ardından nasıl yeniden insanca bir dünyaya dönülebileceğini tartışıken, savaş yıllarında direnme gücünün nasıl bulunduğuna da değinir; "Korku ve kanla dolu geçen o yıllar bize, korkunun ve kanın her şeyin sonu olmadığını da öğretti. Tüm dehşetin ortasında ve dehşete karşın, gücünü hiç yitirmeyen bir şey var; İnsanın insanla insan olarak açıkca karşılaşabilmesi. Her yerde en bilgisiz ve karanlık gözlerde bile katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk. O günlerde pek çok sınır, pek çok anlamsız duvar yıkılıp gitti. Her insanın salt varlığından yükselen, bilinçdışı yardım isteyen çağrıyı bir süredir izlemekte olan bizler de, nasıl bir zenginliğin her yanımızı kapladığını ve sürüklediğini görünce hayretler içinde kalmıştık. O zamanlar insan, kendini gerçekten de en canlı güçleriyle sergilemişti ve şimdi o insan bizlerden, anlayabilmemizi ve konuşabilmemizi bekliyor."


02 Ağustos 2019

Ahmet Cemal " Birisi, bir zamanlar, kendisinin fizik olarak artık içinde yer almayacağı bir gelecekte etkili olacağını bildiği eserleri ortaya koymuş ve boşuna olmamış demek ki."


Mesut Varlık’la 19 Mart 2013 tarihinde Açık Radyo’da yaptığı söyleşide Varlık sorar; “Bundan elli sene sonra Ahmet Cemal’in çevirilerini, kitaplarını okuyan ancak sizinle tanışma fırsatına erişememiş herhangi bir okurun kulağının kenarında nasıl bir cümlenin durmasını istersiniz?” Ahmet Cemal yanıt verir; “Şöyle bir cümle dursa fena olmaz: Birisi, bir zamanlar, kendisinin fizik olarak artık içinde yer almayacağı bir gelecekte etkili olacağını bileceği eserler ortaya koymuş ve boşuna olmamış demek ki, gibi bir şeyler söylese iyi olur. Ben artık içinde olmayacağım bir geleceğe yatırımda bulunuyorum.” Aradan elli yıl geçmese de onunla hiç yüz yüze gelmemiş biri olarak şunu söylemek isterdim Ahmet Cemal’e: Boşuna değil elbette bunca çaba, yazdıklarınız ve çevirdikleriniz gelecekte de başucumuzda durmaya devam edecek, uzak kentlerde, köylerde, taşra kasabalarında, o kadar da yalnız olmadığımızı hissedeceğiz sayenizde. Tüm emekleriniz için çok teşekkür ederim. 


15 Mart 2019

Ahmet Cemal "Kediler, hiçbir mitolojide tekin değildir."

Kedilerin yeri hemen bütün mitolojilerde farklıdır.
Evet, şu her gün birlikte yaşadığımız, hemen her sokakta, meydanda, caddede, apartman girişlerinde, dükkân önlerinde rastladığımız o şirin varlıklardan söz ediyorum.

Kediler, hiçbir mitolojide tekin değildir.

Kedinin adı hep nanköre çıkmıştır. Köpekler ne zaman övülmek, yüceltilmek istense, kedi ile karşılaştırılır ve kedicikler, hemen “nankör” yaftasıyla ikinci, üçüncü, dördüncü sınıf hayvanlar arasına sürgün edilir.

Çünkü köpekler sadıktır.
Oysa kediler, nankördür.
Gerçek ise çok farklıdır.

Çünkü kediler, özgürdür. Üstelik bu, onların hayatlarının her noktasında açık ve seçik, hiç kimseden saklamaya gerek duymadan kullandıkları bir özgürlüktür.

Başka deyişle, kediler sınırsız özgürdür.

Hiçbir kediyi, o istemeden sevip okşayamazsınız.

Size kendini okşatmaya başlamış olsa bile, bu eylem ancak onun çizdiği sınırlar içerisinde ve o istediği sürece gerçekleşebilir.

Onun çizdiği sınırlar aşıldığında, kedi tırmalama ve ısırma gibi savunma yollarına başvurmaktan hiç çekinmez.

Çünkü kediler, asla rüşvet almaz!
Onlara dünyanın en leziz mamalarını bile sunsanız, kendilerini uygun gördüklerinden daha uzun süre sevip okşatmazlar.

Kediler ve ‘sahipleri’...
Görünüşte en tembel ve evden dışarıya adım atmayan kedilerin bile “sahipleri” yoktur. Evinize bir kedi mi aldınız, o andan başlayarak dört duvarınızın mutlak hâkimi artık odur.
Görünüşte en cicili bicili minderleri bile hazırlasanız, evde oturacağı ve uyuyacağı yeri kediniz seçer. Bu konuda ısrarcı olduğunuz takdirde, işi evi terk etmeye kadar vardırabilir!
Çünkü biraz önce de dediğim gibi, aslında bütün kediler sahipsizdir ve göze en çok ev kedisiymiş gibi gözüken kedi bile ruhunun derinliklerinde belli bir sahipsizliği, yani sokak kedisi olma özelliğini ölene kadar taşır.

Bütün kediler, ‘sokak kedisi’dir…
Bir başka deyişle, kedi her zaman ve her koşulda kediliğini sınırsız yaşar. Bu bakımdan kedilerin ruhu ile Gezi Ruhu arasında rahatça özdeşlik kurabilirsiniz. Çünkü ne kadar yaranmaya veya yaltaklanmaya çalışırsanız çalışın, kediden/kedinizden alacağınız karşılık hep aynıdır: Bana, benim uygun gördüğümden daha fazla karışma!

Hele hele, kedinizin rengi bir de KIRMIZI ise, yandınız demektir. Çünkü günün birinde kedinizin dikbaşlılığı yüzünden onun için yaptığınız kedievinin camını çerçevesini kırsanız bile, bu eyleminiz onun çok daha kıpkırmızı kesilmesinden başka bir sonuç vermeyecektir.

Ve kedilerin öfkeden kıpkırmızı kesilmeleri, hiç kimse için tekin değildir!


06 Eylül 2018

Kafka 9 Kasım 1903 tarihli mektubunda yalnızlık, tek başınalık ve korkunun kaynağını şöyle dile getirir:

Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında ne sen benim acılarımı anlıyorsun, ne de ben seninkileri. Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilirsen, benim hakkımda da ancak onu bilirsin…

Çeviri   Ahmet Cemal


02 Ağustos 2018

Ahmet Cemal - Lanetlenmiş Ağustos Böcekleri

“Kendi Hayatının Seyircisi Olabilmek”

Kendi hayatı karşısında seyirci konumunu almak, insana her şeyden önce bütün yerleşik yargılarını, kökleşmiş düşüncelerini yeniden sınama fırsatını verir. Bu fırsatın değerlendirilmesiyle, bazı doğru sanılanların yanlış, bazı yanlışların da aslında doğru olduğu sonucuna varılabilir. Ve hepsinden önemlisi, güncelliğini ve önemini hiç yitirmeyecek bir noktaya, hayatın anlamına ilişkin olarak daha somut bakış açılarına ulaşılabilir…

Bu, insanın kendi hayatı karşısında eleştirel bir tutum alması demek olur...


02 Ağustos 2017

Bizi Yaşatanlar ve Öldürenler - Ahmet Cemal

Yaşamımız boyunca edinmek, kazanmak istediğimiz hiçbir kimlik, bize sunulmaz ya da armağan edilmez. Sunulsa veya armağan edilse bile öyle bir kimlik, koşullarını kendimizde gerçekleştiremediğimiz sürece, ancak geçici olarak taşıyabileceğimiz ve başkalarını yine geçici olarak inandırabileceğimiz bir kimlik olabilir. Amaçladığımız bir kimliği elde edebilmenin, ardından da dünyanın önüne böyle bir kimlikle çıkabilmenin ve dünyadan, öteki insanlardan bu kimliğimize saygı duymalarını talep etmekte haklı olmamızın tek yolu, öyle bir kimliği taşıyabilmenin koşullarını önce kendimizde gerçekleştirmemizdir.

Yaşamdan Notları Okuma Notları ve Okuyan Gençliğe Mektupları adlı üç bölümden oluşan bu denemelerinde Ahmet Cemal, bir kültür adamı olarak yılların birikiminden, deneyimi ve yoğun çalışmalarından yararlanarak tiyatrodan edebiyata, estetikten özgürlüğe, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Oscar Wilde’a, çeşitli konular, olaylar ve kişiler üzerine düşüncelerini, değerlendirmelerini, her zamanki akıcı, kıvrak üslubu, kusursuz Türkçesiyle veriyor. Tanık olduklarını aydın sorumluluğuyla irdelerken okurlarına da doyumsuz hayat dersleri sunuyor. Kültürle yoğrulmuş, bilgece yaşanmış, almak değil vermek üzerine kurulmuş bir hayat dersi.

07 Şubat 2017

Ahmet Cemal "Onat Kutlar'ın düşündürdükleri."

Metis Yayınları’nın “rüyanın gör dediği” başlıklı 2016 ajandasını gözden geçirirken, eylül ayında Onat Kutlar’dan (“Düşle Gerçek arasında”) yapılmış bir alıntı ile karşılaşıyorum:  “Bu gördüklerimiz, görmekte olduklarımız mı düş, yoksa geçmiş yıllarda yaşadıklarımız mı? Biri doğruysa öbürü nasıl doğru olabilir? Nasıl bir alacakaranlık… Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırı birbirine karışır.”

Elimde olmaksızın “sakın bugünlerde yazılmış olmasın bu satırlar?” diye düşünüyorum. Ama hayır. Alıntı, Onat Kutlar’ın 1989’da Can Yayınları arasında çıkan “Yeter ki Kararmasın” adlı kitabından yapılmış. Yani neredeyse otuz yılı bulacak bir geçmişe ait.

Düşlerle gerçeklerin inanılmaz  kargaşası… 

Onat Kutlar gibi en günlük, en sıradanmış izlenimini uyandıran gözlemlerini bile çok sağlam bir tarihsel toplumsal bilgi dağarcığını temel alarak değerlendiren düşünürlerin yazdıkları, çoğu zaman onyıllar sonrasına bile ancak hazin diye nitelendirilebilecek atıflarda bulunur; böylece de bir tür geleceğin tarihi diye adlandırılmayı hak eder. Hele söz konusu gözlemler, insanlığın üç bininci yılının ilk çeyreğinde bile henüz tarihin her şeyden önce bir hesaplaşma zemini olduğu bilgisinden yoksun bir halde ve hâlâ “tarih tekerrürden ibarettir” gibi dedelerin dedesinden kalma köhne özdeyişlerin(!) ışığında yaşamaya çabalayan toplumlarda yapılmışsa, durum kesinlikle böyledir. 

Oysa tarih, ancak ondan ders almasını bilmeyenler için tekerrürden ibarettir ve böyle umarsız bir cehaletin pençesine düşmüş olanların bırakın uzak bir tarih diliminde, henüz daha dün sayılabilecek bir geçmişte olanlarla karşılaşmaları halinde yaşayabilecekleri tek yazgı, şaşırmaktır.

‘Biri doğruysa öbürü nasıl doğru olabilir?’ 

Nasıl başlıyordu Onat Kutlar’dan yapılan alıntı? “Bu gördüklerimiz, görmekte olduklarımız mı düş, yoksa geçmiş yıllarda yaşadıklarımız mı? Biri doğruysa öbürü nasıl doğru olabilir? Nasıl bir alacakaranlık…” 

Yukarıdaki, aslında hem bir tarih, hem de bir mantık sorusudur. Çünkü düşler ile gerçekleri birbiriyle karıştırmak, özellikle siyaset alanında ülkeyi ancak bir alacakaranlığa ya da aslında kapkara bir ciddiyetsizlik ortamına sürükleyebilir. Hemen bir örnek: Ana muhalefet partisi CHP, nisan ayındaki referandumun -kısaltarak söylüyorum- “hukuka uygun ve demokratik” bir ortamda gerçekleşebilmesi için bir “Meclis Komisyonu” kurulması amacıyla önerge verecekmiş! Peki, hangi demokratik organa? Daha birkaç hafta öncesine kadar insanların birbirlerini dövdükleri ve ısırdıkları, gizli oylama kuralını da yürürlükteki anayasayı açıkça ihlal ederek hiçe saydıkları bir parlamentoya! 

Ne diyordu Onat Kutlar yukarıdaki alıntının sonunda? “Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi…”

14 Ağustos 2016

Prof. Dr. Bülent Tanör 'Anayasa Hukuku'

Anayasa Hukuku dersindeki rahmetli hocam Prof. Dr. Bülent Tanör’ün bir sözü adeta kafama çakılmıştı: “Hukuk devletinin geçerli olduğu ülkelerde anayasalar, devletin çatısının ve hukuk temelinin kurucusudur. O nedenle hiçbir yasa ve yasal düzenleme anayasaya aykırı olamaz. Ve yine aynı nedenle bu kural, en yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin denetimine bırakılmıştır…”

 

09 Ekim 2015

Ahmet Cemal - Geçmiş Bir Dua Kitabından


1
Nice yazsonlarında
eylül yapraklarına
gergeflediğiniz öyküleriniz
tozlu bahçelerde unutuldu mu hiç?

Sonbahar sürgünüdür gidişleriniz.

Benekli kedilerin döktüğü sütlere
en sessiz adımlarla basıp,
kaç izle geçersiniz

Sabahlardan birinde
benim dediğiniz evlerden
kendiliğinizden çıkmalısınız,
vedasız ve kimseyi uyandırmadan.

Anılarınızı yıpratabilirler.

Ayağa takılabilecek ne varsa
toplamalısınız ayrılmadan ve saklamadan
kırık dökük sevgilerinizi köşe bucağa;
bir gün bulup
avuçlarında ısıtırlar diye
beklemeden.

Onları --bilin! -- şimdi yalnız
eskicilerde satılan taş plakların
en iç bulandıran cızırtılarıyla
süpürgelik diplerine üfleyeceklerdir.

Küf kokulu çekmecelerin bile
çok görüldüğü anılarınız varsa eğer,
şimdi kuşların havalanmadığı bahçelerde
solmaya bırakınız.

 
2
 Büyük gönül serüvenlerinizin ardından gelen bu yıkımlar
için size yardım koşturduk.

İlk iş, geçmişin kırık camlı sabahlarını unutun

artık düşlerinizde kalmış evlere yine arada bir sevgiler
bırakın

kimse yokken ve kimseye gözükmeden

gözükmenize zaten izin yoktur

ama birilerinin ayakları sevgilerinize takılabilir

engelleyemezler.

Şimdi siz kendi tapınaklarınıza koşun ve denizin altına
uzanan yosunlu sunaklarda bin kez kutsanmış alınlarınızı
birbirinize yapıştırın

duyacaksınız

sevdiğiniz gün yeryüzünde beklenmiştiniz

sevginizden geriye kalmalı ki beklensinler

artık katılmadığınız sabah ayinlerinin dualarını yine edin
ve onları ilk sabah rüzgârının kanatlarına usulca
yerleştirin

duyulacaktır. 



28 Ağustos 2015

Hocasından Levent Üzümcü'ye bir mektup


Sevgili Levent, Eski öğrencimsin. Ondan sonrasının da çok değerli bir tiyatro sanatçısısın. Yıllar boyunca hiç susmadın. 
Yalnızca tiyatro sahnelerinde değil, ama şu kocaman dünya sahnesinde, en etkili politik araçlardan biri olan tiyatronun diliyle, başta özgürlük olmak üzere, insanı insan kılan bütün değerleri savunmayı sürdürdün.
Ve şimdi, insanlığa hizmetlerinden ötürü ülkende görevinden atıldın. Çünkü bu ülke hâlâ resmi bir yazıyla bir insanın görevine son vermenin onu sanatçılığından da edebileceği inancında olan örümcek kafalılarla dolu.
Görevine son verildiğini bildiren o yazıyı hep sakla. Hatta çerçeveletip duvarlarına as. Çünkü o yazı, aslında senin bir sanatçı olarak hayatta alabileceğin en şerefli belgelerden biri ve inan ki  çocuklarına bırakabileceğin en değerli mirastır.
Ben, hep senin gibi ‘susmak nedir bilmeyen’ tiyatro öğrencileri yetiştirmeyi amaçladım. Hayatımın sonuna kadar da bundan vazgeçmeyeceğim. Seninle gurur duyuyorum.
                                                                                                    Hocan  Ahmet Cemal

21 Ocak 2015

Leylâ Erbil’in Yol Güncesi

“...galatapera’da da deniz kıyısıyla çevrili sur kalıntıları / kalıntıların altı / daha da altı / daha daha altı / uygarlığımızın saldırısına uğramış / geçmişin sonsuz alt katlarına doğru açılan / ölü kentlerin ruhları iç içe / hem yabancı hem bizim sayılan / hem bizim olan hem olmayan / hem yeraltı hem yerüstünün ruhunu taşıyan / bu merhametsiz kentin insanlarıyız ve yakında çok yakında zalim zamanın bir hiçi kadar yakında biz de aşağıya gideceğimizi bilerek şimdilik dolanıp durmaktayız toprağın üzerinde / iö 194’lerde septimius severus’un – esmer, upuzun boylu kıvırcık kara saçlı – yıktığı kent surlarını, büyük constantinus’un 326’larda yeni surlarla çevirip sınırlarını genişleterek / taş sütunları hipodromda spina üzerine dizdiği / hamamlar, heykeller, burmalı sütun ve bir limanla süslediği ve bir kitaplık kurduğu kentin bugüne kalmış yıkık dökük topraklarından avuçiçi kadarının kaderinde de bizim ev, ön ve arka bahçe olmak varmış. / sınırlıdır bahçe...” (Leylâ Erbil, “Kalan”)

 
Evet, bütünüyle bir Yol Güncesi’dir Leylâ Erbil edebiyatı.
Böyle yazar Leylâ Erbil.
Kimi zaman bugünün şurasında.
Kimi zaman ise Bizans’ın kim bilir neredesinde.
Keskindir viraj alışları.
Molaları, tarihin yurtsamalarıdır. Ve Leylâ Erbil’de yollar, hiç bitmez. Zamanın geleneksel bölümlenişlerine ise hemen hiç rastlanmaz. Ne bugüne saplanıp kalır ne de yarın düşlerine kapılır. Hele dünsüz, dünlersiz, geçmişinden gövertilmemiş şimdiki zamanlar, neredeyse ilenç kaynağıdır bu yazarın sözcük dağarcığında.
Ve ona göre zamanın geçmişe uzanışı, hiç sınır tanımaz.
Kendi çok çok öznel zamanlarının ve o zamanların kuytuluklarında gizli hakikatin peşine düştüğünde bile: “sözcüklerden örülü bir metin / hakikatine olabilir bu metnin / metnin içeriği / metnin içeriği / metnin içeriği / yazarın yakıştırmasıyla / hakikati ele geçirme çabasından başka / ne olabilir / ele geçirilemez olduğunun bilinci / yazarın hakikati / yazdığı metin mi / metnin hakikati / yazarın özü mü / tözü mü / hakikatin metni / yazarınki mi / ne olursa olsun / bu şimdiden / tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan çıkmak için / çocukluğa / daha da dibe/ toprağın altına inip binip göreceğim.” (“Kalan”). 

 
Leylâ Erbil’in ülkesinin edebiyatında “Kalan” kadar daha ilk sözcüğünden başlayarak felsefenin sorgulamalarıyla gerdeğe girmiş bir metin daha yoktur. “Kalan” yayımlandıktan bir süre sonra, roman üzerine yine bu sütunlarda bir şeyler çiziktirmiştim. Ve yazı çıktığı gün, Leylâ Erbil’den bir telefon geldi. Sözcükleri hâlâ ve aynı sözdizimi ile belleğimde: “Bugüne kadar epey yazıldı bu roman üzerine ...Ama yazılanların hiçbiri metnin felsefeye ne kadar yaslanmış olduğunu sizin kadar yakalayamadı...”
Belki de ötekiler, bu yazarı kafalarında hep masasının başında kalem kullanan biri diye canlandırmaktan, onun sözcüklerin denizindeki Evliya Çelebi tavrını yakalayamadıkları içindir!
Ve şimdi, Leylâ Erbil’in birinci ölüm yıldönümünde, yazarları ve şairleri hep çıktıkları yolculuklarda yakalamanın ustası olan editörü ve dostu Rûken Kızıler’den koca bir müjde: “Ondan geriye yazı adına kalan ne varsa hepsini basıma hazırlıyoruz...”

22 Ekim 2013

Bertolt Brecht - Me - ti

İstediğince yalın görünsün göze 
Kuşkuyla bakın En küçük olaya bile ! 
Sınayın gerekli olup olmadığını , Hele 
«alışılagelmiş» türden ise ! Açıkça 
istiyoruz şunu sizden : 
Sakın doğal bulmayın hep alışılageleni ! 
Çünkü artık hiçbir şeye doğal denmemeli ; 
şu kanlı kargaşanın , şu düzenli geçinen 
düzensizliğin , serserice başına 
buyrukluğun ve insanla ilintisini yitirmiş 
insanlığın egemen olduğu dönemlerde 
kimse demesin : Doğaldır bu olup bitenler ; 
böyle denmesin ki . Her şeyin  
değişebileceğine inanılsın.

ME-Tİ ÜZERİNE
Her türlü açıklamadan önce, belki de şu soruyu sormak gerekiyor: Brecht neyi kanıtlar Meti'yle?
Me-ti, bütünüyle kendine özgü, yöntemi alışılmamış bir felsefe yapıtı, çok ilginç bir düşünce ürünüdür. Brecht, bu çağa, günümüze, çağımızın büyük toplumsal değişimlerine ilişkin çok önemli şeylerden söz açarken, İsa'dan epey önce doğmuş bir Çin filozofundan yararlanır. Zamanı geçmişe kaydırır, ama irdelediği sorunlar çağımızı ilgilendirmektedir. Çin filozofu Mo ti (Me-ti), «bilimsel çağ»da yaşamaktadır artık; üstelik Lenin'le, Engels'le, Rosa Luxemburg'la ve daha birçok kişiyle konuşur, tartışır; Brecht kendi düşüncelerini, görüşlerini bu filozofun ağzından dile getirir. Bu davranışın nedeni nasıl açıklanabilir? Sürekli değişimin sanatçısı Brecht, belli bir çizgiye, dizgeye ve kalıpçı düşünceye bağlı kalamazdı kuşkusuz. Onun bakış açısında, diyalektik çağlar boyu nasıl bir gelişim gösterdiyse öylece ve bütünsellik içinde yansıtılmalıdır. Dolayısıyla söz konusu zaman kaydırması, temel bir anlamı içermektedir.


En kısa deyişle, Brecht'in bu yapıtı insanoğlunun aydın düşünceye ulaşma ve insanca yaşama mücadelesini tarihsel boyutuyla kanıtlar. Brecht'in yer yer düşüncelerinden yararlandığı, yer yer de çağımızın düşüncelerinin, eylemlerinin sözcüsü yaptığı Çin filozofu Mo Ti, eldeki bilgilere göre, İ.Ö. 479–381 yılları arasında yaşamıştır. Mo Ti tutucu okullar karşısında en büyük ve güçlü seçenek durumundaydı.

 Mo Ti'nin tutuculuk karşıtı olması, sanırız, her şeyden Önce ilgisini çekmiştir Brecht'in. Bunun yanı sıra, Çin filozofu, Konfüçyüs düşüncesine ve ayrıca bu okulun yandaşlarına karşı daha özgür bir dünyayı, sınıf farklılaşmalarının elden geldiğince ortadan kalktığı, eşitlik düzeninden temellenen tanrısal yazgıya inançsızlığı savunmuş ve mohizm okulunu kurmuştu.

 Konfüçyüs Okulu, bütünüyle, eski derebeylik toplum düzenine bağlıydı; birkaç zorunlu yenilikle yetiniyor, yürürlükteki düzeni açıkça benimsiyordu. Mo Ti'nin dünya görüşü ise bu düzeni, neredeyse, bütünüyle değiştirmeğe yöneliktir. Mo Ti, çağma göre, ilerici bir düşünce dizgesi geliştirmiş, savaşların ve barışların nedenlerini gözüpeklikle araştırmış, yoksulluğun toplumsal açıklamasına girişmiş, ortaklaşa yaşamın koşullarını, olanaklarını irdelemiştir. Böylelikle toplumsal alandaki aksaklıklar, egemenlerin düzen anlayışına ve yanılgılarına bağlanmaktadır. Bu, ilk elde, bireylerin birleşmesi temeline dayanan bir felsefedir. Aynı meslekten kişilerin, özellikle çalışanlar'ın birleşmesi, loncalar kurması gerekir. Bireyler, birbirlerine akraba, arkadaş gibi davranmanın eğitiminden geçmelidirler. Dolayısıyla mohistler, apayrı bir öbekleşmede buluşmuşlar ve yardım etme düzeninin en büyük savunucuları olmuşlardır.

 Çin felsefesiyle, hemen hemen marksizme eğildiği yıllarda yoğun biçimde uğraşan Brecht, uzak doğu uygarlık tarihinde böyle bir diyalektik düşünce yanlışıyla karşılaşınca, onu günümüze değin yaşatmıştır. Bu, Brecht'in tiyatrodaki tutumuna çok bezer: Ortaya çıkarılan metin, ancak çağı içinde ilerici sayılabilecek Mo Ti'ninkinden hem apayrı, hem tarihsel boyutunu onda bulan, hem de bizimkisine benzeyen bir dünyada yansılanmış bir oyun gibidir. Kanıtlayabilmek için bir yargıya başvuralım: Brecht üzerine ilginç yaşam-öykülerinden birini yazmış olan Marianne Resting şöyle diyor: «Brecht, yalnızca tiyatro anlayışını uygulama alanına sokmakla kalmamış, (çalışma mekânı olarak) tiyatro içersinde kendine özgü ideal bir devlet kurmuştu. (...) Bu tiyatronun yardımıyla, kendi dünya modelini biçimliyordu. Bu dünya, gerçekte hiçbir yerde raslanmayan bir dünya idi; ama insanı beklenmedik şekilde hepimizin dünyasına götürebiliyordu.» 

1) Me-ti açısından da durum farklı değildir. Okur, özellikle Brecht'in deyişiyle «göze hoş görünen kabuğun altındaki kaynar tufanı» algılayabilen, toplumdaki türlü eşitsizliklerden ve aksaklıklardan gönenmeyen, tedirgin okur Me-ti'de gününün dünyasını çıplak konumuyla bulmakta güçlük çekmeyecektir. Me-ti metinleri, ilk planda, Brecht'in, Mo Ti'nin Öğretisi karşısındaki tutumunu sergiler. Ancak bu sınırlar içersinde kalmayan yapıt, aynı zamanda Brecht'in kaleminden çıkma ve çağımızın en önemli politik olaylarını marksist görüşle, fakat tabiî «Çinli giysileri içersinde» çözümleme amacını güden bir deneme niteliğindedir. 

2) Bu yapıtı kavrayabilmek için bir kez daha Mo Ti'ye ve mohizmc eğilme zorunluğu var. Mo Ti'nin ethik-felsefe dizgesi, özellikle İ. Ö. 4. ve 3. yüzyıllarda büyük önem kazanmıştı. Bu önem, belirtildiği gibi Konfüçyüs okuluyla taoizmin taşıdığı önemin gerisinde değildi. Konfüçyüs okulunun tutuculuğu gibi, taoistler de toplum gerçeklerine bir anlamda sırt çevirmişler, kişinin azla yetinip kendi  kendine   yetmesini  yeğlemişlerdi. Mohist düşünce ise, yüksek tabakaya ses yöneltmekle birlikte, temelde, anti-aristokratik bir düşünce dizgesini geliştirmeğe koyulmuştur. Mohizm dizgesi içersinde «yararlılık» ve «topluma hizmet» kavramları odak noktası niteliğindedir. Paylaşılamayacak her türlü lüksün mahkûm edilmesi, bu tutumun doğal sonucudur. Mohizm dizgesinde toprak ele geçirme amacıyla, salt bu amaçla savaşmağa çok kötü gözle bakılması, çağdaş Çin düşünürlerinin mohistleri kendi düşünce gelenekleri içersinde değerlendirmelerinin belli başlı nedenidir. İ. S. 2. yüzyılda hemen hemen tümüyle silinen mohizm, 18. yüzyılda Konfüçyüs okulu karşısında bir yeniden doğuş dönemi geçirmeğe başlamıştır.

3) Me-ti, Brecht'in ancak ölümünden sonra yayımlanabilen yapıtları arasındadır. Yapıt, Brecht'in «Me-ti» başlığını taşıyan çeşitli dosyaları arasından derlenmiştir. Mo Ti'nin özgün yapıtının Alfred Forke tarafından yapılan 1922 basımlı Almanca çevirisi de Brecht'in ölümünden sonra, 6ayfa kenarlarında yazarımızın notlarıyla birlikte bulunmuştur. Yapıt başlangıçta «Davranış Öğretileri İçin Kitapçık» genel başlığını taşımaktaydı. 1939 Mayısında ilk kez «Özdeyişler Kitabı» (Buch der Wendungen) başlığı kullanılmıştır. Metnin oluşturulmasında Brecht'in bir oyuncu arkadaşıyla, ahlâk ve materyalizm üzerine yaptığı tartışmalar da işlev kazanmıştır. 1942 başlangıcında Brecht, «Özdeyişler Kitabı»na «Bir Yazı Üzerine Düşünceler» adlı bir bölüm eklemeği tasarlamıştır. Ama bu tasarımını, daha sonra Ka çokların Konuşmalarına aktarmıştır.
Brecht'm yaşamöyküsü yazarlarından Frederic Ewen, Me-ti için şu bilgiyi verir: «Bu yapıt, Brecht için felsefî, politik ve ethik nitelikte bir el kitabıydı, ya da kendi deyişiyle 'toplumsal davranışlara ilişkin yönerimler içeren bir kitapçık'tı. Almanya'dan kaçışından hemen sonra yazılmasına başlanan kitap, ancak yazarın ölümünden on yıl sonra yayımlanabildi. (...) Brecht'in kitapta ele aldığı konular arasında Rusya'da özgürlük sorunuyla Stalin-Troçki çatışması vardır. Brecht, bu konularda kendi içersinde bir uzlaşmaya varabilmiş değildir; Rusya'daki endüstrileşme ve tarımın kolektifleştirilmesi süreci sırasında, bu süreci gerçekleştirebilmek amacıyla yönetiminin tek kişi yönetimine dönüşmesinden kesin bir endişe duyar. Stalin davalarına kuşkuyla bakar. (...) Bu arada (Me-ti gibi) kargaşa döneminde yaşamış, ama ileriye yönelik umutlarını yitirmemiş olan Marx, Engels ve Lenin gibi büyük 'klasiklerle' özdeşleşir Brecht...»

4) Çevirinin gerçekleştirilişinde Almanca «Verein» sözcüğü, Türkçe karşılığında değiştirilerek kullanılmıştır. Bu sözcüğün dilimizdeki kesin karşılığı «dernek» olmakla birlikte,  «parti» sözcüğü kasıtlı olarak yeğlenmiştir. Metinde anlatılan olayların ve durumların çağımızla ilintili olması, bu değiştirimi zorunlu kılmıştır. Kuşkusuz böyle bir değiştirim Brecht'in eski zamanı çağrıştıran esprisine ters düşüyor. Öte yandan okurun metinle ilişkisini güçlendirmek açısından da gerekliydi. Me-ti'de Brecht, kurulu dizgelerden değişik düşünceleri alan ve bunları birleştirerek kendi öğretisi kılan bir seçmeci olarak ortaya çıkmaz. Yaptığı işin eklektizmle ilintisi yoktur. Henning Rischbieter, Brecht'in kendi zamanına kadar biriken malzemeyi nasıl değerlendirdiğine ilişkin olarak şunları yazar: «Bulduğunu alıp yeni bir üretimde kullanmak üzere değiştirir. Avrupa ve Asya edebiyatlarında işine yarayabileceğine inandığı ne varsa alır... Ama Brecht'in kendi zamanına kadar uzanan gelenekten bir şeyler almasının nedeni, yalnızca bir toplama, saklama, ayakta tutma amacı gütmek değildir. Başka deyişle Brecht'in amacı bir «müze» oluşturmak değildir; yansıtmak istediğine açıklık ve etkinlik kazandırabilecek ne varsa almaktan çekinmez... Ama bunları, ancak, amaçları için yararlı bulduğu ölçüde özgünlükleriyle korur...» 

5) Kendi çağına değin birikenin tümünden yararlanmak, değiştirmekten, kalıplar kurmaktan hiçbir zaman çekinmemek: Bu tutumun bir tek amacı vardır, o da, çağının tanığı olabilmektir. Hem de tanık istemeyen bir çağın tanığı olabilmek...Brecht yaşamı boyunca istenmeyen tanıklıkların mücadelesini ödünsüz verebilmiş ender sanatçılardandır. Onun yapıtları arasında bu savaşımı en açık biçimde belgeleyen Me-ti ise, gerçekliklerin, davranışların, eğilimlerin saklanmasına, örtbas edilmesine alışılmış ülkemizde, okura yepyeni boyutlar kazandıracak niteliktedir. Kuşkusuz bu yapıt, insana yaraşır bir düzeni, her türlü yönsemesinde irdelemektedir. Dikkatle okunduğunda, okur, yalnız toplumsal davalara ilişkin sorunların değil, öte yandan toplumla bağlantılı bireysel sorunların da çözümlendiğini görecektir bu yapıtla. Kültür hayatımız için asıl yeni olan da budur demek, yanlış bir sav olamaz.

Ahmet Cemal