14 Mart 2013 Perşembe

Tersi ve Yüzü

Yarın. Yarın her şey değişecek. Birdenbire anlar ki yarın da böyle olacaktır, öbür gün de, tüm öteki günler de. Ve bu çaresiz buluş ezer onu. İşte böyle düşünce öldürür insanı. Bunlara katlanamadığı için öldürür insan kendini ya da, gençse, tümceler kurar.


Yaşama umutsuzluğu yoksa, yaşama aşkı da yoktur.


Sanı­rım, savurganlıktan çok, başka tür bir cimrilikten geliyor bu: varlık fazlalığı başlar başlamaz yok olan özgürlüğün cimrisiyim.


İlkelerini büyük konulara saklamalı insan, küçük şeylerde acıma duygusu yeter.


Tanrı insanları elinden alıp, kendisini yalnız bırakmaktan başka hiçbir işine yaramıyordu. İnsanları bırakmak istemiyordu. İşte bu nedenle ağlamaya başladı.


Dinlenmez olmak: insan yaşlandı mı korkunç olan budur. Onu sessizliğe ve yalnızlığa mahkûm ediyorlardı.


Ölüm herkesin ba­şında, ama herkesin ölümü kendine göre.


Cennetlerin yalnızca yitirilmiş cennetler olduğu doğruysa, bugün içimden çıkmayan şu hoş ve insandışı şeyi nasıl adlandırmalıyım, bilmiyorum.


Bir gün bana “Yaşamak öylesine güç ki!” demişlerdi. Söylenişi de aklımda. Bir başka kez de biri “En kötü yanlış acı çektirtmektir,” diye mırıldanmıştı.


Yoksullukta bir yalnızlık vardır, ama her nesneye değerini veren bir yalnızlık. Zenginliğin belirli bir noktasında, gökyüzü de, yıldızlarla dolu gece de doğal varlıklar gibi görünür. Ama basamakların dibinde, gök tüm anlamını yeniden 
kazanır: paha biçilmez bir Tanrı arma­ğanı.


O gece ne kadar yalnız olduklarını sonradan duydu. Herkese karşı yalnız, ikisinin de ciğerlerine ateşi çektikleri saatte, “Ötekiler’' uyuyorlardı.


Çevremde, o gü­ne kadar yaşamış, ama yaşamlarından bana hiçbir şey ulaşmamış bir milyon insan. Yaşıyorlardı. Bildik ülkeden milyonlarca kilometre uzaktaydım. Dillerini anlamıyordum. Hepsi de hızlı yürüyordu. Beni geçince, hepsi de kopuyordu benden. Nerede bulunduğumu bilemez oldum.


Düş İçinde Düş

Görüntüleri arasında karanlık gecenin
Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum.
Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı
Görüntüsü yaşamın ve ışığın.

Ah! Düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin
Gözlerinde geçmişten gelen bir ışıkla
Çevresine bakan kişi için?

O kutlu düş-o kutlu düş,
Bütün dünya kınarken
Tarlı bir ışık gibi neşelendirdi beni
Yalnız bir ruha yol gösteren.

Ne olmuş geceleyin ve fırtınada
Titriyorsa yükseklerdeki ışık?
Daha berrak bir sey var mıdır
Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin! 


Mrs. Dalloway



Mrs. Dalloway, yaşamı seçmiş gibi görünse de aslında ruhunun özünü öldürürken , Septimus’da  toplumundan koptuğu için delirmek üzeredir.

İki baş kişi birbirini tanımazlar ancak ikisi de reklam uçağını görür. Bir lastik patlamasını duyarlar ve resmi bir araba görürler. Birbirlerine yakın ama birbirlerini tanımadan yaşarlar aynı günü. Daha da ilginci ikisi de Shakespeare’in sözlerini anımsarlar. “Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olabilmek demektir.


Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum, sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçiminde.



Benlik

İçimde bir yengeç var.
İçimdeki en kuytu kovukta yaşıyor olmalı; oradan seyrediyor herhalde her yaşadığımı. Ancak arada bir hissediyorum varlığını – ancak arada bir belli ediyor kendini. Ama biliyorum : hep orada...
... bana direnir çoğunlukla – dolambaçlı yollarla karışır yaptıklarıma, ket vurur. Bir yolunu bulup yaptıklarımı engeller; yapacaklarımı belirlemeğe çalışır.
Bunun temelinde benim ile uyum içinde olmaması yatsa gerek. Benim yaptıklarım aykırı geliyor olmalı ona.
Sanıyorum benden pek hoşnut değil.
En çok dayanamadığı da, benim, devinimsiz, eylemsiz kaldığım zamanlardaki hâlimdir – (gün olur, hiçbirşey yapmak gelmez içimden; ya da : hiçbirşey yapmak gelir – öyle, bir köşeye oturur, saatlerce, etrafıma bakınırım – seyrederim. Kafamdan binbir türlü imge, tasarım, düşünce –öylesine, gelişigüzel– geçip durur; zaman da geçer ya, öyle –?
aldırmam...), bu durumlarda, içimde, kocaman kıskacının çat–çatını, sert ayaklarının yan yan eşelenen öfkeli katırtısını duyarım. "Yürü git!", der bana; ama ben kalakalmış olurum. Dinlemem onu; belki, dinlemek elimden – içimden– gelmez."



Demokrasinin esas prensibi




Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir.




Bugüne en uzak gün, dün

Ne derseniz deyin, Heykellerin saçı yoktur.
*
Dünüyle ünlü insanlar bugün gün yüzü görmezler.
*
Sevilenin yanlışı görünmez, sevilmeyenin görüntüsü yanlıştır.
*
Damla biraz daha küçük veya büyük olamayacağı gibi ben de biraz daha şöyle biraz daha böyle olamam.
*
Bugüne en uzak gün, dün.
*
Sustuğunu bilen olgundur, bildiğini susan değil.
*
Solan renkleri boyamakta o boyasız boyacı.
*
Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.
*
Bir kez geçer, bir insan bir karşı’ya, Ondan sonra artık her-şey karşı’dır. 

*
Yanına kadar koştuktan sonra, bir adım daha atamayacaksan eğer; oraya kadar sakın koşma. Sana değil, bekleyene yazık olur.
*
Yolun geleceğini çizdim, geçmiş gibi.