17 Aralık 2018

Dinle Benden - H.Âli Yücel

 SENİ KİMLER DÜŞÜNDÜ?
    Sevgili vatandaşım, bir ibret olsun diye,
    Belki gününden önce vasiyet olsun diye,

    Bu gönülden destanı senin için yazdım ben;
    Her harfim elimle yüreğime kazdım ben.

    Canın çekerse onu bir nasihat gibi al,
    Gör işin içyüzünü, benim gibi, şaşıp kal!..

    Bilmemek ayıp değil, bilmezden gelmek fena;
    Oku, hepsini yazdım; günah yok benden yana.

    Göreceksin apaçık işin aslı ne imiş?
    Hakkımda söylenenler nasıl bir nesne imiş?

    Onu sen geçmişteki bir hikaye tut, dinle;
    Bu masalda birleşir derdim belki derdinle.

    İnsan insana benzer uyarsa kaderleri,
    Candan kardeş olurlar birlikse kederleri.

    Geçti başımdan bunlar kısa zaman içinde,
    Saman kalburda değil, kalbur saman içinde!

    Anlatmakla tükenmez, gönül sözü uzanır;
    Ne yazık ki bahtımız ömrümüzden kısadır.

    Birkaç yıla sığınıştır bu başıma gelenler;
    Akıllıyı çıldırtır hakkımda söylenenler.

    Her biri zehir dilli kuyruklu bir yalandır;
    Beni sokmağa gelen çıngıraklı yılandır.

    Aldanma renklerine, göz alır, gönül çeker;
    Isırır sivri dişi, garez ağusu döker.

    Aldanma dedimse ben boşuna değildir bu;
    Çabuk kanar insanlar, kolay bozulur duygu.

    Çünkü iyi ruhlular, saftır, hemen inanır;
    Herkesi kendi gibi temiz yürekli sanır.

    Kapılma onun için ilk ağızda her söze,
    Kabukta dolaşma sen, düşüncenle gir öze.

    Unutma, göze batar bizde biraz sivrilen;
    Tekmelenir arkadan toplumda önde gelen.

    Tarihimiz tanıktır böyle haksızlıklara,
    Milletin sinesine bunlar açmıştır yara. .

    Onun için kendini kuru lafa kaptırma;
    Bilmiyerek suçlayıp öz kardeşim kırma!..

    Gözünle görmedikçe, köküne ermedikçe,
    Bu böyleymiş, şu şöyle deyip günaha girme!..

    Yanlış yargıya düşme biraz tetik bulun da,
    Kötüleme kimseyi vatan, millet yolunda.

    Sonra adam yetişmez sana hizmet edecek,
    Çoban bile bulunmaz dağda davar güdecek.

    Sen ki uzun asırlar bakılmadan kalmışsın,
    Gökten yağmur beklemiş, yerden rızık almışsın.

    Deprem yıkmış köyünü, seller almış evini;
    Başındaki kimseler yapmamış görevini.

    Düşünmemişler seni: Arık mısın, aç mısın?
    Hasta mısın, sağ mısın, bir şeye muhtaç mısın?

    Bu yüzden sana gerek doğru yol gösterenler;
    Gönülden yardım için sana gönül verenler.

    Az da olsa çıkmıştır, çıkıyor böyle yurddaş;
    Güven ona yürekten, onunla seviş, anlaş!..

    Kötü gözle görürsen, tersine, böylesini,
    Kim bahtiyar eder ki bu yoz dünyada seni?

    Hayrım istiyeni, bunu bil de hor tutma;
    "İyiliğe iyilik" diyen doğru sözü unutma.

    Böyle yapmıyanların yurdu zindana döner,
    Yerden afet fışkırır, gökten belalar iner.

    Kötüler geçer sonra başına birer birer;
    Kim sorar da halini derdine derman eder?

    İyiye kötü deme, zulme düşme, Allah var;
    Yazık etme kendine, mazlumun ahı tutar.

    Neye dedim bunları anlamışsındır elbet,
    Kötüsünden ayrılır kolayca iyi niyet.

    Denenler olmasaydı bir sürü yalan dolan,
    Kendimden söz etmeye utanırdım ben, inan!.

    Köşeme çekilmişken saldırdılar üstüme,
    Aka kızıl döktüler kan akıtıp sütüme.

    Savunmam farzolmuştu, kılıç ettim kalemi;
    Kalkan ettim onlara has çelikten gövdemi.

    O gövde ki, varlığı senden bir küçük parça,
    Kökü tarihe inmiş seninle asırlarca.

    Özü, senin özüne karışmış öylesine,
    Dil uzatmak olur mu soydaşın böylesine?

    İçi, dertli içine ilgi duymuş, bağlanmış;
    Onun ateşli bağrı senin sevginle yanmış.

    Yakın uzak dememiş, bakmamış yaza kısa,
    Sürmüş sevgi atını köye giden yokuşa.

    Gönlünde nesi varsa hepsini sana vermiş;
    Ömrünün ülküsüne ancak seninle ermiş.

    Vakit buldukça gelmiş ta senin ayağına,
    Sevgisi ateş olmuş ödünsüz ocağına.

    Sen de ona kayıtsız kalmamışsın bir zaman,
    İçinden saymamışsın onu kendine yaban.

    Yatırmışsın evinde, konuk etmişsin onu;
    Yabancılık olur mu böyle dostluğun sonu?

    Onun için düşmanca şu bu denildi diye,
    Bir küçük leke sürme beslediğin sevgiye.

    Köye okul yapanı taşlama, yazık olur;
    Bilgisizlik yüzünden bu vatan arık olur.

    O bilmiş de bunları "Haydi kardeşler!.." demiş,
    "Kaybedecek vakit yok, bitsin bu işler" demiş.

    "Taş getirin, su çekin, söndürün kireçleri"
    "Kesin şu odunları, kazın şu kıraç yeri."

    "Kadın erkek toplanın, önce temeli atın,"
    "Çıktı duvarlar, artık çatıyı gelin çatın!.."

    "Ay yıldızlı bayrağı çekin yeni okula,"
    "Sevinin, bu başarı nasip olmaz her kula!"

    Görmemiş böyle bir şey atandan bir tek kişi,
    Ne hocan, ne imamın yapmış böyle bir işi.

    O bunları söyleyip baş olmuş bu savaşa,
    Yurddaşlık nasıl olur göstermiş her yurddaşa.

    Değişmemiş bir zaman işte Yücel, bu Yücel,
    Bu inanla gidecek gelince ona ecel.

    Yirmi milyon nüfusta cahil on beş milyonken,
    Nasıl aylak kalırmış millete gönül veren?

    Bırakmak istememiş hiçbir Türk'ü bilgisiz,
    Kalmamış bir an bile Türk'e bağsız, ilgisiz.

    Candan evladı bilmiş senin öz evladını,
    Basmış yanan bağrına sormaksızın adını.

    O senin yavrun için her mihnete katlanmış,
    Sendeki öz cevherin kıymetine inanmış.

    Okusun, adam olsun, kaygusiyle didinmiş;
    Seninle anlaşarak bu inanı edinmiş.

    Hem de sen değil miydin köye okul istiyen?
    "Bilgi gerek bizlere ekmekten önce!" diyen?

    O da ne yapmış etmiş sarılmış bu dileğe,
    Bile bile kendini kaptırmış bu ereğe.

    Nasıl koymalı yola kolayından bu işi,
    Gömmek için tarihe başarısız geçmişi?

    Düşünmüş uzun uzun, bakmış başka illere,
    Sonunda bir yol bulmuş kendince bize göre:

    Köyden çocuk almalı köyler için kız erkek,
    Yetiştirmeli onu köylüye olsun örnek.

    Gitsin köye baş olsun, başlasın uygarlığa;
    Köylü kardeşlerini kavuştursun varlığa.

    İyi ama nereden bu işi başarmalı;
    Bu güç davayı nasıl, nasıl kırıp sarmalı?

    Madem köye gidecek, köye olmalı yakın,
    Kurulacak duraklar, başlasın köyden akın.

    Bunun için yatacak, okuyacak yer gerek;
    Bunlara para bulmak o zamanlar ne demek?

    Harp çıkmıştı, orduya akıyordu bütçemiz;
    Maarif örgütümüz kalmıştı pek desteksiz.

    İşi Devlet Başkanı İnönü aldı ele;
    Gün doğdu bu tutuşla o zamanlar Yücel'e.

    Yanımda Hakkı Tonguç bana yardımcı oldu,
    Bu işe gönül veren hayli arkadaş buldu.

    Bin sıkıntı içinde kuruldu enstitüler,
    Bu ateşli çalışma göreni hayran eder.

    Köyden akın başladı, geliyordu çocuklar;
    Kıraç yurdun yüzünde doğdu yeni bir bahar.

    Zeminlikte yattılar, kar, soğuk demediler;
    Zeminlik üstüne de yapılar döşediler.

    Kız erkek kardeş gibi çalıştılar beraber,
    Müdürü, öğretmeni, gece gündüz döktü ter.

    İki yılda mevcutlar vardı on altı bine,
    Bir uçunda Kars durur, bir uçunda Edirne.

    Kapladı dört bir yandan yirmi enstitü yurdu;
    Köyden gelen çocuklar kurdu yeni bir ordu.

    Kepirtepe, Akçadağ, Gölköyü, Pazarören,
    Akpınar, Beşikdüzü, Dicle, Ortaklar, Gönen,

    Arifiye, Düziçi, Çifteler, İvriz. Aksu,
    Savaş Tepe'yle Pulur, Cılavuz, Kızılçullu,

    Ne kaldı, Pamuk Pınar, o meşhur Hasanoğlan;
    İftihar duymalıdır bunlardan, her Türk olan.

    Yine masraf az değil, elli milyonu buldu;
    Fakat kısa zamanda bu işler tamam oldu.

    Cumhurbaşkanı başta, meclis, hükümet, millet,
    Elele vermişlerdi; buydu en büyük kuvvet.

    Sen görünce devletin bu sıkı tutuşunu,
    Çalışmaya koyuldun, bıraktın şunu bunu.

    Dört yanımız ateşken aklını aldın başa,
    Gönüllü yazılmıştın bu tüfeksiz savaşa.

    Sıvadın kollarını koyulup da yapıya,
    Enstitülü öğretmen kilit oldu kapıya.

    Girdin zahmete amma yaptın binlerce okul,
    Bunu yüz yılda bile yapmadılar, hey oğul!..

    Belki bu iş yüzünden sıkıntı çektin biraz,
    Böyle mutlu bir nimet, külfetsiz de olamaz.

    Parayla sanma öyle işler kolay olurdu;
    Her zaman bütçesinden millet para bulurdu.

    Eğitim davasını bırakıp hükümete,
    Zor alırsın sonunu yük oldukça devlete.

    İlköğretim işine kaç defa başlanıldı;
    Alt ucu güç çıkınca "he!" denip boşlanıldı.

    Yüzyıl var bizde bunun önemi söylendi;
    Bir asırda olana bakıp da "vah!" demeli!

    Kimi zaman para yok, kimi zaman insan yok;
    Yapmamaya bahane istersen bundan da çok!...

    Para yoksa çalış bul, adam yoksa yetiştir,
    Sanma bütün bunları başkası sana verir.

    Evlad yetiştirmede ne aile, ne devlet,
    "Ben acizim" diyemez, gösteremez mazeret.

    Batıda kalmadı hiç bunu düzenlemeyen.
    Bilgisiz gözü bağlı demokrasiye giden.

    Demokrasi olur mu; okuma, yazma yoksa,
    Hiç bina kurulur mu, kürek yok kazma yoksa!..

    Dedi birkaç dalkavuk: "Bunu sayma sen kusur,
    "Türk milleti olgundur, okumadan da olur!"

    Seni cahil görme var bu sözün arkasında,
    Esir olup kalasın yoksulluk yakasında.

    Kur'an ne anlamazsan, kanun nedir bilmezsen,
    Gözündeki perdeyi okuyarak silmezsen,

    Ne dinin bütün olur, ne de vatandaşlığın;
    Basını taştan tasa vurursun mutlak yarın.

    Harfler icat olalı iki bin seneden çok;
    Onu öğrenmek için gözün mü, aklın mı yok?

    Demokrasi olamaz yollamazsan Meclise,
    Kendine vekil diye beğendiğin kim ise.

    Halbuki oy verirken seçim yazıyla olur.
    Oy vermeden önce de geçim yazıyla olur.

    Okuyup yazman yoksa her zaman aldanırsın;
    Meclise seçtiklerin vekil gitti sanırsın.

    Cahillikle iş olmaz, bilginin önemi bu,
    Bırakmamak gerekir okulsuz tek çocuğu.

    İlkokul çağdaşları, ne dersin, kaçı bulur?
    Yediden on dördüne belki dört beş milyondur.

    Kolay değil yer bulmak milyonlarca çocuğa;
    Bu ne büyük bir iştir, bakılmaz aza çoğa.

    Unuttun mu, öğretmen köye ne zor getirdi?
    Çoğu köyden gitmeyi cana minnet bitirdi.

    Kalanlar arasında iyiler yok değildi,
    Fakat köyde tutunan pek öyle çok değildi.

    Onlar da suçlu değil, köy için yetişmemiş;
    Ne yapsın, köylü gibi dağda, kırda pişmemiş.

    Halbuki köyler için lazım yüz bin öğretmen;
    Ancak gelecek sana, senin içinden giden.

    Bunu bil de yüksünme, uğraş cenk eder gibi;
    Yardım et devletine olgun milletler gibi...

    Her diktiğin ağacın yemişini bekleme;
    "Yavrum ne yerse yesin, bundan bana ne?" deme.

    Çocuğunu yetiştir, taze bir fidan olsun;
    Görsün yaşama nedir, uygar bir insan olsun!

    Bu işde doğru yolu sana gösterenlere,
    Kopmadan bağlan, sana gönlünü verenlere.

    Onlardan ancak senin hizmetinde bulunan,
    Onlar olmuştur sana faydaları dokunan.

    "Köylü efendimizdir" diyenleri kendine
    Sen de efendi belle; saygı duy efendine!


İŞTE BAŞLARIZ SÖZE!..
Yazmıştım ben bunları, dokuz yüz kırk yedide,
Oku da sen bir kere ne istersen onu de.

Geçmiş tam on iki yıl göz açıp kapamadan,
Böyle kesmiş kısmeti hakkımızda Yaradan.

O zaman diyordum ben artık yakındır günüm;
Dayanman bu acıya, kötüye çıkmış ünüm.

Demek Tanrı lütfiyle bu engel de asılmış,
On iki yıl içinde, ben neyim, anlaşılmış.

Ellideydim o sıra, şimdi altmış ikiyim;
Hakka bin şükür olsun eskisinden iyiyim.

Çeyrek asır yaşadım göğsünde siyasetin;
Gördüm pınar basını o yıllarda devletin.

Atatürk'ü tanıdım gezisinde, evinde;
Köşe konuşmasında, açıktan söylevinde.

Nasıl işliyor gördüm, yüreğiyle kafası;
Boş yere denilmedi ona Türk'ün Atası.

Onunla aydınlandı Türk'ün tarihi, dili;
Nereye dokunduysa nur oldu nurdan eli.

Yaşıyoruz bugün biz kurtardığı vatanda;
Dil uzatma sakın ha, Allah'ından utan da.

Böyle diyorum; çünkü çıktı bazı soysuzlar,
O'na "Adı Türk" diyen vicdansızlar, huysuzlar.

Öldü deme, baştadır bugün bile Atatürk;
O'nun yalnız adı mı, nesi varsa hepsi Türk.

Çalışmakla ödenir ancak minnet borcumuz,
Nankörlük edersek biz kötüdür sonucumuz.

Gençliğimden beri ben, içten bağlıyım O'na,
Değişmez bu düşüncem ömrüm erse de sona.

Doğrudur çünki O'nun devlet, millet görüşü;
Vatanı uygarlığın bağlariyle örüşü.

Hala bu inandayım, uygar olmaktır temel;
Türk ruhu bundan doğar, odur en büyük emel.

Buna yardımcı olan her şey bence değerli,
Bütün dünyada işin böyle olduğu belli.

Bunu düşündüm, dedim: Köşeme çekileyim;
Siyaset isteğini yüreğimden sileyim.

Okuyup yazmak olsun bundan sonraki işim;
Bu evren ortasında bileyim ben neymişim?

Anlatayım açıkça doğru, gördüklerimi,
Yazayım ben fikirce öne sürdüklerimi.

Yıllar var ki vaktimi bununla geçiririm,
Neyim varsa, bu yolda çekinmeden veririm.

Benim vergim nedir ki, birkaç kitaptır ancak,
Çobanın armağanı, bilirsin ne olacak?

Bu kitap da öyledir, amma hazindir sesi;
Her zaman dile gelmez destanların böylesi.

Bunda hem hikaye var, hem öğüt, hem savunma;
Biraz da dert dökerek içten içe avunma.

Senin sevgin, yazdıran bütün bunları bana;
Senin sazın elimde, senden söylerim sana.

Üç tellidir bu çöğür, sensin onun bülbülü;
O'na sıskadır diyen, şimdi olmuş bir ölü.

Leyla - Mecnun masalı yoktur bunun içinde,
Neler geçmişse vardır ömrümün sürecinde.

Bu bir name yücel'den, yollanılmış adına;
Sanırım ki, kolayca varacaksın tadına.

Seversen hikayemi, başka dostlara anlat;
Beğenmezsen, darılmam, tutma elinde, yırt, at!...

Orhantepe, 17 Temmuz 1959

 MEB



Paracelsus: Tıp ve Simya Üstadı

Philippus Aureolus Theophrastus Bombastus von Hohenheim, ya da bilinen adıyla Paracelsus, şüphesiz ki 16.yüzyılın en büyük simyacısıdır. Gerek mucizevi tedavileri ile tıp bilimine yaptığı katkılarla, gerek simya çalışmaları ve çeşitli okült konularda yazdığı kitaplarla tarihe ismini altın harflerle yazdırmıştır. Öyle ki takipçileri ona Alman Hermesi, Ölümsüz İsim, Kutlu Theophrastus gibi isimlerle adeta tapmıştır.

Annesini genç yaşta kaybeden Theophrastus, babasıyla birlikte Güney Avusturya’ya, Villach şehrine taşındı. Babası burada, gençlerden maden analisti ve maden şefi yetiştirmeyi amaçlayan bir okulda kimya, mineroloji ve metalürji dersi veriyordu. Genç Theophrastus ilk eğitimini burada, babasından aldı. Babası Wilhelm Bombast von Hohenheim, bir fizikçi ve kimyacı olmasının yanında aynı zamanda ezoterik ve okült konularda da yetkin bir insandı( Tötonik Cemiyeti’nin büyük üstadı olduğu iddia edilir).Büyük ihtimalle Paracelcus’un simya merakı babasından gelmektedir.

Paracelsus, öğrenme iştahının yanı sıra zekası ile de ön plana çıkardı. Bunun en net kanıtı henüz 16 yaşındayken Basle Üniversitesi’ne başlamasıdır. 1500’lü yıllarda bir üniversiteye girmenin ne kadar zor olduğu göz önünde bulundurulunca bunun ne kadar alışılmamış bir durum olduğu anlaşılacaktır. Üniversitede Simya, tıp ve cerrahi okuyan Paracelsus’un, büyük ihtimalle farmatoloji çalışmaları da burada başladı. Daha sonra Vienna’ya giden Paracelsus, burada Ferrera Üniversitesi’nde doktora yaptı. “Celsus’tan1 daha büyük” anlamına gelen Paracelsus ismini de burada kullanmaya başladığı farz edilir.

Simya bilimine Cornelius Aggripa von Nettesheim’ın da öğretmeni olan Başkeşiş Henry Trithemius tarafından inisiye edilmiştir. Öğrenmeye ara vermeyen Paracelsus’u, daha sonra Sigismund Fugrer’den kimya, mineroloji, tıp ve cerrahi dersleri alırken görüyoruz. Fugrer,nekromansi deneyleri yüzünden otoriteler ile bozuşup şehri terk etmek zorunda kalmış, o dönemin en ünlü ve zengin hekimlerinden birisiydi.

Eğitim hayatı bittikten sonra, hayatını astroloji, çeşitli kehanet ve okült çalışmalarla idame ettiren Paracelsus, göçmen bir hayat yaşamaya başladı.

İsterseniz bu noktada bu büyük ustanın yaşam öyküsüne ara verip simya çalışmalarını bir inceleyelim.

Paracelsus, Yunan dört element konseptini reddetmedi, ancak kendisi “Tria Prima” adı verilen “Üç İlksel Madde” fikrini oluşturmuştur.

Batı Simyasının temellini oluşturan bu fikre göre, bütün kâinat üç sembolik maddeden oluşmuştur.

-Tuz
-Cıva
– Kükürt (veya Sülfür)

Tuz; Bedendir, maddenin fiziki bölümüdür. Toprak elementine tekabül eder

Cıva; Candır (İng. spirit). Maddedeki yaşam enerjisidir.

Kükürt; Ruhtur (İng. Soul) Bireysel özdür.

Paracelsus’un yaptığı bu ayrım, simya tarihinde bir mihenk taşıdır. Ondan sonra gelen bütün üstatlar, bu üç elementi temel alarak çalışmıştır.

Paracelsus’tan bahsedip de Homunculus’tan bahsetmemek olmaz. Son zamanlarda Japon animeleri gibi popüler kültür eserleriyle gündeme gelen Homunculus, Latince “küçük adam” anlamına gelir. Teoride, simyacının çeşitli yöntemlerle cam bir şişede yarattığı küçük insan olarak tanımlanabilir.

Kendi kendine bir canlı yaratma düşüncesi çok cezbedici gelmiş olacak ki, Paracelsus’un popüler kültüre en çok yansımış çalışması Homunculus’tur. Tabii her simya çalışmasında olduğu gibi Homunculus’a da sembolik bir şekilde bakmalıyız.  Gerçekten simya yoluyla bir şişe içinde küçük bir insan yaratmak ne kadar mümkün bilinmez ama internetteki “homunculus deneyi” trendi gibi bir şey olmadığı su götürmez bir gerçektir.

Paracelsus majikal çalışmalarda da bulunmuştu. Hayatı boyunca kehanet yöntemlerine başvurduğu bilinse de, bu alandaki en önemli çalışması herhalde Magi Alfabesi’ir.  Kendi yarattığı bu majikal alfabe ile melek isimlerini yazarak çeşitli gezegen tılsımları yapmıştır.

(Paracelcus bu alfabeyi büyük ihtimalle o dönemin majikal alfabelerinden ve İbrani alfabesinden esinlenerek yarattı)

magi alfabesi
                                                                                 Magi Alfabesi
merkür tılsımı
                                   Merkür Tılsımı
                                     Magi alfabesi ile yapılmış Merkür Tılsımı
Okült çalışmalarına kısaca değindiysek artık hayat hikâyesine kaldığımız yerden devam edelim. Son bıraktığımız yerde eğitim hayatını bitirmiş, göçmen bir hayata başlamıştı.

Seyahatleri sırasında Almanya, Fransa, Macaristan, Hollanda, Danimarka, İsveç ve Rusya’yı ziyaret etmiştir. Rusya’da Tatarlar tarafından esir alınmış, Tatarların elinden kaçtıktan sonra, önce Litvanya’ya, oradan da Macaristan’a gitmiştir. Daha sonra Paracelsus’u İtalya’da askeri doktorluk yaparken görüyoruz.

Gezileri Paracelsus’u Mısır’a, Arabistan’a ve en sonunda İstanbul’a getirmiştir.  İstanbul’da mucizevi şeylere tanık olmuş ve efsane doğruysa evrensel eriyik Alcahest’in sırrını da burada bir üstattan öğrenmiştir.

Manly P. Hall, Paracelsus’un İstanbul ziyaretini şöyle aktarmıştır:

“Paracelsus bilgisini hapçı doktorlardan değil, İstanbul’daki dervişlerden, varlık çağıran, çiğin içindeki semavi cisimlerin ışınlarını yakalayan ve çaresiz hastalıkları iyileştiren büyücülerden, sihirbazlardan ve çingenelerden öğrenmiştir”

1526 yılında Almanya’ya döndü. Burada kendisine, bizzat Erasmus ve Ecompliadus tarafından kendisine fizik, tıp ve cerrahi alanında profesörlük teklif edilmiştir. Böylece Paracelsus daha önce okuduğu üniversitede profesörlük yapmaya başladı.

Paracelsus döneminin tıpçı ve doktorlarından çok rahatsızdı. Bu rahatsızlığını defalarca kez dile getirmiştir ki   Paragranum kitabında şu dizeleri bence isyanının en net ifadesidir;

“Bilinmeyen sebeplerden kaynaklanan hastalıkların sayısı, mekanik sebeplerden kaynaklananlardan çok daha fazladır ve bu tür hastalıklar için hekimlerimizin hiçbir çaresi yoktur, bu hastalıkların sebebini bilmedikleri için onları tedavi edemiyorlar. Yapabildikleri tek şey hastayı gözlemlemek ve hastalığı hakkında tahmin yürütmektir. 
Hasta, kendisine verilen ilaç ona zarar vermeyip iyileşmesini engellemiyorsa kendini şanslı saymalıdır. En sevilen hekimlerimizin en iyileri en az zarar verenlerdir. Fakat ne yazık ki, bunlardan bazıları hastalarını cıva ile zehirlemiş, kimileri de onların hacamat yüzünden kanamadan ölmesine neden olmuştur. 
Bazıları o kadar bilgilidir ki, bilgileri akıllarından bütün sağduyuyu alıp götürmüştür, diğerleri ise hastaların sağlığından ziyade kendi ceplerini düşünüyorlar. 
Bir hastalık kendini hekimin bilgisine uydurmak için değişmez, hastalığın sebebini anlamak zorunda olan hekimdir. Bir hekim doğanın hizmetkârıdır, düşmanı değil; doğaya hayat için mücadelesinde rehberlik etmeli, akıldışı müdahalesiyle iyileşmenin önüne yeni engeller çıkarmamalıdır. ”

Dönemin bu vahim durumu içerisinde Paracelsus, bitkilerden ve metallerden ilaçlar yapmış, hermetik anatomiyi ve manyetizma prensiplerini (hatta Carl Gustav Jung’a göre psikolojiyi de) kullanarak insanları tedavi etmiştir.

Peki, bu kadar büyük bir hekim neden bugün bir Hipokrat, bir Galen kadar hürmet görmüyor?
Bu sorunun cevabını Archibald Cockren “Alchemy Rediscovered and Restored (ülkemizde Simya Sanatı ve Simyacılar olarak basıldı) isimli kitabında şöyle vermiştir;

“Derslerinde, dönemin otoriteleri tarafından kesinlikle değiştirilmez ve karşı çıkılamaz olarak görülen ve en ufak bir farklı yorumun sapıklık olarak görüldüğü Galenin sistemini ‘köhne’ diye bir kenara attığı için ona ‘Hekimlerin Luther’ı’ ünvanı verilmiştir. Paracelsus, Galen’in sistemini bir kenara atmakla kalmamış, onun ve takipçilerinin çalışmalarını bütün üniversitenin gözü önünde tunç bir tencerede sülfür ve nitrat kullanarak yakmıştır. Bu cüretkâr davranış, hayli kendine özgü fikirleriyle birlikte ona sayısız düşman kazandırmıştır. Mineral ilaçlarla gerçekleştirdiği tedaviler, tıp fakültesi ve bu ‘sapığın’ öğretileriyle otoriteleri sarsılan şahsiyetlerin düşmanlarını arttırmaya yetmiştir”

Paracelsus, bu kadar çok düşman edindiği Basle Üniversitesi’nde profesörlüğünü uzun süre elinde tutamadı ve göçmen hayatına geri dönmek zorunda kaldı.

Bu ikinci göçmenlik döneminde Almanya ve Fransa’da bulunduğunu ve bir kez daha hekimlerle kavgaya tutuştup meslektaşları tarafından şarlatan ilan edildiğini okuyoruz. Ancak bu sefer de o dönemde mucizevî sayılabilecek tedavilere imza atarak rakiplerine karşı üstünlük kazanmıştır.
Döneminde kıymeti bilinmeyen bu kıymetli insan, kısa bir hastalığın ardından 1541 yılında White Horse hanında ölmüş, kendi tabiriyle “ölümle yaşamı takas etmiştir”. Büyük ihtimalle pek çok simyacı gibi yaşam süresini uzatabilecekken, o ölümü eski bir dost gibi kucaklamış, zamanı geldiğinde ölmeyi tercih etmiştir. Mezarında yazan “Ölümle yaşamı takas etti( Vitam cum morte mutavit) “ sözü, ölümünün bilinçli bir tercih olduğunu çağrıştırmaktadır.

1) Celsus: M.S. 1.yüzyıldan sonra yaşamış Romalı ansiklopedist ve tıp bilimci
Yazı için, Harpocrates’e teşekkürler.
Kaynakça
1-Tüm Çağların Gizli Öğretileri – Manly P. Hall(The Secret Teachings of All Ages) Mitra Yayınları,
2-2008 Simya Sanatı ve Simyacılar – Archibald Cockren (Alchemy Rediscovered and Restored) Mitra Yayınları,2015
3-Brittanica,Biography of Paracelcus


Mevlana "Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel"

Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim….

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz…

Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…

Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin Beri gel, beri !

Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol..