07 Temmuz 2022

’Kapana kısılmış dev’ ben de kızı Defne


Tek ciğer olmayan yaşlı adam! Altmışında baba oldu. O, benim babamdı. Yazı yazan, kızan babam. Bir şeyleri unutmayan, unutamayan adamdı. Yazı işçisiydi. Taşa kazır gibi yazdı.

 DEFNE ILGAZ

Babamın kızı olarak kendimi hiçbir zaman prenses hissetmedim. O benden daha çok başarmamı, yenmemi, üstesinden gelmemi bekledi... ‘Rıfat Ilgaz’ın kızı olmak nasıl bir şey’ sorusunu defalarca duydum. Cevabı soranlar verdi hep. ‘Büyük bir onur’ dediler. Katıldım ben de. İtiraz ettiğim hiç olmadı. O, benim babamdı. Yazı yazan babam. Kızan babam. Öfkeli adam. İçinde biriktirdiği öfkesi, kızgınlıkların kalıntılarıyla yaşadı hep. O bir şeyleri unutmayan, unutamayan adamdı. Yaşadıkları, unutulacak şeyler değildi. O bana benzeyen adamdı. Ağzı, burnu, saçları, ayakları, duruşu, bakışı, kızgınlıkları, içinde biriktirdikleriyle benden bir tane daha...

  

O benimdi. Uzak olsa da, hiçbir hilebaz ya da illüzyonistin değiştiremeyeceği bir gerçeklikle benim olandı. Ben de onun olandım. Onun kızıydım, çekemeyenler değiştiremediler, olmuştu bir kere, olmuştum.

Şarkı söyledim dinledi. Yaptığım bestede Türkçe yazım hatası buldu düzeltti. “Benden de bestele” dedi. Olur dedim. Dinlemek nasip olmadı onun şiirinden yaptığım besteyi.

UZAK GÖRÜŞLÜYDÜ HEP HAKLI ÇIKTI

‘Sularda Güneş Olmak’ şiirinde tayin ettiği güzergah gerçek oldu. Dedikleri hep oldu, önerdiği gibi karanlık sularda güneş olmayı tercih ettim hep, “Kargaların ölmezliğine inat”.

Sahiden yakışıklıydı. Annem ona hep aşıktı. Son nefesine kadar sevdi babamı. Hayrandı, kimseyle kıyaslıyamıyordu bile... Benimle ilintilendirirdi onu. Kızınca “Onun gibi zalim” buldu beni, evlendiğimde baban gibi terkettin beni diye karalar bağladı. Babama benzediğim için hayranlık duydu bana. Onun gibi eleştirel biri olduğum için kırıldı.

‘Başka’ydım onun gibi. Babamı ben en çok annemden dinledim. Ona umutsuzca aşık, onulmaz bir şekilde kırgın annemden. Ne beklersiniz şimdi benden?

Dört çocuğu içinde yumurtadan sanatçı çıkan bendim. Ama pek bilinmedim. Ne gam!

Bana şiir yazdı. Bir kez tanımadı. Tokat attığı da oldu.

Yazı işçisiydi. Çalışkandı. Sabah kalkar ofise gidercesine düzgün giyinir, ev ayakkabılarını da giyer çayını demler ve çalışmaya koyulurdu. Elle ve eski Türkçe ile yazardı. ‘Bu steno gibi’ derdi. Annem işten gelince daktiloda ‘tape’ ederdi. Tabi babamın diktesiyle.

Annem babam varken kuzu gibiydi. Munis. Sonradan o da sertleşti, atmaca gibi oldu. Çetin ceviz!

Annemin gözünde babam dünyanın en yakışıklısıydı, kıyas kabul etmezdi. En mükemmeliydi. Ama Gaddar Davut’tu ( kimse o artık), buna ne demeliydi?

İki ‘değişik’in bir araya gelmesinden mütevellit, öz kardeşsiz bir yapım, Defne Ilgaz’ım ben efendim, saygılar sunarım!

Erkekler benden hep ürktü. Rıfat Ilgaz’ın kızıydım ben. Cesur olan biriyle evlendim.

Takdim edildiğimde hep itirazlar oldu, “Torunu olmayasın”, “ Yok, kızıyım”... Kimlik göstermeler falan.

Ailesinden farklı soyadı almış. Çünkü farklı yol seçmiş kendine. Onlar Öztekin. Babam Ilgaz.

Kütüğümüzde babamın doğumu 8 Mayıs yazıyor. Bu 7 Mayıs ne ayak?

Babaannem ‘güççük ayda’ doğduğunu söylemiş. Babam Şubat’ta doğduğunu bizzat kendisi söyledi bana. Kale alın beni, kızıyım ben onun, Allah Allah!

Burcunu merak etmiş, kurcalamıştım. Bence balık!

Sıfır kan grubuydu.

Hep kolay yazdım. Şiir, şarkı sözü... İşte bu hep genetik. Ama ben onun gibi işçi değilim. O, yazı işçisi...

Onun en sevdiği namı ‘Rıfat Usta’ idi. En sevdiği tanımlanma şekli de ‘Ozan’. Öğretmenliğini çok özlediğini hissederdim. Sabıkalanınca yapamamaktan ötürü hayıflandığını da. Ben de öğretmenim. Dört yıldır uzağım sınıflara. Sınıf görünce ağlayacak durumdayım. Ben de Karagümrük’te öğretmenlik yaptım. Ben de Usta namı alınca pek böbürlendim onun gibi. Usta öğreticilikti benimkisi, ‘Defne Usta’ olunca ne anladım onu!

Ben de Düzceli oldum. Seksenbir buçukuncu il (!) Akçakocalı değilim belki ama merkezden bir Düzceli oldum. Dört yıl oldu. O altı yıl kalmış. Bakalım benimki ne kadar sürecek?

TEK CİĞERİ OLMAYAN YAŞLI ADAM

O beş kez evlendi.

İlk çocuğu Gönül’dü. Matematik öğretmeniydi. Rahmetli oldu. Son çocuğu benim. Sinema ve müzik öğretiyorum. Yaşıyorum.

Gönül ablam annemden büyüktü. Olur öyle şeyler. Gönül ablamın oğlu Murat askere giderken tutturmuş, teyzemin elini öpeceğim, diye! Teyze yani ben, o sırada on yaşındayım!

Rıfat Ilgaz bu, ne zaman ne yapacağı belli olmaz! Tek ciğeri olmayan yaşlı adam! Altmış yaşında baba oluyor, torunlarıyla aynı yaşta bir kız çocuğu! Bak sen!

Annemin babası sağlam Turancı emekli bir başkomiser. Zekeriya Muhteremoğlu. Damada gel damada!

Bu babayla bu kayınpeder hiç kavga etmediler. Aralarında resmî olarak üç yaş vardı. Aynı binada yaşıyorduk, Küçükçekmece Gölü’nün kenarında. Her akşam ya deniz tarafına ya göl tarafına bakan bir balkonda kadeh tokuşturdular. Medeniyet öğrenin.

Annemden duyduğuma göre 1910 doğumlu aslında. Nüfusa geç yazdırılmış. Bilemem! Annem öyle söyledi.

Kıskançtı. Çok. Anneme göz açtırmazdı. Restoran kapattı. Benim doğum günümde. Net hatırlıyorum. Mühür Gözlüm’ü çaldırıp durduğunu da. Bir daha çalsam. Ama gene de garson baktı diye tatsızlık yaptı. En çok kıskançlık yüzünden tartışılırdı. Annem ondan 26 yaş küçüktü.

Benim annem de yazar. Hani şu başörtülü ulusalcı yazar. Afet hanım. Bildiniz? Annem son eşiydi. Resmî olarak en uzun süren evliliği. Ben 18 yaşına girerken ayrıldılar. Annem onu çok sevdi ve hiç affetmedi, 

Babamın kitaplarını okumaya devam ediyorum. Çoklar. Okudukça hayranlığım artıyor. Zaten şairliğini çok tutuyorum. Daha besteleyeceğim, Karadeniz’in kıyıcığında bir başka oluyor babamı okuması.

EKİM DEVRİMİ KOKTEYLİNDE TANIŞTILAR

R%C4%B1fat%20Ilgaz%20ve%20Aziz%20Nesin 

Aziz Nesin, ‘Rıfat Bey Neden Kaşınıyor Hikayesi’ni babamdan esinlenip yazmış. Babamın mayonezli levrek sevgisine ve dördüncü eşine denk gelen rahat yaşantısına dokundura dokundura... Annem muzip muzip kıkırdayarak anlatır dururdu.

Annem de komikti. Çok güzel espiriler yapardı. Öykülerini bilenler, köşe yazılarını takip edenler bunu bilirler zaten. Ama ne gülerdik, yerlerde yuvarlana yuvarlana.

Böyleydi bizimkiler. Rıfat, Afet. Bak isimleri de benziyor. Nerden nereye! Babamınkiler Kırım’dan Bartın’a... Anneminkiler Kırım’dan Bulgaristan’a oradan Türkiye’ye.

Ya peki nerde tanışıyor bu enteresan çift? Rus konsolosluğunda kardeşim! Ekim Devrimi kokteylinde. Olacak o kadar.

SOSYALİST İŞTE...

Kütüğümüz Bartın’da. Bartın’ı hiç görmedim, en kısa zamanda göreceğim.

Babası Duyuni Umumiye memuru, yani tayinle gelinmiş Cide’ye. Cide’yi gördüm. O beyaz evde bir gece kaldım babamla. Bana dürbünle karşı kıyıyı gösterdi.

O evi belediyeye bağışlamış. Ne gerek var? Sosyalist işte!

TAŞA KAZIR GİBİ KAZIDI BİR ÖMÜR

Taş ustasının taşın başına oturması gibi her sabah kollarını sıvar otururdu ham gerçeklerin başına, ustalıkla yontardı onları, neler çıkarırdı neler. Bizden, mahalle sakinlerinden, gördüğü, duyduğu, hissettiği, yaşadığı her şeyden abideler yarattı. Yazı emekçisiydi yazıya sadık, kazıdı kazıdı bir ömür, taşlara kazır gibi hem de dişiyle tırnağıyla.

  

 Rıfat Ilgaz - Afet Ilgaz - Defne Ilgaz 

 

Geleneksel ve Eleştirel Kuram - Max Horkheimer

 Geleneksel ve Eleştirel Kuram 

Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinden Max Horkheimer’in seçme makaleleri birarada. Yeni bir Marksist kuram oluşturma çabalarının ürünü olan makalelerde, Batı felsefesinin ana kavramları üzerinden, felsefe ve toplum bilimlerinin nasıl bütünleşebileceğine ilişkin yanıtlar bulmak mümkün. Kitapla aynı adı taşıyan “Geleneksel ve Eleştirel Kuram” makalesi ise, Horkheimer’in en önemli çalışmalarından birini oluşturuyor.


Günümüzde “toplumsal tin” ve “halk topluluğu”** haykırışlarıyla, birey ve toplum arasındaki karşıtlık her geçen gün daha da derinleşmektedir. Bilimin kendi kendini belirlemesi gitgide daha da soyutlaşmaktadır. Düşüncenin konformizmi, onun sabit bir meslek olduğunda diretme, toplumsal bütünün içinde kendi içine kapanmış bir alandır, düşüncenin asıl özünü feda etmektedir. [“ ‘toplumsal tin’ ve ‘halk topluluğu’ ”/1937: “toplumsal tin ve halk topluluğu”.]

 



 Marksçı toplum kuramında* bilim, insanın üretici güçleri arasında sayılır. Bilim, son yüzyıllarda kendisiyle birlikte gelişen düşüncenin ortalama devingenliğinin koşulu olarak, ayrıca ileri ülkelerde toplumun alt tabakalarının üyelerinin bile paylaştığı, doğa ve insan dünyası üzerine basit bilgiler biçiminde, özellikle de keşifleri toplumsal yaşamın biçimini nihai olarak belirleyen bilim araştırmacılarının zihinsel yeteneğinin bileşeni olarak modern endüstri sistemini olanaklı kılar. Toplumsal değerleri yaratmanın aracı olması, yani üretim yöntemleriyle düzenlenmiş biçimde elimizde bulunması bakımından bilimin kendisi de bir üretim aracıdır. 2. Bir üretici güç ve üretim aracı olarak bilimin toplumun yaşama sürecini etkilemesi, pragmatik bir bilgi kuramım asla haklı çıkarmaz. Bir bilginin verimliliği kendi hakikat talebinde bir rol oynadığına göre, bundan dışsal kaygılarla bir örtüşmeyi değil, büime içkin bir verimliliği anlamak gerekir. Bir yargının doğruluğunun sınanması, yaşam için öneminin sınanmasından farklı bir şeydir. Toplumsal çıkarlar, hakikat üzerinde hiçbir zaman belirleyici olmazlar; tersine kuramsal ilerlemeyle bağıntılı olarak gelişmiş bulunan kıstaslar geçerlidir. Gerçi bilimin kendisi de tarihsel süreç içinde değişir ama bu olguya işaret etmek, bilginin ulaşılmış bulunan gelişme aşamasındaki konumuna uygun düşen hakikate ilişkin kıstaslardan başka kıstasların uygulanması için hiçbir zaman bir argüman oluşturmaz. Bilim * [“Marksçı toplum kuramı”/1932: “toplum kuramı”-! 10 Geleneksel ve Eleştirel Kuram toplumsal dinamiğe dahil edilse bile, yine de kendine özgü karakterinden arındırılamaz ve yararcı bir biçimde yanlış anlaşılamaz. Elbette, pragmatik bilgi kuramının ve genel olarak güreciliğin reddedilmesini belirleyen nedenler, asla kuram ve pratiğin birbirinden pozitivistçe ayrılması sonucuna götürmez. Bir yandan kuramın ne yönü ve yöntemleri ne de nesnesi, yani gerçekliğin kendisi insanlardan bağımsızdır; öte yandan bilim tarihsel sürecin bir etmenidir. Kuram ve pratiğin birbirinden ayrılması bile tarihsel bir fenomendir 3. Bilim, genel iktisadi bunalımda, toplumsal zenginliğin çok sayıdaki unsurundan, ereğini [Bestimmung] yerine getirmeyen bir tanesi olarak belirir. Bugün toplumsal zenginlik, daha önceki dönemlerdeki düzeyinin çok üstüne çıkmıştır. 

 
Yeryüzünde şimdiye dek olduğundan çok daha fazla hammadde, daha çok sayıda eğitimli işgücü ve daha iyi üretim yöntemleri mevcuttur; ama bunların insanlara gereğince yararı dokunmamaktadır. Toplum, günümüzdeki biçimiyle kendi içinde gelişen güçlerden ve kendi çerçevesi içinde yaratılan zenginlikten gerçekten yararlanabilecek durumda değildir. Bilimsel bilgiler de, başka türden üretici güçlerin ve üretim araçlarının yazgısını paylaşır: Uygulanma dereceleri, yüksek gelişim düzeyleriyle ve insanların gerçek gereksinimleriyle büyük bir ters orantı içindedir; bu yüzden nicel ve nitel olarak daha fazla gelişmelerine de ket vurulmuş olur. Daha önceki bunalımların akışının gösterdiği gibi, iktisadi denge ancak insani ve maddi değerlerin hatırı sayılır ölçüde yok edilişiyle yeniden kurulabilir. 4. Günümüzdeki bunalımdan tam da insani koşulların daha iyi biçimlendirilmesi için çalışan güçleri, özellikle de rasyonel, bilimsel düşünceyi sorumlu tutmak, bunun gerçek nedenlerini gizlemek demektir. Rasyonel, bilimsel düşüncenin yükselişi ve bireylerin kültürünün artırılışı, “ruhsal olan”ın eğitilmesinin gerisine çekilmeye ve endüstride mesleki olarak gerek duyulmadığı sürece, belirleyici merci olarak eleştirel aklın itibarı düşürülmeye çalışılmaktadır. Aklın sadece gündelik yaşamın amaçları için yararlanılabilir bir araç olduğu, ama büyük sorunlar karşısında susması ve meydanı ruhun daha tözsel güçlerine bırakması gerektiği yolundaki öğreti aracılığıyla, bir bütün B ilim ve Bunalım Üzerine N otlar (1 9 3 2 ) 11 olarak toplumla ilgilenen kuramsal çalışmanın hedefi saptırılmaktadır. Modern metafiziğin bilimciliğe karşı savaşımının bir parçası da, bu daha geniş toplumsal akımların bir yansımasıdır. 5. Gerçekte savaş öncesindeki on yıllarda yapılan bilimin bir dizi hatası vardır; ama bu hataların nedeni rasyonelliklerinin aşırıya vardırılması değil, toplumsal ilişkilerin giderek artan bir biçimde katılaşmasına bağlı olarak daralmasıdır. Bilimdışı kaygıları dikkate almadan olguları kaydetme ve olgular arasında egemen olan düzenlilikleri saptama görevi, başlangıçta burjuvazinin özgürleşme sürecine ilişkin hedefinin bir parçası olarak, bilimsel araştırmanın skolastik engelleriyle eleştirel bir tartışma içinde ileri sürülmüştü. Ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında bu tanım ilerlemeci anlamını yitirmişti ve tam tersine, bilim uğraşının, fenomenlerin önemli ve önemsizi ayırt etme kaygısı gütmeden kaydedilmesi, sınıflandırılması ve genelleştirilmesine indirgenmesi olduğu ortaya çıkmıştı. Aydmlanma’nın hâlâ tahakkümü altında bulunduğu daha iyi bir topluma ilişkin çıkarın yerini, mevcut toplumun sonsuza dek süreceği düşüncesini temellendirme çabası aldıkça, ket vuran ve örgütlenmeyi bozan bir moment de bilimin içine girmiştir. Bilimin sonuçları, en azından kısmen, endüstride yararlı bir biçimde kullanılırken, tam da, keskinleşen bunalımlar ve bununla bağıntılı toplumsal savaşımlar aracılığıyla daha savaş öncesinde gerçekliğe egemen olan toplumsal sürecin bütünü sorunu karşısında bilim başarısız kalmıştır. 

  Oluşa değil de varlığa yönlenmiş yöntemde, verili toplum biçimini kendini yineleyen hep aynı süreçlerden oluşan bir mekanizma olarak görmek söz konusudur; bu mekanizma kısa ya da uzun bir süre için aksayabilir, ama asla karmaşık bir makinenin açıklanmasının ötesinde bir bilimsel davranış tarzı gerektirmez. Oysa toplumsal gerçeklik, tarihsel etkinlik içinde bulunan* insanların gelişmesi öyle bir yapı oluşturur ki, bu yapının kavranılması, radikal olarak biçim değiştiren tüm kültürel ilişkileri altüst eden süreçlerin kuramsal olarak resmedilmesini gerektirir ve eski doğabilimin hep yeniden var olanın kaydedilmesini görev edinmiş * [“etkinlik içinde bulunan”/1932: “davranış içinde bulunan”.! 12 Geleneksel ve Eleştirel Kuram davranış biçimiyle kesinlikle üstesinden gelinemez. Bilimin toplumsal süreçle bağıntılı olan sorunların uygun bir biçimde ele almışına karşı kendini kapatması, yöntemsel ve içeriksel bir yüzeyselleşmeye yol açmıştır; bu yüzeyselleşme sadece tekil konu alanları arasındaki dinamik ilişkilerin ihmal edilişinde dile gelmez, disiplinlerin işleyişinde dL/e çok çeşitli biçimlerde hissedilir. Bir dizi açıklanmamış, donuk ve fetiş karakteri taşıyan kavramın hâlâ bir rol oynayabilmesi, bu kendini kapatmayla ilişkilidir; oysa bu kavramlar olup bitenin dinamiğiyle ilişkilendirildiğinde aydınlatılabilir. Bu kavramlardan bazıları şunlardır: bilimin sözde üreticisi olarak kendinde bilinç kavramı; ayrıca kişi ve dünyayı kendinden yola çıkarak kuran aklı; ebedi ve tüm olup bitene egemen olan doğa yasası; özne ve nesnenin aynı kalan ilişkisi; tin ve doğa, ruh ve beden ve diğer kategorik oluşumlar arasındaki katı fark. Bununla birlikte bu hataların kökü kesinlikle bilimin kendisinde değil, onun gelişimini engelleyen ve bilime içkin rasyonel unsurlarla çelişkiye düşen toplumsal koşullardadır.

Çeviren: Mustafa Tüzel

 kitapindi.com

 

Aziz Nesin - Kadı Burhaneddin Türbesi'nde


Aziz Nesin - Kadı Burhaneddin Türbesi'nde
Gençlik yıllarında Sivas'ta bulunan türbeyi ziyareti esnasında.
Olasılıkla 1940'lı yıllar.

Türbenin eski durumu. 
Sağ elini yasladığı mezar taşında yapıştırılmış dilek taşları görünüyor.

Fotoğrafçı: Bilinmiyor
Mehmet Erdinç arşivi
 

"Ben hayatımda üç şeyden vazgeçemem. Birincisi aşkım Diego, ikincisi sanatım, üçüncüsü ise Komünist Parti." Frida Kahlo

 

Kimine göre acının simgesi, kimine göre direnişin, kimine göre tutkunun, kimine göre aşkın, kimine göre feminizmin, kimine göre biseksüelliğin, kimine göre devrimin simgelerinden Frida…. Seni nasıl anlatmalıyım Frida? Hangi cümlelerle ortaya koyabilirim seni? Yıllardır o kadar çok anlamaya çalıştım ki seni, sende kendimi, sende direnme gücünü bulmaya çalıştım hep… şimdi nasıl o kadar uğraş arasından biraz olsun seni çekip şekillendireyim?

Meksikalı ressam Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon, 6 Temmuz 1907’de, Mexico City yakınlarındaki Coyoacan’da doğmuştur. Fakat doğum tarihini, Meksika devriminin gerçekleştiği 1910 olarak söylemiş, yaşamının modern Meksika’nın doğuşuyla başlamış olmasını istemiştir. “Meksika devrimiyle beraber doğdum” demiştir. Bu ayrıntı, onun bağımsız kimliğinin  sosyal ve ahlaki kalıplara karşı koyuşunun, tutkularıyla hareket edişinin, Amerikanlaşmaya karşı Meksikalılığını ve kültürel gelenekleri savunmasının ipuçlarını vermektedir.

Meksika devriminin çocuğu olan Frida, yaşamı boyunca bedeninde ve ruhunda dolaşan acılarla yoğrulmuş isyan ateşini resimlerine yansıtır. Ama, bu resimlerini sanat sermayesinin kataloglarında görme imkanı bulamazsınız. Resimlerinde dik duran başına rağmen yoğun olarak hissedilen acının nedeni çocukluk yaşlarına dayanıyor. 6 yaşındayken çocuk felci geçirmesiyle başlıyor hikayesi… aylarca babası bakıyor Frida’ya. Geçirdiği çocuk felci nedeni ile bir bacağı gelişmiyor ve Frida “tahta bacak Frida” oluyor. Zorlu geçen çocukluk yıllarından sonra tıp eğitimi alır Okul’daki yılları onu, dönemin kültürel ve politik havasına çok yakınlaştırır; sanat, edebiyat, özellikle babasının yardımıyla Alman felsefesini irdeler. Daha sonra anarşist bir edebiyat grubuna dahil olan Frida, bilmediklerini öğrenme hırsıyla kitaplarla arkadaştır.. Giderek politik bir kimliğe bürünen Frida, 17 yaşında Komünist Gençlik Birliği’ne üye olur.18 yaşında ise hayatına damgasını vuran tramvay kazasını geçirir. Kahlo’ nun bütün hayatını derinden etkileyen kaza, 17 Eylül 1925’te, erkek arkadaşı Alejandro Gomez Arias ile birlikte otobüsle okuldan dönerken gerçekleşir. Bindikleri otobüs, bir tramvayla çarpışır ve çok sayıda kişi ölür. Alejandro Arias Gomez, trenin çelik çubuklarından birinin, Frida’nın leğen kemiği hizasında, bir  tarafından girip, diğer tarafından çıktığını anlatmıştır.

Ambulans gelip de Frida hastaneye götürüldüğünde, doktorlar, omurgasının, bel bölgesinde üç noktadan kırıldığını, köprücük kemiği ile üçüncü ve dördüncü kaburgalarının da kırık olduğunu gördüler. Sağ bacağı on bir yerden kırılmış, yerinden oynamış ve ezilmişti. Sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. Çelik çubuk karnının sol tarafından girip cinsel organından çıkmıştı. Doktorlar, tekrar yürüyebileceğinden, hatta yaşayabileceğinden bile şüpheliydiler. Onu parça parça bir araya getirmeleri gerekiyordu. 32 defa ameliyat olan Frida’nın çocuk felci nedeniyle özürlü olan sağ bacağı kesildi.

Kızıl Haç Hastanesi’nden tam bir ay sonra, 17 Ekim’de ayrıldı. Taburcu edilmişti, ama aylarca evden çıkamayacağı düşünülüyordu. Resimle olan samimiyeti, resmin içinde kayboluşu, resmin onda doğuşu tamda o günlerde başlar. Yatağa mahkum geçen günlerinde sıkıntı ve acıdan kaçmak için resim yapmaya başlar. Kendisini görmek ve resmini yapmak için yanında küçük bir aynası vardır. 1925 yılından başlayarak, Frida’ nın hayatı, korkunç bir savaş ve omurgası ile sağ bacağında dinmeyen bir ağrıyla geçer. Ama çok acı çektiği halde, bunu göstermekten kaçınır. Hastayken bile sürekli gülümser.

5 Aralık 1925’te şunları söyler: “Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam.” Sadece Frida değil, ailesinin de bu duruma alışması oldukça zaman alır. Sürekli alçı korseyle yatan, acılar içinde haykıran kızlarının karşısında çaresizdirler. Frida’nın tedavi masrafları için aile elindeki her şeyi satmış, zor günler yaşamaktadır.

Bir Pazar günü aile Frida’ nın odasında toplanır. Tahtalar taşınır, alet çantası açılır. Frida’ ya yeni bir karyola yapmaya karar vermişlerdir. O günün akşamı karyola bitirilir. Tıpkı kralların sütun-lu karyolasına benzer. Annesi Matilde, sürpriz yaparak yatağın tavanına da bir ayna asar, Frida kendini seyredebilsin diye. Frida’nın ilk tepkisi dehşetlidir. Parçalanmış bedeni ve “kendisi” ile karşı karşıyadır artık. Bir süre sonra aynanın altında yatan bedenine, parçalanmış kimliğine daha az korkarak bakmaya ve aynadaki Frida’yı çizmeye başlar. Dayanılmaz şiddetteki ağrılarını duymamanın bir yoludur bu: “Aslında pek önem vermeksizin, resim yapmaya başladım” der sonraki yıllarda.

Frida resim çalışmalarını sürdürür, mecburen başladığı resim yapma serüveni daha ailesine maddi olarak destek vermek için kullanmak ister. Yataktan kalkıp iyi hissettiği bir gün dönemin işçi partisi başkan, olan devrimci Diego Rivera nın yanına resimleri hakkında danışmak için gider. Pek çok kadının etrafında döndüğü Rivera; çirkin, uzun boylu, şişman bir adamdı. Patlak gözleri, yayvan bir burnu, kalın dudakları ve bozuk dişleri vardı. Her şeyiyle kaba olmasına rağmen, girdiği ortamlarda ışıldıyor, göklere çıkarılıyor, şöhretiyle, düşünceleriyle ve yarattığı polemiklerle her yerde ön plana çıkıyordu. Diego ise önce bu bedeni yaralı ufak tek kaşlı kadını görmezden geldi ama görüşmeleri devam ettikçe evlilikle sonuçlanan bir aşk içinde buldu kendini. 21 Ağustos 1929’da Kahlo ve Rivera evlenirler. Evliliklerinin ilk yılında Frida hamile kalır ama hamilelik sırasında yaşadığı sorunlar yüzünden, bebeği aldırır. Başına gelen kötü olaylar bununla da bitmez. Diego’nun, küçük kız kardeşlerinden biriyle ilişkisi olduğunu öğrenir. Hayatının sonraki yıllarında, başından iki düşük vakası daha geçer ve Diego’nun, başkalarıyla da ilişkisi olduğunu öğrenir. 1939 yılında nihayet boşanmaya karar verdir ama 1940’ta yeniden evlenirler.

“Diego’ya aşık oldum, ailem bundan hiç hoşlanmadı,çünkü Diego bir komünistti ve bizimkiler onu çok çok çok şişman Breughel’e benzetiyordu. Bunun bir fille beyaz güvercinin evlenmesini andırdığını söylüyorlardı. Her şeye rağmen 21 Ağustos 1929’da evlendik. Diego’ya; ‘Kızımın hasta olduğunu ve yaşamı boyunca sağlık sorunları olacağını unutmayın. Akıllıdır ama güzel değildir. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Her şeye rağmen onunla evlenmek istiyorsanız, rıza gösteriyorum’ diyen babam dışında düğüne kimse gelmedi.”

Frida için Diego’nun anlamını, günlüğüne yazdığı şu sözlerden izlemek olanaklı:

“Başlangıç Diego … Yapıcı Diego … Çocuğum Diego Ressam Diego … Babam Diego … Oğlum Diego Sevgilim Diego … Kocam Diego…Dostum Diego … Anam Diego Ben Diego Evren Diego”

İlişkileri, inişli çıkışlı ama, hep tutkuludur. Rivera, skandallar yaratan ilişkiler kurar ve defalarca Frida’yı aldatır. Frida’yı aldattığı kadınlardan biride Frida’nın küçük kız kardeşidir. Frida’nın da “aşk” diye tanımladığı ilişkileri olur. Bunlardan biri de, Rivera’nın Meksika Cumhurbaşkam’ndan aldığı özel izin sonucu Meksika’ya gelen Troçki’yledir. Troçki, Kahlo’nun evine yerleşir. Aralarında engellenemez bir yakınlık olur. Gizlilik koşullarında bir süre devam eden ilişki, Troçki’nin karısı tarafından fark edilir. Frida, Troçki’den ayrılır.

Frida’nın sağlığı sık sık bozulur. Dayanılmaz ağrıları teklarlar. Buna rağmen bütün gücüyle resim yapar. Amerika’da, Fransa’da sergiler açar. Başarıdan başarıya imza atar. Ama içindeki boşluk duygusundan kurtulamaz. Üç gebeliği de düşükle sonuçlanır. Bebeğe yaşam vererek, bir anlamda bedenindeki ölümle yaşam arasındaki mücadeleden, yaşamı doğurmak ister. Frida, çocuğu olmadığı için, bakıp oyalanabileceği hayvanlar besliyordu. Bunlarla ilgili iki portresi vardır: 1941’de yaptığı “Ben ve Papağanlarım” ile 1943’te yaptığı “Maymunlarla Otoportre”. 1950 yılında, omurgasından olduğu ameliyatlar nedeniyle, yine dokuz ay hastanede yattı. 1953’te ise

Meksika’daki galerisinde, ilk kişisel sergisini açtı. Bu sergiye katılamaması, yatağından çıkmasının mümkün olmadığını söylemiştir doktoru. Ama Frida içinden çıkmadığı yatağını taşıyan karyola ile sergiye katılmıştır.1954’te, hastalığı ağırlaştı. Buna rağmen Kuzey Amerika’nınGuatemala’ya müdahale etmesine karşı yapılan gösteriye katılmıştı. 13 Temmuz 1954’te, akciğerlerindeki damarların tıkanması sonucu ölmüştür. Sık sık intihar adına söylemlerde bulunduğu için intihar ettiğide düşünülmektedir. Ölmeden önce yazdığı son notta şöyle demiştir: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım”

Frida’ nın sanatı sürrealist olarak tanımlanmak istense de o bunu reddetmiş sadece kendisini çizdiğini, hayallerini çizmediği ni söylemiştir. m Bir sürrealist ressam kabul edilse bile gerçeklik Frida’ nın üç cümlesinde gizlidir; “Ben haya tımda üç şeyden vazgeçemem. Birincisi aşkım Diego, ikincisi sanatım, üçüncüsü ise Komünist Partisi'” “Sanat tarihinde ilk kez bir kadın, tam bir içtenlikle, yalın ve sakinliği içinde acımasız denebilecek bir içtenlikle yalnızca kadını ilgilendiren ve özel olguları dile getirmiştir.

Çok yumuşak ve zalim olarak da nitelenebilecek içtenliği, bazı şeylerin kesin ve tartışmasız bir biçimde tanıklığını yapmasını sağlamıştır; bunun için kendi doğumunu, meme emmesini, ailesi içinde büyümesini ve her türden korkunç acılarını, kesin olgularla duyguları genelleştirip, onları kos-mogonik ifadesine ulaştığı durumlarda bile her zaman yapmış olduğu gibi gerçekçi kalarak, derine inerek resmetmiştir… Frida Kahlo Meksika ressamlarının en büyüğüdür. Geleceğin dünyası için sahip olduğu değeri ölçmek mümkün değildir.”

Bu sözler dünyanın en ünlü ressamlarından Meksikalı Diego Rivera’ nın; 25 yıllık eşi-sevgilisi Frida Kahlo’ nun sanatına ilişkin. Pablo Picasso da Paris’te açtığı serginin ardından, benzeri bir yorum yapar Rivera’ya Kahlo için: “Ne sen, ne Derain ne de ben, Frida Kahlo gibi yüzler çizmeyi biliyoruz”. Aynı sergide Was-sily Kandinsky, Kahlo’yu gözyaşları içinde kutlar.

Frida’nın resimleri rahatsız edici görünebilir. Dik başlı meydan okuyan bakışlar kimi zaman, kimi zaman Frida başlı oklar yemiş bi ceylan, kimi zaman parçalanmış uçuşan organlar, yıkım, kayıp, kan, acı ama asla kökleri topraktan kesilmeyen varlıklar…

Yaşam ve ölüm, bedenin parçalanmışlığı ve aklın bütünlüğü, geleneksel olanla modernlik, gerçek ve beklentiler… Acıyı, umudu, umutsuzluğu ya da direnci anlattı resimlerinde Frida. Kendi gerçekliği ile birlikte Meksika gerçekliğini çizdi.

“Elbisem bu askıda asılı” adlı resminde Amerikan kültürünün öğelerini bir çöplük gibi üst üste yığdı. “Kökler” ile Meksika tarihinin derinliklerine işaret etti… Kalılo’nun sanatında genel olarak bedenin hissettikleri anlatılıyor. Bedeninin çektiği acı…

Çocuk felci, kaza, bitmek bilmeyen ameliyatlar, buna rağmen ‘Hasta Değilim” diyordu. “Sadece paramparçayım, yine de resim yapabildiğim sürece hayatta olmaktan memnunum”. En büyük acıyı resim yapamaz hale geldiğinde yaşadı. Resimlerinde açık bir somutluk ve bunun gerçekliği ölçüsünde direnç… otuz iki kez kesilip biçilmeye direnmenin de ötesinde bir şeyler…

Frida acıların olgunlaştırdığı bir kadın. Direnmenin ve tutkunun belirlediği bir yaşam. Bireysel acılarını evrensel acılara adamayı bilen bir devrimci. Korselerle ayakta durabilen Frida Kahlo’yu yarılmış çıplak bedeninden görünen ve omurgasını simgeleyen kırık bir antik Yunan sütunuyla ve vücudunun her bir noktasına çiviler saplanmış bir halde resmeden bir otoportreden daha iyi ne anlatabilirdi ki? Resimlerinde sembolik, gerçekçi ve sürrealist bir teknikle kendi acısını ve cinselliğini anlatan Frida, resimle kendini yeniden doğurur ve bu doğumu, Doğumum adlı tablosuna bütün çarpıcılığıyla yansıtır. Andre Breton’un desteğiyle açtığı serginin getirdiği uluslararası ünle, tablolarından para kazanmayı başaran Frida, Kandisky’ nin de dikkatini çeker. Çerçeve adlı tablosu, bugün Louvre Müzesi’ndedir. Sanattaki feminizmi ve politik kimliğinin yanı sıra, biseksü-el cinsel yaşamıyla da bir çok insanı ve sanatçıyı etkileyen Frida Kahlo, devrimci ruhuyla bugün edebiyattan, toplumsal cinsiyet çalışmalarına da kadar bir çok disipline ilham kaynağı olan modern eserleriyle ölümsüzleşmiştir.

Ressamın 70 tablosundan 50’si bugün, büyük bir Kahlo fanatiği olan Madonna’ nın koleksiyonunda bulunuyor.

“Yapıtım Asla yazılamayacak denli güzel öz-yaşam öykümdür.” diyor Meksikalı ressam otoportrele-ri için. Yazılamayacak ve bir daha yaşanamayacak kadar inişli çıkışlı, tutkulu, direniş dolu bir yaşam…

“Yaşam öykümün yazılmasını istemem. Kendi üzerime düşünmeyi bu kadar önemli saymıyorum” Tomris Uyar