jack kerouac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jack kerouac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Haziran 2024

Beat Kuşağı



Kahvaltı niyetine şarap, şiir ve hayal. ‘Beat’ ekseninde yaşam: Bodoslama, dibe vura vura, anında, şimdi ve burada. Yaşama coşkusu: olabildiğince naif ve bir o kadar heyecanlı ama bilgece, son sürat, doludizgin. Manyakça koşan atlar, bir bop melodisinin delibozuk tınıları, hızla giden bir arabanın ardında bıraktığı toz bulutu misali. Bir döneme damgasını vuran ‘Beat’ler, Kerouac’ın kaleminde yaşamın ritmine karşı kendi ezgilerini patlatıyorlar şimdi de. Dostlardan oluşan bir ağ bu; sıradan, sıradanlığıyla olağanüstü bir günün sınırları içinde.

“Oyun dediğin budur işte: özel bir konusu yok, özel bir ‘anlamı’ yok, insanlar nasılsa aynen öyle. Yazdığım her şeyi, dünyaya inmiş ve onu hüzünlü gözlerle izleyen bir Melek olduğumu hayal eder ve öyle yazarım.” – Jack Kerouac


 Çeviren-Garo Kargıcı

14 Mart 2021

Jack Kerouac - Big Sur


Yol Devam Ediyor! 

Şarap, şiir ve macera, tercihen doğada, şehrin çılgın kalabalığından uzakta… Bitmek bilmeyen içki alemleri, gece vakti düşülen yollar ve en sıcak dost ortamlarında bile ruhu üşüten yalnızlıklar eşliğinde olanca güzelliğiyle bir Beat şöleni: Big Sur. Yaşam kadar atik ve neşeli, yaşam kadar dehşetli.

Kerouac, bir döneme damgasını vuran Beat kuşağının buhranlarını Big Sur’de temize çekiyor. Tanrıya isyan ederek, durmaksızın içerek, her köşede ölümü görerek ve hayatla raksını sürdürerek kravatlı-takım elbiseli düzen düşkünleriyle dalgasını geçiyor. Ve Kerouac’ın kelimeleri, yaşamın temposuna yetişme telaşında, sayfalara sığmaksızın akıyor.

Big Sur, olgunlaşma çağındaki yazarın, kendisi ve hayatıyla hesaplaştığı, gerçeklere dayalı bir roman. Anılar birikmiş, tayfa toplanmış, şişeler dizilmiş yine. Delicesine, coşku ve sevgiyle, yol devam ediyor. Yaşam denen oyun sürüyor, sürüyor, sürüyor.

Dibine kadar.

 

22 Ekim 2020

Jack Kerouac - Deniz Benim Kardeşim


Deniz kabarıyor, ufuk bulanıyor, tehlike kol geziyor belki ama Kerouac’ın kahramanları, ölümün gölgesine inat, bazen bir arabanın yolcu koltuğuna kurulup bazen de bir geminin güvertesinde dikilip bilinmezliğe meydan okuyor. Şişeler devrilir, kalpler kırılır ve kafalar her daim karışırken yaşam, olanca temposu, sınırsız coşkusuyla kahramanları sarıp sarmalıyor ve onları mucizesine ortak ediyor. Öyle bir mucize ki bu, toz toprak içinde bir yolun kenarında bekleyerek geçirilen huzursuz saatleri, izbe barlarda içilen biraları ve hayal kırıklıklarının duvarlarda paralanan şişelere yansımasını kapsıyor, fakat her daim, ‘daha, daha, daha’ dedirtiyor. Öyle bir mucize ki, ölümünden onca yıl sonra, bizleri Kerouac’ın bu ilk romanıyla buluşturuyor. Dünya bunca büyük, hayat bunca kısayken Kerouac, Deniz Benim Kardeşim’e dostluğu, macerayı, mana arayışını, yaşamın tüm o sıradan anlarının güzelliğini atlamadan sığdırıyor. Yıllarca karanlıkta kalmış, Deniz Benim Kardeşim, Kerouac’ın bir şişeye koyup zaman denizinin enginlerine fırlattığı bir mesaj bizler için ve şişeden çıkan kâğıdın üzerinde şöyle yazıyor: “Yaşa!”  
 
Basit bir hayat! Ciddi bir hayat! Denizi sahiplenmek, ona göz kulak olmak , ruhunu salt ona teslim etmek, denizi sanki sadece o varmışçasına, tek önemli olan onun varlığıymışçasına kabullenmek, sevmek! 
 

17 Şubat 2020

Jack Kerouac 'ın eşine yazdığı mektupla şöyle bir şey yapmışlar

jack kerouac stella kerouac ile ilgili görsel sonucu

Jack Kerouac 'ın eşine yazdığı mektupla şöyle bir şey yapmışlar:

"Şayet bir gün yollarımız kesişirse, ayışığıyla aydınlanmış bir çam ağacı altında soğuk bir Kuzey Carolina gecesinde bana iletilen mesajla ilgili olarak sana öğreteceğim pek çok şey var. Bu mesaj, 'Hiçbir şey asla olmadığı'nı söylüyordu, bu yüzden endişelenme. Her şey bir rüya gibi. Her şey, içsel bir kendinden geçme hali. Biz, düşünen zihinlerimizden dolayı henüz bilmiyoruz. Zihnimizin gerçek özündeyse her şeyin sonsuza dek iyi olduğu biliniyor, sonsuza dek. Gözlerini kapa, ellerinin düşmesine ve sinirlerinin sakinleşmesine izin ver, 3 saniye için nefes almayı bırak, dünyanın ilüzyonu içinde sessizliği dinle; sayısız gezegenin oluşturduğu yumuşak bir bulut olan samanyolunda öğretilen ve unuttuğun dersi hatırlayacaksın. Bir aydınlanma anıydı o. Ben buna altın sonsuzluk diyorum. O Mükemmel. Hiçbir zaman doğmadık, gerçekte asla ölmeyeceğiz. Bunun, farz edilen ben, diğerleri, çoğul başkaları algısıyla bir alakası yok. Ben, sadece bir düşüncedir, ölümlü bir düşünce. Her şeye nakledilen tektir. Zaten bitmiş bir rüyadır. Bunun için korkmaya ya da gurur duymaya da gerek yok. Bunu aylarca dağlara bakmakla öğrendim. Dağların asla bir ifadeleri yoktur, boşluk gibidirler. Boşluğun boş olma halinin hiç parçalanıp yok olacağını düşünebilir misin? Dağlar parçalanır, dökülür; ama zihnin tek ortak doğası, boş ve uyanık aydınlatan sonsuz aydınlanma, uzayın boşluğu asla parçalanarak yok olmaz, çünkü asla doğmadı."

We Were Never Born by Dosnoventa.
With the support of Lacoste Live.

"I have lots of things to teach you now, in case we ever meet, concerning the message that was transmitted to me under a pine tree on a cold winter day. It said that Nothing Ever Happened, so don't worry. It's all like a dream. Everything is ecstasy, inside. We just don't know it because of our thinking-minds. But in our true blissful essence of mind is known that everything is alright forever and forever and forever. Close your eyes, let your hands and nerve-ends drop, stop breathing for 3 seconds, listen to the silence inside the illusion of the world, and you will remember the lesson you forgot, It is all one vast awakened thing. I call it the golden eternity. We were never really born, we will never really die. It has nothing to do with the imaginary idea of a personal self, other selves, many selves everywhere: Self is only an idea, a mortal idea. I know this from staring at mountains months on end. They never show any expression, they are like empty space, but the emptiness of space will never crumble away because it was never born."
 

 

Jack Kerouac

Rahatsız bir yatakta özgürce uyumak, rahat bir yatakta tutsak olarak uyanmaktan daha iyidir.

Bu dünya tümüyle aynı malzemeden yapılmış bir filmdir, kimseye ait olmayan ve herşeyi barındıran bir film.

Bazı insanlar öylesine yoksullar ki, sahip oldukları tek şey “para”


22 Ekim 2019

Jack Kerouac - Zen Kaçıkları


Jack Kerouac yine yollarda Bu sefer kendi içsel yolculuğuna çıkmış “Zen Yolu”na koyulmuş. Soruyor: “Bu sonsuz evrende bulunuşun anlamı nedir?” Dağlara tırmanıyor, meditasyon yapıyor Yıldızlara bakıyor, Dostlarla sohbete dalıyor. Aklında aynı soru hep, cevabını arıyor. Onca yolculuk, onca âlem ve ayrılıktan sonra Bu sefer dağlarda buluyor özgürlüğü, Kendi yalnızlığında “sevecen”olmayı öğreniyor. Değiştiğini duyumsuyor, bazı şeyler dışında; ...Jack Kerouac yine yollarda anlayacağınız, Kendi zirvesini arıyor. Seviyor dünyayı sevmesine de Acınası ve tekinsiz buluyor yaşamın kendisini. Ölmek için doğulan dünyada,Yaşamı arıyor yollarda, yolculuklarda Dağlarda, Buda’da ve Tanrı’da…Yolda’yı Beat Kuşağı için bir manifesto olarak kabul ediyor ve saygıda kusur etmiyoruz, peki Jack Kerouac’ın Zen Kaçıkları nedir ve nasıl tanımlarız onu? Tanımlama işi bana kalırsa şunları söylerim: Bu Yolda manifestoysa Zen Kaçıkları da Beat Kuşağı’nın teorisidir…Çünkü Yolda bir kuşağın maceralarını anlatırken Zen Kaçıkları aynı kuşağı yaratan düşüncenin ilham kaynağını inceler.

*

Ben düşünmekten yoruldum, benim yerime de düşünür müsün? Benim yerime ilgilenir misin insanlarla, yalanla, ihanetle, yalnızlıkla? Geceleri birdenbire bastıran sağanak yağışlı korkuları alır mısın yamacımdan? Gündüz gözüyle sevemiyorum kimseyi. Yüreğimdeki bu düğümü çözebilir misin?...Jack Kerouac

12 Mart 2019

Jack Kerouac "Altın Sonsuzluk"

 
The Scripture of the Golden Eternity

I.
O göğü ben mi yarattım? Evet, o zihnimdeki bir kavramdan öte bir şey olsaydı ona “Gök” demezdim. Burada okur ve yazar olarak biz yokuz, sadece herşeyi kapsayan altın bir sonsuzluk var.
2
Yolu gösterecek olan uyanmış Buda, sezginin azalmasıyla ölen Mesih altın sonsuzluktur. Altın sonsuzluk, Tanrı, veyahut Tathagata ismi. İnsan Tanrı o. Sezgili Tanrı. Canlı, tapınılan Tanrı. Özgür kılan. Daima tek. Daimi. Yeri sağlam. Altın sonsuzluk. Herşey Mümkün. Hazır Tanrı. Sözünden dönen. Oturan. Aklanmış ve Huzurlu.
3
O gökyüzü ki, o ölümcül aklımın bir aldatmacasından öte bir şey olsaydı “o gökyüzü” demezdim. Onun için yarattım o gökyüzünü, Ben altın sonsuzluğum. Ben Ölümcül Altın Sonsuzluğum.
4
Yolu göstermek uyandım, hayatın azalmasıyla ölmek için seçildim, çünkü Ben Ölümcül Altın Sonsuzluğum.
5
Ben fani yaşam suretinde altın sonsuzluğum.
6
Doğruyu söylemek gerekirse, ben yokum, çünkü her şey boş. Ben boşum, Yokum ben. Herşey saadet.
7
Bu gerçek kanunun dünyadan daha çok gerçekliği yok.
8
Sen altın sonsuzluksun çünkü ben sen yokuz, sadece altın bir sonsuzluk mevcut.
9
Yaratıcı. Hiçbir yaratımı akılda tutmaz, çünkü bir şey hiçbirşeydir. Bunu anlayan o halde İnsan Tanrıdır.
10
Bu dünya tümüyle aynı malzemeden yapılmış bir filmdir, kimseye ait olmayan ve herşeyi barındıran bir film.
11
Hepimiz altın sonsuzluk olmasaydık burada olmazdık. Insana kötülüğü cezalandıran ceza meleği ve iyiliği ödüllendiren ödül meleği konusunda saf olmasını söylemek suya ıslak olmasını söylemekle eşdeğerdedir. Asla daha az yoktur, herşey Karma kazanılmış kader yasasına göre baştan saptanmış yüce gerçekliğe bağlıdır.
12
Tanrı bizim dışımızda değildir, ama sadece biz yaşayan ve ölüyüz, o asla yaşamaz ve asla ölmez. Öğrenmemiz gereken onun salt yüce gerçeklik olduğudur, çok zaman önce evrensel akıl arşivlerine yazılmış o, çoktan hasıl olmuş, elden bir şey gelmez.
13
Bu altın sonsuzluğu herşeyde gören bilgi, biz, siz, ben o, ve artık biz, siz, ben yok.
14
Ona ne isim vereceğiz, aklın ortak sonsuz maddesi mi? Ona esans desek, kimileri onun parfüm, altın, ya da bal anlamına geldiğini düşünebilir. O akıl bile değildir. Tartışılamaz, kelimelere bile dökülemez, sonsuz ve aslında gizemli ve açıklanamaz da değildir. O veya budur o. Altın sonsuzluğu rahatlıkla “Bu” diye adlandırabiliriz. Ama “Bir isimde neler vardır?” diye soruyordu Shakespeare. Bir başka isimle altın sonsuzluk sevgili gibi olacaktır. Bir Tathagata, bir Tanrı, bir Buda, bir Allah, bir Sri Krishna, bir Coyote, bir Brahma, bir Mazda, bir Mesih, bir Amida, bir Aremedeya, bir Maitreya, bir Palalakonuh, 1 2 3 4 5 6 7 8 sevgili gibi olacaktır. Altın sonsuzluk X’dir, altın sonsuzluk A’dır, altın sonsuzluk ^’dır, altın sonsuzluk O’dur, altın sonsuzluk [ ]’dır, altın sonsuzluk a-l-t-ı-n s-o-n-s-u-z-l-u-k-t-u-r. Başlangıçta kelimeydi, başlangıçtan önce, ezeli sonsuzlukta özdü. Hem “tanrı” kelimesi hem kelimenin özü boşluktur. Suret suretini alarak boşluk olan boşluk sureti sizin görüp duyduklarınız, tam şu anda hissettikleriniz, ve tattıklarınız, bu satırları okurken düşündüklerinizdir. Bir süre bekleyin, gözlerinizi kapayın, birkaç dakika nefesinizi tutun, evrenin menşeindeki iç sessizliğe kulak verin, bırakın elleriniz ve sinir uçlarınız unuttuğunuz saadetin, boşluğun, özün, daima olmak ve daima altın sonsuzluk olma vecdinin farkına varsın. Bu unuttuğunuz derstir.
15
Bu ders çok zaman önce tabiî olarak boşluk ve uyanışla yer değiştiren, ve burada artık gülümsememizle gülümseyen ve surat asmamızla surat asan öteki dünya sistemlerinde öğretildi. O kendi kendine gülümser ve kaş çatar gibi yapan altın sonsuzluğa benzer salt; tıpkı bilmenin sakin okyanusunda bir dalgacık gibi. Insanlığın kaderi altın sonsuzlukta kaybolmak, onun el denemeyecek ellerine konularak yeniden olmaktır. Merkez alacak, tersine çevirecek, ve ileri çıkanı geri alacak; vücudun çanı susacak; uzun süredir ölü kahramanların şahsiyetleri beyaz kirdir.
16
Beklediğimiz son, beklemek ne rahatsız edici. Paleolotik çağ insanı niçin orada olduğunu farketmek için mağaralarda bekler, ve avlanırdı. Çağdaş insan güzel evlerde bekliyor ve doğumu ve ölümü unutmaya çalışıyor.
17
Tam zamanında.
18
Şüphesiz inanılacak bir kutluluk vardır, ve orada herşey ebedi bir vect içinde bekler, şimdi ve daima.
19
Ana Kali yeniden kendini yer. Herşey gelir ama gider. Tüm bu kutsal suretler, tanımsızlar, hatta bedensizler, neşeli, coşkun gerçek bedenler Diamond-cutter’da işaret edildiği gibi ‘boşlukta ve sessizlikte’ beklerler, onlardan sadece MEMNUN olmaları beklenir.
20
Tanrı ağaçlarda ve çaydanlıkta, külde ve hurma yaprağında, ateşte ve tuğlada, bedende ve insanî beklentide saklıdır. Tanrıyla yeniden birleşmeyi arzulamaktan uzak herşey asla birbirlerinden kopmamıştı ve onlar hep buradalar, Dharmakaya, gerçek kanunun bedeni, evrensel Thisness.
21
“Değişimin ve korkunun gelişinin, tüm övgü ve ayıplamanın ötesinde,” demeyi bilir Lankavatara Scripture, o zamanda ve sonsuzlukta, egoda ve egosuzlukta, kendinde ve kendisizliktedir.
22
Varoluşundan önceki dünyaya iyi bak, ne kadar da ıssız: sayısız kutsal hayaletler, buddhiler, ve orada saklı, gülümseyen tanrılar. Tüm atomlar ışığı dalga içine yayıyorlar, şahsi hiçbir farkları yok. Bir sinekkuşu bir eve gelebilir ama bir atmaca gelmez: onun için rahat ve emin ol. Işığı ararken, birdenbire karanlığa maruz kalabilir ve gerçek ışığı bulabilirsin
23
Mahlûklar gidip gelmekten usanmaz. Sineklerin sonu nefis yemeklerle gelir.
24
Dünya eleminin nedeni doğumdur, dünya eleminin dermanı eğik bir sopadır
25
O herşey olsa da, doğruyu söylemek gerekirse altın sonsuzluk yoktur çünkü herşey hiçbirşeydir: olaylar, gelişler ve gidişler yoktur: herşey boş olduğu, ve boşluk bu suretler olduğu için, boşluk bir biçimdir.
26
Tüm bu kendilikler zaten sona erdi. Einstein bu evrenin kocaman bir hava kabarcığı olduğunu keşfetti, bilirsiniz bu ne anlama gelir.
27
Böyle kesin fenomen tanımlarını at. Sen güneş zerrelerinin sayılamaz kütlesisin: her zerre bir kutsal emanetler mahfazası. Diğerlerinin ürkekliği seninkiyle eşdeğer, kendilik ya sınırsız sayıda oluşa bölünmüş ya da sonsuz varoluş olarak kimlik kazanmıştır. Nazik ve asil olun, zamanınızda, servette ve yardımda cömert olun, ve kibar olun, çünkü taşıdığınız bu küçük et parçası, mevcudiyetiniz her uzam yönünde aynı boşluktur. Heryerde aynı kutsal boşluk: İnsan Tanrı hayalinde niçin tutsak olsun? Uyan, sen özgürsün. “Aklınız hiçbiryerde eşit ve dikey kalmaz,” der Hui Neng of China. Artık hepimiz cennetteyiz.
28
Gürleyen rüyalar son derece sessiz bir akılda meydana gelir. Artık biz bunu biliyoruz. Salı atın.
29
Sen cimri misin ve sen bayağı mısın, bunlar gerçek günahlar, ve günah sadece yaradılışımıza bağlı bir anlayış. Sen cömert misin ve sen kibar mısın, bunlar gerçek erdemler, ve onlar sadece kavramlar. Altın sonsuzluk günahın ve erdemin ötesindedir, hiçbirşeye bağlı değildir, bağımsızdır, zira altın sonsuzluk Tektir. Saban kulağının küçük dereleri vardır ama o bir saban kulağıdır. Toprağın kıvrımları vardır ama o bir topraktır. Bütün nesneler aynı nesnenin farklı biçimleridir. Ben ona altın sonsuzluk diyorum-sen ona ne diyorsun, kardeşim?
30
Girişkenlik geniş bir gülümsemedir, ve geniş bir gülümseme dişlerden başka bir şey değildir. Rahatla ve müşfik ol.
31
GOOGOO denilen, varolmayan o şeytanî şeyi inkar etmeye gerek yok, tıpkı aynı biçimde varolmayan Seks ve Yeniden Doğum denilen o şeytanî şeyi, salt bir boşluk sureti olduğu için, inkar etmeye gerek olmadığı gibi. Semen uyanmış tabiattan oluşan uzun bir hattan gelir, ki o senin ailen, kutsal bir cereyan, karanlık boşluğun menşeinden, fantastik sihirli aydınlık imgeleminden, oyunlardan, rüyalardan dökülen bir kurtarıcılar silsilesidir.
32
“Aşırı verimliliğin menşei,” diyordu Ashvhaghosha ona; biçimleri coşkun boşluğun menşeinden dışarı yayar o. Boşlukta Neden, Neden bilgisi, Nedenin görmezden gelinmesi, Nedenin suali ve cevabı, ve buna bağlı anlam yoktur.
33
Rahatsız ve korkmuş bir insan deneysel olarak rahatsız olmuş ve korkulu ruh halinde görünen altın sonsuzluk gibidir; sakin ve neşeli bir adam o deneyimle denemede bulunan altın sonsuzluk gibidir; Sezgili Varlığını deneyimleyen bir adam onu da deneyen altın sonsuzluk gibidir; düşüncesiz bir adam kendisi gibi olan altın sonsuzluk gibidir; zira herşeyin boşluğunun başı sonu yoktur ve şimdi sonsuzdur.
34
“Aşk bütünün içindeki bütündür,” diyordu çağrısı için Sevgiyi seçen ve mutluluğunu ifade eden, kibar bir gülümseme ile yeryüzüne bahçesindeki gülleri döken Azize Therese, fırtınadaki dilenci onun karanlık boşluğunun sonsuz sunumunu alsın diye yapıyordu bunu. “Görmezden gelme babadır, Yaradılış-Enerjisi Anadır.” Zıtlıklar aynı sebebin aynısı değildir.
35
“Toz zerreleri” ve “büyük evrenler” kelimeleri sadece kelimelerdir. Onların belirttikleri fikir sadece fikirdir. çeşitli olgulara bölünmüş, gıdayı içimize ya da dışımıza geçiren burada bu varlık içinde yaşadığımız inancı sadece bir fikirdir. Ölümsüz Zekâmızın yeri eskilerin Bilge Gözü dedikleri gözler arasındaki o çarpıcı ışıkta görülebilir: ne yaptığımızı biliriz; biz rahatsız olmadık. Çünkü biz kart oyunu oynuyor gibi yapan ve onun gerçek, büyük bir rüya, kelimelerin ve fikirlerin zevkli coşkusu, bir film, engin gizli bir sessizlik, bir bulutta içen ve söyleşen mutlu genç tanrılar olduğuna inandıran altın sonsuzluk gibiyiz.
36
Kardeşinize bir hediye verin, ama hiçbir hediye onu altın sonsuzluk olduğuna ikna etmekle boy ölçüşemez. Bunun gerçek anlayışı gözlerinizden yaşlar getirir. Diğer taraf tam buradadır, affet ve unut, koru ve temin et. Eziyet edenleriniz olacaklardır. Güvenin ve bekleyin. Günlerinizin akışı ardınızda gürüldeyen bir nehirdir. Siz bir demir başla dünyanın üzerinde oturuyorsunuz. Inanç acılı yürektir. Siz altın sonsuzluksunuz ve o tarafınızdan tamamlanmalı. Ve bir şey hiç olmamış bir şey demektir. Bu altın sonsuzluktur.
37
Kalinga Prensi o zamanlar Buda böylesi fikirlerden bağımsız olsa da, Buda’nın organlarından ve bedeninden şehvaniyeti ayırdığında, yaşamsal yapılar birçok benlere bölündü, yahut yaşamsal yapılar sınırsız bir benle bütünleşti. Altın sonsuzluk “ben” değildir. Sen, Atman, rüya gördüğünü bilemeden uyanacaksın. Eğer Buda bu hayalî yargılardan herhangibirini el üstünde tutsaydı, acı çekerken sabırsızlığa ve kine teslim olacaktı. Bunun yerine, Çarmıhtaki İsa gibi, tüm hayat nimetlerinden zevk alarak ışığı gördü ve mutlu öldü.
38
Dünya bir çimenlik ağzından meydana geldi: dünya bir akıldan meydana geldi. Cennet bir çimen ağzından meydana geldi. Ne çok iyilik, ne çok kötülük yapacaksın. Doğuya özgü ağırbaşlılık altın sonsuzluktur.
39
O bir Yogi’dir, bir Papazdır, bir Brahmin, bir Vaizdir, bir Efendidir, bir Azizdir, bir Şamandır, bir Liderdir ki, kendisinden hiçbirşeyi bir diğer benden ayrı, yüksek yahut alçak düşünmez. Konumlar ve kesin kazanımlar yoktur, gizemli belirti ya da gizli kutsallık yoktur. Kesin öğreti yoktur: dünya disiplinsizdir. Sonsuz olarak her yöndeki doğa bedeninize dahildir ama uzayın içinde değildir.
40
Dışarıyı düşün. Gece kararan ağaçlar gerçekten karanlık değilllerdir, o sadece altın sonsuzluktur.
41
Everest Dağı kadar büyük bir sivrisinek sandığınızdan çok daha büyüktür: bir atın toynağı göründüğünden daha naziktir. Altın sonsuzluğa vakfedilmiş, güllerle, lotuslarla ve elmaslarla donatılmış bir sunak alçakgönüllü mahkûmun hücresidir; çok soğuk ve ıssız bir hücredir bu. Boethius bir Roma zindanında Ana doğruluğun Elbisesini öptü.
42
Gökyüzünün boşluğunun harabolacağını mı sanıyorsunuz? Her küçük çocuk bilir ki, herkes cennete gidecektir. Hiçbirşeyin hiç olmadığını bilmek hiçbirşeyin hiç olmadığını bilmek değildir gerçekten, o altın sonsuzluktur. Bir başka deyişle, hiçbirşey erkek ve kızkardeşinize ne olduğunu, ne olmakta olduğunu, ve ne olacağını, gerçekte hiç olmadığını, gerçekte hiç olmamakta olduğunu ve asla olmayacağını söylemekle boy ölçüşemez, o altın sonsuzluktur. Hiçbirşey hiç doğmamıştır, hiçbirşey asla ölmeyecektir. Gerçekte, altın sonsuzluk hakkında bu kutsal kitabın şans eseri okunması vasıtasıyla duyduklarınız olmadı bile. Bu olay yanlıştır. Altın sonsuzluktan neyin kaynaklandığına dair uyarılar yoktur. Ne isterseniz yapın.
43
Hayallerde bile nazik olun, çünkü zaman yok, uzam yok, akıl yok. “O tümüyle doğmamış,” derdi Japon Bankei, annesi bunu oğlundan duymuş: mutlu öldü nitelendirmemiz. Ve o mutsuz ölmüş olsa da, mutsuz ölmek gerçekten mutsuz ölmek değildir, o altın sonsuzluktur. Varolmak imkânsızdır, baskı yapmak imkânsızdır, ödülünüzü kaçırmak imkânsızdır.
44
Sayısız çığır girdabı boyunca sekiz yüz ve dört bin kadar çok Uyandırılmış Benler bir kum tanesi kurtarmak için çok çalışmışa benziyorlardı, ve o altın sonsuzluktur. Ve onların birleştirilmiş ödülü kurutulmuş bir meyva parçasıyla kazanılacaklardan daha küçük veya daha büyük değildir. O düşüncenin ötesinde bir ödüldür.
45
Bu kutsal kitabı anlamazsanız, ya da anlayamıyorsanız, atın gitsin. Özgürlüğünüzde ısrar ediyorum.
46
Sonsuz sonsuzlukta, her şey ve tüm gerçek kanunlar üç yönden hiçbirşeydirler. Onlar ZAMANIN UNSURLARI olarak varolmazlar çünkü bulunabilenden ve kavranabilenden daha ileri bir atom yoktur. O boşluk, madde, ve bir de boş uzaydır. AKLIN UNSURLARI olarak varolmazlar, çünkü kavrayan ve onları gören akıl bunu görerek, duyarak, dokunarak, koklayarak, tadarak, zihnen farkederek yapar ve bu akıl olmadan onlar görülmez, duyulmaz, hissedilmez, koklanmaz, tadılmaz ve zihnen farkedilmezlerdi. Onlar gerçekte onları gören akla bağlıdırlar, kendi başlarına bir hiçtirler, gerçekte sadece zihnin görüntüsüdürler, gerçekte aklın boş görüntüleridirler, cennet bir görüntüdür, herşey bir görüntüdür. Bu sonsuz ama gerçekte boş evrende yeryüzünde yıldızların altında oturan bir adam olduğumu düşünmem ne anlam ifade eder? O benim boş ve uyanık olduğum anlamına gelir. Boş ve uyanık olduğumu biliyorum, başka hiçbirşeyle aramda bir fark yok anlamına gelir. O herşeyin olduğu yere ulaştığım anlamına gelir.
47
Herşeyin Olduğu Yere Erişen Sanskrit Tathagata’nın temelde neyin kaldığı hakkında fikirleri yoktur. Hayalî anlam dağlar yapmak için genişledi ve başlangıç noktası söz konusu oldukça köstebek tepesi yapmak için daha bile genişlemiştir. Bir milyon ruh cehennemden gelmedi ama kimse onları görmedi ya da saymadı. Birçok büyük insan geçekte birçok büyük insan değildir, o sadece altın sonsuzluktur. Aziz Francis cennete gittiğinde, oraya ne katıldı, ne de yeryüzünden geri kaldı. Sessizliğin yerini tayin edin, uzama hükmedin, bana egoyu bulun. “Başından beri,” diyordu Çin Okulunun Altıncı Patriği, “o bir şey değildir.”
48
Tüm hayatı acısıyla ve zekasıyla seven kimse gerçekten tüm hayatı acısıyla ve zekasıyla seven kimse değildir, o sadece doğaldır. Evren görmezden gelindiğinden iyi bilinir. Açıklama aldırmadığınızda gelir. Bu üzerinde oturduğum iyi bir ağaç kütüğüdür. Sen sonsuz ödülüne dokunmamış kendi acını bile kavrayamazsın. Seni ben olduğun için seviyorum. Seni yapacak başka bir şey olmadığı için seviyorum. O yalnızca tabiî altın sonsuzluktur.
49
Şu dağların ve ağaçların sihirli ve gerçek-dışı olması ne anlama geliyor. O o dağların ve ağaçların sihirli ve gerçek-dışı olduğu anlamına geliyor. Şu dağların ve ağaçların sihirli değil ama gerçek olması ne anlama geliyor? O o dağların ve ağaçların sihirli değil gerçek olduğu anlamına geliyor. Insanlar her iki durumda da sadece hayalî hükümlerde bulunuyorlar, ve o daima aynı doğal altın sonsuzluktur.
50
Altın sonsuzluk kelimelerden öte bir şey olsaydı, siz ona “altın sonsuzluk” diyemezdiniz. Bu kelimelerin gerçeğin sonsuz hiçliğine işaret etmek için kullanıldığını gösterir. Gerçeğin sonsuz hiçliği kelimelerden öte bir şey olsaydı, ona “gerçeğin sonsuz hiçliği” diyemezdiniz. Bu altın sonsuzluğun ifade gücümüzün ötesinde olduğunu gösteriyor, o tasvir edilmeye direnir ısrarla, o bizden kaçar ve bizi içimize yöneltir. Isim gerçekten isim değildir. Aynı şekilde, bu dünya kelimelerden öte bir şey olsaydı, ona “bu dünya” diyemediniz. Orada yalnızca o vardır. Onun yaşamından daha hayatî bir şey yoktur. Hepsi Bu.
51
Altın sonsuzluğu öğretmek için öğretim sistemi ve ödül yok, zira hiçbirşey olmadı. Altın sonsuzlukta öğretim ve ödül yokolmamıştır hatta. Altın sonsuzluk mükemmel olmak zorunda da değildir. Ondan bahsetmek bence çok aptalca. Ondan bahsediyorum zira şimdi ben ondan çoktan, çağlar önce bitmiş, çoktan uyandığım bir rüyada bahsettiğimi tasavvur ediyorum ki, o boş bir rüyadır sadece, esasen hiçbirşey asla meydana gelmedi. Altın sonsuzluğa ermenin güzelliği sonunda elde edilecek birşeyin olmamasıdır.
52
Bunlar nezaket ve sempati, anlayış ve cesaret verir. Onlar hediyelerden daha iyidirler. Dünyada neden olmadığına dair sebep yok. Her neyse, nazik olun. Altın sonsuzluk sizsiniz, unutmayın. “Bir kimse nezaketi tatbik ederse,” diyordu Gotama Subuti’ye, “o çok geçmeden en yüksek muhteşem bilgeliğe erişir.” Ardından ekliyordu: “Nezaket herşeyden evvel bir kelimedir ve o nezaket düşüncesi olmadan derhal halledilmelidir.” Nezaketi heryerde herkese göstererek kısa sürede kutsal transa ulaşırsınız. Şahsiyetlerin kesin ayrımları onların gerçekte ne olduklarını gösterecektir.
53
Herşey tamam, suret boşluk, boşluk ise surettir, ve biz sonsuza kadar bir ya da birkaç boş surette buradayız
54
Sonsuz ve sakin temel etrafı kesiyor ve heryerde gülümseyen temeli görüyor. Dünya ne kadar kurnazlıkla meydana getirildi, Maya, yaratılmadı bile.
55
Dünya günışığında. O tümüyle kararsaydı onu göremezdiniz ama o hep orada olurdu. Gözlerinizi kaparsanız onun nasıl olduğunu gerçekten görürsünüz: gizemli boşluk. Ayda büyük sivrisinek bunu kalplerinin şefkatinde bulur. Doğruyu söylemek gerekirse, onu farkına varmadan tadın. Hiçbirşey için üzülmeyin.
56
Olaylar hakkındaki hayalî yargılar, onları reddetmek, hatta kabul etmek zorunda değilsiniz. “O bir ağaça benziyor, ağaç diyelim ona,” diyordu Coyote başlangıçta Yaradana, ve onlar karınlarına hafifçe vuran sarhoşun etrafında yürüyorlardı.
57
Son derece kendisiz, kelebek onu şahsi bir başarı olarak kabul etmez, o sadece ağaçların arasında kaybolur. O hırslı bir ruh hâlinde değildi ki sen herkese ait olan ışığı gördün onda.
58
Küçük parmağınıza bakın, onun boşluğu sonsuzluğun boşluğundan farklı değildir.
59
Kediler esner çünkü onlar yapacak bir şey olmadığını bilirler.
60
Cennette bütün bu çocukluklarınızı hatırlamayacak, hatta “Neden?” diye iç bile çekmeyeceksiniz. Atom zerreleri ya da büyük şehirler, bütün bunlardaki fark nedir? Bir ağaç hâlâ sadece bir kök sarhoşudur. Pumanın buruşuk yüzü amaçsız gözlerle mavi gökyüzüne bakar. Ah tatlı ilahe ve havanın orta yerinde yerleşmiş tarifsiz yeşil cennet. Aklınızda düşünceler olmadan, ama yüreğinizin iman eden ferahlığında, bağlantıyı keser, altın kapıyı açar ve parlak odada, sonsuz esrimede, sonsuz Şimdide kaybolur. Asker, beni tâkip et! – asla bir savaş yoktu. Arjuna, savaşma! Kutsa ve otur
61
Bir adam ve bilinç varsayıldığımı anımsıyorum bakışlarımı sabitliyorum, yazı yeniden beliriyor ve sefil kitabın kelimeleri şöyle şunları söylüyor: “Dünya, Tanrı’nın yarattığı gibi, ve acı çeken kalbimde transın sevimliliğinin bilinmezliğini ifade edecek sözcük yok. Bu kelimeleri okumadan önce bir dünyanın olduğuna dair böyle bir fikrim yoktu.
62
Bu dünyanın işaretleri, izleri, ya da varlık delili, ne de içinde rüzgar vınlaması, hayvan sesleri ya da anırmaları gibi gürültüleri yoktur. Kulak verin, sessizliğin sonsuz suskunluğu bütün bunlar boyunca sürer gider, sürmekte, ve sürecektir. O yüzden dünya bir hayalden başka bir şey değildir. Ve sonsuz sonsuzluk ona dikkat etmez. Geceleyin ayın altında, ya da sessiz bir odada, susun, henüz doğmamışın gizli müzik anlayışı ardında sürüyor, varlığın ötesinde uyanıyor. Doğruyu söylemek gerekirse, uyanık gerçekten uyanık değildir çünkü altın sonsuzluk asla uyumadı; siz bu dünyayı sihirli bir elmas gibi farkına varmama oyununuz yardımıyla kesen Sessizliğin sürekli vasıtasıyla aklınızın bu dünyayı meydana getirdiğini söyleyebilirsiniz.
63
Amerikan Plato Kızılderilisinin Tanrısı Coyote idi. O şunları söyler: “Yeryüzü! Üstünde yaşayanlar, hiçbirisi görünmez, hep değişeceklerdir. Onlarla konuştuğumda, onlar benimle konuştuklarında, o andan itibaren, sözcükleri ve genellikle hareket etmek için kullandıkları bedenleri hep değişecek. Ben onları duymayacağım.”
64
Bahçedeki çiçekleri kokluyordum, ve ayağa kalktığımda derin bir nefes çektim, kan beynime hücum etti, ve çimenlikte ölü uyandım. Açıkçası gevşedim ya da altmış saniye kadar öldüm. Komşum beni gördü ama o sadece güneşin tadını çıkarmak için birden kendimi otlara attığımı düşündü. O zamansız şuursuzluk esnasında altın sonsuzluğu gördüm. Cenneti gördüm. Orada hiçbirşey olmamıştı, bir milyon yıl öncesinin olayları şimdinin ya da sonraki on dakikanın olayları kadar hayali ve kavranamazdı sadece. O muhteşemdi, altın yalnızlıktı, altın boşluktu, şüphesiz mütevazı birşeydi. Daimî bir sessizlik halkası vardı. Canlı ya da cansız olmak, benzerlikler ya da farklılıklar, uzaklık ya da yakınlık söz konusu değildi.
65
Bu altın sonsuzluğun ilk öğretisidir.
66
Altın sonsuzluğun ikinci öğretisi altın sonsuzluğun birinci öğretisi olmadığıdır. Böylece emin olun.

JACK KEROUAC
1960
beatkusagi.com


24 Ekim 2016

Jack Kerouac - Yolda

Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Hiçliğin altüst olmuş gölünde ufak dalgalarız.

Amerika’nın ortasında, gençliğimin Doğusu ile geleceğimin Batısını ayıran çizgideydim; belki de olanlar bu yüzden tam orada ve o zaman oldu, o garip kızıl öğleden sonra.

Sırtüstü uzanmış, gözlerimiz tavanda yatıyor ve Tanrı’nın hayatı bu kadar acıklı kılarken ne planladığını düşünüyorduk.

İşinde sorunları olmasına ve sivri dilli bir kadınla kötü bir aşk hayatı yaşamasına rağmen, en azından gülmeyi nerdeyse dünyadaki herkesten daha iyi öğrenmişti.

Kaybettiği her şeyi geri alma derdindeydi, kayıplarının sonu yoktu, hayat sonsuza kadar böyle devam edecekti.

Onunla bir geceyi daha dünyadan gizlenerek geçirmeye karar verdim, sabah ne olacaksa olurdu.

Terry’ye, gidiyorum dedim. Bütün gece bunu düşünmüş ve kabullenmişti. Bağda duygusuz duygusuz öptü beni; ardından da asma sırasının yanından ilerlemeye koyuldu. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.

Ekimde yuvaya dönüyordum. Ekimde herkes yuvaya döner.

Huzur aniden gelecek ve geldiğini fark etmeyeceğiz.

İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek şeyim yoktu.

Hayattaki her şey, hayatın bütün yüzleri aynı küf kokulu odada toplanıyordu.

Gecenin ortasında bir şeye karar vermeye çalışan ve önlerindeki karanlıkta geçmiş yüzyılların tüm ağırlığını taşıyan üç yeryüzü çocuğuyduk biz.

Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ”Hey!” diye bağırdı Dean. “Gidiyoruz işte!” direksiyona abanıp gazladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: hareket etmek. Ve hareket ettik!

Sonunda çıkıp yalnız başıma rıhtıma yürüdüm. Çamurlu kıyıya oturup Mississippi Nehri’ni incelemek istiyordum; bunun yerine bir tel örgüye burnuma dayayıp öyle bakmak zorunda kaldım nehre. İnsanları nehirlerinden ayırmaya başlarsanız ne kalır geriye? Bürokrasi…

Otuz beş sent ödeyip eski filmler gösteren bir sinemaya girdik, balkona yerleştik ve sabah kovulana kadar bir yere kıpırdamadık. O sinemadakilerin hepsi yolun sonuna gelmiş insanlardı: bir söylenti üzerine araba fabrikalarında çalışmaya gelmiş Alabamalı bitik zenciler; yaşlı beyaz serseriler; şaraplarını yanlarında taşıyan, yolun sonuna varmış uzun saçlı zamane gençleri; orospular; sıradan çiftler ve yapacak işi, gidecek yeri, inanacak kimsesi olmayan ev kadınları. Detroit elekten geçirilse bundan daha bitik bir topluluk elde edilemezdi.

1942’de dünyanın gelmiş geçmiş en iğrenç oyunlarından birinin yıldızıydım. Denizci olarak Boston’da bulunuyordum, Scollay Meydanı’ndaki Imperial Cafe’ye içmeye gitmiş, altmış bardak bira devirdikten sonra tuvalete kapanmış ve klozete sarılıp uyumuştum. Gece boyunca en az yüz denizci ve çeşit çeşit insan gelip, ben tanınmaz bir şekilde topraklaşana kadar üstüme her türlü duygusal pisliklerini saçmışlardı. Ne fark eder ki? İnsanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. Cennet nedir ki zaten? Yeryüzü nedir? Hepsi zihnimizde.

Bir gün çocuklarımızın merakla, anne babalarının inişsiz çıkışsız, düzenli, resimlerin dondurduğu gibi durağan hayatlar yaşadıklarını, sabahları kalkıp hayatın kaldırımlarını gururla adımladıklarını sanarak, bizim esas yaşantılarımızın, esas gecelerimizin hırpani deliliğini, bitikliğini, cehennemini ve o anlamsız yol kâbusunu akıllarının ucundan bile geçirmeden bakacakları fotoğraflardı bunlar. Hepsi sonsuz ve başlangıçsız bir boşluğun içinde.

dean tam beş dakika lokantanın önünde dikildikten sonra içeri girip yerine oturdu. “eee,” dedim “dışarıda ne yapıyordun öyle yumrukların sıkılı? bana sövüp böbreklerim hakkında yeni espriler mi düşünüyordun?”
dean sessiz sessiz başını salladı. “hayır oğlum, hayır oğlum, tamamen yanılıyorsun. öğrenmek istiyorsan söyleyeyim.”
“söyle söyle, çekinme.” bütün bunları söylerken kafamı yemekten kaldırmadım. kendimi hayvan gibi hissediyordum.
“ağlıyordum,” dedi dean.
“yok canım, daha neler! sen hiç ağlamazsın ki!”
“öyle mi dersin? neden ağlamazmışım?”
“ağlayacak kadar canın yanmaz da ondan.*“arabayla uzaklaşırken arkanızda bıraktığınız insanların düzlükte ufalarak nokta haline gelip kaybolduklarını gördüğünüz anda hissettiğiniz o duygu nedir? fazlasıyla büyük bu dünya, bizi ezip geçiyor duygusudur bu; ve vedadır. ama biz yine de gökyüzünün altında bir sonraki çılgın maceraya doğru koşarız”

“ölmüşsen ölmüşsündür zaten, hepsi bu”diye cevap verdi. odasında, psikanalistiyle birlikte kullandıklarını söylediği bir zincir takımı vardı: narkoanaliz yapmayı deniyorlarmış, ihtiyar boğa’nın, derinlere doğru indikçe kötüleşen yedi ayrı kişiliği olduğunu keşfetmişler. en sonuncusu gözü dönmüş bir geri zekâlı, ortada ise başkalarıyla beraber kuyrukta bekleyen ve, “bazıları piçtir, bazıları değil, bütün mesele bu,” diyen ihtiyar bir zenci.

ya işte böyle, günbatımı olunca bazen nehir kenarındaki yıkık iskeleye oturur, göz alabildiğine uzanan gökyüzünü seyreder, inanılmayacak kadar büyük tek bir tümsek halinde batı kıyısı’na doğru yuvarlanan o toy toprakların, başını alıp giden yolların ve sonsuzlukta oturup hayal kuran insanların varlığını hissederim, derim ki çocuklar ağlıyordur şimdi, ağlamalarına izin verilen yerde, o gece gökte yıldız olmayacak, tanrı ayıcık pooh’dur, bilmez misiniz?

az sonra esaslı bir gece çökecek, dünyayı kutsayan, bütün nehirleri karartan, tepeleri sarıp sarmalayan, son kıyıyı da kaplayan gece, ve kimse kimseye ne olacağını bilmeyecek, yaşlanmanın çaresiz sefaletinden başka, işte o zaman dean moriarty gelir aklıma, ardından ihtiyar dean moriarty, bulamadığımız baba, ve gene dean moriarty.


02 Aralık 2012

Jack Kerouac Kendini Anlatıyor

  
“Ama o vakit sokaktan aşağı ruh hastaları gibi dans ederek indiler ve ben ayaklarımı sürüyerek peşlerine takıldım, hayatım boyunca ilgimi çeken insanların peşlerine takılmam gibi; çünkü benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır, yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen. Ama gece boyunca maytaplar gibi yanan.” Jack Kerouac, On the Road
 
 
Ben hayatım boyunca pranga mahkûmiyetlerinden kaçan köksüz bir ağaç oldum. Ne durmayı ne de aynı yolu ileri geri kat etmeyi severim. Bana sorarsanız, gerçek yaşam hiç durmadan dosdoğru denize doğru gitmektir. Öyküler söylemek, öyküler dinlemek, öyküler yaşamak… 

Benim öyküm de onlardan biri. Her zaman gizlice anlatıldığını duyduğunuz, dünyanın ne tarafına, ne kadar uzağa giderseniz gidin, bar olan ya da olmayan her yerde, sarhoş olan ya da olmayan herkes tarafından anlatılan, doğruluğuna güvenilir öykülerden biri. Ölmüş tüm sivrisineklerin hayaletlerinin toplamı gibi bir şey. Dibinden bir avuç kum çıkarana kadar okyanusu boylamaya yetecek kadar ağır bir öykü.

Adım Kerouc. Jean-Louis Lebris de Kerouac. Ama ben kendime Jack derim, Jack Kerouac. Jack London en sağlam adamlarımdandır, ismim buradan geliyor. Daha on yaşına gelmeden yazar olmayı kafama koymuştum. Babam matbaacıydı, birkaç derginin basımını yapıyordu. Sürekli yazıyordum, her an her yerde. Yürürken bile yazdığım oluyordu. Kafama bir direk patlayana ya da ayağıma bir taş takılıp asfalta yapışana dek yazıyordum. Sonra ayağa kalkıp kaldığım satırdan devam ediyordum. Anneme, babama, arkadaşlarıma uzun uzun mektuplar yazıyordum. Gün içinden fotoğraflar çekip, her küçük ayrıntısını yazıyordum bu fotoğrafların. Yazdıklarım satırlarla ifade edilen yaşam fotoğraflarıydı.

Ailem yarı Fransız yarı Kanadalıydı. 6 yaşına kadar evde İngilizce konuşulmadı. Quebec Fransızcası denen o aksanı öğrendim. Büyük abim Gerard’ ın erken ve ani ölümü kafamdaki tahtalardan bir kaçını sertçe kanırttı. Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi kestiremiyordum. Tek yapabildiğim yazmak oldu. Gerard için bir roman yazdım. Babam parasal sorunlar yaşıyordu. Kurtuluşu kumarda araması işleri iyice kötüleştirdi. Durumu toparlamaya niyetlenmiştim. Atletik bir vücudum vardı ve futbola bayılıyordum. Bana üstün yetenekli diyenler bile oldu ki sporculuğum sayesinde Boston Koleji ve ardından Columbia Üniversitesi’ nden burslar kazandım. Tam her şey yoluna giriyor gibiydi ki daha ilk sezonumda bacağım kırıldı. Beni sürekli yedek kulübesinde bekleten kalın kafalı koçada sürekli laf anlatmaktan bıkmıştım. Sonunda kavga ettik ve takımdan kovuldum. Bende okulun öğrenci gazetesine spor yazıları yazmaya başladım. Futboldan daha eğlenceliydi yazmak. Kısa süre içinde okuldan da ayrıldım ve içmeye başladım. Baya bir içiyordum. Beni utandıran babamı utandırmıştım ya da utandıramamıştım bile. Bunun için gurur duymuyorum, üzülmüyorum da.

Üniversite yılları fena değildi aslında. Lucien (Carr), beni Allen (Ginsberg) ve William (Burroughs)’ la tanıştırdı. Başlarda birbirimize uyuzlansakta kısa sürede iyi anlaşmış, takımı kurmuştuk. Beat kuşağını oluşturmuştuk. Bizim tayfa, Beatnik’ ler…Biz öyle kendi yolumuzda kafamız kıyak adamlardık. Ülkeyi dolaşır, caz dinler, edebiyatla ilgilenir, doğu felsefesine dalar, çıkınca güzel kızlarla eğlenir, şiir okur, içer, çeker, savaşa karşı çıkardık. Canımız ne istiyorsa onu yapar, kafamıza göre takılırdık.

Biz beat kuşağıydık. Harika beatnikler. Bu takımın çekirdeğini oluşturan Lucien bir süre sonra bizden koptu aslına bakarsanız. Biz, tüm beat tayfası Joan (Volmer)’ ın evinde -ki onun evi tüm tayfanın buluşma mekânıdır- cigaralarımızı tüttürüp caz dinliyorduk. Ben Jack London’ dan seçme satırlar okuyordum. Birden Lucien çıkageldi. Uzun zamandır peşinden ayrılmayan David Kammener adında birini bıçaklamış, adam da ölmüş. Ne yapacağını bilemiyordu. Allen ve ben kaç dedik. Ben olsam kaçardım. Ama William onu teslim olmaya ikna etti. İki yıl hapiste kaldı Lucien, çıktığında bizden koptu, beat’ ten de.

Bir ara çok sıkıldım. Orduya katılayım dedim. Canım istedi, o kadar. 2.Dünya Savaşı sırasında beni ordudan çıkardılar. Şizoikmişim. Laf. Bir orduda başka nasıl davranabilir ki insan. Dünyanın en sempatik ve insani yeri olduğunu söyleyemeyeceğim. Kendimi yazmaya verdim. 6 yıl boyunca gece-gündüz sürekli yazdım, hiç durmadan. Cebimden bir an olsun defterim ve kalemim eksik olmadı. Koskoca altı yıl boyunca yazdıklarımı yayınlamaya niyetlenen kimse de olmadı. Beni ilgilendirmez, yazmaya devam ettim. Neal Cassady’ le çıktığımız, bitmesini hiç istemediğim o sihirli yolculuk hayatımın akışını da değiştirdi. Anlatılmaz yaşanır derler ya, işte öyle bir şeydi. Ama ben anlatmaya karar verdim. Yolculuğun sonunda kendimi bir otel odasına kapattım. Yanıma kafamı kıyak eden bolca benzedrin ve kahve aldım. Daktilomun başından hiç kalkmayacaktım. Metrelerce uzunluğunda bir rulo aldım ve daktiloma yerleştirdim. Yol gibi yolculuk gibi yazacaktım. Yolda yolunu kaybetmiş arayışta olan bir gezgin gibi yazacaktım. Üç hafta sonra ‘’ Yolda’’ bitti. Olması gerektiği tarzda olması gerektiği gibi, caz gibi…

Bana ‘’Beat’ in Kralı’’ , ‘’Hippilerin Babası’’ dediler. Böyle sınıflandırmaları sevmem. Tamam, Beat’ i biz yarattık ve hippileride oldukça etkiledik. Ne olmuş yani? Herkes kendi yolunda yürür. Herkes takılmasına bakmalı. Ama hep dediler, hep söylediler. Zen kaçıkları, havalı beatnikler, gezgin aylaklar, evsiz biraderler. Belki de öyleydik…Canımın sıkıldığı bir gün bilmediğim bir gemiye atlayıp dünyanın değişik yerlerini görmeye karar verdim. Kendime müthiş eğlenceler düzenledim. Singapur barlarında polo sopası salladım, Avustralya’ da at yarışı oynadım, Bombay’ da sokak serserileriyle dalaştım, pislik yuvası Karaçi’ de keşlerle takıldım, Kahire Kasbah’ da kendi ihtilalimi yaptım ve bunu Marsilya’ dan başlatıp öbür tarafa kadar yaydım. Hayatım boyunca ait olduğum yeri aradım. Yaşamım ve yazdıklarımla toplumun kalıplarını kırmaya çalıştım hep. Kafamın içindekileri yıkmak içinde çok uğraştım. Uyuşturucuları doğru düzgün kullandığıma inanıyorum. Doğru düzgün kullanılınca zihin özgürleştiricileri onlar. Ben de çok özgür kaldım, çok dolaştım, çok açıldım. Zihnimin içine çöreklenmiş o eski dünyayı yerinden söküp attım. Galiba hep mutluluğu aradım ama mutluluğun yolu, mutluluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise tozun bile demirden olduğu katranlı bir çukur sadece.

Her taşın altına parmağımı sokmaktan çekinmedim. Bir sürü işte çalıştım. Spor muhabirliği, inşaat ameleliği, askerlik, yemek dağıtıcılığı, kamarotluk, kasaplık, garsonluk, bulaşıkçılık, orman yangın gözcülüğü, demiryolları işçiliği… Şimdi sadece takılıyorum uyuşturucu ve caza düşkün bir gezgin budistim. Ne var yani olamaz mı? Kalıpsız yaşayan kendini yollarda bulan evsiz bir yazarım. Olduğu gibi, geldiği gibi yaşar ve yazarım. İlk düşünce en iyi düşüncedir, benim düsturum da budur. Doğuş, doğuştan, doğaçlama… İç, içsel, içten… İşte benim kelimelerim. Cazın mürekkebe dönüşmesi, yolculuğun fotoğrafı…

Şimdiki gençlerin tek derdi, üniversiteye girmek, evlilik öncesi cinsellikte fazla ileri gitmemek, iyi bir iş, ev, araba edinmek, çocuk sahibi olmak. Yazarken bile sıkılıyorum bunlardan. Aslında başka insanların hayatına karışacak biri değilim. Herkes kendi kurallarına göre yaşamalı. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri.

Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim. Neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. Günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. 34 yaşına kadar araba kullanmadım hiçbir zamanda ehliyetim olmadı. Çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim. Garip bir tezat…

Düşlerle dolu bir akşamüzeri kocaman bir şilebin körfezden süzülerek geçişini izliyordum. Gözlerim bu uzun demir yılanın içindeki insanları, denizcileri, bu düşsel aracı idare eden hayaletleri aradığı halde, liman sularını yara yara giderken çelik gibi parlayan pruvasında ve dünyanın dört rüzgârına açık burnunda hiç kimseyi, tek bir canlıyı bile göremedim.

Kendimi çimenlerin üzerine attım sonra. Bulutları seyrederken düşünme mekanizmamı durdurdum. Yalnız kalmaya, bilgelik kazanmaya çalışıyordum. Yaşamın keyfini tam kalbinden yakalamaya uğraşıyordum. Bu durum beni yangın gözcülüğüne sürükledi. Doğa koşulları altında, tamamen yalnız başıma, ormanın tam ortasında altmış üç gün ve gece sonsuza dek ıssız kalmaya mahkûm bir dağda sonsuzluğu aradım. Kayalara ve ağaçlara hiçliğin anlamını sordum zaman zaman. Yanıt boşlukta kükreyen kocaman bir sessizlikti…

Yıldızları o kadar uzun zaman izledim ki onların birer sözcük olduğunu düşünüyorum artık. Bedenim dünyanın hangi ücra köşesine savrulursa savrulsun doğanın hüküm sürdüğü bu evrende her şey beynimin içinde olup bitiyor. Kafamın içindeki önyargılardan kurtuluyorum ve yaşamı olduğu gibi seviyorum.

Annem Gabrielle ve karım Stella beni bağışlayacaklar mı bilemiyorum. Kalıbı erken hırpalamışım. Biraz fazla içiyorum galiba. Dün karnımda dayanılmaz bir acıyla hastaneye kaldırıldım. Ertesi gün siroz olduğum ortaya çıktı. Şiddetli bir iç kanamaya engel olamamışlar bu sabah, kuyruğu titretmişim. Ölmüşüm bugün. 47’ mde alkolden ölmüşüm. Bir yazar için benim gibi bir gezgin için yakışıklı bir son…


30 Kasım 2012

Jack Kerouac - Yolda

Amerikan edebiyatının devi Jack Kerouac’tan, Beat Kuşağı destanını yazan kitap: Yolda.
Kafaları dumanlıydı, hayatın sillesini yemişlerdi belki, iflah olmaz hayalperestlerdi... Yaşam yazılacak bir şiirdi onlar için ve beklemezdi.
Gökyüzü bunca geniş, hayat bunca kısa, hayaller bunca sonsuzken yol özgürlüktü. Yol dostluktu, maceraydı; sonsuz olasılığın toplamı, yaşamın kaynağıydı. Yolun sonunda aşk vardı, söz vardı, ses vardı; başlangıçlar hep şen, hep heyecanlıydı. Hızla giden bir arabanın dikiz aynasına yansıyordu hayatın anlamı, öyle bir şey varsa tabii; tan kızıllığında, gecenin bağrında, bir dostun yanı başında. Hareket halinde olan için ölüm yoktu, tasa yoktu; devinim vardı sadece, dünyayı berraklaştıran, yaşamı anlamlı kılan. Yıldızların altında, hızla giden arabaların arka koltuklarında, kaçak atlanan tren vagonlarında, çadırlarda, barakalarda, uzak diyarlarda kutsal yaşam vardı ve yüreklerindeki coşkuyu daracık bir dünyaya sığdıramayanlar, yollarda şahlandı. Nereye olursa...
Bir caz melodisi gibi kıvrak ve neşeli, bir esrimeydi hayatın kendisi, tıpkı bir düş gibi ve tüm gerçekler, hızla giden bir aracın tekerleklerini öpen asfalt misali önlerine seriliverdi.
Jack Kerouac, bir döneme damga vuran Yolda’da kendi hikâyesini anlatıyor. Sansürsüz, yalansız, olduğu gibi. Belge niteliğinde bir roman, aynı zamanda bir şarkı bu belki de; özgürlüğün, arayışın, dostluğun, kayıp babaların ve küskün oğulların, onulmaz yaşam hasretinin şarkısı.
Yaşama ve aşka saygıyla: Yolda!

- - - - - - 

"Çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki mavi ışığı görenlere, ‘vay canına’ dedirten o muhteşem sarı maytaplar gibi yanan, yanan, yanan insanlar."