23 Kasım 2018

Ali Şeriati - Kendisi Olmayan İnsan


Ben, kendi dinimi, kendi edebiyatımı, kendi duygularımı, keder ve ızdıraplarımı, dertlerimi ve ihtiyaçlarımı düşündüğüm zaman, gerçekte kendimi düşünüyorum. Benim bireysel değil, toplumsal ve tarihsel özüm, bu kültürün doğup ortaya çıktığı kaynaktır. Dolayısıyla kültür, benim toplumumun, tarihin varlığı olan yapının tecellisidir, yansımasıdır; fakat özel şartları olan kendine özgü tarihsel dönemde yer alan, farklı kökeni olan, maddi, ekonomik ve sosyal yapının meydana getirdiği özel dertlere, düşüncelere, anlayış ve eğilimlere alışmış bir toplumda bir takım sahte taktikler, o toplumun kültürünü zihninden siliyor. Sonra başka bir zamana ve tarihsel döneme, başka bir ekonomik sisteme, başka sosyal ve siyasal bağlara ait olan kültürü benim kültürümün yerine yerleştiriyor. Artık ben kendimi düşünmek istediğim zaman, başka bir toplumun kültürünü kendi kültürüm olarak düşünüyorum; o zaman kendime ait olmayan dertlere muhatap oluyorum. Benim kültürel, felsefi ve sosyal gerçekliğimle uyuşmayan problemlerden dolayı feryadı figan ediyorum. Neticede o topluma ve o toplumun sosyal, ekonomik, siyasal ve tarihsel şartlarına ait olan, bana ait olmayan idealler ve ızdıraplarla karşılaşıyorum. Fakat o dertleri, ızdırap ve idealleri kendi dert, ızdırap ve ideallerim olarak görmeye başlıyorum.
                                                                                                                                 İnsanın Dört Zindanı

"Hayatı sevdim. İnsanları sevdim. Ama yenildim." Sevgi Soysal

Denizli Öğretmen Okulu’nda öğrenciydim. Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan haberde Sevgi Soysal’ın Londra’da devam eden tedavisi hakkında bilgi ile birlikte ona yazmak isteyenler için kaldığı adreste verilmişti. Haberi okuduktan sonra Sevgi Soysal’a mektup yazdım.16-17 yaşlarında bir genç kız olarak neler yazdığımı şimdi anımsamıyorum. Büyük olasılıkla yeni okuyup bitirdiğim Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan söz etmişimdir. İyileşeceğine olan inancımı eklemişimdir. Mektubu zarfa koyduğumu, adresi yazdığımı ve zarfı postalamak üzere çalışma masama bıraktığımı anımsıyorum.

Ama o mektup postalanamadı ne yazık ki! Ertesi gün gazete de ölüm haberini okudum.
Zarf elimde kalmıştı. Aylardan kasım; 22 Kasım 1976. Demek ki aradan koskoca kırk bir yıl geçmiş.
Sevgi Soysal olmadan kırk bir yıl!

Uzun süre açılmadan bekledi o zarf.

Aramızdan erkenden ayrılan Sevgi Soysal’ın annesi Aliye Hanım bu adı sonradan almıştır. Bir Alman olarak dünyaya geldiğinde ona verilen ad Annelese Rupp’tur. Ülkesine mimarlık ve şehir planlaması eğitimi almak üzere gelen Selanik göçmeni bir ailenin oğlu Mithat Bey ile Stuttgart ‘ta tanışırlar. Aralarında filizlenen aşk Annelese’ye Alman vatandaşlığını ve dinini bıraktıracak kadar büyüktür. Müslüman olunca Annelese Rupp Müslümanlığı kabul edip Aliye adını alır. Anne ve babasının aşkları, Almanya’da yaşadıkları sıkıntıları Sevgi Soysal’ın Tante Rosa adlı öyküsünde okuruz.

Almanya’dan döndüklerinde önce İstanbul’a ardından da Sevgi Soysal’ın neredeyse tüm yaşamını geçireceği Ankara’ya taşınırlar.

Şiiri, sanatı ve müziği çok seven annesi Türkçeyi çok geç öğrenir. Evde çocukları ile Almanca konuşur. Sevgi Soysal edebiyat, müzik ve dansa olan düşkünlüğünü ve ileriki yıllarda yapacağı çevirmenliği annesine borçludur.

Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildimOrtaokul ve Liseyi Ankara Kız Lisesi’nde okur. Biz onun neredeyse tüm kitaplarında aslında o yılların Ankara’sının izlerini süreriz. Ailenin 1938 yılında Ankara’ya taşınması ile birlikte başlayacak bir yazarın yetişme sürecinin bu izlerini kimi zaman Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, kimi zaman Yürümek ya da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu ve diğer kitaplarında anlatır.

Çocukluğundan başlayarak tüm yaşamı boyunca ‘bırakmayı’ bilen, başaran bir kadın olacaktır Liseden sonra DTCF Arkeoloji Bölümü’nde okumaya başlar. İlk aşkı ve eşi olan Özdemir Nutku ile burada tanışır. Üniversite öğrenciliği sırasında Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde adından çokça söz edilen ve o yıllarda Ankara’da yaşayanların buluşma noktası olarak Piknik’te edebiyat sohbetlerine Özdemir Nutku ile birlikte katılmaktadır.

Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildimDeğişim dergisinde ilk öyküsü yayınlanır. İlk kitabı 1962 yılında basılır; Tutkulu Perçem. Kitabın kapağını Başar Sabuncu hazırlamıştır. Bu aynı zamanda Başar Sabuncu ile Sevgi Soysal’ın yakınlaşmalarına da neden olacaktır. Sevgi Soysal Ankara Meydan Sahnesi’nin genç oyuncularından Başar Sabuncu ile birlikte olmaya başlar ve Özdemir Nutku’dan ayrılır, Başar Sabuncu ile evlenir. O yılların eserlerindeki yansımasını Yürümek adlı romanını okuyanlar fark edeceklerdir.

Bu arada TRT’de çalışmaya başlamıştır. Mümtaz Soysal ile röportaj yapmak üzere Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gider. Bu röportaj bir evliliğin bitişi yeni bir aşkın başlangıcı olacaktır. Bu kez Sabuncu soyadını bırakır Sevgi Soysal. Yenen soyadıyla birlikte çıktığı yeni yolculuğun yol arkadaşı Mümtaz Soysal’dır artık.1971’lerin Türkiye’sinde bu aşk sürerken 12 Mart darbesinin kara bulutları ülkenin üzerine çöreklenmiştir. Ölümler, işgaller, direnişler, çatışmalar arasında yaşanan aşkın kahramanlarından Mümtaz Soysal tutuklanmıştır. Görüş günlerinin birinde alınan karar ile cezaevinde evlenirler. Kısa süre sonra da Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na alınacaktır.

Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildimKoğuş arkadaşları arasında tanıdık isimler de vardır. Birlikte tutuklandıkları Ela Gültekin, Reşat Nuri Gültekin’in kızıdır. Oya Baydar, Behice Boran’da koğuş arkadaşıdır. Yıldırım Bölge Kadınlar koğuşundaki ilk misafirliğinden(!) sonra bu kez yeniden koğuşa geri döner. O koğuşa döndüğünde ise kocası tahliye olmuştur. Şimdi de Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun çevresinde eşini görme umuduyla Mümtaz Soysal dolaşır. 1972 yılında cezasını tamamlamak üzere Adana’ya sürgüne gönderilir. Sürgün bitişi yeniden Ankara…

Yazmaya devam eder. En yakın dostlarından biri, o yıllarda Bilgi Yayınevinde çalışmakta olan Attilâ İlhan’dır. 1975 yılında göğsünde fark ettiği kitle nedeniyle hastaneye gider. Tedavi süreci başlamıştır. Londra’da tedavisinin daha iyi olacağı düşüncesi ile İngiltere’ye gidilir. Başta umutları canlandırsa da hastalığı ilerler, ağrılar dayanılmaz olur. Türkiye’ye dönmeye karar verirler ve döndükten bir gün sonra yani 22 Kasım 1976 da Sevgi Soysal bu kez hayatı bırakır.
Sevgi Soysal Hayatı sevdim İnsanları sevdim Ama yenildim
Gölbaşı, Mayıs 1973

Oysa hastalığı nedeniyle yazılarına ara verdiği Politika gazetesine uğradığı 31 Mayıs’ta kızı Defne annesine sarılıp göğsüne sokulduğunda dostlarına şöyle demişti: ”Hayatı sevdim. İnsanları sevdim. Ama yenildim. Şimdi ölümü bekleyen biri olmak istemiyorum. Bu bana ters geliyor işte.”

Adalet Ağaoğlu’nun 1984 yılında Sanat Olayı Dergisi’nin 21. sayısında anlattığı Sevgi,” Ankara’nın en şen ve en renkli yazarı”dır. Şöyle devam eder yazısına: “Tam tamına hayattaki bir modele bakarak romanlarına kişi seçenler varmış. Buna aklım yatmıyor. Ama böyle bir şey yapmaya kalksam, hayattan seçeceğim modellerden biri, belki de başlıcası Sevgi olurdu. Çok renkli, karmaşık; neşeli ve hüzünlü; şeytan ve melek; çocuk ve büyük; olgun ve çocuk; düşçü ve gerçekçi; gırgır ve ciddi; dürüst ve yalancı; çekinik ve dobra dobra; utangaç ve cesur; işte bütün bu karşıtlıkları kendinde toplayan birini seçeceksem, bildiklerim arasında ilk aklıma gelen Sevgi olurdu” der ve yazısını şöyle bitirir: ”Güçtür Sevgi’yi anlatmak, çok güç. Bir romanı yazmak bile, Sevgi’yi tam olduğu gibi anlatmaktan daha kolaymış gibi gelir bana”

Evet, yaşamı boyunca Sevgi Soysal bırakmayı becerebilen cesur bir kadın olmuştur. Önce Yenen soyadını, sonra Nutku ve Sabuncu soyadlarını bırakır. Ancak, yazmayı bir de Ankara’yı bırakmaz. Bize bıraktıkları ise kitaplarıdır.

Gönderemediğim mektubun yerine sayılsın bu kez yazdıklarım. Kırk yaşında ölen bir yazara onun kentinden seslenmiş olayım.
romankahramanlari.com

Aldous Huxley "Dünyada düzeltebileceğiniz, daha iyi yapmayı başarabileceğiniz ilk ve son önemli kimse kendinizsiniz."

Bilginin azı tehlikeli ise tehlikeden uzak duracak kadar çok şey bilen kişi nerede?

Deneyim, bir insanın başından geçenler değil, başından geçenlerin bıraktığı izlerdir.

Doğuştan duyarlı kişiler, savaşın ortadan kalkmasına ilişkin duygularla doludur.

Başkalarının acılarına katılırım; ama mutluluklarına değil, çünkü başkalarının mutluluğunda garip bir sıkıcılık vardır.

Düşün onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi mercedes otomobil alırdı.

İyilikten zarar gelmeyeceğini öğretirler; fakat arkanızdan enayi denileceğini öğretmezler.

Eğer mutluluğunuz, bir başkasının yaptıklarına bağlıysa, çok ciddi bir sorununuz var demektir.

Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın.
İnsan, yürümeyi öğrenmiş maymundur.

Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir.

İnsanların büyük çoğunluğu akılla ilgilenmez ya da onun öğrettiklerinden tatmin olmaz.

Mutluluğun peşinde koşan bir insan mutluluğu bulamaz.

Bir arkadaşta sevmediğim şey, dikkat çekmek için yanındaki insanı sürekli küçük düşürmeye çalışmasıdır.

Matematikteki en büyük ilerlemelerin bazıları daha sonra açıklanması zorunlu hale gelen küçük sembollerin icadıyla olmuştur; eksi işaretinden bütün negatif niceliklerin teorisi çıkmıştır.

Bilgisizlik yok edilebilir, çünkü bilmek istemediğimizden bilmeyiz.

Dertlerini gözyaşlarında boğmak isteyenlere, dertlerin yüzme bildiğini söyle.

Kavgacı hayvan anlamında savaşan bir hayvandır insanoğlu.

Bu dünya, belki de bir başka gezegenin cehennemidir.

Dalın ucuna gitmekten korkma, meyve oradadır.

Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir.

Sevgi Duvarı - Can Yücel

Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpcülerin elleri
Çöpcülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi


Sanat Baskıdan Doğar - Andre Gide


Sanat, yavaş yavaş kuvvetten düşünce, kaplıcalara götürülen bir hasta gibi tabiata çıkarılır. Ne yazık ki tabiat artık ona bir şey yapamaz. Bir anlaşmazlık var. Sanatın köye çekilip dinlenmesi ve eğer bitkinlikten sararıp soluyorsa, kırlarda, hayatta, gidip yeni bir canlılık aramasını bazen iyi bulurum. Güzellik hiçbir zaman tabii bir ürün değildir; o ancak sun’i bir baskı ile elde edilir. Sanatla tabiat yeryüzünde rekabet halindedir. Evet sanat tabiatı kucaklar, bütün tabiatı kucaklar ve onu kolları arasında sıkar; ama meşhur mısraı kullanarak diyelim ki:

Sanat daima baskının sonucudur. Onu, ne kadar serbestse o kadar yukarılara yükselir sanmak, uçurtmayı havalanmaktan alıkoyan şeyin ip olduğunu sanmaktır.

Kanadını rahatsız eden bu hava olmasa daha iyi uçacağını düşünen Kant’ın güvercini, uçmak için kanadını dayayabileceği bu hava mukavemetine muhtaç olduğunu takdir etmemektedir.

Sanat da böyledir, yükselmek için dirence dayanmak zorundadır. Şimdi söylediğim resim için, heykel için, musiki ve şiir için de doğrudur. Sanat ancak hasta devirlerde hürriyeti arar. Kolayca var olmak ister. Kendisi her kuvvetli buluşta, düşüş ve engel arar, kalıplarını paramparça etmekten hoşlanır, işte bunun için hayatın en taşkın olduğu devirlerde değil midir ki en heyecanlı dehalar, en sıkı kalıpların ihtiyacı ile kıvranmışlardır. Bereketli Rönesans zamanında, Shakespeare’in, Ronsard’ın, Petrarca’nın, Michalengelo’nun soneyi, Dante’nin üçlü kafiyeyi kullanmaları; Bach’ın fugue’ü aşırı duyduğu dayanılmaz ihtiyaç hep bundandır. Verilecek daha ne örnekler var! Lirik ilhamdaki genişleme kuvvetinin onun baskısı ile orantılı olduğuna, yahut da yenilmesi gereken yer çekiminin mimarlığına imkan verdiğine şaşmamak mı lazım?

Büyük sanatçı, güçlüğün coşturduğu, engeli kendisine sıçrama tahtası yapan adamdır. Derler ki Michalengelo’yu Musa’nın ellerine toplu bir hareket vermeye zorlayan, mermersizlik olmuştur. Sahnede, hep birden kullanılacak ses perdelerinin sayılı oluşudur ki, Eschyle’i, Kafkas dağlarında zincire vurulan Prometheus’un susuşunu icat etmek zorunda bırakmıştır. Eski Yunanlılarda saza bir tel ekleyen adam şiddetle cezalandırılırdı. Sanat baskıdan doğar, döğüşle yaşar, hürlükten ölür