31 Mart 2017 Cuma

Selanik Türküsü (Çalın Davulları)


Selanik Türküsü, Muzaffer Sarısözen'in Atatürk'ten derlediği Selanik türküsü.

Selanik Türküsü (Çalın Davulları) Erol Parlak'ın Yalınkat adlı albümünde seslendirilmiştir. Sık sık "Bülbülüm altın kafeste" türküsüyle karıştırılır; öyle ki, bu karışıklığa Cihat Aşkın'ın "Ege'nin Türküsünde" albümüde de rastlamak mümkündür. Sanatçı, Bülbülüm Altın kafeste şarkısını seslendirmiş, ancak albümünde "Selanik Türküsü" olarak yazılmıştır.

Çalın davulları çaydan aşağıya amman Mezarımı kazın dostlar belden aşağıya Koyun sularımı kazan dolunca amman
Aman ölüm zalim ölüm Üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı Götür yare ver
Selanik içinde selam okunur amman Selamın sedası dostlar cana dokunur Gelin olanlara kına yakılır amman
Aman ölüm zalim ölüm Üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı Götür yare ver
Selanik Selanik ıssız kalasın Taşına toprağına bre dostlar diken dolasın Sen de benim gibi yarsız kalasın
Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

Bu bir rejim değişikliğidir


Hiçbir dönemde ülkesine bu kadar kötülük yapan, insanını bu kadar dışlayan, bu kadar pervasızca hakaret, yalan, iftira atan bir yönetim gelmedi. Bu referandum Sayın Tayyip Erdoğan'ın ya da AKP'nin bir projesi değildir. Bu tamamen bir Amerikan projesidir. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinin rövanşı amacını taşıyor. Hepimiz çok dikkatli olmalıyız. Bu Türkiye'nin gelecekte tam anlamıyla diktatörlük karanlığına, bölünmeye ve parçalanmaya dahil olup olmayacağının göstergesi olacaktır. Bu referandumda çıkar ilişkisi için ‘Evet' diyeceklere yapacak bir şeyimiz yok. Onlar vicdanlarını ve mantıklarını maalesef buzdolabına koymuşlar. Ama ülkesini seven herkese bu tehlikeyi anlatmamız lazım. Bu bir rejim değişikliğidir. Burada yargı, yönetim ve her şey tek bir kişinin elinde toplanacaktır. 15 yıl Türkiye'yi azılı ateistler yönetse dine bu kadar zarar veremez. 
Burhan Özfatura

 

Sen duydun mu sustuklarımı?

Çok şey vardı anlatılacak, 
O yüzden sustum. 
Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı, 
Sen duydun mu sustuklarımı?


Sonbahar


Altın rengi gözleri yanan bir semaverdi
Ilık bir çay kokusu akardı saçlarından.
Yanmanın lezzetini onda hissettiğim bir an
Ve yazın sevgisini bana önce o verdi.

Yaz gibi iri olgun meyveleri severdi,
Bir çocuk gibi şendi ve gülerdi her zaman
Bir mevsim gözlerinden içime doldu cihan
Ve güzel yaz günleri ne çabuk geçiverdi.

Artık donuk bir cam var mavi gökler yerinde.
Güneşi benden çalan o sıcak bakışlardır,
Ve yazı o götürdü mutlak beraberinde.

En güzel rüyaların bile bir sonu vardır:
Bir bahar rüzgarından alarak bir sabah hız
Mevsimlerin ömrünü yaşamıştı aşkımız.
Onu şimdi kaybettim ve şimdi sonbahardır 


29 Mart 2017 Çarşamba

Burjuvazinin gücü




 ...bir yandan Batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletlerarası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç dünya işçilerince kavrandığı gün, burjuvazinin gücü sona erecektir.
1922 






Yarına bakmayı dene...

Uğraşmayı bırak artık dünle ve dünündekilerle. Bir de hep yanında olanlarla yarına bakmayı dene.



Hayat bir tercih meselesidir...

Hayat bir tercih meselesidir,
Geçmişi düşünürsen masal, geleceği düşünürsen hikaye, bugünü düşünürsen gerçektir.
Her güne hayatının en güzel günü olması için şans ver.


Apocalypto


Bir adam, tek başına oturuyordu. Hüzünlüydü.
Bütün hayvanlar ona yaklaşıp şöyle demişler: “Seni böyle hüzünlü görmek hoşumuza gitmiyor. Ne istiyorsan onu getireceğiz.”

Adam: “iyi görebilmek istiyorum” dedi.
Akbaba: “Benim yeteneğimi alabilirsin,” dedi.

Adam: “Güçlü olmak istiyorum” dedi.
Jaguar şunu dedi: “Benim gibi güçlü olacaksın.”

Daha sonra adam: “Dünyanın gizemlerini öğrenmek istiyorum.” dedi.
Yılan: “Sana onları göstereceğim.” dedi.

Öbür hayvanlarla da bu böyle devam etmiş. Adam onların verebileceği bütün hediyelere sahip olduktan sonra oradan uzaklaşmış.

Ondan sonra baykuş, öbür hayvanlara şunu demiş: “Adam artık bir çok şeyi biliyor ve bir çok şeyi yapabilecek kabiliyette.”

Geyik şöyle konuştu: “Adam ihtiyaç duyduğu her şeye sahip! Şimdi hüznü son bulacaktır.”

Baykuş “hayır” dedi. “Adamın içinde bir delik gördüm(Göz). Asla doyuramayacağı bir açlık kadar derin. Bu onu, hüzünlü olmaya ve sürekli istemeye yöneltmektedir. Almaya ve toplamaya devam edecektir. Günün birinde dünya şunu söyleyene kadar:
- Tükendim, sana verecek bir şeyim kalmadı. 

Tık tık... İnsandaki Derin Boşluk - YouTube

 

Kendimi gerçekten sevmeye başladığımda...


Anladım ki,
Duygusal acılar ve keder, bir uyarıydı bana,
Kendi gerçeğime karşı yaşadığımı anımsatan.
Biliyorum, bugün buna “özgün olmak” diyorlar.

Zamanı gelmediğini,
Ve o kişinin hazır olmadığını bildiğin halde onu,
İsteğimizi yapmaya zorlamanın,
O insan kendim de olsam,
Ne kadar utanç verici olduğu anladım.
Bugün buna, “kendine saygı duymak” dendiğini biliyorum.

Başkalarının hayatına özenmekten vazgeçtim,
Ve önüme çıkan zorlukların,
Olgunlaşmam için aşmam gereken engeller olduğunu fark edebildim.
Günümüzde buna, “bilgelik” dendiğini biliyorum.

Her zaman, her fırsatta,
Doğru zamanda, doğru yerde bulunduğumu anladım.
O andan itibaren de huzura erdim.
Bugün buna, “varoluşa saygı” dendiğini biliyorum.

Kendime ayırmam gereken zamanı başka şeylere harcamaktan,
Geleceğe ilişkin büyük projeler yapmaktan vazgeçtim.
Bugün artık yalnızca bana keyif ve mutluluk veren,
Sevdiğim ve hoşuma giden işleri,
Kendime özgü yol, yordam ve tempoyla yapıyorum.
Günümüzde buna, “kendine karşı dürüstlük” dendiğini biliyorum.

Sağlıklı olmayan her şeyden kurtardım kendimi.
Yemeklerden, insanlardan, nesnelerden, durumlardan,
Hepsinden önce de beni benden koparıp diplere çeken şeylerden.
Başlangıçta buna “sağlıklı bencillik” diyordum,
Bugün biliyorum ki, bu “kendini sevmek”tir.

Vazgeçtim,
Her zaman kendi haklılığıma inanmaktan,
Daha az yanılmaya başladım böylece.
Bugün anladım buna “sade olmak” dendiğini.

Düşüncelerimin beni zavallı ve hasta edebileceğini fark ettim,
Buna karşın yüreğimin gücünü yardıma çağırdığımda,
Aklım değerli bir ortak kazandı.
Bu ilişkiye bugün “yürek bilgeliği” diyorum.

Kendimizle ya da başkalarıyla tartışmaktan,
Çatışmaktan ve sorun yaşamaktan korkmamalıyız,
Çünkü yıldızlar bile bazen birbiriyle çarpışır,
Ve yeni dünyalar oluşur.
Bugün bunun “YAŞAMAK” olduğunu biliyorum!

27 Mart 2017 Pazartesi

Hababam Sınıfının Mahmut Hoca’sı Münir Özkul...



Diyor ki;  Ben ortaokuldayken, Türkçe hocamız tahtaya konuşanların değil, konuşmayanların ismini yazdırırdı. Ve bir gün derste şöyle demişti; çocukları konuşturmazsan, konuştuğu için cezalandırırsan gelecekte ya hiçbir olaya tepki vermeyen cesaret edip konuşamayan bir halk yaratırsın, ya da konuşamadığı ve kendisini ifade edemediği için her şeyi zorbalıkla halletmek isteyen bir halk yaratırsın.

Aldanma cahilin kuru lafına kültürsüz insanın külü yalandır hükmetse dünyanın her tarafına arzusu hedefi yolu yalandır.

Toprak ne kadar zengin olursa olsun, ekilmedikçe mahsul vermez. Kafalar da öyle, ekilmeyen kafalar da fikir üretmez...Seneca

Yobazın biri çıkıp tuvalete gitmek günahtır desin. Bundan dolayı altına sıçacak o kadar çok insan var ki, bu memlekette...Aziz Nesin

Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar...Victor Hugo

Hayata dair...


Bir insan size herhangi bir konuda mutlak doğruyu bildiğini söylüyorsa, onun tamamen hatalı olduğundan emin olabilirsiniz...The Scientific Outlook, 1932

Kimse başkalarının gizli meziyetleri hakkında dedikodu yapmaz...On Education, 1926

İyi bir yaşam, anladığım kadarıyla, mutlu bir yaşamdır. ‘İyi olursan mutlu olursun’ demiyorum; demek istediğim, mutlu olursan, iyi de olursun...New Hopes for a Changing World, 1951

Kabul görmeyen bir görüşe sahip olmaktan korkmayın. Şu an kabul gören her görüş, bir zamanlar kabul görmeyenlerdi...A Liberal Decalogue, 1954

Hepimizin içinde sıkışıp kalmış bir sanatçı yatmaktadır. Serbest bırakın onu ki, her yere neşe bulaştırsın...Bertrand Russel’ın Başlıksız Son Makalesi, 1967

Sıkıntıya tahammül edemeyen bir nesil, önemsiz insanlardan oluşan, doğanın ağır işleyişinden gereksiz yere uzaklaşan, hayati dürtüleri zamanla tükenen, tıpkı bir vazonun içindeki koparılmış çiçekleri andıran bir nesil olacaktır...The Conquest of Happiness, 1930

İnsanlığın başına gelen en büyük kötülük, insanların aslında yanlış olan kimi şeylerin doğruluğundan kesinlikle emin olmasıdır...Unpopular Essays, 1950

Başarılı olduğunuz her şey, mutluluğunuza katkı sağlar...Bertrand Russell Speaks His Mind, 1969

Arzu edilen şey, inanma isteği değil; hatta onun tam tersi olan anlama isteğidir...Free Thought and Official Propaganda, 1922

Uygar yaşam, çok fazla evcilleşti...Nobel Lecture: What Desires Are Politically Important?, 1950

 

Kimbilir kaç kişi...

Kimbilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi
Kaç kişi güzelliğini sevdi
Belki gerçek aşkla; belki değil
Ama bir tek kişi seni sevdi.
Bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi.


24 Mart 2017 Cuma

Her zaman felaketleri düşünmemek gerek, en korkunç acılardan sonra tüm bu yaşadıklarımız olağanüstü güzellikte bir yaşama dönüşebilir.


Özgürlük ve refahın olmadığı, yarın endişesinin kol gezdiği bir ülkede şiir kendi yalnızlığında, kendi sesiyle avunacaktır elbet. Ey şiir okumayan, şiire kulak tıkayan okur, haklı olan sensin. Sana saygıyla karşılık bir öfke duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Ama şunu iyi bil ki, şiirle zıtlaşmanın yarar sağlamayacak sana. Çünkü şiirin yalnızlığı senin de yalnızlığındır ve bu yalnızlık şiirin değil senin sonun olacaktır. İnanıyorum ki sen günün birinde Anka gibi kendi küllerinden yeniden doğacaksın. İşte o gün gelene kadar benim sana diyeceğim; ateşin bol, tükenişin çabuk olsun...Metin Altıok

Her sanatçı kendi yankısını gördüğü bir aynaya daha kolay bağlanabilir. O kadar ki, aradaki aşk bitse bile o aynayla yaşanmış duygudaşlık anları, kıyasıya yapılmış edebiyat tartışmaları, ortak bir geçmiş kalır geriye.Yaratıcılığı körükleyen ilişkilerdi bunlar. Tiryakilik gibi bir şeydi. İki taraf da karşısındaki için esin perisiydi…Tomris Uyar

Bir romanda okumuştum, irade teorisi yapan bir düşünür, bir tekerleğin orta yeri gibi sakin kalmağa alıştırıyordu kendisini. Hayat gümbür gümbür dönüyor, ama o, orta yerde istifini bile bozmadan hareketsiz kalabiliyor. Gerçekten büyük bir başarı. Yalnız o adamla benim aramda önemli bir ayrım var: O bunu çaba ile elde etmek istiyor, bense doğuştan öyleyim galiba. Doğuştan iradeliyim. Öyle mi? Yok, bununla kendimi kandıramam. Davranışlarımın içimden gelmesini beklememeliyim, çünkü içim yok benim. Belki kimsenin yok. Herkes, yalan yanlış, daha iyi bir dünyanın ardına düşmüş, o dünya için, boşuna da olsa çırpınıyor, çalışıyor. Üst yanı aylaklıktır...Melih Cevdet Anday
 
Dünyada hiçbir şey, karşısındakini kandırdığını sanan bir budalanın sevinci kadar komik değildir...Haldun Taner

23 Mart 2017 Perşembe

İstedikleri şey...


Amerikalıların, batılıların, istedikleri şey...
Cehalet tüm beyinlere yayılsın ki, bu ülke geçmiş yüzyılların batağında çırpınsın dursun. Geleceğin, bilimin yol açıcılığı üzerinde hızla ilerlediğinin farkında olmasın! Ne işin var senin bilim, kültür, bilimsel düşünce, evrim-biyoloji-genetikle! Onları yok et ki, ben de seninle istediğim gibi oynayayım! Sonunda parçalayıp süründüreyim... Evet, ülkemizde de, bilim ve bilimsel düşünce düşmanı örgütler ve kurumlar devlette kök salmışlar. Tam Amerikan ve Batılı emperyalistlerin değirmenine su taşıyan uygulamalarla, ülkemizin ve İslam ülkelerinin ebedi köleliğine çanak tutuyorlar. Sözde “üst akıl”a karşılar, ama aslında tam üst aklın derin oyuncakları olduklarının farkında değiller..
 Orhan Bursalı

Bugün İslam ülkelerinde demokrasi yerlerde sürünüyor


Bugün İslam ülkelerinde demokrasi yerlerde sürünüyor. İnsanlar da buna bakarak haklı olarak İslam ile demokrasinin bağdaşmayacağını söylüyorlar” tespitinde bulunan Kırbaşoğlu “Kendilerini İslam’la özdeşleştirerek, ‘Hayır’ diyenler İslam inkârcılarıdır; İslam’a ters bakanlardır’ şeklindeki beyanatlar tam bir talihsizliktir. Halbuki karşı çıkanlar böyle kokuşmuş, dejenere olmuş, yolsuzluklara batmış bir dindarlıktan ilallah ettiği için karşı çıkıyorlar. Türkiye’de varoluş davasıyla yola çıkan İslamcılar, şu anda kendi yokoluşlarının hikâyesini yazıyorlar.


Kalp kırıklığını al, sanata dönüştür



 Saygısızlık saygısızlığı çağırır. Şiddet şiddeti körükler. Güçlü olanlar mevkilerini başkalarını ezmek için kullanırsa hepimiz kaybederiz...Meryl Streep

Kalp kırıklığını al, sanata dönüştür (take your broken heart, make it into art)... Star Wars’un efsanevi oyuncusu Carrie Fisher
 

Bir Varmış



Yok´u
Yok eden
Var oldu : akıl
Renkten,sesten,rahiyadan
Mest oldu akıl,
Kendini inkar etti.
His,sevgi,aşk yolunda
Yok´a döndü akıl,
Yok´a vardı.
Yok´un yok´u var:
Varlık.
Var´á vardı akıl,
Yok´dan bir kadın,
Var´dan bir erkek.
Çok çocukları oldu,
Rivayete göre
Bahtiyar yaşadılar


20 Mart 2017 Pazartesi

Gereksizler...


Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor.

Yuval Norah Harari’nin ilk kitabı ‘Homo Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara’yı (Kolektif Kitap) okuduğumda insanlığa dair kafamdaki pek çok soru işaretine cevap bulmuş, daha evvel üzerinde pek düşünmediğim yeni soruların peşine düşmüştüm: “İnsan (Homo sapiens) neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? İnsanı bekleyen gelecek ne?”
Yalnız değilmişim, çünkü kitap dünyada satış rekorları kırarken Türkiye’de de 100 bin bandını aştı. Genç tarihçi Harari, bu defa ‘Homo Deus: Yarının kısa bir tarihi’ (Kolektif Kitap) kitabında gelecekte insanın neye evrileceğini, yine tarihi bilim ve teknolojik gelişmelerle harmanlayarak, akıcı ve anlaşılır bir dille tarif ediyor.


Tamamı...'Homo Sapiens'in yazarı Harari: 'Gereksizler' diye yeni bir sınıf doğuyor ...
 Mehveş Evin


18 Mart 2017 Cumartesi

Çanakkale Geçilmez

1915 Çanakkale Albay Mustafa Kemal "Anafartalar Grup Komutanı"
"Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. 
Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir"
18 Mart 1915, Çanakkale deniz savaşlarında 215 okkalık (275 kg) top mermisini taşıyan 
Edremit-Havanlı Mehmet oğlu Seyit Onbaşı
"Siz vatanı için, milleti için, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz? 
Eğer onları tanımazsanız; geleceğinizi göremezsiniz, hedeflerinizi bilemezsiniz." Mustafa Kemal Atatürk

17 Mart 2017 Cuma

Bağımsızlık Gülü


   Anısına...


Hoyrat ellerinden alıp o gülü Hangi ellerden? Uzak Teksaslı çobanların Bilmediği, uğruna can vermediği Türkiyeli o çileler gülü. Yerine koymak, kutsamak o gülü, Hangi yerine? Mustafa Kemal'in bahçesine Bir ulusun suladığı beslediği Yediveren bağımsızlık gülü!

Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

Bir basmadan alıp o gülü,
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan, emeğimizden,
Dokuduğumuz halk gülü.

Hoyrat ellerinden alıp o gülü
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların

Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.

Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal'in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!


16 Mart 2017 Perşembe

Umut Devrimi


Yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret, ya da Spinoza'nın adlandırmasıyla, direnme gücü. Belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım, çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. Direnme gücü, umut ve inanç'ı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanç'a dönüştürerek — dolayısıyla onları yokederek — bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetişidir. Direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetişidir.

Ancak direnme gücünün bir diğer yönünü dile getirmezsek, onu tam olarak anlayamayız. Bu, korkusuzluktur. Korkusuz kişi gözdağmdan, hatta ölümden bile korkmaz. Ama çoğu kez olduğu gibi, "korkusuz" sözcüğü, tümüyle farklı birkaç yaklaşımı ve davranışı daha kapsar. Yalnızca en önemli üç tanesini söylüyorum: Birincisi, kişi yaşamayı umursamadığı için korkusuz olabilir; ona göre yaşam pek değerli değildir, dolayısıyla ölme tehlikesi karşısında bile korkusuzdur; ama ölümden korkmamasma karşın yaşamdan korkabilir. Korkusuzluğu, yaşam sevgisinden yoksun oluşundan kaynaklanmaktadır; yaşamını tehlikeye atma konumunda olmadığı zaman, genellikle korkusuz değildir. Hatta, yaşam korkusundan kendisinden korkmaktan, insanlardan korkmaktan kaçınmak için sık sık tehlikeli durumlar arar.

İkinci bir korkusuzluk türü de, ister bir insan olsun ister bir kurum ya da fikir, bir tapıma, onun yaşamını paylaşıyormuşçasına boyuneğmiş bir kişinin korkusuzluğudur; tapımın buyrukları kutsaldır; bedeninin yaşamını sürdürmek için ortaya koyduğu buyruklardan çok daha zorlayıcıdırlar. Bu tapımın buyruklarına uymamayı ya da onları kuşkuyla karşılamayı başarabilse, tapım ile özdeşliğini yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır, buysa, kişinin kendisini son derece soyutlanmış bir durumda, dolayısıyla deliliğin eşiğinde görme tehlikesini doğurmak anlamına gelmektedir.

Üçüncü korkusuzluk türüyse, kendi kendisiyle kalan, kendine güvenen ve yaşamı seven, tam anlamıyla gelişmiş insanlarda görülür. Doymakbilmezliği yenmiş kişi, herhangi bir tapıma ya da herhangi bir şeye tutunmaz, dolayısıyla yitirecek hiçbir şeyi yoktur: zengindir çünkü boştur, güçlüdür çünkü arzularının esiri değildir. Tapımlardan, usdışı isteklerden ve düşlemlerden (fantezilerden) kopabilir çünkü kendi içinde ve dışında gerçeklikle tam bir ilişki içindedir. Böyle bir insan tam "aydmlanmışhk"a ulaşmışsa, tümüyle korkusuzdur. Ereğine doğru ilerlemiş, ancak henüz varmamışsa, onun korkusuzluğu da tam olmayacaktır. Ancak, tam anlamıyla kendisi olmaya doğru bir adım atmaya çalışan herkes, korkusuzluk yönünde yeni bir adım atıldığında, çok kesin bir güç ve sevinç duygusunun uyandınldığını bilir. Yeni bir yaşam evresinin başlamış olduğunu duyumsar. Goethe'nin dizelerindeki hakikati hissedebilir: "Evimi bir hiçliğin üzerine kurdum, bu yüzden bütün dünya benimdir."

Umut ve inanç, yaşam 'in temel nitelikleri olduklarından doğaları gereği statükoya bireysel ve toplumsal olarak yüceltme yönünde hareket ederler. Sürekli bir değişme süreci içinde bulunmak ve asla herhangi bir belirli anda aynı kalmamak, yaşamın niteliklerinden biridir.9

Gerek organik yaşam ve inorganik madde tanımlamaları, gerek ikisi arasındaki sınırı tartışmanın yeri burası değil. Kuşkusuz, günümüz biyoloji ve genetiği açısından, geleneksel ayrımlar tartışma götürür duruma gelmiştir; ancak bu ayrımların geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek yanlış olacaktır; yerlerine yenilerini koymak değil, bunları arındırmak gerekmektedir.

Atıl, hareketsiz duran yaşam ölmeye eğilimlidir; eğer atıllık eksiksizse, ölüm gerçekleşmiş demektir. Buna göre, yaşam, hareket etme niteliğinden ötürü, statüko'dan kurtulup çıkmak ve onu aşmak eğilimindedir. Ya daha güçlü hale geliriz ya daha zayıf, ya daha akıllı ya daha ahmak, ya daha yürekli ya daha korkak. Her saniye, iyi ya da kötüye götürecek bir karar verme anıdır. Tembelliğimizi, doymakbilmezliğimizi ya da nefretimizi ya besleriz, ya da açlıktan öldürürüz. Ne kadar beslersek o kadar güçlenir; ne kadar aç bırakırsak o kadar zayıflar, güçsüzlesin

Birey için geçerli olanlar, toplum için de geçirlidir. Toplum, durağan değildir; gelişmezse, kokuşur; statüko'ya daha iyiye doğru yükseltmezse, kötüye doğru bir değişme gösterir. Çoğu kez toplumu oluşturan bireyler ya da topluluklar olarak hareketsiz durabileceğimiz ve belirli bir durumu şu ya da bu yönde değiştirmeyebileceğimiz yanılsamasına kapılırız. Bu en tehlikeli yanılsamalardan biridir. Hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.
aymavisi.org

15 Mart 2017 Çarşamba

Bir güzel gün, bir sükûn, bir bahar bekliyorum.


Anısına...

Varlık, 15 Temmuz 1933'te Yaşar Nabi Nayır tarafından yayımlanmaya başlanan aylık sanat ve edebiyat dergisidir (İlk sayısında sahibi Sabri Esat Siyavuşgil görünüyordu).

İlk yıllarında yayımladığı Batı edebiyatı çevirileri ve şiirleriyle, öz Türkçe anlayışıyla tanınan Varlık, kesintisiz yayınıyla günümüze kadar gelmiştir. İsmi, "yoktan var etme" çabasından ilham alarak sahibi Yaşar Nabi Nayır tarafından konulan dergide Türk edebiyatının birçok ünlü yazar ve şairinin ilk eserleri yayımlanmıştır.

Dergide ilk imzası çıkmış yazarların bazıları şunlardır: Melih Cevdet Anday, Cahit Sıtkı Tarancı,Orhan Veli, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı, Tarık Dursun K., Ece Ayhan, Attila İlhan, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Semih Poroy, Tomris Uyar.

Derginin ilk sayılarında Yedi Meşaleciler'in şiirleri yer aldı. Garipçiler'e ilk defa Varlık dergisi sayfalarında yer verildi; Garip manifestosu Varlık'ta yayımlandı. Dergide Köy Enstitüsü yazarlarına, özellikle Mahmut Makal'ın öykülerine yer verdi. Cumhuriyet devri yazarlarının pek çoğu Varlık Dergisi'nde yazarak tanındılar.

Başlangıçta Ankara'da yayımlanan dergi, 1946'dan itibaren İstanbul'da çıkarılmaktadır. Yaşar Nabi'nin ölümünden sonra dergi yönetimini kızı Filiz Nayır Deniztekin üstlenmiştir.

Dergi, Avrupa Kültür Dergileri Ağı olan Eurozine üyesidir.

14 Mart 2017 Salı

Bir müzik albümüne katkısı...



Anısına...
Jülide Gülizar, haber sunucusu Ali Kırca'nın 2002'de doldurduğu müzik albümü "Habersiz Türküler"de yer alan "Ah Bir Ataş Ver" adlı türkünün girişinde türkünün hikâyesini anlatmıştı:
4 nisan 1953'te Türk denizaltısı Dumlupınar Akdeniz'de yapılan bir NATO tatbikatından dönerken Çanakkale Boğazı'nda Naboland isimli bir İsveç yük gemisi ile çarpışarak batmıştı. Dipte yatan denizaltıda sağ kalan 22 kişiye moral vermek için kurulan telefon hattıyla bu Ege Türküsü de dinletilmişti. Bu trajedi sonradan bu türkü ile özdeşleşmişti. Ali Kırca'nın seslendirdiği türkünün girişinde olayı düzgün Türkçesiyle Jülide Gülizar seslendirmişti.

kaynak...tr.wikipedia.org


13 Mart 2017 Pazartesi

Hayat Kıvılcımı

Bahar ve yeniden başlayan hayat, savaşa, ölüme, yasa veya ümide rağmen, 
kırlangıçlarıyla, yeşeren çiçek ve tomurcuklarıyla, her yıl gelirdi. 
Her yıl yeniden gelirdi, işte yine karşısındaydı ve bu kadarı yeter de artardı. 


Prag Mezarlığı

Öyle bir an geliyor ki, insanın içinde bir şeyler kırılıyor; ne enerji ne istek kalıyor.


Yaşlandığın Zaman


Saçın solduğu, için uyku dolduğunda geçen yaşla, Ve ocak başında daldığın vakit bu kitaba bak, Yavaşça oku ve eskiden sahip olduğu o yumuşak Bakışlarını gözlerinin ve derin gölgelerini düşle.

Kaç kişi sevdi senin hoş zarafetinin cevherini, Ve sevdi güzelliğini aşkla yalan ya da hakikat, Sendeki gezgin ruhu bir tek adam sevdi fakat Ve sevdi senin değişen yüzünün kederini;

Ve çömelerek yanına kızgın ocak parmaklığının 
Mırıldan bir az, Aşk nasıl da uçup gitti 
Ve dağların başları üzerinden geçip gitti 
Ve sakladı yüzünü arasına yıldız kalabalığının. 


Hani


Yavaştır yaşamının anlamı. Sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsan da. Senin beklemen bir boşunalık duygusudur yalnızca; gerçekler içinde hayallerin; olup bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi(boyuna ve boşuna bir düşüş).Oysa o, gelişmektedir. Sana doğru. Sen hiç bilmeden (beklerken, bilmeden). Senin beklediğindir o; ama sen, bilmiyorsundur. Gelmeyeceğini sanarsın. Yıllar geçtikçe, hatta, hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın. Yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın, artık hiç gelmeyeceğinden. Senin beklemen hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine. Hatta bitiremeyeceğini de bildiğin bir çok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık. Yaşamının anlamı bulunmamıştır, bulunamayacaktır. Yıllar önce görmüşsündür onu. Bir an için, tek bir kez: Ufacık. Belirsiz. Uçucu. Yalnızca, içinden, "Ne güzelsin" demişsindir; "Kalsan ya biraz" bile diyemeden(zaten bilmiyorsundur deyimi o zamanlar). Bir karşılık ve geçip gidicilik içinde yalnızca; anlık bir görüntü. Bir görünüm, bir yüz, bir çehre. Birkaç renk içinde. Esintili bozkır tepesinde(bir tür bahardır) ak bir kızıltı. Kötü bir çivit mavisi ve yapışkan bir beyaz içinde. Yanında sapsarı bir şey. Geçip gitmiş, silik; hep de silinen bir anı. Küçücük. Zorlukla anımsadığın(o gün niye orada olduğun bile belirsizdir), hiçbir anlam veremediğin; kavramak şöyle dursun daha nereye(hangi yerine) koyacağını bile bilmediğin bir an(âni bir anı olacak bir şey). O görünüm ânından; o, anı olan andan sonra, yeniden kesişmiş midir yollarımız, kendi ayrı yollarını yürüyen iki kişi gibi, diye düşünürsün: O caddede? Şu sokakta? Belki, o, her sabah tepeye tırmanırken, sen yokuştan aşağı sapmışsındır; geçmişsinizdir birbirinizin yanından(ya da) bir şehirden başka bir şehire aynı zamanda göçmüşsünüzdür, iki gezgin gibi(ama birbirinden habersiz). İki harita kurarsın kafanda: Zamanda ve uzamda, ikinizin gidiş gelişlerini saptayan(şu kadar yıl ve o kadar yol içeren iki harita). Üstüste konduklarında(konabilselerdi), bilmeden ve bulamadan birbirinizin yanından gelip geçip gittiğiniz yerleri; ulaşamama ve dokunamama noktalarınızı belirleyebilecek. Öncesini bile(Ama). Bilemediğindir, o yerler; o noktalar, dokunamadıklarınız. Dokunamadığın noktalardan gelir yaşamının anlamı.

Bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür.


Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı.
*
Görünüşe bakılırsa insan hemen her şeye dayanabiliyor. Hiç yapmadığı şeylere bile dayanabiliyor. Bazı şeylerin dayanılmaz olduğu düşüncesine bile...Arkasına bakmamaya bile dayanıyor, bakmanın ya da bakmamanın bir işe yaramayacağını bildiği halde.
*
Bana göre, tecrübe algıladığınız her şeydir. Tecrübe bir kitaptan kaynaklanabilir. Bir kitap, hikaye, sizi harekete geçirecek kadar iyi ve doğru olabilir. Bence bu sizin tecrübelerinizden biridir. Kitaptaki karakterlerin yaptıklarını yapmak zorunda değilsiniz, eğer onlar sizde doğru olma etkisi bırakıyorlarsa, onların gerçekleşmesini sağlayan hissi anlayabiliyorsanız, o sizin tecrübenizdir.Yani benim tecrübe tanımıma göre, tecrübeniz olmayan bir şeyi yazmanız mümkün değil, çünkü duyduğunuz, okuduğunuz, hayal ettiğiniz her şey sizin tecrübenizdir.
*
İnsan ölümlüdür ve ölümsüz olmanın tek yolu dünyaya ölümsüz bir şey bırakıp gitmektir.
*
Her insan kendi erdemlerinin yargıcıdır.

11 Mart 2017 Cumartesi

İlham Anı


Olay, bir gün, bir köşe başında, gelip giden kalabalığın ortasında oldu.
Durdum, gözlerimi kırpıştırdım, hiçbir şey anlamıyordum. Hiçbir şey hakkında hiçbir şey. İnsanları, nesneler hangi nedenle böyleydiler, anlamıyordum, herşey son derece anlamsız ve absürttü. Gülmeye başladım.
Bana garip gelen şey, neden bunu daha önce anlamadığım oldu. O zamana kadar herşeyi olduğu gibi kabul etmiştim; trafik ışıkları, arabalar, posterler, üniformalar, anıtlar, dünyadan tamamen kopmuş şeyler; hepsini sanki bir gereklilik sonucu ortaya çıkmışlar, bir neden-sonuç zincirinin halkasıymışlar gibi benimsemiştim.
Sonra gülmem dudaklarımda dondu, yüzüm kızardı, utandım. Ellerimi kollarımı sallayarak kalabalığa “Durun! Bir dakika!” diye bağırdım, “Bir yanlışlık var. Herşeyde bir terslik var. Dünyanın en saçma işlerini yapıyoruz. Nereye varır bu işin sonu?”
Etrafta insanlar durdu, merakla beni süzdüler. Orada, ortalarında durdum, kollarımı sallaya sallaya, ümitsizce anlatmaya, bir anda aydınlanmamı sağlayan ilhamımı açıklamaya çalıştım.. ve hiçbir sey demedim. Hiçbir şey demedim, çünkü kollarımı kaldırıp ağzımı açtığım anda, aydınlanmam geri gitti, ağzımdan bildik, eski kelimeler çıktı.
– Eee, Ne demek istiyorsun, diye sordu insanlar. “Herşey yerli yerinde. Herşey olması gerektiği gibi. Herşeyin bir sebebi var. Herşey diğerleriyle uyum içinde. Yanlış veya saçma birşey göremiyoruz.”
Orada öylece durdum, çünkü şimdi herşeyi yerli yerinde görüyordum, herşey doğal, olması gerektiği gibi görünüyordu; trafik ışıkları, anıtlar, üniformalar, gökdelenler, tramvay yolları, dilenciler, geçit törenleri; ama bu beni rahatlatmadı, tersine bana acı verdi.
“Pardon”, dedim. “Galiba benim hatam. Bir an öyle gibi geldi. Herşey yolunda elbette. Kusura bakmayın.” Ve kızgın bakışların arasında yürüyüp gittim.
Yine de, şimdi bile, sık sık birşeyi anlamadığım zaman, ister istemez, aynı umuda kapılıyorum; yeniden o anı yaşayacağımı, yine hiçbirşeyden hiçbir şey anlamayacağımı, bir anda bulup kaybettiğim öteki bilgiye ulaşacağımı umuyorum. 

D. Ninette de Valois

Arşiv Odası'nın bu bölümünde dünya bale tarihinin en önemli isimlerinden, Türk balesinin de kurucusu olan balerin, koreograf Dame Ninette de Valois var.
İngiltere Kraliyet Balesi'nin kurulmasında en önemli isim olan Dame Ninette, 1947'de, aldığı davet üzerine Türkiye'ye giderek, İstanbul Yeşilköy'de ilk resmi bale okulunu kurdu.

İZ

...Mutlu etmekten önce, mutsuz etmemeyi hedeflemeli insan.
...Yapıma ters düşecek davranışlar için kimse beni zorlayamaz.
...Hayal kırıklıklarının baş nedeni, beklentilerin yüksek tutulması değil midir?
...Sığ insanlarla laklak edecek zamanım yok benim.
...Kimselerle paylaşılmayan,yüreklere gömülü,yaman bir hasretlikti çektiğimiz.
...Hastadır ruhun,benliğinse ağır yaralı.
...Varlığın değil,yokluğun değerini bilir insanlar.Mutluluğun değerini bilenler,mutsuzluğu tatmış olanlardır.Onları mutlu etmek çok daha kolaydır.
...Bulunduğu konumu, yaşam düzeyini karşısındaki kişiye hissettirmemek için özel gayret gösteriyor sanki, üstünlük taslamıyor.
...Susmak çürütülmesi en güç silahtır. İnsanların söyleyemedikleri bazı sözlerin içinde, söylediklerinden daha çok gerçek vardır.
...Eski gülüşlerimi arıyorum. En saf, en temiz, en tasasız çocuk gülüşlerimi. Göğe uzanan ulu bir masal ağacının tomurcuklarında asılı kalmışlar. Erişemiyorum.
...Sanatla ilgilenen insanların bakışlarındaki farklılık yanıltıcıdır.
...Sessizlik içinde ne büyük patırtılar gizler bazen.
...Bedenlerin geride durduğu,ruhların sevgiyle beklediği,yalnızca fikirlerin sarmaş dolaş olduğu düşünsel aşklar.
...En güzel şeyler, bize çılgınlığın fısıldağı ve aklın yazdırdıklarıdır!
...Hatırlamak istemediği yaşam parçalarını yok saymak için bir kaçış yolu muydu unutmak?

Nietzsche Ağladığında


İnsan dostunu düşmanından daha zor affediyor.

Yine de en çok çiy damlası, en sessiz gecede düşer, biliyorum.

Bazen yaşamın o kadar içini görebiliyorum ki birden doğrulup çevreme baktığımda kimsenin yanımda olmadığını, bana eşlik eden tek şeyin zaman olduğunu görüyorum.

Zaman durdurulamaz: Bu bizim sırtımızdaki en büyük yük. Ve en büyük mücadelemiz bu yüke rağmen yaşayabilmek.

Artık yaşamınızı kabul etmek ve şu sözleri söylemek zorundasınız: ‘İşte seçimimi yaptım!‘ İnsan ruhu, yaptığı seçimlerle belirlenir.

Ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.

Eğer kendi yalnızlığımızı kucaklayamazsak, inzivaya karşı kalkan olarak başka birini kullanırız. Yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen insan –kimsenin seni seyretmesine ihtiyaç duymadan– başka birine sevgisini verebilir.

Hiçbir şey, her şey demektir! Güçlenmek istiyorsan önce köklerini hiçliğin derinlerine gömmeli ve en yalnız yalnızlığınla yüz yüze gelmeyi öğrenmelisin.


9 Mart 2017 Perşembe

Cumhuriyetin inatçı ışığında...


Lale Belkıs’ın Paris’te bir gelinlik defilesine gitmesi gerekiyordu. Yola çıkmadan [Haber görseli]önce hem oyuncu eşi Pekcan Koşar’ı görür, hem de kumaş alır diye “Ölüm Tarlası” filminin çekildiği Kilis’e gitti. Filmin senaryosunu Yaşar Kemal yazmıştı, Atıf Yılmaz yönetiyordu, rollerde Fikret Hakan, Suna Keskin, Erdal Özyağcılar gibi önemli tiyatrocular vardı.
Gittiğinin ertesi günü yazar ve yönetmen, genç mankeni göz hapsine aldılar. Sonunda Yaşar Kemal, “Bacım, bacım” dedi, “Falcı Emine seni bekliyor!”
Lale anlamamıştı. Atıf Yılmaz açıklık getirdi: “Filmde Falcı Emine rolü var, sen de buradasın madem, sen oyna!”
Lale Belkıs, iki gün sürer diye kabul ettiği çekimler için tam 20 gün Kilis’te kaldı, Paris’e gidemedi. Atıf Yılmaz yönetiminde, altı-yedi film daha yaptı.
***
Çabuk kızan Cahit Berkay’ın adı, efsane yazan müzik grubu Moğollar’ın “fedaisi”ne çıkmıştı. Cem Karaca ile Üsküdar’da bir konser veriyorlardı. Dinleyiciler arasından “Papaz Karaca” nidaları yükseldi ve sahneye yumurta, domates, hatta buz parçaları yağmaya başladı.
Atılan ilk yumurta, Cem Karaca’nın şapkasına çarptıktan sonra yere düşüp patladı. Şarkı bitti, Cem salona dönüp, “Ben yumurtayı rafadan severim!” dedi.
Bir buz kütlesi, Cahit Berkay’ın önünden geçip paramparça oldu. Cahit gitarın sapından tutup atanların üstüne yürümüştü ki, ansızın ayakları yerden kesildi. Moğollar, karga tulumba olay yerinden kaçırıldılar ve kesin bir linçten kurtarıldılar.
***
102 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ, Birinci Dünya Savaşı başlarken doğdu. Öğretmen babası, “Kızım adını İlmiye koydum ki ilim sahibi olasın!” derdi. Ona niçin keman dersi aldırdı, neden Fransızca öğrenmesini istedi, meçhul.
Ama İlmiye, babasının umutlarını boşa çıkarmadı. 5 yaşında okumayı öğrendi. Pazarcık’ta yaşıyorlardı. Düşman girince, kaçmak zorunda kaldılar.
Ankara’dan Çorum’a giderken, üstü açık bir trene doluşmuşlardı. Vagonlar cephane yüklüydü. Bir ara trenden indiler, İlmiye’nin babası bir eşek kervanı bulmuştu, çocukları küfelere koydular, büyükler eşek üstünde beş gün beş gecede vardılar Çorum’a...
***
Adı 57 yıldır tiyatroyla özdeşleşen Genco Erkal’a yıllar önce Devlet Tiyatroları’nın eski genel müdürlerinden biri, “Sizi çok beğeniyoruz, artık gelin bize katılın!” diye teklif etti. Genco, “Çok sevinirim” karşılığını verdi. “Üzerinde çalıştığım bir proje var, mesela onu sizde oynamayı çok isterim!” Adam şöyle bir bakıp, “Siz, bize gelirsiniz, ne oynayacağınıza biz karar veririz!” demesin mi? İşte orada film koptu. Genco Erkal, asla memur olmadı. Bağımsız kaldı. İstediğini yaptı.
Peki, gerçekten istediğini yapabildi mi? Ne gezer!
Hakkâri’de bir Mevsim’den sonra Yunanistan’daki ünlü bir yönetmenden dizi yapmak için aldığı davete, pasaportuna sekiz yıl süreyle el konulduğu için gidemedi. Rockfeller bursunu kazandı, bir yıl boyunca dünyayı dolaşıp tiyatroları izleyecekti, yine sakıncalı olduğu için izin verilmedi. Kapı kapı dolaştı, bir dosya çıktı karşısına, koca bir klasör, “Gel bakalım, bunların hesabını vereceksin!” dediler.
***
Zülfü Livaneli, iç sesiyle konuşuyor: “Namuslu yaşamış insanların, namuslu ölmek gibi bir borcu var. 70 yaşındayım, kaç yıl ömrüm olur bilemem, ama şunu biliyorum ki, ben bu ömrü namuslu bitireceğim. Bu adam da namussuz çıktı, bu adam da gitti hükümete yaslandı, bu adam da para için şunu yaptı dedirtmeden, bu zamana kadar nasıl bir tavır takınmışsak gene aynısını sürdürerek burada öleceğim! Anadil, anayurttur. Kökünden koparılmak kadar zor bir iş yoktur, dünyada.”
Özlem Özdemir’in Cumhuriyet Işığında Söyleşiler* kitabında daha nice değerin, gerçek ve dürüst aydınlarına mutlaka zulmeden bu ülkenin çilesini çeken yirmi bir insanın öyküsü var.
***
Özdemir, BirGün’de yayımlanan bu röportajların sonuncusunu benimle Hiç Kimse başlıklı romanım üzerine yaptı ve sorduğu çok doğru bir soru yüzünden gazeteden kovuldu.
Yazar oldu.
Bu güzel kitapta söyleşen herkesin ortak yanı; hepimizin inançlı Cumhuriyet “çocukları” olmamız.
Çocukları diyorum, çünkü Özlem’e içini döken insanlardan hiçbirinin masumiyeti kırışmamış ve kiminin 102, kiminin 70 yıldır taşıdığı ışık, hiç islenmemiş!
Soner Yalçın, “Biz yok olup gitmeyiz” diyor. “İnsanlığın yürüyüşü sürer. Bayrağı aldık, sonuna kadar da onu taşıyacağız. İnsan kazanır, gerçekler kazanır, merak etmeyin. Bu ülkenin nitelikli kesimi biziz, nitelik öyle kolay yok edilemez. Nicelik o kadar önemli değildir...”

 

Yağmur



Yağmur serpeliyor...Yağmur değil bu,
Teselli yağıyor sanki göklerden.

Allahın kalplere baktığı yerden
Yağmur serpeliyor...Geceler serin,
Zulmeti şifalı şimdi göklerin...
Geceler kalbime daha çok yakın!
Geceler, bu yaşlar dinmesin sakın,
Gönülden muhtacım serinlemeğe,
İçimden silkinip bir "Oh" demeğe...

Göklere cçevrilen alnıma yer yer,
Batıyormuş gibi soğuk iğneler,
İnce damlalarla yağmur düşüyor,
Bir "Oh" diyemeden kalbim üşüyor!...

Yağmur serpeliyor...Yağmur değil bu,
Kalbe dert yağıyor sanki göklerden...


Selam Ver


Yola çıkınca her sabah,
       Bulutlara selam ver.
       Taşlara, kuşlara, atlara, otlara
       İnsanlara selam ver.
       Ne görürsen selam ver.
       Sonra çıkarıp cebinden aynanı
       Bir selam da kendine ver.
       Hatırın kalmasın elgün yanında
       Bu dünyada sen de varsın!
       Üleştir dostluğunu varlığınla,
       Bir kısmı seni de sarsın.

Dengeli insan delidir.


Hayatta tahammül edemediğim bir şey varsa o da yapış yapış duygusallıktır!
*
Yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak o zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta.
*
Tabii ki bir insanı sevebilirsiniz, eğer onu yeterince tanımıyorsanız.
*
Entellektüel; basit bir şeyi karmaşık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay...
*
Cesur insanın hayal gücü kısıtlıdır. Korkaklık kötü beslenmenin bir sonucudur.
*
Bir keresinde adamın birinden Shakespeare sevmediğimi, yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burada cevaplayacağım. Siktir git lan. Hem ben Tolstoy'u da sevmem.
*
Hayat ile sanat arasındaki fark, sanatın daha katlanabilir olmasıdır.
*
Bir kaplanı yakalayıp kafese koyabilirsiniz ama onu kırdığınızdan asla emin olamazsınız. İnsanlar daha kolaydır.
*
Biliyor musun Meg, kötü olanla, bize kötü olduğu öğretilenler farklı şeyler olabilir? Toplum bize bazı şeylerin kötü olduğunu öğretip bizi köleleştirmeye çalışır.
*
Ben de küçük şeylerden mutlu olabilirim ama bu kadar bokun arasında o küçük şeyleri çıkarmaya üşeniyorum.
*
Aşk, gerçekliğin ilk ışığında yok olacak bir sistir.

Ümitsizlikten sonra nice ümitler, karanlıkların sonunda nice güneşler var...


En büyük servet;
Gülen bir arkadaş,
İyi hissettiren bir dost,
Ve vücudundaki sıhhattir.
*
Varlık elde etmek için yokluk gerek.
Mimar ev yapmak için boş arsa arar.
Marangoz ahşap işi yapmak için ham tahta arar.
Saka su satmak için susuz ev arar.
Yokluğa dikkat et, onda çok hikmetler vardır.
*
Körlük gözde kalsın,
 Sağırlık kulakta,
 Dermansızlık dizde kalsın,
 Sükûnet dudakta.
 Lakin yürek sağırlaşmasın,
 Körleşmesin, dermansız kalmasın ki;
... Seni görsün,
 Seni duysun,
 Sana koşsun çatlarcasına.
 Yürekte yaşanmazsa,
 Göz görüneni neylesin?
 Gönül hissetmezse,
 Kulak duymuş neylesin?
 Kalp sevmedikçe,
 El dokunmuş neylesin.

8 Mart 2017 Çarşamba

Dünya'da hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez.


Kadınlarını geri bırakan toplumlar, geride kalmaya mahkumdur.


8 Mart’ın tarihçesine damga vuran yangın...


TRİANGLE GÖMLEK FABRİKASI ALEV ALEV
8 Mart tarihçelerinde, 1857 yılında meydana gelen bir yangında, greve çıkan kadınların fabrikaya kilitlenmesi nedeniyle hayatını kaybetmesinden sözediliyor. Amerikan yangın tarihi incelenirse, sanayi üretiminin başlangıcından itibaren çok sayıda fabrika yangınına rastlanıyor. Bu yangınlar içerisinde, tarihçede anlatıldığı gibi, bir grev ve kapıların kilitli olmasıyla örtüşen tek yangın 1911 yılında Triangle Gömlek Fabrikası'nda çıkıyor... Kilitlenmelerinin sebebi grev değil, mola verilmesini önlemek... Sözü edilen grev, Uluslararası Kadın Giyimi İşçileri Sendikası’nın (İLGWU) 1909 yılında örgütlediği ve Triangle işçilerinin başlattığı büyük New York Şömizye Bluz İşçileri Grevi (diğer adıyla: 20 binin isyanı)... Triangle yangınını araştırırken, o dönemde kadın işçilerin çalışma koşulları, sendikayla ilişkileri, işverenlerin tutumu hakkında bilinmeyenleri...

Tamamı  Tık Tık... 8 Mart'in Tarihcesine Damga Vuran Yangin: 


6 Mart 2017 Pazartesi

Suskunlar ülkesinde küllenmiş umutları eşeliyor, beklenmeyen bir çığlıkla sessizliğin yırtılmasını bekliyoruz.


Beklenmeyen Çığlık...
Masum isteklerin arasına gizlenmiş Truva atları görünüyor. Referandumda oyum “hayır” olacak. Eğer taslağı okumasaydım oyum yine tereddütsüz “hayır” olurdu.

Toplumun genelini ilgilendiren böyle önemli bir konuda hiçbir kesimin fikrini almayan, uyarılara kulak tıkayan bir parti anayasasına hayır’dan başka bir tercih benim açımdan mümkün değildir. Türkiye özellikle son 10 yılda öylesine bir doku değişikliği ile karanlık boşluklara sürüklendi ki, egemenlerden ajandasız, şeffaf bir metin beklenemeyeceğine olan inancım önyargı değil, kanaattir.

Maalesef artık Türkiye’de uzlaşması çok zor iki uç var. Bu bakımdan “Üçüncü Yol”söylemi önemlidir. Türk halkı referandumda “hayır” derse ve sonrasında alışık olmadığı yeni bir siyaset tarzını güçlendirebilirse, üzerine yapışmış boğucu havadan ve moral törpüleyen kısır gündemden kurtulabilir.

Evet diyenlerin agresif telaşı ve kontrolden çıkmış reklam kampanyaları aslında konuyu özetliyor. İki cephenin profili ayrı ayrı incelenince, hesapları, menfaatları olmayanlar ve görebilenler için referandumda neyin oylanacağı çok açık; ya sivil darbenin son hamlelerinden birine evet denecek ya da yeniden aydınlık ve çağdaş bir geleceğe umutlanmak için sandığa “hayır” oyu atılacak.

Üçlük bir atış anlamını da taşıyan “hayır” tercihi ile, çok yakında birbiri ile hesaplaşıp ayrışacak olan cemaatler ve bölücülere tek bir kırmızı kartla dur denilecektir.

Yalanlar üzerine kurgulanıp sahte demokrasi ile perdelenen otoriter zihniyet tarafsız gözler için o kadar somut ki, projenin yüzü ışıksız bakışlarıyla değişik kimliklerde ve rollerde karşımızda duruyor. Başının üstünde geleceğe taşıyacak donanımı olmadığı için taşa çaldığı teslimiyetsiz, korkusuz, aydınlık ve gerçek hürriyet umutlarının yerine kendi sultanlığının Süleymanı olmak için “evet” mührünü istiyor.

Eğer, bu zihniyetin kendi yargısını oluşturmak ve yarın Yüce Divan’dan korunmak için keşfettiği referanduma ilke olarak derhal “hayır” diyemiyorsanız, elinize hayali bir terazi alıp düşünün.

Geçmişten bugüne küçük düşünce balonları...

Bir ikiyüzlülük düşünün. Bir tarafta cihat bağırtılarıyla masum insanları hiçbir koruma önlemi almadan gemiye bindirip ölümün kucağına atacak kadar hamaset içinde olunsun. Hiçbiri o gemide olmayan birileri, bir taraftan esip gürleyerek mağdurları oynasınlar. Diğer taraftan o ülke ile ortak askeri tatbikatlar yapılsın, o ülkeden uçaklar alınsın, o ülkeye mayınlı arazileri satmak için çaba gösterilsin.

Bir nobranlık düşünün. Hiçbir makamın ve hiçbir başarının sakinleştiremediği, yapay yüce gönüllülük vizyonlarının arkasına gizlenemeyen. Gözlerinde timsah gözyaşlarından başka küçük sıcaklıklara ve sevgi yansımalarına hiç rastlanmayan, sürekli gerilen ve geren, sonsuz bir histeri hali.

Bir narsisizm ve tahammülsüzlük düşünün. Kitleleri tümden kucaklamaya yönelik en küçük bir niyet ve yaklaşımda bulunmayan. Kendi gibi düşünmeyene hiçbir hayat hakkı tanımayan. En küçük eleştirilere dahi dayanamadığı halde, özgürlük ve demokrasiden dem vuran, fakat gerçek özgürlük ve demokrasiden en çok kendi korkan bir kendine tapınma ritüeli.

Bir çifte standart düşünün ki, fikri yakınlarının çoluk çocuğa cinsel taciz gibi en yüz kızartıcı suçlarını bile hasıraltı etmeye çabalarken, yol arkadaşlarını özel uçaklarda taşıyıp, rakip gördüklerini “ajan” diye hedef göstermekten çekinmeyen, sadece niyete kilitlenmiş, sağduyusuz, ayrıştırıcı bir bünye.

Hesaplı kitaplı bir gözü karalık düşünün. Uzun vadeli planlarla yavaş yavaş yayılan tehlikeli bir karaltı. Artık kör uçuşa dönüşen gidişin varacağı yer konusunda, aklıselim sahibi insanlarda derin endişeler doğuran bir sanal cesaret büyüklenmesi.

Bir cehalet düşünün ki; büyük bir programsızlık ve tedbirsizlikle, steril ortam yaratmadan en tehlikeli yaraların kabuklarını kaldıran... Ve bunu özgürlük ve demokrasi dalgası olarak vitrinleyen kaygı verici bir yaşamasızlık.

Sapla samanı bilerek ve isteyerek karıştıran bir fütursuzluk düşünün.

Bir yanda suçlu ile suçsuzun birbirine karıştığı cadı kazanı bir dava peydahlayıp, elbirliğiyle onu sulandıran. Ellerindeki bütün karaları kendi askerine süren, asker ocağını nerdeyse terörist yuvası ilan edip dağdan inen eşkıyayı davullarla zurnalarla karşılayan, perdeleri yıkıp gönülleri viran eden hayal oyuncularını düşünün.

Bir korku imparatorluğu düşünün. Kaçması için hiçbir sebep olmayan, kaçma ihtimali olmayan yaşlı ve saygın insanların sabaha karşı evlerinden alındığı, buz gibi nezarethanelerde günlerce tutulduğu...
Suçlarını bile bilmeyen insanların yıllarca hapsedildiği...
Oralarda hastalanıp öldüğü, intihar ettiği bir karabasan.
Düşünün ki, bu tablonun ressamları, Marmaris’teki ressamdan daha berbat bir manzara resmi çizmek için şimdi bütün boyaları istiyorlar.

Daha da kapanık bir otoritenin duvarlarından oluşan bir açılım düşünün.Kendisini göz kamaştırıcı bir zihniyet yenilenmesi, karşı olan her düşünceye, komplo, komplocu, statükocu, Ergenekoncu, faşist, dinsiz diyen bir Allah selamet versin sendromunu düşünün.

Düşünün ki, gizli tanıkların akla mantığa sığmayan suçlamalarıyla yurtsever insanların dünyasını karartanlar, altı yüz sayfalık bir kitap dolusu iddiayı soruşturacaklarını(!) söylüyorlar. Suçlanan cemaatler veya kendileri olduğunda, iddiaların sahibi devletin görevi başında bir emniyet müdürü bile olsa mutlaka kanıt soruyorlar ki, bu onlar açısından sevindirici bir gelişme olabilir. Böyle ters köşe bir kitabın taşıdığı evet çağrılarını da gözden uzak tutmayın.

Tandansı ne olursa olsun, içinde haksızlıklara ve çifte standartlara karşı vicdan kırıntısı taşıyan herkesin sandık başına gitmeden önce bunları düşünmesi gerekir.

Düşünceler akıp gidiyor…

Dünyadaki bütün ezilen, açı çeken, can veren “masum” insanların acısı birdir.
Ama bir gözü hep kapalı duran birini, birilerini düşünün.
Gazze için bağırıp çağıran, yumruğunu sıkan… Kendi ülkesinin gencecik asker şehitlerinin törenlerindeki derin üzüntüyü ‘ayılıp bayılma’ olarak nitelendirip, ‘şov yapıldığından’ söz edebilen kronik kalp ağrılarını düşünün.

O zihniyeti bir başka gün kürsülerde ülkücü gençler için ağlarken, devrimci fidanlar için ağıt yakarken gördüğünüzde, yüzünüzde ekşi bir gülüş belirip belirmediğini düşünün. Zamanaşımına uğrayacağını bile bile 12 Eylül ile hesaplaşacağını söyleyerek destek istenmesinin ne anlama geldiğini düşünün.

Hırs ve dogma aklı kemirmeye başladığı zaman, yalan rüzgârları ile siyasetin nerelere savrulabileceğini düşünün.

Eğer birkaç saniyecik cangılın dışından bakabilirseniz, dünyanın en güzel coğrafyasındaki bu güzelim ülkede niçin küme düşmüş bir yaşam kalitesinin çağdışı görüntülerinin yaşandığını düşünün.

Osmanlıdan beri içimizdeki piyonların teker teker öne sürüldüğü uluslararası satrancın neden en çok bu ülkeyi mat etmek istediğini düşünün.

Düşünün, Kurtuluş Savaşı’ndan beri “hayır” demeyi unutan bir toplum, hangi kavşaklarda yanlış yollara saparak böyle bir köprünün başına geldi.

Birileri köprüden önce son çıkışta ülkenin varacağı karşı kıyıların karanlığını anlatıyor. Normalleşme masallarıyla hipnotize olmuş diğerleri meçhule koşmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor.
Türkiye en son 87 sene önce hep bir ağızdan “hayır” diye haykırmış. Dünyanın emperyalist kodamanlarına bir tokat aşketmiş onurla.
Suskunlar ülkesinde küllenmiş umutları eşeliyor, beklenmeyen bir çığlıkla sessizliğin yırtılmasını bekliyoruz.

Işık ve sevgiyle...         
İlhan İREM 

4 Mart 2017 Cumartesi

Düşünmenin suç olmadığı bir dünya kurulur mu dersin?


Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Kalbime baktım da işte iyice
Kalbimde senin için yok bile kinim
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Kalbimde kalbine yok bile kinim.
*
şimdiden çekilecek acısı bunun
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için.
*
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.
Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de uymayanlar acıtsa da içini unutma;
yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte.
Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu.
Elbet bitecek güneşe hasret günler.
Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil,
günesin çiçekleri dolduracak yüreğini.
*
dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın.
ve yaz yağmurundan sonra yapraklar
ve her mevsim ve her saat İstanbul.
*
Sabahın sahibi vardır.
Gün daima bulutta kalmaz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerinen güzelleri.
*
Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz,
Büyük öfkemizin içinde,
Ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak.
*
Yollarda gezmekten yorgun her gece
    Yıldızlar ölürken eve dönünce
Bir zavallı gibi inildeyerek
    Kapının önünde bekler bir köpek.
Evimde sükûna koşuyorken ben
    Bilinmez bir hisle onu önümden
Her gece kovarım, her gece gelir;
    İçinde baş eğmiş tevekküle bu
Sarı gözlerinde ağlayan ruhu
    Bir şifa dilenir karanlıklarda.
Za'fa isyan edip ruhunda bir an
    İçinden zinciri o kırmamıştır.
Bu sağır göklere haykırmamıştır!...
    Hep boynu bükülü, gözleri nemli,
Daima hıçkıran gönlü elemli
    Gönlünde ağlıyor sonsuz bir enîn
Her gece yalvaran bu biçarenin
    Kapım kapanınca yüzüne birden:
İnleyen sesinden ürperirim ben.
    Derim: Hor görmesin bunu kalbimiz,
Bu ruha o kadar benzeriz ki biz! .
*
Bu çarpan yürek kimin
sesleri soluklarımızın üstünde küt küt atan
senin mi şehrin mi akşamın mı
yoksa benimkisi mi?
Akşam nerde bitiyor nerde başlıyor şehir
şehir nerde bitiyor sen nerde başlıyorsun
ben nerde bitip nerde başlıyorum?.
*
Birbirinden güzel dört sevgilim var:
Acı bir haz ile her gece gönlüm
    Birinden boşalır, biriyle dolar....
Birincinin bilmem henüz adını.
    Aşkıma ne cevap verecek diye
Merakım seviyor bu genç kadını.
    İKinci diyor ki: Delikanlı, sen
Gönlümün en mesut sahibi oldun!
    Okşanan gururum onu sevdiren...
Üçüncü: Kalbimde bir hiçsin! diyor.
    Dizinde ağlayıp reddolundukça,
Ezilen gururum onu seviyor.
    -Ne kadın!- diyorlar dördüncüsüne
Onda âsabımdır vurulmuş olan
    Güzel vücudunun bütün süsüne.
Birbirinden güzel dört sevgilim var;
    Fakat hâla gönül, bilinmez neden,
Evvel zamandaki sevdayı arar?.
*
Koynumda çırılçıplaksınız
Şehir, akşam ve sen
Aydınlıgınız yüzüme vuruyor
Bir de saçlarınızın kokusu.
Bu çarpan yürek kimin
Sesleri soluklarımızın üstünde küt küt atan
Senin mi şehrin mi akşamın mı yoksa benimkisi mi?
Akşam nerde bitiyor nerde başlıyor şehir
Şehir nerde bitiyor sen nerde başlıyorsun
Ben nerde bitip nerde başlıyorum?.
*
Ne diyeyim,
dilerim ihtiyacı olan birine gidiyordur
bizden aldıkları umut.
Dünya adaletsiz çocuk,
Dünya zorba.
*
O şimdi ne düşünüyor,
Şu anda, şimdi, şimdi?.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok


Sahte olan, yapay olan, asılsız olan hiçbir şeyi düşünemez duruma geldik. Sadece gerçekler var bizim için, şimdi; sadece gerçekler önemli.

Bu hayat, bizi, düşünen hayvanlar haline getirdi, elimize içgüdü silahını vermek için. Bizi vurdumduymazlıkla techiz etti; zihnimiz açık, şuurumuz yerinde olunca bizi kolayca ezen dehşete karşı koyalım diye.. Ruhumuzda arkadaşlık duygusunu uyandırdı, yapayalnızlığın uçurumlarına düşmeyelim diye.. Bize vahşilerin kayıtsızlığını bağışladı, her şeye rağmen, işin gerçek tarafını hissedelim de hiçliğin hücumuna karşı yedek kuvvet olarak saklayalım diye. Biz böylece gayet satıhta,, kapalı, sert bir ömür sürüyoruz. Bazen bir olay kıvılcımlar saçıyor, ama o zaman da ağır ve korkunç bir özlemin alevi yalıyor içimizi.

bir zamanlar denizdeki bir kayaya aşık bir dalga vardı, mesela Capri Koyunda. Kayanın etrafında köpükler saçarak dans ederdi bu dalga, gece gündüz bu kayayla öpüşürdü, onu beyaz kollarıyla sarar, durmadan iç çeker, kayanın da kendisine gelmesini beklerdi. Onu çok ama çok sevmişti, O'nun için fırtınaları aşardı. Ama bir gün kükredi, tamamen içine aldı onu, ve azar azar batışını izledi. Aniden kaybolmuştu kaya. Dalganın oynamak isteyeceği, seveceği, durmadan hayalini kuracağı, su üstünde dimdik duran bir kaya değildi artık. Denizin dibinde bir taş parçasıydı, dalganın altında boğulmuştu. Dalga mı? Hayal kırıklığına uğradı, aldatıldığını düşündü, ve başka bir kaya aramaya başladı.

Fakat topraktan ve havadan -özellikle topraktan- direnci kamçılayan kuvvetler fışkırır. Toprak, herkesten daha çok asker için önemlidir. Bir asker bedenini toprağa şöyle bir bastırdığı, ateş korkusuyla yüzü ve her yanıyla kendisini toprağa gömdüğü zaman toprağı tek dostu, kardeşi ve anası bilir; korkusunu ve çığlığını onun sükun ve güven dolu kucağına boşaltır. Toprak da bütün bunları bağrına basar; bir hayata on saniyelik bir ömrü bağışlayıp sonra onu yeniden kavrar; hem de bir daha bırakamamak üzere kimi zaman. Toprak, toprak ve yine toprak!

Eğer başka birinin hayatını biraz daha yaşanır hale getirme gücünüz varsa bunu yapın. Dünyanın buna ihtiyacı var.


Bence en kötüsü bir şeylerin artık elinden değil de içinden gelmemesi. Heves yok, inancın kalmamış, zorlayamıyorsun...Sadri Alışık

Dünyanın tüm nimetlerine sahip olsanda, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Çünkü bizi mutlu eden onlara sahip olmak değil,tadına varabilmektir...Montaigne

Eğer başka birinin hayatını biraz daha yaşanır hale getirme gücünüz varsa bunu yapın. Dünyanın buna ihtiyacı var...Brigitte Nicole


Kişi, aydınlık figürler imgeleyerek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanabilir. Ancak bahsi geçen ikinci yöntem tatsızdır ve bu nedenle tercih edilmez.


Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir.
Kuramları iyi öğren, ancak yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana bırak.
Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama insan hakkındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım.
Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır.
Bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. Psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugün. Bizim için en önemli bilim dalı bu ; gerçektende, insanoğlu için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Nedeni ortada: Ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare yok henüz, oysa bu yaralar doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir ! İnsanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike psişik tehlikedir. Beliren genel güçsüzlüğün nedenleri, bilinçaltını hiç dikkate almaksızın tek bilinçle, ama yalnızca bilinçle ilgilenilmiş olmasıdır.
Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz.
Yaşamımızın büyük bir bölümünü bilinçdışında geçiririz.
Dünyanın bu karışık halinde içe bakmaya devam. Kendi içimizdeki şiddet ile yüzleşmeye devam. İçimizdeki şiddetten öğrenmeye, şefkate dönüşene kadar yanında oturmaya devam. Madem gidip silahların önünde duramıyoruz, içimizdeki şiddetin önünde duralım...

Light in babylon - - Hinech Yafa