izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Eylül 2023

Ulu Önder M.Kemal Atatürk liderliğinde başlattığı kurtuluş mücadelesi destanının zirvesi olan 9 eylül İzmir'in düşman işgalinden kurtuluşunun 101'nci yıl dönümü kutlu olsun.


DOKUZ EYLÜL NEDİR?
DOKUZ EYLÜL HER TÜRK VATANDAŞI İÇİN UNUTULMAZ
BİR TARİHTİR, BİR KURTULUŞ SİMGESİDİR.

Biz tarihçiler için 9 Eylül

İlk bakışta: 1912’de başlayan on yıllık savaş sürecinin sonudur. Trablusgarp, Balkan Savaşları ve nihayet I. Dünya Savaşı’nın sonunda girişilen İstiklal mücadelesinin savaş meydanlarındaki kısmını bitiren tarihtir. Şark meselesinin batının istediği gibi halledilmeyeceğinin dünyaya gösterildiği tarihtir.

Her şeyin başı saydığı, ebet müddet olması için canını hiçe saydığı devletini yaşatmak için cepheden cepheye koşarak verdiği mücadelenin başarıyla bitiş tarihidir.

Kadını erkeği, genci yaşlısı, kızı oğlu, dağ başlarındaki yörükleri, efeleri, kızanları, düzdeki köylüsü ile giriştiği hayat mücadelesini kazandığı tarihtir.

Türk milleti için 9 Eylül

Kağnısında taşıdığı cephane “millet malıdır” ıslanmasın diye bebesinin örtüsünü taşıdığı cephanenin üstüne örterek gösterdiği sahiplenmenin başarı günüdür. Kışın balçığa dönüşen tozlu, ham toprak yollarda hayvanı yetmediğinde kendini koşarak öküz arabalarıyla çektiği çilenin, taşıdığı cephanenin hedefine ulaştığı gündür.

Türk milleti için 9 Eylül

Daha düzenli ordular kurulmadan efeleriyle, milis kuvvetleriyle giriştiği, Urfa’da şahlanıp şan aldığı, Maraş’ta kahramanlaştığı, Antep’te gazi olarak üzerine düşeni yaptığı, Büyük Millet Meclisinin düzenli orduları bayrağı devralana kadar toprağını, dinini, mukaddesatını başarıyla savunduğu mücadelenin vuslat günüdür.

Devletin ihtiyaç duydukça istediği bedenini, canını son on yıldır cepheden cepheye koşarak heder etmesinin üstüne bu defa Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle kendi boğazını doyurmaya zor yeten malının, hayvanının da %20 - %40’ını verdiği, hiçbir şey veremeyenin bir kat çamaşır verdiği Millî Mücadelenin son noktasıdır.

Bağımsızlık için savaşmak gerektiğini savunarak milleti yeniden savaşa çağıran, ülkeyi savaşa sokan İttihatçılardan olmakla suçlanan, ihtiyaçlarını bazen zorla alan, Padişah iradesi, hükûmet beyannamesi, şeyhülislam fetvası ile katli vacip ilan edilen Millî Mücadeleciler ile; “mecburi şeriat, ulu’l emr’e itaat” düsturuyla inandıkları hükûmet arasında kaldıkları sıkıntılı günlerin bittiği tarihtir.

Tanzimat ile başlayıp Meşrutiyet ile hayata geçen halkın memnuniyeti ve hakimiyet hakkı iddiasıyla padişahların taht ve hayatlarını kaybettiği; muhassıllık seçimleri ile başlayıp vilayet meclisleri ve nihayet Meclis seçimleri ile gelişen sürecin hayat-memat meselesine evrildiği son aşamasında iradesini eline aldığı, yurdunu emperyalist oyuncağı işgalcilerden temizlediği tarihin simgesidir.

Mondros mütarekesinin imzasından sonra uluslararası ve savaş hukukuna aykırı işgallerin başladığı andan itibaren Türk milletinin giriştiği bölge bölge kurtuluş mücadelesini Yunan askerinin 15 Mayıs’ta çıkarılmasıyla top yekün mücadeleye dönüştürdüğü kurtuluş sembolü İzmir’in bayram günüdür. İnönü Savaşlarıyla sınanan kendine güven duygusunun Kütahya-Altıntaş’ta tereddütler uyanmasına karşın “Sakarya Melhame-i Kübrası”yla ordunun bütün birimlerinin yanı sıra tüm millete yerleştiği; milletin bütün gücünün TBMM ordularının etrafında, başkomutanının etrafında toplanmasına mukabil harekete geçmek için bir yıl hazırlık yapmak zorunda kalınan nihai hamlenin simgesidir.


26 Ağustos sabahı gün ağarmadan topçu ateşi ile başlayan büyük taarruz, piyade ve süvarilerin büyük kahramanlıklarıyla gelişmiş, ilk iki gün içinde Yunan cephesi yarılarak Afyon ve çevresi kurtarılmıştı.30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesinde ana kuvvetleri imha edilen Yunan kuvvetleri hızla İzmir’e doğru çekilmeye başladığında 15 Mayıs 1919’dan beri görülen rüyanın gerçekleştiği tarihtir.

1 Eylül’de Başkomutanından aldığı “ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, İleri!” emrini yerine getirmek için harikalar yarattığı tarihtir. Günümüz şartlarında karayolu ile 327 km olan Afyonkarahisar- İzmir arasındaki yolu, kaçan düşmanı takip edip artçılarıyla savaşarak 10 günde aldığı yoldur. 9 Eylül Türk askerinin kurtuluş özleminin sembolüdür.

“Her safhasıyla düşündüğü, hazırladığı, hazırlandığı ve yönettiği, sonunda zaferle taçlandırdığı İstiklal Harbi’nin simgesidir.

Yetkileri ve görev süresi hakkındaki eleştirilerden yılmadan Başkomutan olarak Büyük Millet Meclisinin kendisine verdiği görevi yerine getirdiğini göstergesidir.


Yaveri Salih Bozok’un anlatımıyla, Ordu ile beraber İzmir’e giderken Nif ’(sonradan Kemalpaşa)te askerlere su vermek için yol kenarında bekleşen köylüler gördük. Paşa, sigarasını yakmak için gözündeki toz gözlüklerini kaldırdığında yaşlı bir köylü elindeki kartpostaldan kendisini tanımıştı. Diğer köylülerle beraber kimisi elini, kimisi pelerinini öper, kimisi arabasının tozunu gözüne sürme diye çekerken milletinden mükafatını alan başkomutanın Milletine verdiği sözü tuttuğunun simgesidir.

Sadece karşısındaki düşmanla değil, arkasındaki emperyalist dünya desteğiyle, sağlık sorunlarıyla, maddi yoklukla, silah ve cephane eksiğiyle, uğraştığı bir savaşın nihai hedefidir.

Büyük Millet Meclisi içinde başkomutanlık yetkilerini uzatmak istemeyen, ordunun saldırı kabiliyeti olmadığını iddia eden muhalefetle de uğraştığı bir süreçtir.

4 Ekim 1922’de Büyük Millet Meclisinde millet temsilcilerine bilgi verirken “topçusu, piyadesi, süvarisi, zabiti ve kumandanıyla bütün kadrosunun kahramanlığını tespit eden; genelkurmay başkanı, cephe komutanı, maliye bakanı, hükûmet ve nihayet ordu saldıramaz dedikleri için belki düşmanın gevşemesine vesile olmuşlardır diyerek muhaliflere de teşekkür edecek kadar espritüelliği gösteren başkomutanın zafer günüdür.

Elde edilen başarının “milletin tek bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz vahdet ve gayret sayesinde” olduğunu belirterek milletin bütün cihana karşı en yüksek hürmet ve izzet mevkiini kazandığını ilan eden başkomutan “kahramanlık meydanlarında rahmet-i rahmana kavuşan şehitlerimizin muazzez ruhlarına hep beraber Fatihalar ithaf ederek bizlere örnek olmuştur.

Buyrunuz.

Savaşı her zaman için en son çare olarak gören başkomutan savaş biter bitmez barış ortamı kurmaya çalışmıştır.

Öyle ki Yunan Başbakanı Venizelos Türkiye ile 1934 Balkan Paktı’na giden iyi ilişkiler kurmaya başladığında karşılaştığı eleştirileri “hali hazırda dostumuz olan Türkler, müstevli olmak itibarıyla yaptığımız bütün bu tahribatı unuttularsa benim ihtiyar ettiğimiz fedakarlıkları unutmamaklığıma ne sebep vardır?” diyerek karşılayacaktır.

Bununla yetinmeyen Venizelos, 12 Ocak 1934 tarihli mektubuyla Nobel Barış Ödülüne aday gösterirken “Anadolu faciasının hemen akabinde kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık, O bu uzanan eli samimiyetle kabul etti…Barışın medyun olduğu bu kıymetli katkının sahibi kişi” olarak Mustafa Kemal Paşa’yı takdim etmiştir.

Hakimiyet anlayışında, devlet rejiminde, siyasi düşünce yapısında, kültür-sanat anlayışında hülasa Türk tarihinde dönüm noktası oluşturacak yeni bir safhanın da başlangıç tarihidir. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedefleyen bir değişim ve dönüşüm hareketinin dönüm noktasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolu açmıştır.

26 Ağustos-9 Eylül 1922 sürecinde ortaya konan başarı Türk Milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin ölümsüz abidesidir.

26 Ağustos 1071’de Anadolu topraklarına vurulan Türk mührünün hiçbir güç ve ittifak tarafından çözülemeyeceğini 850 yıl sonra bütün dünyaya ilan eden bir derstir, bir bağımsızlık simgesidir.

Bu dersten 90 sene sonra benzer hayallere kapılanlara 9 Eylül 1922’yi iyi okumalarını tavsiye ederiz.


Prof. Dr. Cezmi ERASLAN

 

 

 

 

09 Eylül 2022

9 EYLÜL 1922 İZMİR

 İZMİR'in Kurtuluşunun 100.Yılı Kutlu Olsun!

Birinci Dünya Savaşı sonunda, İtilâf Devletleri, Osmanlı Devleti ile 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzaladılar ve bu anlaşmaya dayanarak Anadolu'yu işgale başladılar. Türk milleti işgal hareketleri karşısında vatanını kurtarmak için 1919 yılında yer yer direniş hareketlerini başlattı. Bu hareketler, 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basmasıyla kısa sürede merkezi bir nitelik kazandı.

Bu süreçte arka arkaya kazanılan Birinci İnönü, İkinci İnönü, Aslıhanlar-Dumlupınar ve Sakarya Meydan Muharebeleri ile yurdun kurtarılması yolunda önemli adımlar atıldı. 26 Ağustos 1922 sabahı dikkat ve titizlikle hazırlanan taarruz planı uygulamaya konuldu. 26-30 Ağustos 1922’de yapılan Büyük Taarruz, Türk İstiklâl Harbi’nin son safhasıdır. 30 Ağustos “Başkomutan Meydan Muharebesi” nde bir gün içinde Yunan ordusunun en önemli bölümü etkisiz hale getirildi. Böylece kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam bir başarıyla uygulanmış oldu. 

31 Ağustos günü Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi (ÇAKMAK), Batı Cephesi Komutanı İsmet (İNÖNÜ) ordu komutanları Yakup Şevki (SUBAŞI) ve Nurettin Paşa’ları karargahını kurduğu Çalköy’ünde toplayarak, kaçabilen Yunan kuvvetlerinin hızla takip edilmesini ve İzmir ile dolaylarındaki kuvvetleriyle birleşmemesi için üç koldan Ege’ye doğru ilerlenmesini doğru bulduğunu belirtti. 

1 Eylül’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara bir bildiri yayımlayarak şu tarihi emrini verdi: “Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü, yiğitlik ve yurtseverlik kaynaklarını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini isterim. Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!”. Böylece düşmanın akıbeti de belirlenmiş oldu. Çalköy’de verilen bu tarihi emir üzerine İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara” yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelecekti. 

31 Ağustos’ta başlayan amansız takip sonunda Türk kuvvetleri 2 Eylül’de yıkıntılar haline gelmiş Uşak’a girdi. Burada Yunan Ordusu Başkomutanı General Trikopis tutsak edildi. 

Takip Harekâtı insan üstü bir hızla ilerledi. Türk askeri dinlenmek ve uyumak istemiyordu. Çünkü kurtardığı her kasabanın, köyün, şehrin Yunanlılar tarafından yakıldığını, bölgedeki Türklerin de acımasızca katledildiğini görmekteydi. 

9 Eylül günü 1 nci Kolordu Kemalpaşa’ya, 2 nci Kolordu Manisa’ya, 4 ncü Kolordu Turgutlu’ya ulaştı. Kuzeyde Kazancıbayırı’nda Yunan mevzilerine taarruz eden 3 ncü Kolordumuz düşmanı atarak Bursa’ya ilerledi. Türk süvarileri üç yılı aşkın süredir yas çeken İzmir halkının sevinç göz yaşları arasında İzmir’e girdi. 

Süvarilerimiz, İzmir’e girerken birkaç yerde hafif ateşle karşılaşmaktan başka bir olay olmadı, Kordonboyu’ndan geçerken bir İngiliz müfrezesi tarafından selamlandı. Türk bayrağı Hükümet Konağına ve Kadifekale’ye çekildi. 

Birinci Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa bir Fransız harp gemisi telsizi vasıtasıyla, İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi. İzmir’de Türk halkının sevinci o denli büyüktü ki askerlerimiz çiçek yağmuru altında kaldı. 

Başkomutan İzmir’in alınışı dolayısıyla ordulara şu tarihi mesajını yayınladı: 

“İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta orduların gösterdiği gayret ve fedakarlığı hürmet ve takdirle anarım. Elde edilen büyük muzafferiyetin yapıcısı olan kıymetli arkadaşlarıma en içten teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin alınmasında da aynı fedakârlık yarışmasını göstereceklerine inancım tamdır”. 

9 Eylül günü 3 ncü Kolordumuz Bursa’yı savunan Yunan birliklerini geri atarak şehri kurtardı. Türk Ordusu’nun İzmir ve Bursa’yı alması üzerine Mustafa Kemal Paşa, millete bir beyanname yayınladı. Torbalı ve Menderes Vadisi’nden çekilen Yunan birlikleri, Seydiköy civarında kısa bir çarpışmadan sonra süvarilerimiz tarafından esir alındı. 9 Eylül günü; Menemen yakılmadan kurtarıldı, Seydiköy Türk kuvvetlerinin eline geçti. Akıl almaz bir hızla ilerleyen piyade birlikleri de bir gün sonra Başkomutan ile birlikte İzmir’e gelmişti. 

18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan Takip Harekâtı ile bütün Batı Anadolu’daki Yunan askerleri sınırlarımız dışına çıkarıldı. 

15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkıp, Anadolu’nun hemen yarısını istila ederek, burada Yunan Asya İmparatorluğu’nu kurmak rüyasıyla üç seneyi aşkın bir süre içinde anayurdumuza saldıran düşman orduları, nihayet 18 Eylül 1922 gününde tek bir er kalmamak suretiyle vatanımızın bu bölgesinden tamamen temizlenmiş oldu. 

Takip harekâtının başarı ile sonuçlanması yalnız Batı Anadolu’yu Yunanlılardan temizlemekten ibaret değildir. Türk ordusunun yaptığı bu harekât ile, İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı’na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı’na kadar hayati önem taşıyan diğer stratejik hedefler de büyük bir ustalıkla İtilaf Devletleri’nin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarıldı. 

Takip Harekâtı; Türk ordusunun kahramanlığı yanında askeri ve siyasi alanda gösterdiği yüksek sevk ve idare ile birlikte kudret ve kabiliyetini de ispat eden büyük bir eserdir. 

Türk Ordusunun kazandığı bu zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması’na giden süreci başlattı. Türkiye, Mudanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nı imzaladı. Böylece Türk milleti, varlığını bütün dünyaya kabul ettirmiş, Türk devleti de tam bağımsızlığını kazanmış oldu.


04 Kasım 2020

Mimar Ve Ustalara Verilen Cezalar

Eskiçağ Mezopotamya hukukunda ilginç uygulamalardan bir tanesi de inşaat ve gemi yapımı  ile  uğraşan  mimar  ve  ustaların  suiistimalleri  neticesinde  insan  ölümüne  sebebiyet vermeleri durumunda ölümle cezalandırılmalarıdır. Söz konusu hukuki yaptırım mağdurun aile efradının başına gelmesi durumunda da uygulanmakta ve mimar ya da ustanın aile efradı da aynı şekilde cezaya çarptırılmaktadır. Bu tür uygulamanın detayları daha çok Hammurabi kanunlarından  öğrenilmektedir.  Nitekim Hammurabi  kanunları mimarlara büyük  mesleki sorumluluklar yüklemekte, mimarın yaptığı evin yıkılması ve can kaybının olması durumunda cezası kısasa  kısas ilkesi  gereğince  verilmektedir. 
 

Öyle  ki, kanunların 229.  maddesinde “Eğer bir mimar, bir adama ev yapıp, yapıtını sağlam yapmazsa ve yaptığı ev çöküp, evin sahibinin ölümüne sebep olursa, o mimar öldürülecektir” denilmektedir. Burada verilen ceza çok net olup, evin sahibi ölürse mimarda ölür şeklindedir. Ancak evin sahibinin oğlu ölürse yine aynı ilkeye göre mimarın oğlu da öldürülmektedir. 230. madde ise bu duruma açıklık getirmektedir. Maddenin tercümesi şöyledir: “Eğer mimar evin sahibinin oğlunun ölümüne sebep olursa, o mimarın oğlunu öldüreceklerdir”. Aynı ilke kölenin ölmesi durumunda da geçerlidir ancak köleler mal mahiyetinde oldukları için onların değeri tazmin edilmektedir. Konuya  açıklık  getiren  231.  maddenin tercümesi  şöyledir: “Eğer  ev  sahibinin  kölesinin ölümüne sebep olursa ev sahibine köle yerine köle verecektir”. Ayrıca ev sahibinin maddi kaybı olması halinde bu da mimar tarafından telafi edilmektedir. Nitekim 232. maddede de “Eğer  mal  heba olursa, zarara uğrayan  her  şeyi (mimar) ödeyecektir. Yaptığı ev,  sağlam olmadığı  için  çökerse,  kendi  malından  çöken evi  (yeniden)  yapacaktır” hükmü  yer almaktadır. 233. maddede ise mimarın yaptığı ev yıkılmazsa ancak yine de çürük olduğu anlaşılırsa hatanın düzeltilmesi yine onun sorumluluğundadır. Maddenin tercümesi şöyledir: “Eğer bir mimar bir adama ev yapar fakat yapıtını kuvvetlendirmezse ve duvar yıkılmaya yüz tutarsa, o mimar kendi gümüşüyle (parasıyla) o duvarı sağlamlaştıracaktır”

Eski Mezopotamya Hukûku’nda Meslekî Suçlara Verilen Cezalar

dergipark.org                                        
Güzel İzmir'im
 


09 Eylül 2020

Laikliğin yıkılmayan son kalenin simgesi olan güzel İzmir'imizin düşman işgalinden kurtuluşunun 98. yılı kutlu olsun.


Türkiye'nin güvenini amaç edinen, hiçbir başka ulusun aleyhinde olmayan bir barış yolu, her zaman bizim ilkemiz olacaktır.

İzmir, kırk yüzyıllık bir ata yurdudur. İzmir, bu kadar derin bir tarihe sahip olmakla beraber coğrafî durumu sebebiyle ekonomik ve siyasî çok büyük bir öneme sahiptir. İşte bunun içindir ki, Türkiye'yi mahvetmek isteyen düşmanların, her şeyden evvel gözleri bu tarihî, bu önemli beldeye döner. Nitekim düşmanlarımız en evvel burasını işgal etmişler, ondan sonra daha doğuya ilerlemişlerdir. İzmir'in işgali, bütün milletin kalbinde derin bir yara oluşturmuştur. Herkes İzmir için feryat ediyordu. İzmir, halkın elemlerini, feryatlarını, kararlılık ve imanını ifade etmek için bir parola olmuştu. Çeşitli görüş noktalarından çok değerli olan İzmir, elbette düşmanların elinde bırakılamazdı ve nitekim bırakılmadı. 1923 (Atatürk'ün S.D.II, s.84)

19 Nisan 2020

Sabahattin Kudret Aksal - Bir Resimde Atatürk

 
İzmir 27 Ocak 1923
İzmir' e girişini Atatürk'ün
Bir kahve duvarındaki resimde gördüm

Bir ılık güz öğlesinde,
Şanlı haki urbası üzerinde,

Koymuştu kılıcını içine kınının
Yürüyordu arasında sevgili halkının

Ayağında Anadolu' dan getirdiği toz
Bir inanç gözlerinde tükenmez

Alabildiğine insan kalabalığı ardı
Bir aydınlık geleceğe bakıyordu

Işıktı sevinçti türküydü
Görseydiniz o resimde Atatürk'ü.


15 Haziran 2019

M.Ömer Dedeoğlu "İzmir Suikastı"

Büyük liderler kolay yetişmez. Onları keşfetmek, yetiştirmek ve gözünün bebeği gibi korumak ulusların görevidir. Her zaman ortaya çıkmazlar. Bazen doğumları, asırlar süren ve zorlu geçen bir toplumsal gebelik sonucu olur. Bilinçli bir ulus bu değeri harcamaz ve yüceltir.

15 Haziran 1926 günü Giritli Şevki isimli motorcu, İzmir Valisi Kazım Dirik’in kapısına dayanır. Ulu Önder’e bir suikast girişimi olduğunu ihbar eder. Gazi’ye hitaben bir mektup kaleme alır. Mektubunda Yunan harbinden tanıdığı Sarı Efe Edip’in kendisini bir önceki akşam Çopur Hilmi ve Lazistan mebusu Ziya Hurşit isimli birileriyle tanıştırdığını söyler. Gazi’ye suikast düzenleyeceklerini ve bunun için kendisinden yardım istediklerini anlatır. Bu yardım, suikast sonrası canileri motoru ile Sakız Adası'na kaçırmaktır. Giritli Şevki kimseye güvenemediğini ve bu sebepten doğrudan Gazi’nin kendisine mektubu yazdığını belirtir.


Bu ihbar üzerine tutuklamalar başlar. Suikast timini oluşturan Ziya Hurşit, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf o gün yakalanır. Çopur Hilmi de aynı gün ele geçer. Sonradan anlaşılacağı üzere Sarı Efe Edip suikast günü olarak belirlenen ve Gazi’nin yurt gezisi kapsamında İzmir’e geleceği 15 Haziran günü İstanbul’a gitmiş, kendisi de işin içinde olan Şevki sabırsızlanmış ve paniğe kapılmış, Sarı Efe’nin ihbarda bulunacağından şüphelenmiş ve daha önce davranıp suçlamalardan kurtulabilmek için Valiye koşmuştur. Sarı Efe’de aynı gün İstanbul’da yakalanır. 


Ankara İstiklal Mahkemesi, 17 Haziran 1926 günü özel bir trenle İzmir’e giderek olaya el koyar. Mahkeme, Ziya Hurşit’in ilk ifade- sine dayanarak eski İttihatçıların öncülüğünde, gericiler ve bölücülerin aynı çatı altında toplandığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebuslarının görüldükleri yerde tutuklanmaları talimatını verir. Bu, fırka ile suikast girişimi arasında bir bağlantı kurulduğunun göstergesidir. Hayata geçirildiği günden itibaren bazı basın organlarının da desteğiyle ölçüsüz bir muhalefet yapan cumhuriyetin bu ilk muhalefet partisi, devrimlerin uygulanmasına, yerleşmesine ve gidişatına zarar vermektedir. Cumhuriyet karşıtı tüm unsurlar bu Fırkayı destekler. Genç Cumhuriyet hassas bir dönemdedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulduğu günden itibaren güttüğü komitacılığa dayalı iktidar ele geçirme hırsı hâlâ devam etmektedir. 


Bu cemiyetin Türk demokrasisinin tesisinde ve ulus benliğinin yeşermesinde katkısı büyüktür. Kurucularının vatanperverliği tartışılmazdır. Fakat maceraperest Panturanizm ve Panislamizm hayalleri, iktidar hırsları, yönetimde kalabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaları (ki bunun içinde suikast, baskın ve bombalamalar da vardır) ülkeye Osmanlı’nın son günlerinde çok zarar vermiş ve çöküşü hızlandırmıştır. 

Tutuklamalar Kazım Kara- bekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi Anadolu direnişini Mustafa Kemal ile birlikte ateşleyen ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının başında olan paşalara kadar uzanır. Bu isimler hilafet konusunda Gazi ile ters düşmüşlerdir. Başbakan İsmet İnönü en başta, Kazım Karabekir’in tutuklama kararını kaldırtır. Bunun muhalefeti bütünüyle susturmak için yapılan düzmece bir komplo olduğunu zanneder. Bu müdahalesi üzerine Mahkeme İnönü hakkında da tutuklama kararı çıkarır. Atatürk buna engel olur ve İsmet İnönü’yü, konuyu yerinde incelemesi için İzmir’e çağırır. Duruşma ve sorgulamaları dinleyen İnönü gerçekten bir suikast planı olduğunu anlayınca İstiklal Mahkemesi başkanlığına hitaben 22 Haziran 1926 özür mahiyetinde bir mektup yazar ve konu hallolur. 


Yargılama sonucu suçunu itiraf eden Ziya Hurşit, bu işe para için karışan Laz İsmail ve Gürcü Yusuf’tan oluşan suikast timi başta olmak üzere, perde arkasından hain planı kurgulama suçuyla mebuslardan Şükrü, Arif, Abidin, Halis Turgut, İsmail Canpolat ve Rüştü Paşa ile birlikte toplam 18 kişi idam edilirler. İttihat ve Terakkinin önde gelenlerinden “Küçük Efendi” lakaplı Kara Kemal ve eski Ankara valisi Abdülkadir Bey firaridir ve gıyaben idam cezasına çarptırılırlar. Kara Kemal gazeteci bir arkadaşının evinde saklanırken polis baskını olur ve intihar eder. Abdülkadir Bey yakalanıp idam edilir. Kara Kemal’in hain planda oynadığı rol tam olarak kanıtlanamaz. Abdülkadir’in diğer kişileri ikna etmek için onun adını kullandığı da iddia edilir. Diğer taraftan onun en başından beri işin içinde olduğuna dair deliller de vardır. Kara Kemal hem çok zeki hem de çok iyi bir teşkilatçıdır. Talat, Enver ve Cemal’in ölümleri ardından cemiyetin gizli lideri konumundadır. Komitacılığı meşhurdur. Hep arka planda kalmıştır. Abdül kadir ve Kara Kemal İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni tekrar canlandırmak istemektedirler. 


“İzmir Suikastı: Bir Suikastın Perde Arkası” isimli kitabında Doç. Dr. Cemal Avcı şu tespitte bulunur: 
“İzmir Suikastı ile ilgili büyük tartışmalar yaşanmaktadır. Bu konuda başlıca üç görüş ileri sürülebilir: 
1-Suikasta tüm muhalif ittihatçıların katıldığı yolundaki görüş. 
2-Suikast olayının uydurma olduğunu ve muhalefeti bastırmak amacı güttüğünü savunan görüş. 
3-Suikast olayı bir ittihatçı tertibidir; ancak bu tertibe sadece iktidar hırslarını önleyemeyen komitacı ittihatçılarla Mustafa Kemal’e şahsi kinleri veya suikast işinden maddi çıkarları olanlar katılmıştır şeklindeki görüş.
Burada üçüncü görüş ağır basmakta. Çünkü ortada bir suikast vardır. Suikastçılar silahları ile yakalanıp suçu itiraf etmişlerdir. İşin içinde ittihatçılar vardır. Ama Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programı dahlinde olduğunu kanıtlayacak yeterli delil de mevcut değildir. 

1926’da Cumhuriyet ve devrimler daha çok yenidir. Bunlar kolay elde edilmemiştir. Bu devrimlerin devamı ve tamamlanmasının Atatürk’ün hayatına bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Mahkemelerin aldığı kararları bunun ışığında değerlendirmekte fayda vardır. Eğer Gazi bu dönemde bir suikasta kurban gitseydi ülke karışıklığa sürüklenebilir, dış düşmanlar tekrar müdahale edebilecek zemini bulabilirlerdi. O yüzden planlanan bu hain saldırı sadece Atatürk’e yönelik değil tüm Türk milletine yöneliktir. 

Asırlar sonra çıkardığımız bu en önemli ve en büyük halkçı lidere suikast düzenleyebilecek kadar gözleri dönmüş ve bunu vatan sevgisi uğruna yaptıklarını iddia edebilecek kadar gaflete düşmüş bir zihniyetin olması çok acı. İzmir suikastı önlenmiş, Atatürk ömrü vefa ettiği kadar devrimleri korumuş, tatbiklerinin teminatı olmuş ve Cumhuriyeti sağlam temeller üzerine oturtmuştur. Yeraltına çekilen ve pusuda bekleyen bu menfur zihniyet onun ölümünden sonra dış mihraklarında desteğiyle faaliyetini çoğaltmış ve zemin buldukça büyümüş ve gelişmiştir. 15 Haziran 1926’da İzmir’de amacına ulaşamayan bu zihniyet günümüzde Atatürk’ün manevi mirasına, kurduğu ve Türk halkına armağan ettiği Cumhuriyete, devrimlerine, ailesine ve dehasına suikast girişiminde bulunmaya devam etmektedir. Heykellerini yıkarak veya okul kitaplarından çıkararak ona zarar verebileceğini düşünmektedir. Onun 15 yıl içinde kurduğu cumhuriyet kurumlarını yıkarak veya satıp yiyerek onu kalplerden ve zihinlerden söküp atabileceğini düşünmektedir. 

Bu tutumları kanımca, “kindar” olarak yetiştirmeyi planladıkları nesillerde merak uyandırmakta ve ters tepmektedir. Bu merak sayesinde de Atatürk’ü çok iyi okuyup, anlayacak bir nesil yetişmektedir. Merak bilimsel düşüncenin başlangıcı, bilim de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur. Bazı şeylerin önüne geçmek mümkün değildir. 

Gazi suikast planı ortaya çıktıktan sonra Anadolu Ajansına verdiği demeci şu sözlerle noktalar: “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” Yaklaşık yetmiş yıldır kötü yönetilen cumhuriyetimiz gerçekten de “payidar kalma” mücadelesi vermekte. Cumhuriyeti ve devrimleri emanet ettiği gençler ise onun yolundan ısrarla ilerlemekte... 
butundunya.com 

11 Ekim 2015

Banu Avar 'Attila İlhan’dan'

8 Eylül 2004 İzmir Konuşması’ndan 
 
Şimdi bu kadar yakınlıktan sonra, Türkiye nasıl birden bire batıdan yana döndü ve Asya’yı kendine düşman gibi görmeye başladı ve Türk Cumhuriyetleriyle ilişkisini kaybetti. 
 
Bakın birazcık askerlikten anlayan şunu hemen anlar. Kuzeyini Sovyetler Birliği ile dostluk sayesinde garantiye almıştır. İran ile kurduğu dostluk sayesinde gerisini garantiye almıştır. Balkanlardaki eski Osmanlı toprakları üzerine kurulmuş olan devletleri bir araya getirerek Balkan Paktını kurarak Hitler’e karşı garantiye almıştır. 
 
Güneyde, Sadabad Paktını kurarak ki orada Irak, İran ve Afganistan vardır. İngiltere’ye karşı kendini garantiye almıştır. Açık bıraktığı tek cihet batıdır. Neden? Çünkü belanın oradan geleceğini biliyor da ondan. Gerçekten bela gelmekte hiç gecikmemiştir. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonra ortaya çıkan parti kavgalarının ardında hep batı vardır. 
 
Herkes, Şeyh Sait İsyanını orada cahil bir Kürt Müslümanlık adına isyan etti zanneder. Hayır öyle bir şey yok. İki kelimeyle onu da anlatayım isterseniz. Biliyorsunuz, Mustafa Kemal Paşa Süleymaniye, Kerkük ve Musul’un Misak-ı Milli sınırları içersinde olduğunda ısrarlıydı. Yani, vermiyorduk. Lozan’da bu tartışıldı. Kabul ettiremedik. Kabul edilmeyince, bir konferans yapar orada anlaşırız dediler. İstanbul’da Haliç’de bir konferans yapıldı. Orada da anlaşılamadı. Her iki tarafta burası bizim diyor. İngilizler bizim diyorlar, biz burası bizim diyoruz. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletlerinin o zamanki varyasyonu olan Milletler Cemiyetine gidildi. 
 
İngilizler, orada kulisleri sayesinde kendi lehlerine bir karar çıkardılar. Ve Türkiye’ye denildi ki Süleymaniye, Musul ve Kerkük’ü terk edeceksiniz. Türkiye ne yaptı biliyor musunuz? Türkiye bunu reddetti. Türkiye bunu reddedince ne oldu biliyor musunuz? İngiltere devleti vehimhanesi Ankara’ya bir ültimatom verdi. Eğer orayı bize vermezsen ‘savaş’ çıkar. Türkiye’nin cevabı ne oldu biliyor musunuz? Savaşırız! Oldu. Biz böyle bir devletin çocuklarıyız. Bir de şu halimize bakın. İngiltere devlet vehimhanesine Süleymaniye, Musul ve Kerkük için savaşırız diyoruz. 
 
Savaştan çıkalı henüz beş sene olmuş. Halbuki, sonradan savaşsız, bir miktar ‘para alarak’ her üçünü de onlara devrettik. Bütün bunlar gösteriyor ki, Türkiye’nin başında bir ‘batı belası’ vardır ve bu bela hiç eksik olmamıştır. Bu nedenle, Mustafa Kemal ölünceye kadar batıyla hiçbir anlaşma yapmamıştır. Kral 8. Edward, Dolmabahçe Sarayına Mustafa Kemal Paşa’nın ayağına kadar geldi. 
 
Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe Sarayında, Kralın Edward’ın isteklerinin hepsini reddetti. İngilizlerle hiçbir anlaşma da yapmadı. Peki İngilizlerle ne zaman anlaşma yaptık? Mustafa Kemal Paşanın ölümünden 144 gün sonra, çok da değil. Ve hiç açık bir mecburiyet yokken İsmet Paşa gitti İngilizlerle bir anlaşma imzaladı. Bugün içine düştüğümüz çıkmazın başlangıcı o anlaşmadır. O anlaşma bizi, İkinci Cihan Harbinde sefil etti. Hatta biraz da rezil etti. Herkesle dost olduk hiç birinin yanında harbe girmedik. Bundan da biz ‘sanki büyük bir başarı kazanmış’ gibi çıktık. Tek başına ve yalnız kalmıştık. 
 
O günden bu güne Türkiye artık kendisini ‘ciddi ve önemli bir devlet sayamıyor’. Bu utanç verici bir şeydir. Sizin 70 kusur milyon nüfusunuz olacak ve dünya ekonomisinin ilk 20’si içinde ilk 16. sırada bulunacaksınız, dünya savunma örgütleri içersinde ilk 10’da 6. sırada olacaksınız ve küçük bir devlet gibi acaba beni ‘Avrupa Birliğine alırlar mı?’ acaba ‘Amerika bana bunu verir mi?’ diye ‘Medine fukarası gibi yalvaracaksınız’. Gazi kim bilir mezarında nasıl dönüyor? Bu olacak bir iş değildir. Yapılacak bir iş değildir. Hele bizim yapmamıza kimsenin tahammülü olmaması gereken bir şeydir. 
 
Batı bizden korkuyor. Bu o kadar açık ortada. Fakat bir türlü devleti yöneten adamlarımıza bunu anlatamıyoruz ama hiç olmazsa aydınlarımız bunu anlamalı. Bizim amacımız, ‘batılılaşmak’ değildir. Bizim amacımız ‘çağdaşlaşmaktır’. İkisi birbirinden farklı şeylerdir. Batılılaşmak demek, batıda herhangi bir devletin gelişmek için ne yaptıysa, hepsini alıp Türkiye’de yapmak demektir. Bu yaptığınıza, ‘sömürgeleşmek’ denir. Çünkü batılı devletler sömürgelerinde bunu yaparlar. Yani, mesela Cezayirli yazarlar Fransızca yazarlar ve eserlerini Fransa’da yayınlarlar. Şimdi bizim delikanlıların İngilizce yazıp Amerika’da yayınlamak istemeleri gibi. Bu bir hacalettir. Utanç verici bir şeydir. 
 
Sen kendi dilinde yazıp oraya kendini kabul ettirebiliyor musun? Sen o zaman önemli bir devletsin. Ve sen bunu yapacak güçtesin. Şimdi buraya nereden ve niçin geliyorum? Çünkü biz buraya gelebilmek için başlangıçta anlattığım o dramatik sahneleri yaşamış olan Ege’yi özellikle İzmir’i kurtarmayı hedef edinmiştik. 
 
Büyük Taaruzun hesabı kitabı bunun üzerine yapılmıştı. 26 Ağustos’ta Büyük Taaruz başladığı zaman, kıtalar hedeflerini biliyorlardı. Hedef Akdeniz’di. O da İzmir demekti. O savaşı çeşitli yabancılardan okumak lazım. Ve gene şaşıracaksınız. En iyi Ruslar anlatıyorlar. Çünkü cepheye en yakın sokulabilen Ruslar olmuşlar o zaman. Ve birisinin anlattığı bir sahne vardır ki benim hiç gözümün önünden hiç gitmez. ‘Askerler sıraya girdiler. Bir yerde onlara avuçla arpa veriliyor. Buna bir anlam veremedim.’ diyor bir Rus gazeteci. ‘Gittim ve bunu bu işi yapanlara sordum. Niçin bu arpayı veriyorsunuz? Bu onların ‘tayını’ demişler. Bu arpayı haşlayıp yiyeceklerdir.’ İşte, biz bununla İzmir’e geldik. Bununla, Yunanlıları denize döktük. ‘Sizler o Türkler misiniz, değil misiniz?’ Bunu bir düşünün. Onlar böyle adamlardı. Sözü sonuna bağlamadan önce gene o günlere dönelim. 
 
Fahrettin Paşa’nın Süvari Kolordusu Büyük Taaruzda çok faal rol oynamıştır. 8 Eylül günü yani bugün Manisa’ya girer. Manisa kurtulmuştur. Uzun süreden beri savaşmaktadırlar ve henüz süvarilerin midesine sıcak yemek girmemiştir. Manisa’nın kazanılması üzerine, bir yemek yenilmesi emredilir. Seyyar mutfaklar kurulur. Yemek hazırlanmaya başlanır. Fakat bir müddet sonra, bu taraftan (İzmir’den) bir telgraf gelir. Yunanlılar çekiliyor, yerli Rumlar şehri yakacak, acele yetişilmesi lazımdır. Menemen’den bir telgraf geliyor. Rumlar bizi yakacak derhal yetişmeniz lazımdır. Derhal kazanlar dökülüyor ve süvariler atlara atlayıp bu gece İzmir istikametinde ve Menemen istikametinde harekete geçiyorlar. Ve aşağı yukarı sabah yaklaşırken bu civara gelmişlerdir. 
 
9 Eylül sabahı, Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey olan öndeki birliklerden bir tanesi İzmir’e ilk giren birlik olmak hırsı ve hevesiyle şimdiki ismiyle Hilal ve Alsancak dediğimiz bölgeden bir taaruz geliştiriyor. Neticede, dört nala ilerlerken hiç beklemedikleri bir şekilde, bir yıkıntının arkasında pusu kurmuş olan yerli Rumlar ani bir ateş açıyorlar. Ve bu ateş onları durduruyor hatta içlerinden üçü orada şehit oluyor. Fakat Yüzbaşı Şerafettin Bey’in atlıları öyle kolay yılacak atlılar değillerdir. Savaşarak, Alsancak istikametinden İzmir’e girerler. 9 Eylül sabahı, saat 10.30’da, Konak’ta Hükümet Konağının balkonunda asılı olan Yunan bayrağını Yüzbaşı Şerafettin Bey bizzat indirir. Türk Bayrağını çeker. Ve İzmir Türk olur. Çok geçmeden Sarıkışla ve Kadifekale’ye de bayrak çekilir. Böylece hedefe varılır. Varılır da beni düşündüren şudur. Neden bu kadar sene geçtiği halde, hiç birimiz bu üç şehidin kim olduğunu hiç araştırmadık. 
 
Onlar her şeyleriyle, İstiklal Savaşının ‘gerçek temsilcileridir’. Sonuna kadar getiriyorlar ve şehre girerken şehit düşüyorlar. Şu kadere bakın. Ben bunu ilk defa, burada (İzmir’de) gazetecilik yaparken Karşıyaka’ya geçtiğim yolda bir abide görünce fark ettim. Sıradan küçük bir taş dikilmişti. Nedir diye merak ettim. Çünkü öyle şatafatlı bir şey değildi. Bir gün arabadan indim ve baktım. Üzerine yaldızla eski harflerle kısacak bir not düşülmüş. 
 
Ben Cumhuriyet çocuğu olduğum için eski yazıyı bilmiyorum. Onu aynen kopya ettim. Sonra götürdüm, o zaman sağ olan anneme gösterdim. Annem ona baktı ve iki kelime okudu. ‘Şeref’ ve ‘Namus’. Bu iki kelime, bütün bir İstiklal Savaşının özetidir. Biz tarihte 20’ye yakın devlet kurmuş bir kavimiz. Biz öyle kolay kolay Yunanlıya, İngilize, Fransıza esir olacak bir millet değiliz. Bunu her zaman isteyenler çıkacaktır. Ama görev verilmiştir. Görevi biliyorsunuz. 
 
Birinci vazifemiz, Türk İstiklalini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdaafa etmektir. Bu, bizim en büyük hazinemizdir. Ama bu hazineyi, istikbalde dahi elimizden bizim almak isteyecek olan harici ve dahili bedhahlarımız olacaktır. O bedhahlara karşı aynı mantıkla direnebilmeliyiz. 
 
O bedhahlar, Mustafa Kemal Paşa’nın nutkun sonunda belirttiği ‘bedhahlar’ ortada. İş o kadar vahim. Onun için ben diyorum ki ‘Parola Vatan, İşareti Namus’ O halde dikkat. Görev başına. Marş marş, marş!
kaynak...banuavar.com

09 Eylül 2015

İzmir’in Kurtuluşu ve Atatürk’ten Bir Ders

 
 Tarih 9 Eylül 1922. Kurtuluş Savaşının bitiş tarihi. Türk ordusu İzmir’e giriyor. İzmir’in alınışı ile ilgili olarak “İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta orduların gösterdiği gayret ve fedakarlığı hürmet ve takdirle anarım. Elde edilen büyük muzafferiyetin yapıcısı olan kıymetli arkadaşlarıma en içten teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin alınmasında da aynı fedakârlık yarışmasını göstereceklerine inancım tamdır.” mesajından sonra 10 Eylül günü Mustafa Kemal İzmir’e gelir ve hükümet konağında o tarihi kısa konuşmasını yapar.

“Bu başarı milletlindir.”

Gelin gibi kırmızı-beyaz renklerle süslenmiş otomobil ile Konak meydanına girerken ağaçlar arasında gördüğü kuzu için “Aman şu kuzuyu kesmesinler.” diyecek kadar hassastır.

Türk ordusundan kaçan Yunan ordusu geri çekilirken çoğu yeri yıkmakta ve ateşe vermektedir. Yunan ordusunun sivil halka yönelik bu iğrenç davranışına karşı Mustafa Kemal aksine büyük bir milletin büyük bir insanı olmanın tevazusunu göstermiştir.

İzmir halkı gördüğü zulüm ve işgal sonrasında Yunan bayrağını bir atın kuyruğuna bağlarlar. Bayrak yerlerde sürünmektedir. Bunu gören Mustafa Kemal derhal müdahale eder ve tüm dünyaya ders gibi şu sözleri söyler.

“Bayrağı ters taşıyabilirler fakat yerde süründürmesinler. Bu bizim adetlerimize yakışmaz!”

Daha sonra Karşıyaka semtinde konuk olacağı eve doğru yola koyulur. Eve vardığında kapı eşiğine ipekten bir Yunan bayrağı serili olduğunu görür. Yerli halk paşadan bu bayrağı ayaklarıyla çiğnemesini beklemektedir. Paşanın cevabı şu olur;

“Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenmez!”

Bayrağı yerden kaldırtır ve evden içeriye girer. Ruşen Eşref Ünaydın’ın “İşte sen İzmir’e ilk gün zaferinle böyle girdin” sözü de tarihteki yerini alacaktır.
 

09 Eylül 2014

İzmir'in Düşman İşgalinden Kurtuluşunun 92. Yıldönümü Kutlu Olsun

"Bütün cihan işitsin ki efendiler, artık İzmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır."

 İzmir, yüzyıllardır bir ata yurdudur. İzmir, bu kadar derin bir tarihe sahip olmakla beraber coğrafî durumu sebebiyle ekonomik ve siyasî çok büyük bir öneme sahiptir. İşte bunun içindir ki, Türkiye’yi mahvetmek isteyen düşmanların, her şeyden evvel gözleri bu tarihî, bu önemli beldeye döner. Nitekim düşmanlarımız en evvel burasını işgal etmişler, ondan sonra daha doğuya ilerlemişlerdir. İzmir’in işgali, bütün milletin kalbinde derin bir yara oluşturmuştur. Herkes İzmir için feryat ediyordu. İzmir, halkın elemlerini, feryatlarını, kararlılık ve imanını ifade etmek için bir parola olmuştu. Çeşitli görüş noktalarından çok değerli olan İzmir, elbette düşmanların elinde bırakılamazdı ve nitekim bırakılmadı. 
1923

Ben, bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız bir tesadüf, beni Karşıyaka’ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar, annem sizin bağrınızda, sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar, İzmir’i gördüğüm gün evvelâ Karşıyaka’yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan annemin mezarını gördüm! 
1925