paul auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paul auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2024

Brooklyn Çılgınlıkları - Paul Auster

Eski hayat sigortacısı Nathan Glass, yakalandığı hastalıktan ötürü ölüme gün saymaktadır. Karısından boşanmış, emekli olmuş, tek kızından kopmuştur. Bir başına kalmak için, kimsenin kendisini tanımadığı Brooklyn’e gelir. Bir süre sonra nicedir kayıp olan yeğeni Tom Wood’la karşılaşır. Tom’un çalıştığı kitabevinin sahibi Harry Brightman da, kaderin Brooklyn’e sürüklediklerindendir. Tom ve Harry aracılığıyla dünyası genişleyen Nathan yepyeni dostlar edinir. Giderek başkalarının acıları ve yaşam savaşları kendi umarsızlığına ağır basacaktır.

Brooklyn Çılgınlıkları, günümüz Amerikan edebiyatının en seçkin ya­zarlarından Paul Auster’ın, hiç kuşkusuz, en içten, en coşkulu kitabı. Üç kişinin Brooklyn’de kesişen yaşam çizgilerini ustalıkla ören roman, sıradan insan yaşamının görkem ve gizemlerine unutulmaz bir övgü.

Bir insan bir hikâyenin, hayali bir dünyanın içinde yaşayacak kadar şanslı olduğunda, bu dünyanın tüm acıları yok olur. Çünkü hikâye sürdüğü müddetçe, artık gerçeklik yoktur. 

Sen, ağaca bakmaktan ormanı göremeyen o küçük insanlardan birisin.

    Ölüler için sürekli üzülün. İyi erkekler ve kadınlar için üzülün. Gövdeleri tükenip giden yaşlılara üzülün. Vakitsiz ölen gençlere üzülün. Ölümün bizi dünyadan çekip almasına izin veren dünyaya üzülün. Üzülün!

    Herkes içinde birkaç kişi taşır ve çoğumuz kim olduğumuzu bilemeden bir benlikten ötekine sıçrar dururuz.

    Bir insan ölür ve yavaş yavaş o hayatla ilgili bütün izler silinir.

    İnsan, kendisine gizemli bir hava verince, çevresindekilerle ilişkisinde kozu elinde tutardı.

    Yalancı rüyalar gibi sönüverdi sevinçlerim, Geçti el üstünde tutulduğum günler, Aşk aldattı ve tükendi hayallerim: Geriye kalan yalnızca hüzünler.

    Oscar Wilde’ın dediği gibi, yirmi beşinden sonra herkes akrandır.

    Bir insan bir hikâyenin, hayali bir dünyanın içinde yaşayacak kadar şanslı olduğunda, bu dünyanın tüm acıları yok olur. Çünkü hikâye sürdüğü müddetçe, artık gerçeklik yoktur.

    Çevremizdeki dünya ne kadar da çabuk değişiyor, zaferimizle övünmeye bir anlık zaman bırakmadan bir sorunun yerini ne kadar da çabuk yeni bir sorun alıveriyor.

    yalancı rüyalar gibi sönüverdi sevinçlerim, geçti el üstünde tutulduğum günler, aşk aldattı, ve tükendi hayallerim, geriye kalan yalnızca hüzünler.

    Sen, ağaca bakmaktan ormanı göremeyen o küçük insanlardan birisin.

    İnsan bir hikayenin içinde, bir hayal dünyasında yaşayabilecek kadar şanslıysa, gerçek dünyanın acıları sona erer.

    insan bir hikayenin içinde, bir hayal dünyasında yaşayabilecek kadar şanslıysa, gerçek dünyanın acıları sona erer. Çünkü hikaye devam ettiği sürece gerçek yoktur.

    Yeni bir çağa girdik Nathan. Aile-sonrası, öğrencilik-sonrası, geçmiş-sonrası Cam ve Tahta çağı”. “Geçmiş-sonrası da ne demek?” “Bugün’ demek. Ayrıca ‘gelecek’ de demek. Ama artık o eski zamanla ilgim yok demek. Köprünün altından çok sular akıyor, Tom.

03 Şubat 2019

Kış Günlüğü - Paul Auster



Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.

Aksırmak ve gülmek, esnemek ve ağlamak, geğirmek ve öksürmek, kulaklarını kaşımak, gözlerini ovuşturmak, burnunu hınkırmak, boğazını temizlemek, dudaklarını ısırmak, dilini alt dişlerinin arkasında gezdirmek, ürpermek, osurmak, hıçkırmak, alnındaki teri silmek, parmaklarını saçlarının içinden geçirmek ? bu şeyleri kaç kez yaptın? Kaç kez taşa çarpmış ayakparmağı, kaç kez ezilmiş parmak, kaç kez bir yerlere çarpmış kafa? Kaç tökezleme, kayma, düşme? Kaç kez göz kırpma? Atılmış kaç adım? Elinde kalemle geçirilmiş kaç saat? Kaç kez öpmek ve öpülmek? Bebeğini kollarının arasında tutuyorsun. Karını kollarının arasında tutuyorsun. Yataktan kalkıp pencereye giderken soğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. Altmış dört yaşındasın. Dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. 

Kışın bir bulut ardından görünen incecik ve güçsüz, dünyanın en küçük ayı, işte benim seçtiğim mehtap manzarası.

Ne zaman bir yol ayrımına gelsen bünyen iflas eder; çünkü bünyen her zaman aklının bilemediğini bilmiştir.

Tarihin her anı kendi sorunlarıyla, kendi adaletsizlikleriyle dolu ve her dönem kendi efsaneleriyle kendi erdemlerini üretiyor.

Gerçek kavganın, dövüşün çok sarsıcı duygusal sonuçları olur, yüreğini burkan öfkeleri tetiklerdi ve kavgayı kazansan bile sonunda oturup ağlamak gelirdi içinden.

İnsan neden hep tatsız, tuzsuz, huysuz kişilerin çirkin olacağını düşünmek ister?

Çocukluğunun ilk yıllarında annen çok coşkulu ve çocuğuna düşkün bir anneydi ve bugün sende iyi olan ne varsa, bir gücün varsa, kendinin kim olduğunu anımsayamadığın o dönemden kalmadır.

Altmış dört yaşındasın. Dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. Kendine soruyorsun: Daha kaç sabah kaldı? Bir kapı kapandı. Bir başka kapı açıldı. Hayatının kışına girdin.

Paul, sana söylemek istediğim bir şey var. Elli yedi yaşındayken kendimi yaşlı hissederdim. Şimdi yetmiş dördümde kendimi o zamankinden daha genç hissediyorum.

İş işten geçmeden konuş şimdi ve söyleyecek başka hiçbir şey kalmayıncaya kadar da konuşabilmek umudunu taşı. Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikayelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.

Zaman ilerliyor ama aynı zamanda ilerlemiyor da, her şey farklı ama aynı zamanda her şey aynı...

Hepimiz kendimize yabancıyız, kim olduğumuzla ilgili algılarımız ise yalnızca başkalarının gözlerinin içinde yaşadığımız kadarıyla var.

Ona bakamıyorsun, bakmayacaksın, ona bakmaya dayanamıyorsun, yine de ambulans görevlileri onu siyah bir ceset torbasında sedyeye koyup evden götürdükten sonra bile, hâlâ hiçbir şey hissetmiyorsun. Ne gözyaşı ne acı bir feryat ne üzüntü, sadece içinde büyüyen belli belirsiz bir dehşet duygusu.

Bazı filmleri seyrederken gözlerin dolar, çeşitli kitapların sayfalarına gözyaşların damlar, büyük kişisel üzüntülerde ağlamışlığın vardır, ama ölüm seni dondurur, kilitler, her türlü duygudan, etkiden, yüreğinle bağlantıdan koparır. En başından beri ölüm karşısında donup kalmışsındır, annenin ölümünde de aynı şey oldu.

Uykuyla uyanıklık arasındaki çizgiyi bir kez geçtin mi geri dönüşü olmayacağını biliyorsun.

Şu anda unutmanın en iyi ilaç olduğunu bildiğin için uyuyabildiğin kadar, becerebilirsen on-on iki saat uyumaya karar veriyorsun.

İnsanın sahtesi olmayan tek niteliği zekâsıdır.

Belki de şimdilik hikayelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.

Üzerine gelen şey, her zaman sana baskı yapmış, ezmiş olan şey, dışarısı, yani hava, daha kesin belirtmek gerekirse çevreni saran hava içindeki senin bedenin.Tabanların yere basıyor,geri kalan her yanın havayla sarılmış; işte senin hikayen orada, gövdende başlıyor ve her şey yine gövdende bitecek.

Yazmak gövdede başlar, gövdenin müziğidir ve sözcüklerin anlamı varsa , bazen anlamlı olabilirlerse, sözün müziği anlamların başladığı yerdir.


15 Ağustos 2017

Paul Auster - Ay Sarayı

 
"Uçurumdan atlamıştım ve son anda bir şey uzandı, beni havada yakaladı. O bir şeyin adına sevgi diyorum. İnsanı düşmekten alıkoyacak tek şey, yerçekimi yasalarını yok edecek kadar güçlü tek şey sevgidir."

"Yaşamını rüzgarın esintisine bıraktığın zaman, daha önce hiç bilmediğin, başka koşullarda öğrenilemeyecek şeyleri keşfediyorsun."


- - - - -

 New York Üçlemesi, Leviathan, Şans Müziği, Yükseklik Korkusu, Yanılsamalar Kitabı gibi gizemli romanlarında hep insanın kimliğini, yaşamının anlamını arayan Paul Auster, Ay Sarayı’nda, Marco Stanley Fogg’un tuhaf öyküsünü anlatıyor. Artık çalışmamaya, yemek yememeye karar veren Marco, bütün bunların nereye varacağını merak eder. Geçmişinin anahtarlarının, yazgısının temel bilmecesinin peşindedir. Fantezi ile iç monologların ustalıklı karışımından oluşan Ay Sarayı, yirminci yüzyıl başlarından insanın Ay’a ayak basışına uzanan döneme kadarki üç kuşağı kapsayan bir roman. Gülümseten ama hüznü de elden bırakmayan bir yaşlanma öyküsü. Ay Sarayı, Fransa’nın ünlü kitap dergisi Lire tarafından 1990’da “yılın en iyi kitabı” seçilmişti. Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından biri sayılan Auster, uçsuz bucaksız bir hayal gücünün kapılarını aralıyor. 

*
 
 Ay Sarayı, yeni Amerikan romanının en ilginç, en yetenekli yazarlarından biri sayılan Paul Auster'ın çok beğenilen bir romanı. Romanın başkişisi olan Marco Stanley Fogg, artık kıpırdamamaya, çalışmamaya, yemek yememeye ve bütün bunların doğuracağı tehlikeleri göze almaya karar verir. Böylece, nereye kadar gidebileceğini bu süreç içinde neler olup biteceğini merak eder. 60'lı yılların çocuğu olan Fogg, yorulma nedir bilmeden geçmişinin anahtarlarını arar, yazgısının temel bilmecesinin yanıtlarını bulmaya çalışır. Manhattan'ın kanyonlarından Utah'ın çöllerine yolculuk yapan Fogg, şaşırtıcı ve zengin olaylarla ve kişiliklerle karşılaşır. Roman, insanların Ay'da ilk kez yürüdükleri yaz mevsiminde başlayıp zaman içinde ileri geri hareket ederek üç kuşağı kapsar. Rastlantı ve belleğin yönlendirdiği Ay Sarayı'nda trajedi ve kefaret ödeme, lirizm ve mizah iç içedir. Bugüne kadar yayımladığı romanlarıyla yaşadığı çağın en iyi, en özgün romancılarından biri olmaya aday gösterilen ve müthiş bir hayal gücüne sahip olduğunu, daha sonra yazdığı Yükseklik Korkusu adlı romanında da kanıtlayan Paul Auster'ın en eğlenceli yapıtlarından olan Ay Sarayı'nın keyifle okunacağına inanıyoruz.
 

04 Ocak 2014

Paul Auster

...Ve ondan sonra kafamın içinde çarklar dönmeye başladı... Derken koca bir olanaklar dünyası açıldı önümde. Bir yıl sonra Cam Kent'i yazmaya giriştiğimde o yanlış numara, kitabın en önemli olayına dönüşmüştü, yani bütün o hikayeyi başlatan hataya. Özel dedektif Paul Auster'le konuşmak isteyen biri, 'Quinn' adlı bir adama telefon eder. Ve tıpkı benim yaptığım gibi, Quinn de o adama yanlış numara çevirdiğini söyler.Ertesi gece yine aynı şey olur ve Quinn yine kapar telefonu. Ama benimkinden farklı olarak Quinn'e bir şans daha tanınır. Üçüncü gece telefon yine çaldığında arayanın oyununa katılır Quinn ve işi üstlenir. Evet, der ona, ben Paul Auster'im, ve o dakikada karmaşa başlar...Kırmızı Defter

......İlk mektubunda kendi yazdığı sözcüğü tekrarlayarak, Korku iyi şeydir, diye devam ettim, korku biraz risk almaya, kendimiz aşmaya yöneltir; kendini güvende hisseden hiçbir yazar değerli bir yapıt üretemez...O, senin bu dünyanın tahmin edemeyeceği kadar iyi biri olduğuna, bu yüzden de dünyanın seni ezip geçeceğine inanıyor...Gerçek aşk, diyor, zevk almaktan olduğu kadar zevk vermekten de haz duymaktır...Görünmeyen

Parlak ışık, sonra karanlık. Gökyüzünün her köşesinden yağan güneş ışığı, ardından gecenin karası, suskun yıldızlar, dalların arasında dolaşan rüzgâr. Günlerin değişmeyen akışı...Karanlıktaki Adam (Man in the Dark)

... olduğumuz yerde değiliz, sahte bir konumdayız. Doğamızdaki bir zaaf yüzünden, bir durumu varsayıyoruz, kendimizi onun içine yerleştiriyoruz ve bu yüzden de kendimizi aynı anda iki durum içinde buluyoruz, içinden çıkılması iki kat zor oluyor...Hayaletler 

 (Bay Hiçkimse'den...)
Destedeki bütün kartlar sizin kaybedeceğiniz biçimde dizilmişse,o eli kazanmanın tek yolu,kurallara karşı gelmektir.Yalvar,ödünç al,ne yaparsan yap;suçüstü yakalansan da hiç değilse bir amaç uğruna mücadele etmiş olursun...Yanılsamalar Kitabı(The Book of Illusions)

05 Ocak 2013

Son Şeyler Ülkesinde - Paul Auster

  Son Şeyler Ülkesinde - Paul Auster Kitabı ve Fiyatı - Hepsiburada 
Paul Austerin yarattığı Son Şeyler Ülkesi, geniş yığınların evsiz barksız yaşadıkları, hırsızlığın suç sayılmayacak kadar yaygınlaştığı, kendi canına kıymak ya da başkalarınca öldürmek yoluyla ölümün tek kurtuluş yolu durumuna geldiği kent. Anna Blume, bu adsız kente ağabeyini aramak için gelmiştir... 

Her türlü üretimin, her türlü yaratımın durduğu geleceksiz bir şehir ya da bir ülke. Her şeyin yok olduğu ve bir daha geri gelmediği bir yer. Elinizi attığınız şeylerin son şeyler olduğunu bildiğiniz bir ortam. Evsiz kalıp sokaklarda çöplerden bulduklarını yiyen ya da çöpten bulduklarını satarak geçinen insanların yaşadığı bir şehir. Hırsızlığın artık suç sayılamayacak kadar yaygınlaştığı, zaten suç sayacak karar mercilerinin bile kalmadığı, bütün umutların tükendiği, insanların ölümü kurtuluş olarak gördüğü, artık kimsenin çocuk doğurmadığı bir cehennem. 

Paul Auster, benzersiz bir anlatımla, geleceğe göndermeler yaparak, yaşamakta olduğumuz dünyanın yozlaşması, çıkar kavgaları, savaş çığlıkları sonucunda karşılaşacağımız kâbusun izdüşümünü aktarıyor. 

Seçilmiş sözler

"Burada en kolay parçalanan şey insanın yüreğidir."

"İnsan her sabah, bir önceki gün karşılaştıklarının daha kötüsüyle yüz yüze gelebileceğini bilerek güç bela kalkıyor yatağından."

"Burada neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliyor musun? Sorun nesnelerin ortadan kalkması değil yalnızca. Ortadan kalkan şeyin anısı da kayboluyor. Beyinde karanlık bölgeler oluşuyor, ortadan kaybolan şeyleri harlamak için sürekli bir çaba göstermezsen o nesnelerin anısı da çabucak silinip gidiyor ve bir daha asla akla gelmiyor."

"Bir şeyi görmekle, yalnızca görmekle, bir parçanı kaybediyorsun sanki."

“Ama hayat dediğimiz bunlar mı? Her şey yitip gitsin, silinip yok olsun... O zaman bakalım ne kalacak?
Soruların en ilginci de bu belki. Hiçbir şey kalmadığında ne olacak ve bizler o zaman da sağ kalmayı becerebilecek miyiz?”

"Bir dünyanın yok olması çok uzun sürüyor. Düşünebileceğinden çok daha uzun. İnsanlar yaşamayı sürdürüyor, herkes kendi küçük dramına tanık oluyor."


Ayrıntıları sorma bana. Anlattıklarım yeter. Yeter de artar bile. Senin ne düşündüğünü bilmiyorum, ama gerçek sorun acımasızlık değil asla. Burada en kolay parçalanan şey insanın yüreğidir...

Kent de böyle işte. Herhangi bir sorunun yanıtını biliyorum, diye düşündüğün anda, artık sorunun bir anlamının kalmadığını fark edersin....

Çevrede görülen her şey insanı yaralayabiliyor, insanı küçültebiliyor. Bir şeyi görmekle, yalnızca görmekle, bir parçanı kaybediyorsun sanki. Çoğu kez, bakmanın tehlikeli olabileceğini seziyor, gözlerini kaçırmak, hatta sımsıkı yummak eğilimini gösteriyorsun. O yüzden de şaşkınlığa kapılmak, baktığın şeyi gerçekten görüp görmediğini kestirememek ya da gördüğünü başka bir şeyle karıştırmak, ya da daha önce gördüğün -hatta düşlediğin- bir şeyi anımsadığını sanarak bocalamak çok kolay. Bu işin ne kadar karmaşık olduğunu anlayabilir misin? Herhangi bir şeye bakıp, "Ben şuna bakıyorum," demek yetmez. Gözünün önünde duran şey bir kalem ya da bir parça ekmek kabuğuysa bu olabilir belki. Ama ölü bir çocuğa, başı ezilmiş ve kana bulanmış olan, sokakta çırılçıplak yatan küçük bir kıza baktığını fark edince ne yapacaksın? O zaman ne diyeceksin? Hiç kemküm etmeden, dümdüz bir sesle, "Ölü bir çocuğa bakıyorum," diyebilmek kolay değil. Beyin sözcükleri biçimlendirememekte diretiyor. Yapamıyorsun nedense. Bakıp geçemiyorsun…Hiçbir şeyden etkilenmeyecek kadar katılaşmak iyi olurdu herhalde. Ama -böyle olanların- sayılarının ne kadar az olduğunu bilsen şaşarsın. Ya da şöyle diyeyim: Hepimiz canavarlaştık, ama yüreğinde bir zamanlar yaşadığı hayatın kırıntısını taşımayanımız yok gibi."

Alışkanlıklar da ölümcül sonuçlar doğurur. Herhangi bir şeyle yüzüncü kez de karşılaşsan, daha önce hiç rastlamamış gibi davranman gerekir. Kaç kere karşına çıkarsa çıksın, hep ilk kez görüyormuş gibi bakmalısın. Bunun hemen hemen olanaksız sayılabileceğini biliyorum, ama öyle olması zorunlu. Kesin bir kuraldır bu...