hermann hesse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hermann hesse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2023

Hermann Hesse "Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur, bir yol denemesi, bir yol taslağıdır."

 
"Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur, bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. Hiçbir insan yüzde yüz kendisi olamamıştır, ama yine de herkes gücü yettiğince ilerler bu yolda, kimi biraz daha gözü açık kimi biraz daha gözü kapalı. 
Hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz, ama bir taslak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. Birbirimizi anlayabiliriz, ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz.
Kuş yumurtadan çıkmak için savaş veriyor. Yumurta dünyadır. Doğmak isteyen, bir dünyayı yok etmek zorundadır. Kuş Tanrı'ya doğru uçuyor. Tanrı'nın adı Abraxas'tır."

Demian
 
 Abraxas, tanrıyla şeytan veya iyi ile kötü arasında bulunan bağdır.

15 Kasım 2021

Hermann Hesse - Seçme Şiirler

SENİ SEVDİĞİMDEN
Seni sevdiğimden böyle gece vakti
Öylesine vahşi ve fısıltı geldim sana
Hiç unutmayasın diye beni
Aldım ruhumu da yanıma
O şimdi yanımda ve benim yalnızca
İyide de, kötü de
Tutuşan vahşi aşkımdan
Seni hiç bir melek kurtaramaz.


SEVGİSİZ
Derin bir kuyunun başındaymış gibi
Geçiyor şimdi günler ve geceler
Boş, şarkısız, isteksiz ve acısız
Yaz gülleri çabucak elde soluyorlar

Umursamıyorum zamanın nasıl geçtiğini
Yalnızca görüyorum yıldızın aşkıma
Ters döndüğünü, uzakta ve gölgeli
Ve durduğunu yaşamımın donuk semasında

FELSEFE
Bilinmeyenden bilinene
Oradan geriye, türlü patikalardan
Bilinmeyen olarak bildiğimize,
Acımasızca kovularak oradan.
Şüpheye, felsefeye
Varıyoruz alayı
En üst düzeyine

Bunun üzerine, gayretli gözlemlerden,
Keskin aynadan çeşitlilikle
Alır bizi dondurucu bir zihin bulanıklığına
Zalim, demirleşmiş kudretiyle
Dünyayı hiçe saymanın serin uçurumu

Ama o, götürür bizi kurnazca geri
Dar yarığın farkına varılmasıyla
Kendimizi hiçe saymanın
Acı-tatlı ihtiyar mutluluğuna.

SİSTE
Gariptir siste yürümek
Her taş, her çalı ıssızdır.
Hiç bir ağaç diğerini görmez
Her biri yalnızdır.

Dostlarla doluydu dünyam
Yaşam aydınlıkken henüz
Şimdi, sis çöktüğünden
Oldular hepsi görünmez.

Gerçek bir bilge değildir
Karanlığı bilmeyen
O, kaçınılmaz ve sessizdir
Ayırır insanı her şeyden

Gariptir siste yürümek
Yaşamak yalnız olmaktır.
Hiçbir insan diğerini tanımaz
Her biri yalnızdır.

YALNIZ
Yeryüzünde birçok
Yol ve sokak vardır,
Fakat hepsinin
Varacağı yer aynıdır.

Geçip dolaşırken türlü şekilde
İki ya da üç kişi olursun,
Son adımı ise
Yalnız atmaya mecbursun.

Bu yüzden çok faydalı değildir
Hiç bir yeti, hiç bir bilgi,
Yalnız başına yaptıktan sonra
Zor olan her bir şeyi.

MUTLULUK
Mutluluğu aradığın sürece,
Mutlu olacak kadar olgun değilsindir,
Ve ulaşacak kadar her istediğine.

Kayıplara yakındığın sürece
Ve hedeflerin varsa durmadan yöneldiğin,
Bilemezsin huzur nedir diye.

Vazgeçersen şayet her arzundan,
Ne hedef, ne istek tanıyıp,
Mutluluğu artık adıyla anmıyorsan,
O zaman olup bitenleri akışına
Dayanamaz yüreğin, ve ruhun dinlenir.

BAZEN
Bazen yanlış ve üzücü görünür herşey bize,
Yatıyorsak eğer zayıf, yorgun, acılar içinde
Her hareket acı verecektir,
her sevincin kırıktır kanatları,
Ve biz özlemle dinleriz uzakları,
Oradan yeni sevinçler gelir diye.

Fakat gelmez hiçbir sevinç, hiçbir yazgı
dışarıdan bize. Kendi benliğimize
Mecburuz bakmaya, dikkatli bahçıvanlar gibi,
Oradan çiçek gibi yüzleriyle
Yeni neşeler, yeni güçler yeşerene dek.

09 Ağustos 2021

Ağaçlar - Hermann Hesse

 
Üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar. Yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde. Yollara düşme özlemiyle kederlenir yüreğim, akşamları rüzgârda uğuldayan ağaçları duyduğumda. Sessizce, uzun uzun dinlerseniz, bu özlemin esası da anlamı da çıkar ortaya. Sanıldığı gibi acıdan kaçıp gitme arzusu değildir bu. Yurda, ananın belleğine, hayatın yeni kıssalarına duyulan özlemdir. Eve götürür insanı. Her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır. Böyle uğuldar ağaç, çocuksu düşüncelerimizden ürktüğümüz akşam vakitlerinde. Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. Yurt budur. Mutluluk budur.
 
 Türkçesi Zehra Aksu Yılmazer

 
 Ağaç der ki: Gücüm güvenden gelir. Atalarımı hiç bilmem, her yıl benden doğan binlerce evladımı bilmem. Tohumumun sırrını yaşarım sonuna dek, başka tasam yoktur benim. Tanrı’nın içimde olmasına güvenirim. Uğraşımın kutsallığına güvenirim. Ben bu güvenle yaşarım.
 
Yüzünde maske taşıyan değişken insanın, doğada büyüyen her varlığa ciddiyetle bakmaya başladığı anda ürkmesi kaçınılmazdır.
 
Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru. Yıllardır bu vakitlerde, sanki özel bir anda yeniden doğuşun mucizesini keşfedecekmişim gibi, sanki bir kere de ben, bir saat boyunca, gücün ve güzelliğin doğuşunu kendi gözlerimle görüp kavrayacakmışım gibi, hayatın topraktan nasıl gülerek fışkırdığına, genç iri gözlerini ışığa nasıl açtığına bizzat tanık olacakmışım gibi sabırsızlık ve özlemle pusuda beklerim.
 
Sanki tüm gizli köklerimle birlikte beni de yerimden söküp almışlar, acımasız çiğlikteki günışığına tükürüp atmışlar gibi hissediyordum. Etrafta günlerce dolandım ama bildiğim tanıdığım tek bir orman patikasına, aşina olduğum tek bir fındık ağacı gölgesine, haylaz oğlan günlerimden kalma tek bir meşeye rastlamadım, şehrin etrafında sadece enkazlar, çukurlar, çayır gibi biçilip geçilmiş orman yamaçları, çıplak kökleri feryat eder gibi güneşe bakan ağaç cesetleri vardı. Benimle çocukluğum arasında uçurum açılmış, yurdum eski yurt olmaktan çıkmıştı.
 
Bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız onlara benziyordu, sertti onlar da, kırış kırış, ketum, en hasları iyice ketum. Böyle öğrendim ben insanları ağaçlar ya da kayalar gibi görmeyi, onlar hakkında düşünmeyi, onları o sessiz çamlardan ne daha az saygıdeğer bulmayı ne de daha çok sevmeyi.
 
Yakında yaz gelecek buraya. Yakında orman yemyeşil kaynaşacak, kayranlarda incecik, narin otlar fışkıracak ve geceleri baykuş sesleri duyacağım, ki baykuşa da en az guguk kuşu kadar saygı duyarım. O da ürkektir, o da nadiren görülür ve bulut gibi yumuşak, rüya gibi sessiz uçmayı bilir, ayrıca yırtıcıdır, pençesiyle gagası keskin ve güçlüdür, insanları bırakın, pek çok hayvandan da zekidir. Yakında yaz gelecek, yeni seslerle dolacak orman, yeni kokular, yeni renklerle ve bugün topraktan yeşil yeşil, küçük küçük, filiz filiz çıkan bitkiler yaz gelince kartlaşacak, kuruyacak, kavruklaşacak. Ve guguk kuşu da susacak, o da susacak, sadece güneş parlamaya devam edecek ve de yıldızlar, yayıncılar da o fevkalade kitaplarını çıkarmayı sürdürecek.
 
Ağaçlar hep en etkileyici vaizler olmuştur benim için. Ormanlar ve korularda halklar ve aileler halinde yaşayan ağaçlara hayranım ben. Tek başına duran ağaçlara daha da hayranım. Yalnız insanlar gibidir onlar. Şu ya da bu zaaftan ötürü sıvışıp giden münzeviler gibi değil, yalnızlaşmış büyük insanlar gibi, Beethoven ve Nietzsche gibidirler. Tepelerinde uğuldar dünya, kökleri sonsuzluğa uzanır ama sonsuzlukta kaybolup gitmez, var güçleriyle tek bir şey için onlara özgü büyüyüp serpilmek, varlıklarını ortaya koymak için çabalarlar. Hiçbir şey daha mükemmel değildir güzel, güçlü bir ağaçtan.
Bir ağaç kesildiğinde ve çıplak, ölümcül yarasını güneşe gösterdiğinde, gövdesinden geriye kalan o ak kütüğünden, o mezar taşından tüm tarihi okunabilir. Yaş halkaları ve yumrularında birebir yazılıdır tüm mücadeleler, tüm acılar, tüm hastalıklar, tüm mutluluk ve serpilişler, kurak yıllar, bereketli yıllar, savuşturulmuş saldırılar, atlatılmış fırtınalar.
 
Elveda sevgili şeftali ağacım! Hiç değilse, seninki düzgün, doğal ve onurlu bir ölüm, ki bu yüzden şanslı addediyorum seni, artık dermanın kalmayana kadar, büyük düşman kollarını burkup koparana kadar direndin ve dayandın. Sonunda pes etmek zorunda kaldın, düştün ve kökünden koparıldın. Ama savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanmadın, şeytani asitlerle yakılmadın, milyonlarca insan gibi sürülmedin yurdundan, kanlı köklerinle üstünkörü dikildiğin yerden bir kez daha koparılıp yurtsuz bırakılmadın, çöküşü ve yıkımı, savaşı ve etrafındaki rezaleti yaşamak ve sefilce ölüp gitmek zorunda kalmadın.
 
…Ama bu sefer yeni bir ağaç dikip dikmemekte kararsızdım. Hayatım boyunca bir sürü ağaç dikmiştim, bir tane daha dikmesem de olurdu. Döngüyü yine burada bir kez daha yenilemeye, hayatın çarkını bir kez daha döndürmeye, obur ölüme yeni bir ganimet yetiştirmeye karşı direnç vardı içimde. İstemiyordum. Yeri boş kalsındı.
 
İki ağaç tuhaf bir tezat içinde karşılıklı duruyor ve doğadaki her şey gibi tezatlara aldırmıyorlar, ikisi de kendinden ve haklılığından emin, ikisi de güçlü ve dayanıklı. Manolya özsuyuyla köpük köpük kabarıyor, çiçeklerinin kösnül kokusunu saçıyor. Cüce ağaçsa iyice kendi içine çekiliyor.

Ve her köylü çocuğu bilir en sık yaş halkalarının en sert, en iyi odunda olduğunu, dağların tepelerinde, her daim tehlike altında en yok edilemez, en güçlü, en mükemmel ağaçların büyüdüğünü.
 
Tapınaktır ağaçlar. Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilen hakikati öğrenir. Öğretiler ve reçeteler münferit şeylere aldırmadan hayatın kadim yasasını söylerler.

 

02 Temmuz 2021

Hermann Hesse - Siddhartha

Tarihe isimlerini altın harflerle kazımayı başaran büyük yazarların birçoğunun da eserlerinde ve yaşamlarında ele aldığı, romanlarına konu edindiği insanın bendini arayışı ve nefsiyle mücadelesini en belirgin ve akıcı bir dille ele alan yazarların başında nitekim Hermann Hesse gelmektedir.Siddhartha adlı romanda Budizm’in temel felsefesi ve insanın bendini arayışı en güzel biçimde anlaşılmaktadır. Siddhartha, Hermann Hesse’nin Buddha yani Siddhartha Gautama’nın hayatını konu alan, Budizm felsefesinin içrek yönlerini uzmanlıkla işleyen yazarın en ünlü eseridir.

Romanın başkahramanı olan Siddhartha, arkadaşı Govinda’yla beraber Nirvana’ya ulaşmanın ve hakikati bulmanın gayretiyle yollara düşmüşlerdir. Bir prens olan Siddhartha’nın babasının yanından çekilip, ormanlara çekilmesi ve sürüp giden hayatının anlatıldığı roman Budizm felsefesiyle harmanlanmıştır. Okuru başkalaştıran, sorgulamaya ve arayışa yönelten eşsiz bir eserdir.

Romanın Özeti

Roman kahramanı Siddhartha, tıpkı Buddha gibi bir prenstir. Gerçek bilgiye ulaşmak için babasının uzun süreli direnişine aldırmayarak sarayını, gençliğini ve ailesini geride bırakarak ormanlara çekilir. Gezgin bir dilenci olarak yaşamını sürdürdüğü uzun bir dönemin ardından Buddha ile karşılaşır ve aralarında uzunca bir sohbet geçer. Buddha ona, Budizm'in içrek yapısını ve felsefi derinliğini anlatır. Uzun meditasyon denemelerinden sonra aradığını tam olarak bulamamanın verdiği bıkkınlıkla hedefine götürecek aracı değiştirerek bir kente yerleşir ve ticaretle uğraşmaya başlar. İleri yaşlarında içindeki boşluğun baskısıyla birlikte yaşadığı kadını, varlığını henüz bilmediği çocuğunu ve edinmiş olduğu tüm servetini geride bırakarak yeniden kaçınık yaşama geri döner.

Siddhartha daha sonra bir ırmağın kıyısında kayıkçılık yapan -insanları ufak bir para karşılığında karşıdan karşıya geçiren- yoksul bir kayıkçı olan Vasudeva'nın yanına yerleşir. Vasudeva Siddhartha'ya gerçek bilgiye ve aydınlanmaya ulaşabilmesi için kılavuzluk edecektir. Romanın sonunda Siddhartha ırmakta gerçek bilgiyi bulur ve aydınlanır. Romanda açıklanmaz ama Vasudeva, Sanskritçe'de "ırmak tanrısı" anlamına gelmektedir.

Romanın Bölümleri

Roman birden fazla bölümden meydana gelmektedir ve her bölüm kendine has başlıklarla okurun karşına çıkmaktadır. Her bölüm kendince bir öyküyü, kendince bir görüşü ve fikri benimsercesine okura sunulmuştur.

Brahman Siddhartha

Bu bölüm romanın başkahramanı olan Siddhartha adlı Brahmanı ve arkadaşı Govinda’yı anlatmaktadır. Herkes tarafından sayılan, sevilen Siddhartha, hayatını her insanın içinde var olan Atman’ı, yani canda bütünlüğü aramaya adamıştır. Bölüm sonuna kadar başkahraman Siddhartha ve arkadaşı Govinda etraflıca işlendiği için okur tarafından artık iyice tanınmaktadır.

Samana Siddhartha

Canda bütünlüğü, bendini aşmayı arzulayışı sebebiyle Siddhartha Brahmanlığı bırakması gerektiği kanısına varır. Bu bölümde Siddhartha’nın Brahmanlıktan vazgeçip bir Samana, gezgin bir çileci ve dilenci olması gerekliliği söz konusudur. Fakat bir süre sonra samanayken hayatın onu hedefine ulaştıramayacağı kanınsa varır. Arkadaşı Govinda ile beraber Buda Gotama’nın yanına giderler. (Hesse bu kelimeyi Pali dilinde yazıldığı gibi yazmayı tercih etmiştir; Gotama, bu kelime Sanskritçede Gautama diye yazılmaktadır. Siddhartha Buda öğretisini kabullenemez ve kendisine farklı bir öğretici aramaya karar verir. Arkadaşı Govinda Buda’nın yanında kalırken, o farklı diyarlara, farklı hayatlara açılmaya koyulur.

Siddhartha çocuk insanların yanında

Bu bölümde Siddhartha’nın doğayı ve doğal güzellikleri oldukça fazla ve iyi derecede gözlemlediği anlatılarak başlar. Irmak’ta bir kayıkçıyla karşılaşır ve Vesudeva adlı kayıkçı, onu karşıya karşılık almaksızın geçirir. Bu esnada aralarında kısa bir konuşma geçer. Konuşmanın içeriğinde kayıkçı bir kehanet öne sürmüştür ve bu kehanete göre Siddhartha bir gün bu ırmağa geri dönecektir. Irmaktan geçip büyük şehre varır. Şehirde hayat kadını Kamala adlı güzel biriyle karşılaşır ve ondan kendisine öğretmenlik yapmasını ister. Kamalanın onla birlikteliği ve öğretmenliği sürdürmesi için istekleri vardır. Siddhartha, Kamala’nın isteklerini yerine getirmek ve onun öğretmenliğini kazanmak için tüccar olur. İlk başlarda etrafındaki insanların durumu ona garip gelir. Paraya taparcasına çalışan insanları kendince “Çocuk İnsanlar” olarak adlandırır. Ancak günler geçtikçe onun bu hali kibre dönüşür ve o da çocuk insanlar gibi oluverir. Rezilliğin ve dünya zevklerinin cazibesine aldanıp kendini kaptırdığı bir sırada ilginç bir rüya görür ve bu rüya onu kendine getirir.

Bunun üzerine Siddhartha, Kamala’nın hamile olduğundan habersiz onu ve tüccar arkadaşı Kamuswami’yi bırakıp, şehri terk eder. Hayatın bir döngüden ibaret olduğu kanısı içinde tekrar evvelki gördüğü ırmağa geri döner. Nirvana’ya varma amacından saptığının farkına vardığında neredeyse ırmakta boğulma sürecindedir. Bir müddet sonra uykuya dalar. Uyandığında yanı başında kendisinin Siddhartha olduğundan habersiz eski arkadaşı Keşiş Govinda’yı bulur.

Govinda da henüz bir Buda olamamış ve budanın yanına gitmektedir. Siddhartha, Govinda’nın yanında şimdiye kadar yaşadıklarını gözünün önüne getirir: “O Brahman Siddhartha nereye gitti?”, “O Samana Siddhartha’ya ne oldu?”, “O zengin Siddhartha nerede şimdi?”, “Ölümlü nesneler hızlı bir değişim içindedir, Govinda, biliyorsun bunu.” (Siddhartha, Şipal Kamuran, Can Yayınları, 2006, 7.Basım, s. 97/98). Siddhartha inzivaya dalar ve bir zamanlar Gotama’nın yanından ayrıldıktan sonra nasıl bir haldeyse, şimdi de onu tekrardan gelişiminin tam başında durduğunu ve yeni bir hayatın başında olduğunu hisseder. Öğretilen bilginin hiçliği hakkındaki bilgisi ve kısmen deneyimin önemi ona önceye göre daha açık bir şekilde malum olmuştur. Bu zamana ilişkin düşünceleri birçok bakımdan onu Gotama’nın yanında kalmaya zorlayan şeylerin uygunluğunu oluşturur; ancak bu uygunluklar o zamanlar daha çok kuramsal düşüncelerken Siddhartha bu düşünceleri dünyayı tanıdıktan sonra tecrübe eder.

Kayıkçı Siddhartha

Kendine gelmeye tekrar karar veren Siddhartha ırmağa geldiğinde tekrar evvelden karşılaştığı kayıkçı Vesudeva ile karşılaşır. Aydınlığa ulaşmış Vesudeva ona kendisiyle kalmasını teklif eder. Teklifi kabul eden Siddhartha, Vesudeva’dan ırmağın sesini dinlemeyi ve ırmağın nasıl rehberlik ettiğini öğrenir.

Baba Siddhartha

Siddhartha kayıkçılık yıllarını geçirirken ölen Gotama’nın yanına giden bir zamanlar hayat kadını olan sevgilisi Kamala ile karşılaşır. Bir yılanın sokması sonucu ölümle burun buruna olan Kamalanın yanında bir de erkek çocuğu vardır. Siddhartha kendisiyle aynı ismi taşıyan oğlunu yanına alır. Fakat oğlu lüks şehir hayatına alışıktır ve babasına pek huzurlu günler geçirtmemektedir. Küçük Siddhartha babasının öğretilerini kabullenmez ve gizlice bir gece ırmağın karşısına geçip, oradan kaçar.

Siddhartha, arkadaşı ve öğreticisi Vesudeva’nın öğütlerine aldırış etmeden oğlunun peşine düşer. Bu takibin asıl amacı onu durdurmak değil, onu son bir kez daha görebilme arzusuydu aslında. Yıllar evvel aşık olduğu Kamala’yla karşılaştığı yerde oğlunun ardından gitmeyi bırakıp geri döner. Yıllar sonra eski arkadaşı Govinda ile tekrar karşılaşır. Bu karşılaşmada uzun ve mana dolu sözcüklerin dizelendiği eşsiz bir öğretici sohbet başlar. Siddhartha’nın bu sohbette artık ermiş olduğu, amacına ulaşır olduğu ve bilgeliğe adım attığı görülmektedir. Arkadaşı da amacına, ermişliğe ulaşmıştır ve hala arayışlarını da devam ettirmektedir. Fakat Siddhartha’nın sözlerine anlam verememektedir, çünkü o bilindik bir mantığın ötesinde nesnelerin varlık alemine, onların her birinde bir ilim, aşk ve sevgi bulduğunu belirten sözler söylemektedir. Örnek olarak da sert ve sıradan bir taşı göstermektedir.

Kitabın sonralarına doğru, oğlundan koptuğu bölümlerde etkileyen bir sahne gözler önünde adeta canlanmaktadır. Irmakta kayıkla giderken birden ırmağa dalıp bakakalır. Derin düşüncelerde ufuklara, yıllara gider. Irmakta her şey sırasıyla yansımakta ve derinden Siddhartha’ya gülmektedir. Irmakta yansıyan bir adamı görür son olarak. Yansıyan adamın kendisi olduğunu görür. Kendisinin babasına ne kadar da çok benzediğini görür ve oracıkta yıllara doğru yolculuğu kısaca başlar. Bir zamanlar o da babasını şuanda kendi oğlunun onu öylece bıraktığı gibi bırakıp gitmiştir. Artık babasından haber alamamıştı. Muhtemelen de artık hayatta değildi.

Romanın etraflıca incelenmesi

Kitabın çok şık bir dilinin olması belki de doğu felsefesinin naifliğinden ve sadeliğindendir. Kitaba başlamakla farklı ufuklara doğru yolculuğa çıkılmaktadır. Kitap öyküsünde okuru alıp farklı diyarları dolaştırırcasına farklı kültürlere dair ilginç pek çok şey öğretmektedir. Okuru öğrenirken sürekli araştırmaya itmektedir. Hint ve Budizm kültürüne dair sunduğu öğretici yaklaşımıyla, öğrenme eğilimi sürekli olarak öncelikli teşvik unsuru olarak görülebilir. Kişiye bendini, nefsini ve kendini sorgulamayı öğretmekle beraber fazlasıyla sorgulamaya da teşvik ediyor. Öncelikle üç yüce edimi tanıma olanağı sunuyor; Oruç tutmak, yürümek ve düşünmek. Yürüme eğilimi kitapta bekleme eğilimiyle de verilmektedir. İslam dinin temel ibadetlerinden olan, Oruç tutma eğilimi kitapta öyle işlenmiş ki, farklı bir bakış açısı kazandırıyor adeta insana ve insanlığa. Bu durum haliyle okuru Budizm inancından koparıyor zaten. Okur kendi kültürüyle bu sayede bir fark göremiyor. Yazar evrensel dili yakalamayı iyi başarmış. Romanda iki defa buluşma noktası konumunda verilen Irmak ilahi bir temsil niteliğinde gibi.

Irmağın ve iki yakası arasındaki geçişi sağlayan kayığın hem Budizm, hem insanlığın iç dünyası ve de temel mana bakımından da ayrıca bir önem arz ettiği kanaatindeyim. Belki yaşamı, belki bir insanın gün içindeki durumunu, belki de daha farklı imgeleri temsil etmektedir. Ayrıca kayıkçı Vesudeva isminin de “Irmak Tanrısı” anlamına gelmesi farklı bir mana uyandırmaktadır kişide.

Irmak aslında yaşamı, dünyayı da anlatmaktadır. Bir yanı zenginleri, diğer tarafı fakirleri anlatır aslında, bir tarafı bilgeleri diğer tarafı cahilleri anlatabildiği gibi. Dünyevi zevklerde yok olanları, dünyevi zevklerden uzak mutlu yaşayanları anlatıyor olabileceği gibi. Siddhartha’nın oğlunun gittiği yaka, şehrin bulunduğu yaka dünyevi bedbaht zevkleri anlatırken, diğer yakası Nirvana’ya, yani kutsala veya hakikate varılan yeri, bunu gerçekleştirenlerin olduğu makamı temsil eder. Kendini dünyaya kaptıranlarla soyutlayanlar diye bir ayrım anlaşılırsa, bu da cennet ve cehennemi anlatmaz mı bize?

Siddhartha ırmağın her iki tarafında da yaşamadan aydınlanamıyor. Burada yazar her ikisinin de yaşanılarak ancak kavranılabileceğini gösteriyor, bir diğer yandan da ne olursa olsun huzurun ve mutluluğun yaratıcıda var olabileceğini, gerçeğin ancak onda bulunabileceğini ve hakikatin de ancak o olduğunu anlatır gibi aslında yazar.

Siddhartha kayıkçı Vesudeva’nın yardımıyla kurtuluşa eriyor ve ermiş oluyor. Vesudeva Sankritçede Irmak tanrısı anlamına geldiğini dile getirmiştik. Bu durum bizim kendi felsefemizde, tasavvuf ilminde mürşidi kamil’i temsil ettiği söylenebilir. İnsanın bir mürşidi kamil’e varmadan kurtulamayacağını da anlatabilir. Arkadaşı Govinda ve diğer keşişlerin budaya varma arzularını günümüzde farklı tarikat, görüş, ideoloji vs. olarak görürsek, bu durumda Vesudeva ise nirvana’ya yani tanrıya varmaya yardımcı olacak bir kişi, bir öğretici olduğu kanısına varılabilir. Bu kişi ister, bir mürşit, ister bir peygamber olarak görülsün asıl kanı bir rehberin olması gerekliliğidir. Diğer insanları kendilerinden küçük gören Samanalar farklı fikirlere sahip cemaatler olarak algılanabilir. Siddhartha ise onlardan farklı olarak yaratıcıya olan sevgisi sebebiyle nesneleri, varlıkları, her şeyi yaratılmış olmaları ve yaşıyor olma durumlarından ötürü sevmektedir. Buradaki mantık bize aslında Yunus Emre’nin şu sözlerini hatırlatmaktadır. “Yaratılanı severim yaratandan ötürü…”

Kitap ayrıca defalarca farklı yollarla vurguladığı bir hususa özellikle değinmektedir. Bu da aydınlanmanın yol gösterici olarak nitelendirdikleriyle değil, bizzat kişinin kendice kendi yolunu, kendi çıkarımlarıyla bulmaya çalışmasıyla gerçekleşebilmesidir. Romanda güler yüz her ne olursa olsun değişmeyen bir nitelik ve aydınlanmışlığın bir belirtisi gibi yansıtılmıştır. Derinliğin dışında bir babanın evladına olan karşılıksız sevgisi ve bu sevginin ancak bir baba olunduğunda anlaşılabileceğini de en güzel örnekle anlatmıştır.

Romanda her üslup, her imge ve sözcük kendince bir mana ifade etmektedir. Budizm felsefesine yüzeysel değinilerek ele alınan ve tüm insanlığı nesillerce ilgilendirecek olan insanın kendini arayışı hususu İslami felsefe içerisinde de derinlemesine incelenmiş ve birçoklarca irdelenmiştir. Hermann Hesse dışında Alman yazar J. W. Von Goethe, Thomas Mann gibi yazarlar da bu tarz hususlara değinilen eserler kaleme almıştır. İslam felsefesinin temelini oluşturan tasavvufta en belirgin şahsiyetler; Hz. Mevlana, Yunus Emre, Gazali, Fuzuli, Tebrizi gibi önde gelen şair, zat ve din alimleridir.

Siddhartha adlı romanın büyüklüğünü ve muazzamlığını Henry Miller şu sözlerle ifade etmiştir.

“Genel olarak herkesçe kabul edilen Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış büyük bir başarıdır. Benim gözümde Siddhartha, Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaçtır.”

Romanın temel bilgileri

Siddhartha adlı romanın yazarı 1877 Almanya doğumlu, İsveç asıllı Hermann Hesse’dir. Hermann Hesse 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü almıştır. Yazarın toplam 23 kitabı bulunmaktadır. Roman 148 sayfa olup, Can yayınları tarafından yayınlanan roman, Kamuran Şipal tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Muazzam bir Türkçe romanda söz konusudur.

Romanın başkahramanı Siddhartha’dır. Yardımcı kişiler; Govinda, Kamala, Vesudeva ve Kamaswami’dir. Romanda üçündü şahıs anlatım vardır. Romanın dili Almanca’dan çeviri olmasına rağmen, Türkçe yazılmış gibi akıcı ve sadedir. Genellikle betimleyici bir anlatım türü kullanılmıştır. Türü; Tarihi Roman olarak görülmektedir. Ancak içerik bakımından okurun görüş ve fikirlerine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bu durumlar göz önünde bulundurulursa, felsefi, tarihi ve dini vb. türler, romana yakıştırılabilir. Romanın ana fikri, dünyevi zevk ve şatafatların insanı ne denli gerçeklikten ve kendi öz doğasından uzaklaştırdığının, bilgeliğin asla öğretilemeyeceği, ancak sadece bilginin öğretilebileceği hususudur.

“Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelik ise asla. Bilgelik keşfedilebilir, yaşanabilir ama öğretilemez.” diyor Siddhartha. Ne kitabın, ne Siddhartha’nın ne de Hesse’nin bilgelik öğretme gibi bir niyeti yok. Kayıkçı Vasudeva’nın da Siddhartha’ya dediği gibi “Nehri dinle, o sana her şeyi anlatacak.”. Kendinizi nehrin akışına bırakın ve bu eseri okuyun diyebilirim sadece.

Romana dair eleştiriler

Roman kusursuz gibi görünse de yine birileri tarafından eleştirilere maruz kalacaktır. Yaratıcı dışında fani olan her şey kusurlu olabileceği gibi, insanın yaptığı her şey de elbet kusurlu olacaktır. Bu durum ise insan yapımı eser ve varlıkların eleştiriye maruz kalmasını haklı kılmaktadır.

Eser muazzam bir yapıt olarak görülebilir. Ele aldığı Budizm felsefesini de oldukça iyi işlediği söylenebilir. Ancak insanın bendini aşmasının, nefsine karşı olan savaşını yenmesinin yolunu pek açıklayıcı olarak anlattığı pek düşünülmemelidir. Budizm felsefesi dışındaki görüş ve felsefelerce yetersiz görülebileceği gibi, yanlış olduğu kanısına da yer verilebilir. Aslında tüm felsefe, görüş ve insanlığın öğretilerinin ortak olduğu insanın kendi doğası ve nefsi ile olan ihtirası her zaman ilgi görecek ve doğruluk payına sahip olacaktır. İslami felsefeye göre Tasavvufta aranılması gereken bu durum, Budizm’de Samanalık, Brahmanlık gibi görüşlerle yansıtılmıştır.

Roman çok uzun olmamasıyla beraber cümleleri çok kısa değildir. Felsefi bir türe ve içeriğe sahip olması nedeniyle cümleler oldukça uzundur. Fakat akıcı ve anlaşılır bir yapıda kaleme alınmıştır. Basit dille yazılan ve bir o kadarda sıkıcı bir hikayesinin olduğunu düşünen okurlarda vardır. Bu kanıya varanların çoğunluğu kitabı başlarında yorumlamakta ve devam etmemeyi tercih edenlerdir. Kitap yarılandığında güzelleşmekte ve bitiminde anlam kazanmaktadır.

Romanın tek cümleyle tanıtılmasına vesile olacak cümleleri Ayda V. Gani şöyle yapmaktadır;

Bana göre "Siddhartha" evrenin dingin sesidir. "İçinizi boşaltın ve evrenin içinize nüfuz etmesine izin verin. O zaman huzuru ve manayı tanıyacaksınız"ı anlatan güçlü bir kitaptır.

Hıristiyan misyoner bir aileden gelen, tutucu ve entelektüel bir aile ortamı içinde büyüyen, Almanya doğumlu, köken olarak Rus asıllı yazardır Hermann HESSE. Ailesiyle yaşadığı sorunlar sonucunda intihar girişiminde bulunduktan sonra bir enstitüye yatırılmıştır. Bu sırada Jung’un öğrencisi tarafından tedavi edilirken, ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgi iç dünyasını zenginleştirmiştir. Ailesinin tutucu tavırları, yaşadığı baskılar onu ailesinden uzaklaştırmış ve yazar kendi ayakları üzerinde durmak, kendi yolunu bulmak için epey uğraş vermiştir. Hint ve Budist felsefeye olan ilgisiyle tanınan yazar, 1946 yılında Siddhartha adlı bu eseriyle Nobel ödülü almıştır.

“Akıcı ve okunması kolay olsa da, Siddhartha yazımı kadar, anlaşılması da zor olan bir kitaptır.” Cümlesi kitabı tek cümleyle ifade etmektedir.

Kitabın çevirmeni Kâmuran Şipa
 
 

14 Ağustos 2019

Hermann Hesse Seçme sözler

Bir insanı başkalarından ayıran özellikleri belirlemek, o insanı tanımaktır.

Hiçbir yerde nefes almak ve nefes vermek, erkek ve kadın olmak, özgürlük ve düzen, içgüdü ve us bir arada var olmuyordu, birini kazanmak için ötekini elden çıkartmak gerekiyordu ister istemez.

Sevginin sözleri gerektirmemesi bir mutluluktu, yoksa yanlış anlaşılmalarla dolu sersemce bir şey olup çıkardı.

En mutsuz yaşamda bile yıldızın parladığı anlar, kum ve çakıl taşları arasında küçük çiçeklerin açtığı anlar vardır.

Bir babadan çocuğuna burnu, gözleri, hatta zekası kalıtım yoluyla geçebilir, ama ruhu asla. Her insan yeni bir ruh taşır kendisinde.

Güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir.

Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır.


 Birisi saadetiyle veya faziletiyle övünüyor, böbürleniyorsa, onda bunun ikisi de yok demektir.

 Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya'yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim - bugün, 'Alman' olan her şeyden nefret ediyorum çünkü...Hesse, 1993; YKY, Narziss ve Goldmund arka kapak yazısından

    Hiç kimse kendi içinde yaşamadıkça başkalarının ruhlarındaki kıpırtıyı anlayamaz.
    
Kabul ederek şanssızlık şansa dönüştürülebilir.
  
  ...Oysa şimdi bu eski ve yerde bir boşluk göze çarpıyordu; küçük dünyamda bir çatlak belirmişti ve karanlık, ölüm ve dehşet gözlerini dikmiş bu çatlaktan içeri bakıyordu. Bundan böyle ne bir dal ne bir meyve koparabilecektim ağaçtan, bundan böyle dallarından birinin özgün ve fantastik mimarisini resme geçirmeye çalışmayacak, sıcak yaz öğlelerinde merdivenden inip çıkarken onun yanına uğrayarak ince gölgesinde bir an soluklanamayacaktım. Yazık, ağaçlara bel bağlamaya gelmiyor artık, onlar da insanın elinden kayıp gidebiliyor, onlar da seni beni düşünmeden bu dünyadan göçebiliyor, insanı yüzüstü bırakıp o koyu karanlığa dalarak gözden kaybolabiliyor!
 
 Bizzat sorumluluk yüklenmek ve düşünmek istemeyenlerin lidere ihtiyaçları vardır.
    
İster zayıf olsunlar, ister zararlı olsunlar, insanları seviniz ama onları yönlendirmeye kalkmayınız.
    
Bazılarımız dayanmanın bizi güçlü kıldığını zanneder. Ama bazen bizi güçlü yapan bırakmaktır.
    
Rahatlığın sona erip sıkıntının başladığı yerde, yaşamın bize vermeyi amaçladığı eğitim başlar.


Ve dönüp dolaşıp geleceğe inanan bizler o eski çağrıyı yineleyeceğiz: ‘Öldürmeyeceksin!’ Yeryüzündeki bütün yasa kitapları gün gelip cana kıymayı yasaklasa, hatta savaşta öldürmeler ve cellat eliyle can almalar da bu yasak kapsamına girse, yine de söz konusu çağrı susmayacak. Çünkü tüm ilerlemelerin, insan olmaya yönelik tüm çabaların temelinde saklı yatan çağrıdır bu. Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki! Öldürme eylemini yalnız o aptalca savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında gerçekleştirmiyoruz çünkü, adım başında bu cinayeti işliyoruz. Yetenekli gençleri çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorlayarak öldürüyoruz. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz. Toplum, devlet, okul ve kilisede ömrünü tamamlamış uygulamalara kararlı bir tutumla sırt çevirecekken, rahatımızı gözetip bunlara istifimizi bozmadan seyirci kalarak, riyakarlığa sapıp onaylar bir tavır takınarak öldürme eylemini gerçekleştiriyoruz. Tutarlı bir sosyalizm için mal mülk sahibi olmak nasıl hırsızlık sayılıyorsa, tutarlı inanç sahipleri için de yaşama karşı çıkışlar, tüm hoyratlıklar, umursamazlık ve aşağılamalar öldürmekten başka şey değildir. İçinde yaşanılan zaman öldürülebileceği gibi, geleceğin kendisi de öldürme eylemine konu yapılabilir. Biraz espriyle karışık kuşkuya başvurularak genç bir insanda bir yığın geleceğin canına okunabilir. Dört bir yanda yaşam bekliyor bizi, dört bir yanda gelecek çiçek açıyor, oysa biz hep birazını algılıyoruz bunun, pek çok şeyi ayaklarımızın altında ezip geçiyor, adım başında öldürüyoruz.

Hiçbir şey varlığı ne gösterilebilen ne de incelenebilen belirli şeyler hakkında konuşmaktan daha zor ya da daha fazla gerekli değildir. Ciddi ve dürüst insanların en belirgin özelliği var olan şeylere onların var oluşa ve doğuşa bir adım daha yakınlaştırıcı olarak yaklaşmalarıdır.

    Siddhartha kulak verip dinledi. Bütünüyle kulak verip dinleyen biri kesilmişti şimdi, kendini tümüyle dinlemeye vermiş, tümüyle boşalmış, tümüyle soğurup içine alan biri olmuştu. Dinleme sanatında öğrenilecek her şeyi öğrendiğini hissediyordu. O zamana kadar bütün sesleri sık sık işitmişti, ırmağın çıkardığı bu pek çok sesi; ama sesler bugün bir başka yankılanıyordu. Pek çok sesi birbirinden ayırt edemiyordu artık, neşelileri gözü yaşlılardan, çocuksuları erkeksilerden ayıramıyordu, bir bütünlük oluşturuyordu hepsi, özlemin yakınması ve bilen kişinin gülüşü, öfkenin haykırışı ve ölen kişilerin iniltisi, hepsi birdi şimdi, hepsi içi içe geçmişti, birbirine bağlanmış, binlerce kez birbirine sarılıp dolanmıştı. Ve tümü, bütün sesler, bütün amaçlar, bütün özlemler, bütün çileler, bütün hazlar, bütün iyi, bütün kötü şeyler, tümü birden dünyayı oluşturmaktaydı. Tümü birden yaşamın müziğiydi.
    
Düşünebilirim, bekleyebilirim, oruç tutabilirim.
    
Siddhartha, haz vermeden haz alınamayacağını, her jestin, her okşayışın, her dokunuşun, her bakışın ne kadar küçük olursa olsun vücuttaki her köşenin kendine özgü bir gizle donatıldığını, bu gizi keşfetmenin, keşfeden kişiyi mutlu kılacağını öğrendi. Her sevişmeden sonra sevgililer birbirlerinden, biri ötekine hayranlıkla bakmadan ayrılmamalıydılar; hem yenmiş hem yenilmiş olmalı, herhangi birinde aşırı doymuşluk ya da bıkkınlık duygusu uyanmamalı, sömürdükleri ya da sömürüldükleri duygusuna kapılmamalıdır.
    
Aynı zamanda hem sevip, hem aşağıladığı insanların çocuksu ya da hayvansı bir yaşam sürdüğünü görüyordu. Çalışıp didindiğini görüyordu onların; karşılığında ödedikleri ücrete hiç de değmeyecek nesneler uğrunda, para pul, küçük hazlar, küçük payeler uğrunda acı çektiklerini, saçlarını ağarttıklarını görüyor, birbirlerine veriştirip hakaretler yağdırdıklarını bir samananın hiç duyumsamadığı yokluk ve yoksunluklardan etkilendiğini görüyordu.
    
İnsanların büyük çoğunluğu, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgarın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgar varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar. Bugüne kadar sadece bir kişi böyleydi. O da Buddha’ydı. Bu mükemmel özelliklere sahipti.
    
Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması daha iyidir. Dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu, ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyorum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki, biliyorum artık!
    
Geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu an içinde varlık sahibidir.
    
Oh, tüm çile ve kahırlar zaman değil miydi? Tüm uğraşıp didinmeler, tüm korkular, dünyadaki bütün güçlükler, bütün düşmanlıklar, silinip gitmiyor mu, yenilgiye uğratılmıyor mu?
    
Yumuşak, sertten güçlüdür; su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür.
    
Bilgelik, bir başkasına anlatılamaz; bir bilgenin başkalarına anlatmaya çalıştığı bilgelik, aptalca bir şey gibi gelir kulağa.
    
Bilgi, bir başkasına aktarılabilir; bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez.
    
Asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkar olamaz. Böyle gibi görünmesi, yanılmamızdan, zamana gerçek bir nesne gibi bakmamızdandır. Zaman gerçek değildir. Zaman gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka bir şey değildir.
    
Bir insanın hazinesini ve bilgeliğini oluşturan şeyin, bir başkasının kulağına her zaman aptalca gelmesine de hiç diyeceğim yok.
    
Ölümden kurtulmanın çaresini buldun. Kendi aramalarının sonunda, kendi izlediğin yolda, düşünerek, meditasyonla, bilip kavrayarak, ilhamla sağladın bunu, öğretiyle değil! Ey ulu kişi, kimse öğretiyle kurtuluşa kavuşamaz. Kimseye, ey saygıdeğer kişi, ilham saatinde senin neler yaşadığını, sözle olsun, öğretiyle olsun aktaramaz, anlatamazsın. ( Siddhartha'nın Buddha'ya yönelttiği eleştiri )
    
Önemli olan görüşler değil asla, bunlar güzel ya da çirkin, zekice ya da budalaca olabilir, isteyen benimser, isteyen elinin tersiyle itebilir bunları. Benden dinlediğin öğretiye gelince, kendi görüş ve düşüncemi içermiyor bu, öğrenmeye meraklı kişiler için dünyayı açıklamak gibi bir amaç güttüğü de yok. Bir başkadır onun amacı, acılardan kurtulmaktır. Buddha'nın da öğretisi budur işte, başka şey değil. ( Siddhartha'nın yönelttiği eleştiriye, Buddha'nın yanıtı )


02 Temmuz 2019

Hermann Hesse - Günler Ne Kadar

Ne kadar üzüntülü geçiyor günler
Artık ne ateşler ısıtır beni,
Ne güneşler yüzüme gülümser,
Boş, dünyadaki bütün şeyler,
Bütün şeyler soğuk, insafsız şimdi.
Ve sevdiğim pırıltılı yıldızlar benim
Tesellisiz bakar durur halime.
Tâ sevginin ölebileceğini sezdiğim
Zamandan beri kalbimde.


09 Ağustos 2018

Hayat, Kendi Seçtiğim - Hermann Hesse


Bu dünyaya gelmeden önce
Bana nasıl yaşayacağım gösterildi.
Endişe vardı, keder vardı
Sefalet vardı, acının yükü vardı.
Beni ele geçirecek olan bağımlılık vardı, esir alan yanılgı vardı.
Beni gürleten ani öfke vardı, nefret ve kibir vardı, gurur ve utanç.

Fakat ışık dolu ve güzel düşlere dair günlerin mutlulukları da vardı, yakınmanın daha baskın olmadığı ve daha baskın olmadığı derdin, ve her yerde nimetlerin kaynağının aktığı.
Sevginin, hala yaşamakta olana, göçüp gitmiş olanın saadetini armağan ettiği, insanın, bütün beşeri ıstıraplardan arınmış, kendini yüce ruhların seçilmişi olarak gördüğü.

Bana kötülük ve iyilik gösterildi, bana noksanlarımın bolluğu gösterildi.
Bana beni kanatan yaram gösterildi, bana meleklerin yardımseverliği gösterildi.
Ve ben böylece müstakbel yaşamıma bakarken, bir varlığın sorusunu işittim, bunları yaşamaya cesaret edebilir miydim, çünkü karar saati artık gelmişti.

Ve tekrar tüm kötülükleri değerlendirdim - 'yaşamak istediğim hayat budur! ' - diye cevap verdim kararlı bir sesle.
Böyleydi yeni hayata adım attığımda
Ve kaderimi sessizce kabul ettim.
Böylece doğmuştum bu dünyaya.
Yakınmıyorum, çoğu zaman hoşuma gitmese de, çünkü henüz doğmamışken ona razı oldum. 



13 Ağustos 2017

Hermann Hesse - Boncuk Oyunu

 

Hesse, on yılı aşkın meşakkatli bir çalışmanın ardından, tüm dünyanın savaş cehennemini yaşadığı 1943’te İsviçre’de yayımladığı “BONCUK OYUNU” romanında, Doğu ve Batı felsefelerinin kusursuz bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunar okura. Sanat ve bilimde disiplinlerarası bir uyum üzerine kurulu, Hesse’nin düş ve düşün gücünün ürünü, fütüristik bir oyun olan “Boncuk Oyunu”, bu yeni düzenin simgesidir.

Toplumsal ahlakın bireyin iç ahlakını yok ettiğine inanan Hesse, bu olgunluk dönemi eserinde Batı’nın toplumsal dayatmalarına karşı Doğu’nun bireysel özgürlüğünü yüceltir, söz konusu yeni dünya düzenini bireysellik üzerine temellendirir: “Tanrı senin içindedir, kavramlarda ve kitaplarda değil. Gerçek yaşanır, öğretilmez.”

Nobel Edebiyat Ödülü (1946) sahibi Hesse başyapıtı “Boncuk Oyunu”nda, değerlerin dönüşümü uğruna mücadelenin sürmesi gereğini vurgulayan açık bir diyalektik sunar.

Örselenmiş zamanımızın bizlere sunduğu az sayıda gözü pek ve özgün tasarıdan biri… – Thomas Mann

Hesse’nin romanı üzerine daha uzun düşündükçe, bu romanın hayali bir geleceğe odaklanan bir teleskop değil fakat günümüz gerçekliğine dair bir paradigmayı rahatsız edici netlikte yansıtan bir ayna olduğunun açıkça farkına varırız. – Theodore Ziolkowski

Hesse yüzyılımızın yol gösterici karakterlerinden biri. – Ralph Freedman

*

Eh, her yıl olduğu gibi o yıl da konuklar akın etmişti Waldzell'e. İçlerinden pek çoğunun hiçbir şeyden haberi yoktu, bazıları ise Magister Ludi'nin sağlık durumu konusunda endişeliydi ve oyunun seyrine ilişkin can sıkıcı önsezilerle festivale gelmişti. Waldzell ve yakındaki yerleşim birimleri insanla dolup taşmaktaydı, tarikat yöneticileri ve yüksek eğitim kurulu üyeleri neredeyse tam kadro şenlikte hazır bulunuyordu. Ayrıca, ülkenin uzak köşelerinden ve dış ülkelerden bir bayram havası içinde turistler gelerek konukevlerini doldurmuştu. Her zamanki gibi festival, oyun arifesindeki akşam, meditasyona ayrılmış bir saatle açıldı, çan sesiyle verilen bir işaret üzerine insandan geçilmeyen bütün şenlik alanı huşuyla karışık derin bir sessizliğe gömüldü. Ertesi sabah da müzik gösterilerinden birincisi gerçekleştirildi ve oyunun ilk bölümüyle bu bölümdeki her iki müzik temasına ilişkin meditasyonun duyurusu yapıldı. Üzerinde Boncuk Oyunu üstadının festival giysisiyle Bertram'ın davranışlarında vakur ve serinkanlı bir hava esiyordu, ama adamda bet beniz kalmamıştı, halinde günden güne artan aşırı bir yorgunluk, bir ıstırap ve tevekkül ifadesi okunuyordu, son günlerde gerçekten bir gölgeye benzemişti. Oyunun daha ikinci günüydü ki, Magister Thomas'ın sağlık durumunun kötüleşip ölümle pençeleştiği haberi ortalığa yayıldı ve aynı günün akşamı hasta üstatla "gölgesini" konu alan söylentiye sağda solda ve işe daha bir aşina kişilerin çevresinde ilk katkılar başladı. Vicus Lusorum'un en iç kesiminden, magister adaylarından kaynaklanan bu söylentiye göre, üstat sözde festivali yönetmek istiyor ve yönetecek güçte görüyordu kendini, ama açgözlü "gölgesi" hesabına özveride bulunarak festivali yönetme işini ona havale etmişti. Gelgelelim, bu yüce rolün pek üstesinden geleceğe benzemediği ve festivalin bir düş kırıklığıyla sonlanacağı tehlikesi baş gösterdiği için festivalden, "gölgesinden" ve onun başarısızlığından kendisini sorumlu tutan üstat, yapılan hatanın kefaretini bizzat ödemek istemişti; sağlık durumundaki ani kötüleşmenin ve ateşindeki yükselmenin nedeni de bundan başka bir şey değildi. Kuşkusuz söylentinin daha değişik çeşitlemeleri de vardı, ama elit çevreninki böyleydi ve elit çevre, bu çalışkan yeni kuşak, duruma hazin gözüyle baktığını ve onun herhangi bir şekilde değiştirilip iyi, güzel ve zararsız gösterilmesini desteklemek istemediğini böylece açığa vuruyordu. Terazinin bir gözünde üstada karşı saygı, öbür gözünde "gölgesine" karşı kin ve nefret yer almaktaydı. Ucu üstada dokunsa bile, "gölgesinin" başarısızlığa uğraması ve tepetaklak yıkılıp gitmesi bir dilek olarak gönüllerde yaşıyordu. Derken bir gün geçmişti aradan; bu kez ortada dönen söylentiye göre, güya magister hasta yatağında, temsilcisiyle elit gruptaki iki senyörden birbirleriyle güzel güzel geçinip festivale gölge düşürmemelerini ısrarla rica etmişti. Bir başka gün de ortada yeni bir söylenti dolaşmaya başlamıştı; buna göre, ölmeden son arzusunu dikte ettirmişti üstat ve yöneticilere kendisinden sonra yerine geçmesini istediği kişinin ismini açıklamıştı; bazı isimler dolaşmaya başlamıştı dillerde, magisterin sağlık durumunun sürekli kötüye gittiğine ilişkin haberlerin yanı sıra bu ve benzeri söylentiler almış yürüyor, her ne kadar festivalin ilerki bölümünü izlemekten vazgeçerek Waldzell'den ayrılıp gidenler çıkmıyorsa da, gerek konukevlerindeki, gerek festival salonundaki şenlikli hava günden güne bulutlanıyordu. Bütün organizasyon ağır ve kasvetli bir baskı altındaydı, ama dışarıdan bakınca yine de her şey düzgün bir biçimde olup bitmekteydi; ancak, herkesin daha önceden aşinası olup beklediği neşe ve sevinçten bu festivalde pek eser yoktu. Bitimine iki gün kala festivalin hazırlayıcısı Magister Thomas gözlerini bir daha açmamak üzere hayata yumunca, Kastalya yöneticileri tüm çabalarına karşın ölüm haberinin duyulmasının önüne geçemediler. Ne tuhaftır ki, düğümün bu şekilde çözülmesi, festival izleyicilerinden bazısının içini rahatlatmıştı. Boncuk Oyunu öğrencilerinin, özellikle elit gruba mensup olanlarının Ludus sollemnis'in bitiminden önce yas tutmalarına ya da birbirlerine nöbetleşe yerini bırakan gösteriler ve meditasyonlarla festival günlerindeki etkinliklerin çok sıkı şekilde belirlenmiş akışını en ufak biçimde aksatmalarına izin verilmemişse de, en son festival töreni ve festival gününü ağız ve gönül birliği etmişler gibi öyle bir tutum ve hava içinde kutlamışlardı ki, saygıdeğer üstadın ölümü için bir matemden farksızdı adeta. Beri yandan, aynı kişiler aşırı yorgun düşmüş, uykusuz, sararmış yüzü ve yarı kapalı gözleriyle temsilcilik görevini sürdüren Bertram'ın çevresinin dondurucu bir yalnızlık atmosferiyle sarılıp kuşatılmasına çalışmışlardı.


23 Ağustos 2016

Herman Hesse

Kendi kanımızdan kan katmadığımız, sevgiyle donatmadığımız, uğrunda özverileri, ortak acıları üstlenmediğimiz, savaşımlara katlanmadığımız hiçbir ilişkinin, hiçbir dostluğun, hiçbir duygunun bize sadakat göstermediğini ve güvenilir nitelik taşımadığını her birimiz kendi günlük hayatımızda öteden beri yaşar, biliriz. Birine gönlünü kaptırmanın ne kadar kolay, gerçekten sevmenin ise ne kadar zor olduğunu bilmeyen ve yaşamayan yoktur. Bütün gerçek değerler gibi sevgi de satın alınamaz. Satın alınabilen hazlar vardır, satın alınabilen sevgiyse hayır...Sevgi Üzerine
 

O sevdi, sonunda kendi kendini buldu. Ne var ki, insanların büyük çoğunluğu kendi kendilerini kaybetmek için sever. Sevilmek mutluluk değildir. Her insan kendini sever; ama mutluluk bir başkasını sevmektir...İnanç da Sevgi de Aklın Yolunu İzlemez
 
 

12 Temmuz 2016

Herman Hesse - Budanmış Meşe

Ağaç , nasıl da kırpmışlar seni ,
Ne kadar ayrıksın , ne kadar yabancı halin!
Nasıl da acı çektin yüzlerce kez ,
İçinde inat ve iradeden başka şey kalmayana dek!
Ben de senin gibiyim
Yıkılmadım budanmış, örselenmiş yaşamdan
Yeniden geriyorum her gün alnımı ışığa.
İçimde yumuşacık ve narin ne vardıysa
Alaycılığıyla öldürdü hepsini dünya ,
Gene de yok olmadı kimliğim ,
Memnunum halimden , barışığım kendimle ,
Yeni sürgünler vermekteyim sabırla ,
Yüz kez parçalanmış dallarımdan.
Ve inat tüm acılara
Aşığım bu çılgın dünyaya hala.


09 Ağustos 2015

Hermann Hesse - Knulp


Tüm yaşamı yollarda geçen ve yine yollarda sona eren bir göçebenin hikâyesi KNULP. Canının çektiği yere “konan”, ama çok duramayıp yine “uçan” bir özgür ruhun kısacık destanı.

Hermann Hesse’ye göre, Knulp gibi figürlerin “kimseye yararı dokunmasa da, yararı dokunan kimilerine oranla çok daha az zararı dokunur. Knulp gibi yetenekli ve hayat dolu insanlar, yaşadıkları çevrede kendilerine yer bulamıyorlarsa, bunda onlar kadar çevreleri de suçludur.”

Tıpkı Knulp gibi, uzun yürüyüşlere çıkmaktan, doğayla baş başa kalmaktan hoşlanan Hesse’nin uçarı yanını da simgeleyen KNULP, temel olarak üç öyküden oluşuyor. Elinizdeki kitap, bu öykülere ek olarak, Hesse’nin ölümünden sonra gün ışığına çıkan iki fragmanı da içeriyor.

Yerleşik insanlara biraz özgürlük özlemi taşımakla yükümlü, göçebe bir karakterin öyküsü “Knulp”, Hesse’nin ilk dönem düzyazıları içinde ışıldayan küçük bir mücevher.

KNULP, romantik dünyanın bu geç doğan yalnız çocuğu, bana Küçük Almanya’nın ölümsüz bir parçası gibi görünür, bir [Carl] Spitzweg resmi ve aynı zamanda bir halk türküsü gibi saf müzikle dolu.
Stefan Zweig

 

İlkbahar Başı

Doksanlı yılların başıydı; bir ara rahatsızlandı dostumuz Knulp, birkaç hafta hastanede yattı. Taburcu edildiğinde şubat ortalarıydı, hava berbattı dışarıda, yollarda geçirdiği daha bir iki günün sonunda yeniden ateşlendi Knulp, başını sokup barınabileceği bir yer aramak zorunda kaldı. Dostlardan yana hiç sıkıntı çekmemişti şimdiye kadar, yöredeki hemen her kasabada kendisini güler yüzle karşılayıp evinde misafir edecek bir ahbap bulması işten değildi. Ama acayip derecede gururlu biriydi Knulp; öylesine gururluydu ki, bir dostunun bir lütfunu kabullenmesi, o dostunun kendisini onurlandırılmış hissetmesine yetiyordu. Bu kez Lächstetten’daki Sepici Emil Rothfuß geldi Knulp’un aklına; yağmurun yağdığı ve batıdan rüzgârın estiği bir akşamüzeri dostunun evinin önüne gelip, şimdiden kilitlenmiş kapıyı çaldı. Sepici dostu üst kattaki pencerenin kepengini birazcık aralayarak sokağın karanlığından içeri seslendi: “Kim o bu vakit? Gündüzlere kıran mı girdi?” Yaşlı dostunun sesini işiten Knulp bütün yorgunluğunu unuttu, canlanıp dirildi hemen. Bir şiircik geldi aklına; yıllar önce bir ara dostuyla dört haftalık bir geziye çıkmış, kona göçe dolaşıp durmuşlar, şiir de o sırada doğmuştu. Hiç durmayıp pencereye doğru yolladı şiiri, bir ezgi gibi okuyarak: Yorgun bir yolcu göçebe Bir restoranda oturur, Başkası sanmayın sakın Kaybolan oğuldur.* Bunun üzerine sepici dostu, kepengi hızla açıp sarkabildiği kadar sarktı pencereden.

29 Mart 2015

Hermann Hesse "İnsan ne kadar öğrense yine de öğrenmediği çok şey kalıyor."

Özlem, dünyaya alabildiğine içtenlikle kucak açış ve yine dünyadan alabildiğine çılgınca bir ayrılış, insanın kendi karanlık ruhuna yakıp kavurucu bir tutkuyla kulak verişi, teslimiyetteki esriklik ve harikuladeliğe karşı derin bir ilgi.
 
 
Yalnızlık bağımsızlıktır. 
 
    Boyun eğmiyorum ve eğmeyeceğim!

    İnanç da sevgi de aklın yolunu izlemez.

    Kişiliğiniz, içine kapatıldığınız bir hapisanedir.   

    Din, vatan, aile, devlet gözümde değerini yitirdi.

    Bir erkeğin asıl mesleği kendine giden yolu bulmaktır.  

    Bir kez kaçar uçurtman, sonra gökyüzüne küser insan.  

    İnsan ne kadar öğrense yine de öğrenmediği çok şey kalıyor.

    Neyi ciddiye alacağınızı öğrenin ve geri kalanına gülümseyin.

    Mümkün olanı elde etmek için imkansızı denemek zorundasınız.

    Delilik, daha yüksek bir anlamda, bütün bilgeliğin başlangıcıdır.   

    İnsan düşüncelerinde ve yaptıklarında ciddiyse, o gerçek bir azizdir.

    Kuş, doğmak için, dünyası olan kendi yumurtasını kırmak zorundadır.

    Yumurta dünyadır. Doğmak isteyen, bir dünyayı yok etmek zorundadır.

    Bir deliyle başederken, yapılacak en mantıklı şey normal rolü yapmak.  

    Cesaretli ve karakterli insanlar her zaman diğer insanlara tuhaf geliyor.

    Yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi zorbalıktan güçlüdür. 
 
    Bize yol gösterecek kimsemiz yok, tek kılavuzumuz yüreğimizdeki özlemdir.

    İnsan bir şeyi yeterince güçlü biçimde isterse, istediği şey gerçekleşiyordu.  

    Hiç kimse kendi içinde yaşamadıkça başkalarının içindeki kıpırtıyı anlayamaz.

    Yazmak iyidir, ama düşünmek daha iyi; akıllılık iyidir, ama sabretmek daha iyi.

    Bizzat sorumluluk yüklemek ve düşünmek istemeyenlerin lidere ihtiyaçları vardır.

    Henüz insan aşamasına ulaşmış değiliz, yalnızca insanlığa giden yolun üzerindeyiz.

    Hiç kimse kendisi aynı şeyi yaşamadığı sürece başkasının ne yaşadığını anlayamaz.  

    Bencilik bittiğinde gençlik sona erer; olgunluk biri başkaları için yaşadığında başlar. 
  
    Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur, bir yol denemesi, bir yol taslağıdır.   

    Bazılarımız dayanmanın bizi güçlü kıldığını zanneder. Ama bazen bizi güçlü yapan bırakmaktır.

    Rahatlığın sona erip sıkıntının başladığı yerde, yaşamın bize vermeyi amaçladığı eğitim başlar.

    Kendileri düşünemeyen veya sorumluluk alamayanlar, yaygara koparan bir lidere ihtiyaç duyarlar.

    Zevk alacağın bir şeyi yapmak için önce başkalarının iznini gereksiniyorsan, gerçekten aptalın birisin derim.  
    Güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir.

    Sağlıklı insan duygularını ve düşüncelerini açıkça ifade eden insan demektir. İfade eden diyorum, bastıran değil.  

    Kendi kafasıyla düşünemeyecek ve kendi kendisinin yargıcı olamayacak kadar rahatını sevenler, yasaklara olduğu gibi boyun eğerler.

    Ne zaman ki iki çağ, iki uygarlık ve iki din birbiriyle kesişirse, işte o zaman insan yaşamı gerçek bir acıya, gerçek bir cehenneme dönüşür.

    Düşünme denen şeyin çilesini çekmeyenler sabahleyin yataktan kalkmayı kıvançla karşılar, yiyip içecek olmasına sevinir, yeterli bulur bunları, durumun başka türlü olmasını istemez.
  
    Bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini hatta aklını miras bırakabilir, ama ruhunu veremez; ruh her insanda yenidir.

    Birisi saadetiyle veya faziletiyle övünüyor, böbürleniyorsa, onda bunun ikisi de yok demektir.

    Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya'yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim - bugün, 'Alman' olan her şeyden nefret ediyorum çünkü.
    Hesse, 1993; YKY, Narziss ve Goldmund arka kapak yazısından

    Kabul ederek şanssızlık şansa dönüştürülebilir.

    ...Oysa şimdi bu eski ve yerde bir boşluk göze çarpıyordu; küçük dünyamda bir çatlak belirmişti ve karanlık, ölüm ve dehşet gözlerini dikmiş bu çatlaktan içeri bakıyordu. Bundan böyle ne bir dal ne bir meyve koparabilecektim ağaçtan, bundan böyle dallarından birinin özgün ve fantastik mimarisini resme geçirmeye çalışmayacak, sıcak yaz öğlelerinde merdivenden inip çıkarken onun yanına uğrayarak ince gölgesinde bir an soluklanamayacaktım. Yazık, ağaçlara bel bağlamaya gelmiyor artık, onlar da insanın elinden kayıp gidebiliyor, onlar da seni beni düşünmeden bu dünyadan göçebiliyor, insanı yüzüstü bırakıp o koyu karanlığa dalarak gözden kaybolabiliyor!

    Tanrı insanın içindedir.

    İster zayıf olsunlar, ister zararlı olsunlar, insanları seviniz ama onları yönlendirmeye kalkmayınız.

     Rahatlığın sona erip sıkıntının başladığı yerde, yaşamın bize vermeyi amaçladığı eğitim başlar. 

11 Şubat 2014

Hermann Hesse "Aşamalar"

Nasıl ki bir çiçek sararıp solar ve gençlik
Bırakırsa yerini ihtiyarlığa, tomurcuklanır
Aşamaları yaşamın, erdemleri, bilgelikleri,
Gelince vakti saati veda etmek için hayata.

Her çağrısında yaşamın, hazır olmalı yürek
Yeniden başlamaya eskiyi bırakıp gerilerde,
Kucak açmalı yeni ilişkilere, yeni bağlara
Yaslara bürünmeden, cesaretle ve gözüpek.

Her yeni başlangıçta bir büyü saklı yatar,
Tutar elimizden, kol kanat gerer yaşamımıza.
Bir mekandan bir mekana konup göçeriz şen,
Vatan bilmeden, fazla eğleşmeden hiçbirinde,
Evrensel ruh açar ufkumuzu, özgür kılar bizi,
Aşama aşama alıp çıkarır yücelere, enginlere.

Bulur bulmaz yeni bir çevrede kendimizi,
Alışınca biraz, bir gevşeme sarar bedenimizi,
Yollara, yolculuklara hazır olanlardır ancak,
Yakalanmaz alışkanlıkların ağına amansız.

Belki de bir gün ölüm çıkıp geldiğinde
Yeni mekanlara yollar bizi henüz gencecik,
Yaşamın çağrısı duyurur sesini sürekli…
Durma ey gönül, veda et, kavuş esenliğe!
 "Boncuk Oyunu"
 
   
 

07 Şubat 2013

Hermann Hesse - Siddhartha

 
Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde, Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaçtır..." XX. yüzyılın en önemli romancılarından Henry Miller'a bu sözleri söyleten Siddhartha, 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Hermann Hesse'nin başyapıtıdır. Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda insanları yaşamlarını yeniden kurmaya çağıran, Doğu gizemciliğini yücelten Siddhartha, kuşaklar boyunca bir kılavuz kitap olma özelliğini korumuştur. Siddhartha'da, Buddha'nın yaşamının ilk yıllarını şiirsel bir üslupla anlatan Hesse, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işler. "Bu kitapta," der Hesse, "tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım."
 
------
 
Bazen yüreğinin derinliklerinden can çekişen hafif bir ses geliyordu kulağına; ses öyle hafiften yankılanıyordu ki, Siddhartha zor işitebiliyordu. Her defasında garip bir ömür sürdürdüğünü, tümü de yalnızca oyun olan pek çok şey yaptığını, neşe ve bazen haz içinde vakit geçirmesine karşın gerçek hayatın ona hiç dokunmaksızın yanı başından akıp gittiğini düşünüyor, bir saat kadar bunun bilinci içinde yaşıyordu. Bir top oyuncusu nasıl toplarla oynarsa, o da işleriyle ve çevresindeki insanlarla oynuyor, bu insanları seyrediyor, onlarla eğleniyordu; gelgelelim, bütün yüreğiyle ve varlığının derinliklerinden kaynayan pınarla işin içinde değildi. Söz konusu pınar adeta kendisinden uzak bir yerlerde akıp gidiyor, göze görünmeden boyuna sürdürüyordu akışını, onun yaşamıyla hiçbir alıp vereceği kalmamıştı. Böyle düşünceler karşısında birkaç kez irkildi Siddhartha, günlük yaşamın bütün o çocuksu uğraşlarına ben de kendimi vererek bütün kalbimle katılsam, ben de gerçekten yaşasam, gerçekten bir şeyler yapsam, gerçekten yaşayıp hayattan keyif alsam, böyle bir seyirci gibi hayatın yanı başında durup dikilmesem diye geçirdi içinden. 

05 Şubat 2013

Hermann Hesse - Bozkırkurdu


Yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. Ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemlerde ve özverilerde bulunmanı istemiyor; yaşam, kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir.

Yüzlerce değişik ağacın, binlerce tür çiçeğin, sayısız meyve ve sebze türlerinin olduğu bir bahçe düşleyin. Bu bahçenin sorumlusu olan bahçıvanın da yenir ve yenemez ayrımından başka bir tanım bilmediğini. Bu durumda bahçenin onda dokuzu ona göre işe yaramaz, öyle olunca da en güzel çiçekleri yolup en soylu ağaçları keser, belki de lanetleyip kötü gözle bakar onlara.

* * *
Ağaçlar benim için her zaman en etkileyici öğütleyiciler olmuşlardır. Onlara, halklar ve aileler halinde ormanlarda ve koruluklarda yaşadıkları zaman saygı duyuyorum.

Tek başlarına olduklarında ise, onlara duyduğum saygı daha da artıyor. Tıpkı kendilerini yaınızlığa mahkum etmiş insanlar gibidirler. Sahip oldukları herhangi bir zayıf yönden ötürü yaşanan bir yalnızlık değildir bu; tersine, Beethoven ve Nietzsche gibi, büyüklüklerinde yalnızlaşmış insanlara benzerler.

Tepelerinde dünyanın uğultusunu duyarlar, kökleri ise sonsuzluktadır; ama onların içinde kendilerini yitirmezler, tam tersine, yaşamlarının tüm gücüyle yalnızca, bir tek şey için çaba gösterirler: Kendi içlerinde varolan yasaları gerçekleştirmek, kendilerini yansıtmak. Güzel ye güçlü bir ağaçtan daha kutsal, daha yetkin bir şey olamaz.
 
Bir ağaç kesildigi zaman, ölümüne yol açan çıplak yarasını güneşe tuttuğunda, gövdesi ve mezar taşının aydınlık halkalarında onun tüm öyküsünü okumak mümkündür: yaş halkalarında ve budaklarında, tüm savaşımı, tüm acıları, tüm hastalıkları, tüm mutluluk ve gelişimi harfi harfine yazılıdır, verimsiz yıllar, bereketli yıllar, atlatılan saldırılar, uzun süren fırtınalar, hepsi! Ve her köylü çocuğu, en sert ve en soylu odunun, en dar halkalısı olduğunu, dağların yüksek yerlerinde, süregelen tehlikeler içinde en kuVvetli, en güzel, en sağlam ve en yetkin ağaçların yetiştiğini bilir.
 
Ağaçlar kutsal varlıklardır. Onlarla konuşmasını, onları işitmesini bilen, gerçeği de yakalar. Onlar öğretiler ya da hazır reçeteler öğütlemezler, onlar bireyi dikkate almadan, yaşamın en eski yasasını vaaz ederler. Bir ağaç şöyle diyor: İçimde bir öz, bir kıvılcım, bir düşünce saklı, ben ölümsüz yaşamın yaşamıyım. Ölümsüz doga ananın, benimle gerçekleştirmeyi göze aldığı deneyim ve oğul verme çabasının eşi benzeri yoktur. Benim kalıbım ve derimin damarlarının da eşi benzeri yok, doruğumdaki en küçük yaprak oyunu ve kabugumdaki en küçük yara bile benzersiz. Görevim, böylesine belirgin olan bu benzersizlikte sonsuzu yaratmak ve göstermektir.
 
Bir ağaç şöyle diyor: Gücüm güvenden gelir. Babalarımı bilmiyorum, her yıl benden doğan binlerce çocuğumu da tanımıyorum. Tohumlarımın gizini sonsuza dek taşıyacağım, tek düşüncem bu. Tanrı'nın içimde olduğuna güveniyorum. Görevimin kutsallığına güveniyorum. Bu güvenle yaşıyorum.
 
Üzgün olduğumuzda ve yaşama katlanamadığımız zamanlarda bir ağaç bize şunu diyebilir: Sessiz ol! Sakin ol! Bana bak! Yaşam kolay değil, yaşam zor da değil! Bunlar çocukça düşünceler. Tanrı'yı konuştur içinde, o zaman onlar susarlar. Yolun, seni annen ve yurdundan ayırdığında korku duyarsın. Ama her adımın ve her günün seni yeniden annene götürüyor. Yurdun orası ya da burası değil. Yurt senin içinde ya da hiç bir yerde.
 

Biz çocuksu düşüncelerimizden korktuğumuzda, hışırdar ağaç orada akşamları. Nasıl bizden uzun yaşıyorlarsa, öylesine uzun düşünceleri vardır ağaçların; uzun soluklu ve sakin. Onların dediğini gerçekten anlamadığımız sürece, bizden daha akıllı görünürler. Fakat eğer agaçları duymayı öğrenirsek, işte o zaman özellikle düşüncelerimizin kısırlığı, aceleciligi ve çocukça telaşının, eşsiz bir neşe kaynağı olduğunu görürüz. Ağaçların dediğini gerçekten duyabilen kişi, artık ağaç gibi olmak istemez. O kişi artık oldugundan başka bir şey olmayı da istemez. İşte bu özüne, vatanına dönüştür. İşte bu mutluluktur. 
  
Bozkır kurdu'nun Düş Yolculukları, 1920 


TIK   BOZKIRKURDU

“Harry kendi içinde bir 'insan' bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir ‘kurt’ bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür. ”

Uçarı bir “yaşam” insanı olmaya kalkışan katıksız bir “düşün” insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu’nun hikâyesi. Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken -bilinçli ya da bilinçsiz- yaşamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat.“Bozkırkurdunun, deneysel cesaret anlamında Ulysses ten aşağı kalmayan bir yapıt olduğunu söylemeye gerek var mı? Bozkırkurdu, okumanın ne demek olduğunu uzun zamandır ilk kez hatırlattı bana.”
Thomas Mann
 

01 Kasım 2012

Hermann Hesse - Mutluluk

Mutluluğu aradığın sürece,
Mutlu olacak kadar olgun değilsindir,
Ve ulaşacak kadar her istediğine.
Kayıplara yakındığın sürece 
Ve hedeflerin varsa durmadan yöneldiğin,
Bilemezsin huzur nedir diye.
Vazgeçersen şayet her arzudan,
Ne hedef , nede istek tanıyıp
Mutluluğu artık adıyla anmıyorsan,
O zaman olup bitenlerin akışına
Dayanamaz yüreğin ve ruhun erişir huzura..