platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2019

Rasyonalizm (Akılcılık)

George Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831) : Hegel’de rasyonalizmin doruk noktasına ulaşmıştır. Rasyonalizmin temelini oluşturan ‘’akıl’’ Hegel’in felsefesinde değişmez, mutlak en çok güvenilen bilgi kaynağı kabul edilmiştir. 

Hegel’e göre gerçek olan ‘’ide’’ yada ‘’geist’’ adını alan mutlak akıldır. İde değişen ve farklılaşan,maddi olmayan bir varlıktır. İde değişirken doğayı ve insan dünyasında yer alan her şeyi ortaya koyar. Dolayısı ile varlık özü itibari ile ruhsal,yani aklidir. İnsan aklı,kendisiyle aynı yapıda olan varlığı kavrayabilir. Deneye başvurmadan sadece akıl ile varlığı kavrayabiliriz. Bu nedenle de mantık en temel bilimdir.
 
Hegel’e göre değişmenin yasası diyalektiktir. Diyalektik hem varlığın‘(ide) değişmesini, hem de düşüncenin değişmesini ifade eder.Hegel’ göre her değişmenin temelinde çelişme vardır. Her şey karşıtı aracılığıyla değişir ve gelişir. Her şey üç aşamalı bir gelişme süreci içinde oluşur. Tez, antitez, sentez adını alan bu aşamalar diyalektiğin aşamalarıdır.Tez,antitezini gerektirir.Tez ve antitez sentez adını alan daha yüksek düzeyde birleşir. Sentez yeniden kendi antitezini oluşturur, onunla çatışmaya girer ve yeni bir sentez meydana gelir. Bu süreç böyle devam eder. Örneğin: Çiçek (tez), çiçeğin yok olması (antitez), meyve (sentez).

  Hegel'e göre insan; varlık hakkında duyuları hiç kullanmaksızın yalnızca akıl yoluyla gerçek ve kesin bir bilgiye ulaşabilir. Çünkü aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir aynıdır. Bunu da "Akla uygun olan gerçek, gerçek olan da akla uygundur." 
 
Hegel aklın ve varlığın yasaları konusunda geleneksel mantık ilkelerini reddederek diyalektik yasalar adını verdiği yasalar ortaya koymuştur. Bu yasalara göre varlığın kendini tez-antitez-sentez şeklinde açtığını savunur. (Varlık-yokluk-oluş). Bu aşamanın sonunda Mutlak Ruh vardır. Mutlak ruh gelişim aşamasını tamamlamış ve varlık dünyasını kavramıştır.

 
Rasyonalizm bilginin kaynağının ‘’akıl’’ olduğunu kabul eden görüştür. Rasyonalizme göre genel- geçer bilgi vardır ve kaynağı akıl düşünmedir. Örneğin Matemaik ve mantık bilgileri deneye dayanmaz, akıl ve düşünceye dayanır. (Denyden gelmeyen, deney öncesi olan böyle bilgilere apriori bilgi denir.) Sokrates, Aristo , Platon , Farabi, Descartes, Hegel önemli rasyonalist filozoflardır.

    Sokrates (M.Ö. 469-399) : Sokrates’e göre bilgiler her insanda doğuştan vardır.  Yani insan dünyaya bilgi ile gelir. Ancak ruhta uyku halinde olan bu bilgileri uyandırmak, zihinden çekip çıkarmak gerekir. Bunu da karşılıklı konuşma (dialog) yöntemi ile yapar. Bu yöntem ironi(alaya alma) ve maiotik(doğurtma) olmak üzere iki aşamada gerçekleşir. İlk aşamada Sokrates karşısındaki ile konuşurken bir şeyler bildiğini sanan kişiye aslında hiçbir şey bilmediğini alaylı bir şekilde kanıtlar. İkinci aşamada ise hiçbir şeyi bilmediğini benimsemiş olan kişinin aklında doğuştan var olan bilgileri,ustaca hazırladığı sorulardan aldığı cevaplarla açığa çıkarır.

     Platon (M.Ö. 427-347) : Platon doğru bilginin varlığını ‘’idealar kuramı’’ndan hareketle açıklar. O birbirinden farklı iki varlık alanının olduğunu düşünür. 
1-)İdealar Dünyası: Varlığını akıl yoluyla kavrarız.İdealar öncesiz ve sonrasızdır.İdealar dünyasını duyularımızla değil aklımızla bilebiliriz
2-)Fenomenler ( Görünüşler) Dünyası: İçinde yaşadığımız ve duyu organlarımızla kavradığımız dünyadır
    Platon’a göre asıl bilgi, değişmez varlıkların bulunduğu idealar dünyasına ait bilgilerdir. İdeaların bilgisi kesin, mutlak, genel-geçer bilgidir. Platon buna episteme der.
Görünüşler (nesneler) dünyası ise idealar dünyasının duyular ile algılanan kopyalarıdır. Algıların yanılmalarından dolayı görünüşler dünyasının bilgisi aldatıcıdır ve doğru bilgi olamaz. Platon bu bilgiye doxa(sanı) der. Örneğin doğada görme duyusu ile kavradığımız ağaç, gerçek ağaç değildir; gerçek ağaç ideasının bir kopyasıdır.
    İnsan idealar dünyasının bilgisini ancak akılla kavrar. Bu anlamda bilmek, ideal düşünmektir. Yani ideaları hatırlamaktır.

    Aristotales (m.ö. 384-322) : Aristotales’e göre idealar ayrı bir evren değildir. Bu evrendeki varlıkların içinde bulunan “öz”lerdir. Bu öze form denir. Form aynı türden yer alan bütün varlıkların paylaştığı ortak, zamanla değişmeyen, tümel gerçekliklerdir. Formlar maddeye biçim kazandırıp varlıkların ortaya çıkmasını sağlar.
    Platon için önemli olan idealardı. Aristotales içinse önemli olan tekil varlıklardır. Çünkü asıl gerçek olan tekil olandır. Aristotales’te amaç tümelin bilinmesi değil, bireysel olanın kavranmasıdır. Bunu da bize mantık gösterir.
    Mantığın konusu tümdengelimin kurallarını koymaktır.
    Aristotales aklı etkin akıl ve edilgin akıl diye ikiye ayırır. Edilgin akıl duyu verilerini elde ederek bilginin malzemesini sağlar. Etkin akıl ise bu malzemeyi bilgi haline getirir.

    Farabi (870-950) :   İslam inancı ile Aristotales felsefesini uzlaştırmaya çalışan, Türk asıllı bir filozoftur. Muallim-i Sani (ikinci öğretmen) olarak da bilinir. (Muallim-i asri –Birinci öğretmen- Aristotales kabul edilir.)
    Farabi’ye göre bilginin üç kaynağı vardır.
1-Duyu 2-Akıl 3-Nazar(derinlemesine düşünce). Duyu ve akıl ile doğrudan, aracısız bilgi elde ederiz. Nazarla (zihinsel kurgu) dolaylı olarak bilgi sahibi oluruz. Nazar gerçekte ilgili düşünceleri deneyden değil, düşünceden üretmektir. Duyu yoluyla dış dünyayı algılarız. Akılla kendi iç dünyamızda olan biteni gözleriz. Nazar derinlemesine düşünmemizi sağlar. İnsan zihninde sezgi adını alan bir güç vardır. Sezgiyle apaçık ve kesin bilgiye ulaşırız.
    Farabi’ye göre en güvenilir bilgi edinme aracımız akıldır. Duyular, bilginin malzemesini sağlar. Akıl bu malzemeyi işleyip bilgi üretme yetisine sahiptir.

    Rene Descartes (1596-1650) : Yeniçağ rasyonalizminin kurucusu olan filozof ve matematikçidir. Analitik geometrinin kurucusudur.
    Descartes, matematik yöntemle açık, seçik ve kesinliği apaçık bilgilerin nasıl elde edilebileceği sorusuna cevap arar.Descartes, kanıtlanmayan her şeyden kuşku duymuştur. Onun bu şüphesine ‘’Metodik Şüphe’’ denir. Descartes önce kendisinin varlığını, sonra Tanrının varlığını en son da cisimler dünyasının varlığını akılla kanıtlamaya çalışan rasyonalist bir düşünürdür.
(Düşünüyorum o halde varım.     –Descartes )

04 Şubat 2018

Platon - Sokrates'in Savunması

Platon (MÖ yaklaşık 428-MÖ yaklaşık 348): Bugünkü üniversitenin atası sayılan Akademia'nın kurucusu ve hocası Sokrates'i konuşturduğu diyaloglarla felsefeyi yazıya en iyi aktarmış ustalardan biridir. Bu kitapta birbirini tamamlayan dört diyalog yer almaktadır. İlk diyalog olan Euthyphron'da yargılanışının öncesi anlatılır ve dinsizlikle suçlanan Sokrates'in inançları hakkında bilgi verilir. Sokrates'in Savunması'nda ise yargı süreci anlatılmaktadır. Kriton'da hüküm sonrası anlatılır, bir yurttaşın saygı duyması gereken ilkeler tartışılır. Platon'un en şiirsel eserlerinden biri olan Phaidon'daysa Sokrates'in son günü anlatılırken ruh hakkındaki düşünceleri yansıtılmaktadır.
 
*
 
Hem kendimi, hem başkalarını sınadığım daha birçok sorunları her gün tartışmanın insan için ne büyük iyilik olduğunu, sınavsız bir ömrün, yaşanmaya değer olmadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız.

Kendiniz de görüyorsunuz ki, beni suçlayanların küstahlığı bile, bir kimseden para aldığımı ya da almak istediğimi söylemeye varamıyor; çünkü böyle bir şeyi hiç görmemişlerdir. Bu sözümün doğruluğuna, yeteri kadar tanıklık edecek bir şeyim var: yoksulluğum.

Şuna iyice inanın, yargıçlarım, asıl sorun, ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır; çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar. Ben yaşlı ve ağır olduğumdan, bana yavaş koşan ölüm yetişti; oysa beni suçlayanlar güçlü ve çevik olduklarından, onlara da çabuk koşan kötülük yetişti. Şimdi ben, tarafınızdan ölüm cezasına, onlarda gerçek tarafından kötülüğün ve haksızlığın cezasına çarptırılarak ayrılıyoruz.

Artık ayrılık zamanı geldi, yolumuza gidelim; ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyi? Bunu Tanrıdan başka kimse bilemez.

En faziletli insan, ruhen yükselmeye çalışan, en mutlu insan da yükseldiğini duyandır..


26 Ocak 2018

William Shakespeare "Aşk Gözle Değil, Ruhla Görür."


Zekânın durduğu yerde aşk yürüyebilir...Alexis Carrel

Aşk derdine hiçbir yâr, hiçbir dost yoktur. Aşığın bu maddî dünyada bir tek mahremi bile bulunmaz. Aşıktan daha deli ve divâne kimse yoktur. Akıl onun sevdasına karşı kördür, sağırdır.
Çünkü âşığın deliliği herkesin bildiği delilik değildir. Tıp bilgisinde aşk derdinin devâsı yoktur.
Ey aşk yoluna düşen kişi, yüzünü kendine çevir, kendi yüzüne bak. Ey âşık, sana âşık olan ancak sensin, senden başkası değil...Mevlâna

Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir...Epiktetos

Aşk, öyle bir anarşik kuvvettir ki, serbest bırakıldığı zaman, yasa ve törenin koyduğu her türlü sınırı yıkar...Bertrand Russel

Kalp, bedenin bir parçası olmasına rağmen, olağanüstü derecede bağımsız davranır; kalp, insanlığın aşk denen o büyük gizemine, büyük enerjisine, büyük nimetine ev sahipliği yapar...Louisa Young

Aşkın gözlükleri öyle pembedir ki; bakırı altın, yokluğu varlık, gözdeki çapağı inci gibi gösterir...Cervantes

Her aşkta büyük bir kuvvet vardır; fakat iyiliğe mâtuf olan, doğruluk ve itîdâl ile ayarlanan aşk hâkim bir kudrettir ve bize tam bir mutluluk verir, bizi birbirimize güzel bir sûrette bağlar...Platon(Eflâtun)

Aşk, hissediyorum ki her çeşit bağı çözüp kendi bağlarını kuruyor.
Aşk her şeye katlanabiliyorsa, her şeyin yerini almayı da bilir...Wolfgang Von Goethe

Aşkın kitaplara sokulması iyi oldu, böyle olmasaydı belki de başka yerde yaşayamayacaktı...William Faulkner

Aşk, dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır...P. J. Bailey


01 Aralık 2017

Daniel Keyes - Algernon’a Çiçekler

Aklı başında olan herkes, insan gözünün iki nedenden dolayı şaşkınlık geçirdiğini ve iyi göremediğini bilir. Birinci neden, insanın aydınlıktan karanlığa geçmesi, ikinci neden ise karanlıktan aydınlığa çıkmasıdır. Bu, beden gözü için olduğu kadar akıl gözü için de geçerlidir. Bu gerçeği idrak eden kişi, kafası karışmış ve görüşü zayıflamış bir kişiyle karşılaştığında onun durumuna gülmemeli ve şu soruyu sormalıdır: Bu adamın akıl gözü daha aydınlık bir dünyadan geldiği için mi alışkın olmadığı karanlığı yadırgamaktadır, yoksa karanlıktan aydınlığa geçtiğinde karşılaştığı yoğun ışıktan dolayı mı körleşmiştir? Bunların ilki mutlu olunacak ve beğenilecek, ikincisi ise acınacak bir durumdur, zira karanlığı yadırgayan göz, aydınlık bir dünyadan gelmiş demektir. Dolayısıyla, ona gülen kişinin asıl kendisi gülünç duruma düşer ama karanlıktan aydınlığa geçtiği için iyi göremeyen bir kişi başkalarının ona gülmesini hak etmiştir.
Eflatun-Devlet
  
“Duygusal ve ahlaki konuları irdelemek için inandırıcı bir hipotezkullanan hikayelere iyi bir örnek... Zekice yazılmış.” The Times Literary Supplement
 
“Bu roman ‘okunması gerekenler’ listenizde mutlaka yer almalı.” Palm Beach Post Times
 
“İnsanı alıp götürüyor, sert bir mücadele... Muhteşem.” Birmingham News
 
“Klasikler arasında olmayı hak eden bir roman... Konusu gibi özgünbir edebiyat şaheseri.” Journal Star (Peoria)
 
“Dokunaklı... Çarpıcı bir şekilde sıradışı.”  Publishers Weekly
 
 Çok düşük bir IQ ile doğan Charlie, bilim adamlarının, zeka seviyesini artıracak deneysel ameliyatı gerçekleştirmeleri için kusursuz bir adaydır. Bu deney Algernon adındaki laboratuvar faresinde test edilmiş ve büyük bir başarı elde edilmiştir.  Ameliyattan sonra, Charlie’nin durumu günlüğüne yazdığı raporlarla takip edilmeye başlanır. İlk yazdığı raporlara çocuksu bir dil ve imla hataları hakimdir. Ve sonra ameliyat etkisini göstermeye başlar. Charlie artık, insanların kendisiyle dalga geçemeyeceğini ve bir sürü arkadaş edineceğini, aşık olduğu kadına açılabileceğini düşünür. Fakat zekası normalin çok üstüne fırladığından, çevresinde yadırganır, kıskanılır ve istemiş olduğu arkadaşları edinmekte yine başarısız olur ve yine yalnızdır... Bu deney, son derece önemli bir buluş olarak görülüyordu, ta ki Algernon’da ani bir gerileme baş gösterene kadar... Acaba Charlie’de de aynı gerileme olacak mıydı? “İnandırıcı, sürükleyici ve oldukça dokunaklı bir hikaye.” New York Times “Heyecan verici bir günlük… Bu kitaptaki bazı sahneleri hayatım boyunca aklımdan çıkarabileceğimi sanmıyorum.” The News & Observer “İnsanı içine çeken bir roman, özgün… Önemini uzun süre kaybetmeyecek bir hikaye.” Library Journal
 

20 Ekim 2016

Life Is Beautiful 1997 "İyileri aptal sandığımız yerde yitirdik insanlığımızı."



 Karanlıktan korkan çocuğu kolayca hoş görebiliriz. Yaşamdaki asıl trajedi, yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır...Platon

  Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman yapabileceğiniz bir şeyler vardır. Mutlaka başarabileceğiniz bir şeyler vardır. Yaşamın olduğu yerde, umut da vardır...Stephen Hawking 


15 Ekim 2016

Platon " İyi insanların doğru davranması için yasaya lüzum yoktur. Kötü insanlar ise yasayı çiğnemenin bir yolunu zaten bulur."

 Doğru bir adam doğruluk bakımından doğru bir devletten ayrı olmayacak, onun benzeri olacaktır.

Bir şey iyi başlarsa zamanla iyiye, kötü başlarsa zamanla daha kötüye gider. Her şey sonunda kendinin son gücüne varır.

Eğriliğin öyle bir gücü var ki nerede olursa olsun bir şehirde, bir ailede, bir orduda ya da başka herhangi bir toplulukta kendini gösterir. İnsanları iş göremez hale sokar.

Bir insanın tek bir işi olunca iyi yapar onu, işler çoğalınca hiç birini ün sağlayacak kadar iyi yapamaz.

Toplumu yapan, insanın tek başına kendi kendine yetmemesi, başkalarını gereksemesidir.
 
 Sizler, eğriliğin doğruluktan üstün olduğunu bu kadar yaman savunabildikten sonra yine de kanmıyorsunuz buna! Gerçekten de tanrısal bir şeyler olacak sizde.
 
Savaş, teklerin hayatında olduğu gibi toplumun hayatında da kötülüklerin kaynağı olan şeyden, başkalarından çok mal edinmek hırsından doğuyor.
 
Değerli insan kendine yeter; tek başına yaşamanın tadına varabilir. Herkesten daha az arar başkalarını.
 
Doğruluk varsa, bir tek insanda olduğu kadar bütün insan topluluğunda da vardır değil mi?

Bir devleti akıllı yapan şey ne ise, insanı akıllı yapan şey de odur.

Kendinin kölesi olan, kendinin efendisi de demektir.

İçimizdeki yanlardan her biri kendi işini gördüğü vakit biz de kendi ödevini yapan doğru kişiler oluruz.

17 Nisan 2016

Goethe "İster kral, ister köylü olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzur olandır."

 
Hiçbir zaman peşin hükümlü olma. Bazen bilgeler bile sonu göremez...Platon

Bazen bir şeyleri oluruna bırakmak,  onlara sarılmaya, uğraşmaya göre, kat kat daha güçlü bir eylemdir...Eckhart Tolle

Ne olursan ol. Ama; önce nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol...Platon
 
Altın olsam değerimi herkes bilir. Ben basit bir ‘demir’ olayım. Değerimi sadece anlayan bilsin...Şems-i Tebrizi

Bazen gökyüzünde siyah bulutlar olur; gökyüzü bu siyah bulutlar yüzünden değişmez...Ve bazen beyaz bulutlar da olur ve gökyüzü bu beyaz bulutlar yüzünden de değişmez...Bulutlar gelirler ve giderler, gökyüzü baki kalır...Sen gökyüzüsün ve düşünceler de bulutlardır...Osho

Hayatta saadeti yapan şeyler çok küçük parçalardır. Bir iyilik , bir gülümseme , tatlı bir bakış , iyi bir dilek…Aslında mutlu olanlar , bu küçük şeylerin huzuruna varmış olanlardır. Yalancının cezası kimsenin kendisine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır...Bernard Shaw
 
Seni sessizken, sadece önemseyenler duyabilir!...Bernard Shaw

Tokgözlülük doğal zenginliktir, lüks ise yapay yoksulluk...Sokrates

İnsanın şerefiyle yaşayabilmesi için en kısa ve en emin yol, olduğu gibi görünmektir...Sokrates

Sadece felaketlerine üzülenlerin değil,mutluluğunu kıskanmayanlar da gerçekten dostlarındır...Sokrates

29 Mart 2016

Platon - Sokrates’in Savunması

Platon (MÖ yaklaşık 428-MÖ yaklaşık 348): Bugünkü üniversitenin atası sayılan Akademia’nın kurucusu ve hocası Sokrates’i konuşturduğu diyaloglarla felsefeyi yazıya en iyi aktarmış ustalardan biridir. Bu kitapta birbirini tamamlayan dört diyalog yer almaktadır. İlk diyalog olan Euthyphron’da yargılanışının öncesi anlatılır ve dinsizlikle suçlanan Sokrates’in inançları hakkında bilgi verilir. Sokrates’in Savunması’nda ise yargı süreci anlatılmaktadır. Kriton’da hüküm sonrası anlatılır, bir yurttaşın saygı duyması gereken ilkeler tartışılır. Platon’un en şiirsel eserlerinden biri olan Phaidon’daysa Sokrates’in son günü anlatılırken ruh hakkındaki düşünceleri yansıtılmaktadır.
 
 
 Sokrates'in mahkemesi (MÖ 399), filozofun iki suçlamadan suçunu belirlemek için yapıldı: Atina panteonuna karşı asebeia (dinsizlik) ve şehir devletinin gençliğinin yozlaşması; suçlayıcılar Sokrates'in iki dinsiz eylemine atıfta bulundular: "şehrin kabul ettiği tanrıları tanımamak" ve "yeni tanrılar oluşturmak".
 

30 Eylül 2013

Şölen - Platon

 Platon (Eflatun, İÖ yaklaşık 428 / 7-İÖ yaklaşık
348 / 7); Bugünkü üniversitenin atası sayılan Akademia’nın kurucusu (İÖ 387) ve hocası Sokrates’i konuşturduğu "diyaloglar"la felsefeyi yazıya en iyi aktarmış olan ustalardan biridir.
En tanınmış diyaloglarından Şölen ve Dostluk’ta ise Platon, denebilirse, İnsanlığın anlamaya çalıştığı en temel duygu "sevgi"nin izini sürmektedir.

Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973); Hasan Âli Yücel'in kurduğu Tercüme Bürosu'nun başkan yardımcısı ve Cumhuriyet döneminin en önemli kültür insanlarından biridir.
Azra Erhat (1915-1982); Tercüme Bürosu'nun en önemli çevirmenlerindendir. Ortaklaşa yaptığı Homeros ve Hesiodos çevirilerinin yanısıra, dilimize bir de telif Mitoloji Sözlüğü kazandırmıştır.
. . . . . . . . . . . .
 
Platon’a göre ancak felsefi bir dürtüye sahip olan kimse ideaların bilgisine giden yolu geçebilir. Bu felsefi dürtünün adı "eros"tur. Yunan Aşk Tanrısı’nın adı da "Eros"tur. Platon, Yunanca’da Aşk, (üreme dürtüsü) anlamına gelen bu kavrama yüceleştirici bir içerik kazandırır. Eros, ölümlü insanın duyumsal dünyanın sınırlarını aşıp zihinsel dünyaya, ölümsüzlüğe çıkma ve bu dürtüyü başkalarının içinde de uyanık tutma itkisidir. Güzel bir bedene duyulan haz, "eros"un en alt düzeydeki tezahürüdür. Güzel ile kurulan bütün ilişkiler bizi "eros"a yaklaştırır; en başta da felsefeye giriş olarak gördüğü müzik ve duyusal olandan (geçici nesnelerden) yüzümüzü çevirip salt biçimlere bakmamızı öğreten matematik "eros"a giden yolun kilometre taşlarıdırlar.

Şölen: Bilgi sevgisi. 
 
* * *
 
Şölen‟de, Diotima, Sokrates‟in bildik görevini üstlenmiştir : bir bakıma Sokrates ‟ tir – Sokrates‟in düşüncelerini doğurtan Diotima‟dır . Hatta Katleen Wider‟a göre (1986: 44),Sokrates, Sokratik yöntemi de Diotima‟dan aldığını ima eder. Diotima ‟nın şu sözleri (Platon, 2000: 44) bilgiyi yücelten en güzel tirat lardan biri değil midir? 

Yalnız beden değil, ruh da değişir. Tabiat, huy, inanışlar, arzular, zevkler, dertler, kaygılar; bunların hiçbiri aynı kalmaz; biri ölürken, bir yenisi doğar. İşin en tuhafı, bilgilerimiz bile bir yandan doğar, bir yandan ölür, hiçbir zaman aynı kalmaz, bildiklerimiz hep değişir. Bilgi yitirildiği için, öğrenme diye bir şey vardır … Öğrenmek, gidenin yerine bir yenisini koymakla bilgiyi yaşatır, böylece bilgi hiç değişmemiş gibi görünür. Bütün ölümlü varlıklar, bedeniyle, her şeyiyle ölümsüzlüğe bu yoldan erişir.



 
...Sokrates:
Benim bir ebenin, Phaenarete adında güçlü, soylu bir kadının oğlu olduğumu duymamış mıydın?
Theaetetus:
Evet, duydum.
 Sokrates:
Ve benim de aynı zanaatı, ebelik yaptığımıda duydun o zaman.
Theaetetus:
Yoo, hiç duymadım.
 Sokrates:
Seni temin ederim ki doğru. … Ebelerin zanaatı ne denli önemli olsa da benimkinden daha az işleri olur … benim zanaatım şu üçü dışında her açıdan kadın ebelerin zanaatına benzer: birincisi ben kadınlara değil erkeklere ebelik ederim; ikincisi bedenlerle değil akılla ilgilenirim. Üçüncüsü en önemli  noktadır; genç erkeklerin düşüncelerinin yalan ve sahtekârlığa mı yoksahakikat ve asalete migebe olduğunu test ederim.
 Platon‟un
Theaetetus adlı yapıtında Sokrates kendini „akıl ebesi‟ olarak resmeder.

02 Nisan 2013

Augustinus " Geçmiş zaman, Gelecek zaman, Şimdiki zaman "

Eminim ki geçip gitmiş olmasa “Geçmiş” zaman olmayacak. 

Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. "Gelecek" ise henüz gelmedi. 

"Şimdiki" zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı? 

İnsanoğlunun Özgürlüğü İle Tanrı’nın Her Şeyi Önceden Bilmesi, İnsanoğlunun Günahları Nedeniyle Cezalandırılması İle Tanrısal Sevgi ve Merhamet Birbirleriyle Nasıl Bağdaşır?

Aurelius Augustin,375’te Kuzey Afrika’da, Numidya’da doğar. Babası pagan, annesi Hıristiyandır. Kuzey Afrika’da Hıristiyanlığın öncülüğünü yapanların çoğu gibi, o da hitabet eğitimi almış, daha otuz yaşına gelmeden, Roma ve Milano’da hitabet dersi vererek, oldukça zengin olmuştur. Gençliğinde hayli hoppa bir yaşam süren Augustin, “annesinin duaları sayesinde” ve Milano Başpiskoposu Ambrose’un etkisiyle, düzensiz hayatından vazgeçip Hıristiyan olur. 387’de Ambrose tarafından vaftiz edildiğinde tüm mal varlığını satıp elde ettiği geliri fakir fukaraya dağıtacaktır. Bir süre daha kaldığı İtalya’da kendisini Kilise işlerine adayan Augustin, Kuzey Afrika’ya dönmek üzere çıktığı seyahatte annesini kaybeder. İzleyen travma, artan bir iştiyakla dine bağlanmasını getirir. Nitekim Afrika’ya vardıktan kısa bir süre sonra Hippo’daki kilisenin “âkil yaşlı”sı seçilecektir. 390’da başpiskopos olur. Ömrünün geri kalanını kilise işleriyle uğraşarak, riyazet, ilahiyat, apolojetik, ibadet ve endüljans konularında çok sayıda yazı yazarak geçirecektir. Augustin, antik dünyanın Eflâtun’dan sonra gelen en parlak beyni olarak anılır, yapıtlarının devrin tüm felsefi akımlarına ve edebiyatına tam anlamıyla vakıf olduğunu gösterdiği söylenir. Tecrübesi, kavrayışı ve sezgisi, insan doğasına derinlemesine nüfuz edebilmesini sağlamış, ilk bakışta bir gençlik hatasının ötesine geçmeyen önemsiz bir anısı bile İtiraflar’da çarpıcı biçimde yer almıştır. (JS)

İtiraflar
Aziz Augustine

Kusursuz yasaların, hırsızlık yapmayı yasaklıyor. Bunu insan yüreğine işledin, günahlar onu oradan silip atamazlar. Hangi hırsız soyulmaya katlanır? Zengin bile yoksulluktan çalmak zorunda kalanı bağışlamaz. Ben hırsızlık yapmak istedim ve yaptım, yoksul değildim, ihtiyacım da yoktu, sırf can sıkıntısından ve kötülük olsun diye çaldım. Hem de bende en iyisi bolca bulunan bir şeyi çaldım. Çaldığım şeyden değil de çalmaktan ve günahtan zevk almak istiyordum. Bağımızın yakınlarında bir armut ağacı vardı. Armutlar öyle iştah açıcı da değillerdi. Gecenin karanlığından yararlanarak armut ağacının yanına gittik ve ağacı silkeledik ve düşen armutları topladık. Armutlarla oradan uzaklaştık. Kendimize ziyafet bile çekmedik. Birkaç tane yedikten sonra kalanını domuzlara attık. Armutlar önemli değildi, önemli olan yasak bir şeyi yapmaktı. İşte görüyorsun Tanrım, sonradan acıdığın, batağın dibindeki yüreğimin halini. Yüreğim şimdi sana orada ne aradığını söylesin. Sana bunu sırf kötülük olsun diye, hiçbir neden olmadan yaptığını söylesin. Bu kötülük iğrençti ve ben onu seviyordum. Kendimi mahvetmeyi seviyordum. Senin bulunmadığın yükseklikten aşağılara yuvarlanan, bir şeyi utanma pahasına arzu etmeyi değil de utancı arzulayan ruhun rezilliği!

 Aziz Augustin, İtiraflar Serisi 3, Kaktüs Yayınları, 2007, Türkçe çeviri: Dominik Pamir.

Augustin, Tanrı’nın Şehri’nde sadece paganların Hıristiyanlığa yönelttikleri eleştirileri cevaplamakla kalmaz, Tanrı gerçeğini ve O’nun tüm insanları gözettiğini, Aziz Pavlus’un Atina ihtiyar meclisinde yaptığı konuşmaya24 gönderme yaparak anlatır. Augustin’e göre, inanmayanların hiç bilmeden tapındıkları Meçhul Tanrı, onların meseleleriyle de ilgilidir. “Bir yanda inananlar, bir yanda inanmayanlar” ikiliğin dünyadaki tüm toplumlarda var olduğunu, hep olmuş olduğunu söyler.

Augustin, ikinci ve onuncu kitabında, “Tanrı’nın Şehri’nin Kurucu Hz. İsa yerine, kendi tanrılarını tercih eden ve O’nun müritlerinden öldüresiye nefret eden düşmanları”nın argümanlarını çürütür. Tartışma sırasında konu, Tanrı’nın bütün bu süreçteki rolüne ve ilahi iradenin, O’nu bilmeyenlerin/tanımayanların üzerindeki denetiminin tezahürüne gelince şöyle söyler:

Tanrı’nın Şehri
Aziz Augustine

Kaderi, ana rahmine düşüş, doğum veya herhangi bir başka başlama/başlangıç esnasında gökyüzündeki yıldızların düzenine değil, olayların oluş nedenlerine bağlayanlar var. Bunlarla sözcükleri nasıl kullandıklarına bakarak uzun uzun tartışmanın anlamı yok, zira söz konusu nedenlerin sırasını ve birbirleriyle ilişkisini Tanrı’nın iradesine ve gücüne atfetmekteler. Tanrı’nın hiçbir şeyin düzenden yoksun olmasına izin vermediğine ve olacakları önceden bildiğine inanmakta haklıdırlar. Çünkü Tanrı, yapılan seçimlerin değilse bile, her nedenin nedenidir.

Kader sözcüğüyle ifade etmek istedikleri, öncelikle gücü her şeye yeten Yüce Tanrı’nın iradesidir. Şu dizeler, sanırım Annaeus Senaca’nın:

Evrenin sahibi Baba Tanrı, nerede veya nereye olursa olsun,

Gecikmeden, yüreğimi korkusuzca iradene itaate yönlendir.

Eğer doğruya ve iyiye (yine de) direnirse iradem,

(Başıma gelebilecek) Her türlü bela yaşlı gözlerle kabulüm.

Kader insanoğlunu -ister istemez- yönetir veya sürükler.

Görüldüğü üzere, son satırdaki kader sözcüğüyle, adını ilk satırda andığı ‘Baba Tanrı’nın iradesini kastetmektedir. Bu iradeye tabi olmaya hazırdır; yönlendirilmeye, gerekiyorsa, istemeyerek sürüklenmeye razıdır. Gerçek şudur ki, “Kader insanoğlunu -ister istemez- yönetir veya sürükler.”

Aynı fikir, Cicero tarafından Latinceye çevrilen Homer’in satırlarında da yansır:

İnsanoğlunun aklı dünyevi yoluna (hallerine) yansıyan,

Yüce Jüpiter tarafından yansıtılan her parıltıyla yönlenir.

Cicero şairin bu konularda yetkin olduğunu düşünmemiştir elbet, ama Stoacı filozofların -kaderin gücünü savunurlarken- Homer’in söz konusu dizelerinden alıntı yaptıklarına işaret etmek ister. Dolayısıyla, burada bir sorun var; şairin ne düşündüğü sorunu değil, filozofların ne düşündüğü sorunu. Bu satırlardan açıkça anlaşılıyor ki, kader derken adına Jüpiter dedikleri ve her türlü kadere hükmeden en yüce ilahi vasfı kastetmekteler.

Cicero Stoacıların yanlışını kanıtlamaya yeltenir, ama bunu kehaneti bertaraf etmeden yapmanın yolunu bulamaz; yerine, geleceğe dair tüm öngörüyü/kehaneti inkâra yönelir. Geleceği ne insanoğlunun ne de Tanrı’nın öngörebileceğini, yani kehanet diye bir şey olmadığını ispat etmek için elinden geleni yaparken, kendini fikir çürütmek gibi kolaycı keramete hapsedip en açık kehanet vakalarını bile temelsiz argümanlarla yadsır. Cicero, aslında bunu da yapamamış, ama astrologların öngörülerini -zaten çelişkili olduğu için- ustaca çürütmüştür.

Oysa yıldızlara bakarak kehanette bulunan astrologlar, geleceğe dair öngörüyü/kehaneti inkâr eden Cicero’ya kıyasla, hakikate çok daha yakındır; zira Tanrı’nın varlığını kabul eden bir insanın, O’nun geleceği bildiğini kabul etmemesi abestir. Cicero bunun farkına varmıştır, ama Kutsal Yazı’nın, “Akılsız, içinden ‘Tanrı yok!’ der”25 sözlerini kanıtlarcasına aceleci (düşüncesiz) davranmıştır. Bunu bizzat yapmadığı doğru, çünkü çok riskli olacağının farkındaydı. Yerine İlahların Doğasına Dair adlı çalışmasında, bu görevi -Stoacılarla tartışarak ilahi varlığı inkâr etme rolünü- Cotta’ya26 verdi. Kendisi için de Stoacı duruşu savunan Lucilius Balbus rolünü seçti; ne ki, Kehanete Dair adlı çalışmasında kehanete bizzat ve açıkça saldırdı.

Cicero’nun kader kavramını reddederek, sanki özgür iradeyi savunuyormuş gibi yaptığı da doğru. İşaret ettiği husus, geleceğe dair bilgiye sahip olunabileceğinin kabulü halinde, kaderin -mantıken- inkâr edilemeyeceği gerçeğiydi.

Ne var ki, filozofların söz konusu çetrefil anlaşmazlıkları ve tartışmalar bir yana, Yüce Tanrı’ya inandığını itiraf eden bizler, O’nun iradesine, O’nun yüce gücüne inandığımız gibi, O’nun her şeyi önceden bildiğine de inanıyoruz. Ve seçimlerimizi özgürce yapmaktan korkmuyoruz, çünkü buna mecburuz, ama O -ki her şeyi bilen olarak kandırılamaz- seçimimizin ne olacağını önceden biliyor. Cicero’nun karşı çıkışının ardında, işte bu korku var. Her şeyi kadere bağlamalarına rağmen, Stoacıların her şeyin olması gerektiği için olduğunu kabul etmelerinin ardında da bu korku vardı.

O halde, şimdi, geleceği bilmeye dair bu münasebetsiz tartışmada Cicero’yu inkâra yönelten korkuyu inceleyelim. Şöyle karşı çıkıyor: Şayet geleceği bilecek olsaydık, her olay önceden tahmin edildiği sıralamada (düzen içinde) vuku bulurdu. Öyle olsaydı, bu, olayların tam da bu sırayla (bu düzenleme çerçevesinde) vuku bulacağı bilgisinin, Tanrı katında kesin olduğu anlamı çıkardı. Olayların hangi sırayla (düzen içinde) vuku bulacağının kesin olarak bilinmesi, nedenlerinin de kesin olarak bilinmesi demektir; zira hiçbir olay, öncesinde vuku bulan etkin bir neden yok ise vuku bulmaz. Olaylara yol açan nedenler silsilesi kesin olarak bilinseydi, diyor Cicero, o zaman vuku bulan her şey kaderde var demektir. Bu doğruysa, bu her şeyin bize rağmen vuku bulduğu, yani iradi olarak seçim yapamayacağımız anlamına gelir. Ama bu durumu kabullenmemiz halinde, diye devam ediyor Cicero, insan yaşamı altüst olur. Yasalar boşuna yapılmış; yermenin veya övmenin, azarlamanın veya öğüt vermenin anlamı kalmamış; iyi olanı ödüllendiren, kötü olanı cezalandıran adalet temelsiz kalmış demektir.

Cicero’nun geleceğin önceden bilinebileceği iddialarına karşı çıkmaktaki amacı, toplumu aksi durumun ima ettiği liyakatsızlık, akılsızlık ve tehlikeden korumaktı. Cicero, inançlı bir zihnin yaptığı (olası) seçimleri, şu iki alternatifle sınırlar: ya iradi seçim ya önbilgi/kehanet. Her ikisinin de var olabilmesi imkânsızdır sanki. Biri geçerliyse, diğeri değildir. Birini seçersek diğerini kaybederiz.

Cicero, tüm yüce gönüllülüğü ve bilgeliğiyle ve aklında insan doğasını elinden geldiğince korumaktan başka bir şey olmaksızın, kendi seçimini özgür (iradi) seçimden yana yaptı. Önceden bilmeyi, bu tercihini kesinleştirmek için reddedip insanları özgürleştirmek adına onların Tanrı’dan vazgeçmelerine yol açtı.

İnançlı bir insan ikisine de muhtaçtır, ikisini de arzular. İkisine de inandığını itirafla, ikisine de sıkı sıkıya sarılır. Ama nasıl, diye soruyor insan. Geleceği önceden bilebiliyorsak, mantıklı adımlar ata ata özgür iradeye yer olmayan bir noktaya ulaşırız. Öte yandan, irade gücünden hareket edersek adımlarımız bizi tersi yöne, yani önceden bilmenin var olmadığı yere götürür. Tersten bakalım: Eğer özgür seçim varsa, her şey kader tarafından belirlenmiyor demektir. Her şey kader tarafından belirlenmiyorsa, o zaman olayların nedenleri belirli bir düzenden (sıralanmadan) yoksun demektir. Eğer olayların nedenleri belirli bir düzenden (sıralanmadan) yoksunsa ve hiçbir olay önceden vuku bulan etkin bir neden olmaksızın vuku bulamayacağına göre, olaylar Tanrı katında da belirli bir düzenden (sıralanmadan) yoksun demektir. Olaylar Tanrı katında belirli bir düzenden (sıralanmadan) yoksunsa, o zaman her şey O’nun bilgisi dahilinde olmuyor demektir. Her şey O’nun bilgisi dahilinde olmuyorsa, o zaman, diyor Cicero, vuku bulan olaylar Tanrı katında önbilgiden yoksundur.

Tanrı’ya böylesi açık (cüretkâr) ve saygısız bir saldırı karşısında tavrımız, Tanrı’nın her olayı vuku bulmadan önce bildiğini; başka türlü hareket edemeyeceğimizi hissettiğimiz ve bildiğimiz her yerde, kendi irademizle seçim yaptığımızı söylemektir. Biz, her şeyin kadere bağlı olduğunu söylemediğimiz gibi, “kader” sözcüğünün hiçbir anlam taşımadığını, dolayısıyla hiçbir şeyin kadere bağlı olamayacağını söylüyoruz. “Kader” sözcüğü anlamsızdır, çünkü bu sözcüğü kullananların zihnindeki (sözde) gerçeklik -yani, ana rahmine düşüş ya da doğum anında yıldızların düzeni- tam bir yanılsamadır.

Nedenlerin düzenindeki (sıralanmasındaki) Tanrısal irade gücünü elbet inkâr etmiyor, ama bu düzene “kader” adını -“fate27 sözcüğünün “fari28den türediğini de unutmayarak- vermiyoruz, çünkü Kutsal Yazılar’ı inkâr edemeyiz: “Tanrı bir şey söyledi, ben iki şey duydum: Güç Tanrı’nındır, sevgi de senin, ya Rab! Çünkü sen herkese yaptığının karşılığını verirsin.”29 Buradaki ‘bir şey’ ifadesi, ‘ilk ve son olarak’ anlamına gelir. Tanrı ilk ve son olarak konuşmuştur, çünkü yapacaklarını değişmez bir biçimde bilir.

Ne var ki, burada işaret etmek istediğimiz husus şu ki, nedenlerin düzeninin (sıralamasının) Tanrı tarafından kesin olarak bilinmesi, iradi seçimlerimizin güçsüz olduğunu göstermez. Aslında, yaptığımız seçimler Tanrı katında kesin olarak bilinen nedenlerin düzenine (sıralanmasına) uygundur, çünkü insanoğlunun yaptığı seçimin belirleyicisi onun kendi davranışıdır. Dolayısıyla, her şeyin nedenini önceden bilen Tanrı, yaptığımız seçimlerin nedenlerinin de bu nedenlerin arasında ve davranışlarımızın nedeni olarak bulunduğunu bilmemezlik edemez.

Bu manada, hiçbir olayın önceden vuku bulan etkin bir neden olmaksızın vuku bulamayacağını söyleyen Cicero’nun yanlışını, tam da bu sözlerle, kendi sözleriyle kanıtlamak kolay. Hiçbir olayın nedensiz vuku bulamayacağını söyleyip sonra da her nedenin kaderde olmadığını iddia etmek onu kurtarmaz, çünkü bazı nedenler rastlantısal veya doğal veya iradi olabilir. Cicero, hiçbir olayın nedensiz olmadığını kabul etmiş durumda; tek başına bu bile onun yanlışını kanıtlamaya yeter.

Rastlantısal denilen nedenlere gelince, bunlar gerçekdışıdır diyemeyiz. Ama şunu diyebiliriz ki, bunlar kuluçkadadır, yani bir anlamda sahici Tanrı’nın veya O’nun meleklerinin iradesinde saklıdır. Ve tabii, Cicero’nun “doğal” dediği nedenlerle, doğanın (kâinatın) Müellifi ve Müteahhit’i olan Tanrı’nın iradesinden büsbütün kopamayız. Geriye iradi nedenler kalıyor. Bunlar Tanrı’nın veya meleklerin veya insanların veya bazı hayvanların seçimleridir; tabii eğer “seçim”den kastımız mantıksız hayvanların kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğunu bulmak veya bunlardan sakınmak için başvurdukları içgüdüsel hareketleri kastetmiyorsak. Meleklerin seçimleri derken, Tanrı’nın melekleri olarak nitelediğimiz iyi olanlardan veya şeytani ya da Şeytan’ın melekleri olarak nitelediğimiz kötü olanlardan bahsediyorum. İnsanlara gelince… İyi insanların yaptığı seçimler de var, kötü insanların yaptığı seçimler de.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, olayların etkin nedenleri iradi olanlardır; bir diğer ifadeyle ruh veya nefesle aynı türdendir. Havanın veya rüzgârın nefes aldığı söylenebilir elbet, ama bu, bedene can veya ruh veren nefesle aynı şey değildir. Her şeye can veren, her şeyi ve yaratılmış olan her ruhu Yaradan, Tanrı’dır; Tanrı elbette bir Ruh, ama yaradanı olmayan Ruh’tur. O’nun irade gücü yaratılmış olan ruhların iyi seçim yapmalarına yardımcı olurken, kötü seçim yapanları yargılar; bazılarına güç verir, bazılarına vermez ve hepsine buyurur.

Tüm yaradılışın Yaradan’ı olarak -her seçimi O yapmadığı halde- her türlü gücü bahşeden O’dur. Kötü seçim O’ndan değildir, çünkü O’nun yarattığına ters düşer. Bedenler de irade gücüne tabidir. Bazı bedenler bizim irademize, tüm ölümlü hayvanların iradesine, ama daha ziyade insan iradesine tabidir. Bazı bedenler ise meleklerin iradesine tabidir, ama şurası muhakkak ki, tıpkı tüm iradeler gibi, her beden de Tanrı’nın iradesine tabidir ve O’nun bahşettiği güç kadar güçlüdür.

Böylece, her şeyin nedeni Tanrı’dır. O yapılış nedenidir, ama (kendisi) yapılmamıştır. Başka nedenler de yapar, ama yaratılan tüm ruhlar ve özellikle de akıl sahibi olan ruhlar gibi, kendileri yapılmıştır. Etkenden ziyade edilgen olan maddi nedenler etkin nedenlerden sayılmaz, çünkü (onlara yön veren) içsel ruhun irade gücüyle sınırlıdır.

Nedenlerin düzeninin (sıralanmasının) Tanrı katında önceden biliniyor olması, irade gücüne sahip olmadığımız anlamına gelmez, çünkü yaptığımız seçimlerin söz konusu nedenlerin düzeninde (sıralamasında) önemli bir yeri vardır.

Dolayısıyla, bırakın Cicero bu düzenin (değişmez) kader ya da kader olarak adlandırdıkları gerçeklik olduğunu iddia edenlerle tartışadursun. Bizim itirazımız, genellikle yanlış anlam yükledikleri “kader” sözcüğüne. Cicero’ya gelince; nedenlerin düzeninin (sıralamasının) değişmez olduğunu ve Tanrı katında açıkça bilindiğini kabul etmediği için ona Stoacılardan da çok itirazımız var. Cicero ya Tanrı’nın varlığını inkâr etmeli -ki Tanrıların Doğasına Dair adlı çalışmasında, buna Cotta’ya yaptırmak suretiyle cüret etti- veya Tanrı’nın varlığını kabul ettiği halde, O’nun her şeyi önceden bildiğini kabul etmiyorsa, sözleri “Akılsız, içinden Tanrı’yı yok der!”e çıkar. Gerçek şu ki, geleceği bilmeyen varsa, o kesinlikle Tanrı değildir.

Vardığımız sonuç, Tanrı’nın bizden istediği ve yapabileceğimizi önceden bildiği her şeyi yapacak irade gücüne sahip olduğumuzdur. Bu güç, gerçek bir güçtür. (İnsanlar) Yapabileceklerini mutlaka yapacaklardır, çünkü Tanrı onların ne yapacaklarını önceden bildiği gibi, tam da öyle yapacaklarını bilir ve yanılmaz. Dolayısıyla, şayet “kader” sözcüğünü herhangi bir şey için kullanacak olsaydım, Stoacıların keyfi olarak “kader” dedikleri nedenler düzeninin (sıralamasının) iradi seçimi elimizden aldığını kabul etmektense, “kader”i zayıf insanlar, “seçim”i -zayıf insanları elinde tutan- daha güçlü olanlar için kullanırdım.

Demek oluyor ki, Stoacıları, olayların nedenlerini ayırıma tabi tutacak kadar ürküten bir ihtiyaçtan korkmamıza gerek yok. Onlar birtakım nedenleri zorunlu nedenler olmaktan çıkarırken, bazılarını bunun dışında tuttular; bunların arasında irademiz de var. Oysa ihtiyaca (zorunluluğa) tabi olan irade özgür olamaz.

Şimdi, şayet ihtiyaçtan (zorunluluktan) kastımız hiçbir şekilde gücümüz dahilinde olmayan bir şey ise, yani ölüm gibi iradi olarak karşı çıksak da olan bir şey ise, iyi veya kötü bir yaşam sürme seçiminin böylesi bir ihtiyaca (zorunluluğa) tabi olmadığı açıktır. Yapmayı seçmediğimiz için yapmayacağımız pek çok şey olduğu bir gerçek. Tek başına istiyor olmak bile buna bir örnek. Çünkü eğer istek var ise, isteklilik de vardır, yoksa yoktur. Seçmek istemiyorsak, seçim olmayacaktır. Öte yandan, şayet ihtiyacı (zorunluluğu) “bir şey şöyle olmalı veya şu veya bu şekilde gerçekleşmeli” olarak algılıyorsak, böyle bir ihtiyacın (zorunluluğun) özgür irademize ipotek koyduğundan korkmamız için bir neden görmüyorum. Tanrı ebedi ve ezeli olmalı ve her şeyi önceden bilmeli derken, O’nun yaşamını ve her şeyi önceden biliyor olmasını ihtiyaca (zorunluluğa) bağlamıyoruz. Ölümsüzdür veya yanılmaz derken de O’nun (teslim ettiğimiz) gücünü azaltmıyoruz. Bunlar, bertaraf edilmesi halinde, Tanrı’yı olduğundan daha güçsüz gösterir ve imkânsızdır. Ölümsüzse de, yanıltılamaz (kandırılamaz) olsa da Tanrı’nın gücü her şeye yeter, bu doğru. Tanrı her şeye kadirdir diyoruz, çünkü istediği her şeyi yapar ve katlanmak istemediği hiçbir şeye katlanmaz. Kendine rağmen katlanıyor olsaydı, O’nun her şeye kadir olduğunu söyleyemezdik elbet. Zaten her şeye kadir olduğu içindir ki, O’nun söz konusu olduğu yerde bazı şeyler imkânsızdır.

Bize gelince, herhangi bir seçim yapacaksak özgürce yapmamız lazım derken, doğruyu söylüyoruz, ama bu özgür seçimi, özgürlüğümüzü ortadan kaldıracak bir ihtiyaca (zorunluluğa) tabi kılmıyoruz. Dolayısıyla, seçimlerimiz kendimizin ve yaptığımız her seçim, eğer yapmasaydık, seçmediğimiz bir şeyin vuku bulmasına yol açacaktı. Bir insanın (bazı şeylere) başkaları istediği için katlanması, kendi isteğine rağmen katlanması bile -katlananın iradesiyle olmasa da- gönüllü bir tutumdur. İnsanoğlunun iradesi, bu güç Tanrı’nın izniyle verilmiş olsa da, daima üstün gelecektir. (Çünkü nerede yaptığı seçimin icabını yerine getiremeyecek kadar güçsüz bir irade varsa, bu onun daha büyük bir iradenin gücüyle engellendiğine/geciktirildiğine işaret eder. Bir başka irade olmasa, böyle bir durum için iradeden yoksundur diyebilirdik, ama sadece bir başkasının iradesinden değil, seçim yaptığı halde icabını yerine getiremeyenin iradesinden.) Dolayısıyla, insanoğlunun kendi iradesi dışında acı çekmesi, onun veya meleklerin veya yaratılmış olan herhangi bir başka ruhun seçimine değil, iradeye istediği gücü veren Tanrı’nın seçimine atfedilmelidir.

Bu demek değildir ki, Tanrı iradi seçimimizin ne olacağını önceden bildiği için güç vermedi, çünkü O, önbilgiye sahipti. Dahası, neye iradi olarak niyet edeceğimizi öngörmüş olan Tanrı, hiçbir şeyi değil, bir şeyi öngördü; dolayısıyla O öngörüyor olsa da irade gücünden yoksun değiliz.

Sonuç olarak, özgür seçimden vazgeçip ilahi önbilgiye sığınmak zorunda olmadığımız gibi, Tanrı’nın önbilgisinin özgür iradenin şartı olduğunu -Tanrı korusun!- inkâra kalkışmamalıyız. Bizler her ikisini de kabul ediyoruz. Gerek Hıristiyan gerekse filozof olarak bizler, Tanrı’nın önbilgisini inancımızın bir parçası, özgür seçimi sorumlu yaşamın şartı olarak -yani her ikisini de- itiraf ediyoruz. Tanrı’ya duyulan inançta yanlış yapılırsa, doğru yaşamak kolay olmaz.

Tanrı’nın gücü sayesinde özgürce var olan ve var olacak bizler, O’nun önceden bildiğini özgürlüğümüz yüzünden inkâr edemeyiz. Nitekim yasalar boşuna değil; paylamalar ve cesaretlendirmeler, övgü ve suçlama da öyle. O bunları öngördü, çünkü öyle gerekiyordu. O’nun lütfuna nail olmak için ettiğimiz dualar da yararlı, çünkü duaları da dua edenlere istediklerini bahşetmek üzere öngörmüştü. Yapılan iyi şeyleri ödüllendirmek, kötü şeyleri cezalandırmak için ihdas ettiği düzen adildi. Çünkü kimse, Tanrı önceden biliyordu zaten diye günah işlemez. Aslında, insanoğlunun kendi günahından kendisinin sorumlu olmasının nedeni de, O’nun önbilgisi olduğundan ve yanıltılamayacağındandır. İşlenen günahın sorumlusu kader, şans ve benzeri değil, bizzat insanoğludur. Günah işlemek insanoğlunun kendi seçimidir; Tanrı, böyle bir seçim yapmayanı da öngörür/bilir.

Augustin, Antik Çağ filozoflarının ortaya attığı Hıristiyanlığa dair sorularla yüzleşip bunların yol açtığı sorunların üstesinden gelme ihtiyacındadır. “Dini ibadetinde felsefe gözetmeyen veya iman edercesine felsefe yapmayanlar”30ın kabulü olmayacağını söyleyen Tertullianus’un açıkça dile getirdiği “ya Atina ya Yaruşalem (Kudüs)” ikilemi, onu tatmin etmemiştir. Augustin Tanrı’nın Şehri’nin sekizinci kitabında, bu inkârın kendinden önceki paganların felsefi yazılarına aşina olan bir Hıristiyan için ne anlama geldiğini tartışır.

Sokrat’ın öğrencileri arasında, Eflâtun, diğerlerini haklı olarak gölgeleyen, en parlak öğrenciydi. Atina’da doğmuştu, iyi bir ailedendi. Rahatlıkla denebilir ki, olağanüstü yeteneğiyle kendi müritlerinden üstündü. Nitekim ne kendi dehasının ne de Sokrat eğitiminin mükemmel bir felsefe sistemi geliştirmeye yetmeyeceğini görüp bilgisini arttırmak umuduyla yakın, uzak her yeri gezdi. Mısır’a gidip burada itibar gören kadim kültür ve inançları öğrendi. Oradan, Pisagor Akademisi’yle ünlü güney İtalya’ya geçti ve buradaki seçkin hocalardan İtalyan felsefesine dair muteber her şeyi başarıyla soğurdu.

Eflâtun, hocası Sokrat’a bambaşka bir sevgi beslerdi. Öyle ki, Diyaloglar’ın neredeyse tümünde Sokrat’ı -tüm çekiciliğiyle- kendine sözcü yaptı; sadece ahlaki konulara dair düşüncelerini değil, tüm öğrendiklerini veya bizzat keşfedebildiklerini ona söyletti.

Bilgeliğe iki yoldan varılır: Eylem ve tefekkür. Dolayısıyla felsefenin bir yarısı eylemsel, diğer yarısı düşünseldir diyebiliriz. Eylemsel olan kısım yaşamın nasıl yaşandığıyla, yani ahlaki değerlerin nasıl işlenip geliştirileceğiyle ilgilidir. Düşünsel felsefe doğal nedenselliği ve bu itibarla hakikati göz önünde bulundurur. Tatbiki bilgelikte Sokrat’ın üstüne yoktu; Pisagor tefekkürden yanaydı ve tüm dehasını buna adadı.

Eflâtun’un üstünlüğü, bu ikisini daha da mükemmel bir felsefede birleştirip ortaya çıkan bütünü üçe ayırmaktır: Bunlardan birincisi, eyleme dair olan ahlak felsefesi; ikincisi, amacı doğal felsefe olan tefekkür; üçüncüsü ise hakikat ile yanılgının ayrımını yapan rasyonel (akılcı) felsefedir. Bunlardan sonuncusu hem eylemsel hem düşünsel olmak zorundaysa da bir hakikat tasavvuruna ulaşma iddiasında olan tefekkürdür. Dolayısıyla, bu üçe bölünmüşlük, eylemsellik ve düşünsellik ayırımını felsefe bütününün bileşenleri olmaları itibariyle hükümsüz kılmaz. Söz konusu her üç bölümün her biri itibariyle Eflâtun’un duruşunun ne olduğunu söylemek -yani, eylemlerin sonucuna, doğadaki nedenselliğe, mantığın (zihnin) ışığına dair ne biliyor veya neye inanıyordu- acelecilik olur, burada yeterince tartışmak ise uzun sürer.

Eflâtun, hocası Sokrat’ın herkesce bilinen bir huyuna, bilgisini ve düşüncesini kendine saklama huyuna hayrandı ve buna öykünürdü. Sokrat’ın sözcü olarak yer aldığı çalışmalarında, önemli konularda bile kendi görüşlerinin ne olduğunu tam olarak tespit etmek zordur. Bununla beraber, yazılarında ileri sürdüğü -kendisine veya başkalarına ait olmakla birlikte hoşuna giden- görüşlerinin birkaçı burada hatırlanıp anılmalıdır inancındayım. Eflâtun, yazılarında yer yer bizlerin inandığı ve savunduğu sahici dinden yanadır, ama bazen de -mesela, monoteizm ile politeizmin ölümden sonra gelen saf, sonsuz mutluluk itibariyle göreli değeri- karşıymış gibi görünür; Eflâtun’un en iyi müritleri hakkında, yani saygınlığıyla diğer tüm pagan filozofların ötesinde/üstünde olan bir hocanın öğretilerini en yakından izleyip en iyi anlayanlar için diyebiliriz ki, hiç değilse Tanrı’ya dair gerçekleri, O’nun tüm varlığın, tüm düşüncenin nedeni ve yaşayan her şeye hükmedeni olduğunu kavramışlardır. Bu doğruların birincisi doğaya, ikincisi akla, üçüncüsü ahlak felsefesine dairdir…

Augustin, On Bir ila On Dördüncü kitaplarında “iki şehrin” orijinini (özünü) ele almıştır: Tanrı’dan kopuk insanların Dünyevi Şehir ile insanlık tarihinin herhangi bir çağında doğru/sahici Tanrı’ya inanan insanların Semavi Şehri. Bu tartışmayı şöyle sonlandırır:

(…) Her şeye kadir Yüce Tanrı, tüm mahlûkatın Yaratıcısı ve Hükümdarı, tüm iyi niyetleri kutsayan ve merhamet bahşeden ve tüm kötü niyetleri hak ettikleri mahvoluşa terk eden Tanrı, Tanrı’nın Şehri’ni belirli sayıda azizle meskûn kılacak müspet bir plandan yoksun değildi. Şehrin insan soyunun düşkünleri arasından seçilenlerle doldurulması gerekiyordu, O’nun ilahi aklı böyle buyurmaktaydı. Tabii, bir zamanlar insanlığın büyük bir kısmı, tabir yerindeyse, kökten bozulmuştu; dolayısıyla O’nun öngördüğü şehre layık olanlar şüphesiz vardı. Bu insanlar, diğerlerinden, ancak O’nun mağfiretiyle belirlenip ayrılabilirdi. (Bu insanlar) O’nun mağfiretinin ne kadar büyük olduğuna sadece kendi kurtuluşlarıyla değil, lanetten kurtarılmayanlara verilen ölüm cezasıyla tanık oldular. Çünkü kimse, kendi ayrıcalıklı masuniyeti ile cezalandırılan halkın haklı olarak paylaşmış olduğu kaderi arasındaki farkı açıkça görüp O’nun, kendisini kurtaran mağfiretinin ne denli büyük olduğunu inkâr edemez.

Şimdi, Tanrı’nın, günah işleyeceğini önceden bildiği insanları neden yarattığı sorusuna cevap verelim. Yarattı, çünkü işlenen suç karşılığında nasıl bir cezayı hak ettiklerini ve O’nun mağfiretiyle nasıl bağışlanacaklarını, onlar nedeniyle ve onlar vasıtasıyla göstermek istedi. Zira O’nun yarattığı ve hükmettiği bütün bir gerçekliğin ahengi, günahkârların sapkınlığı yüzünden bozulamazdı.

Söylediklerim günah işleyen insanlar kadar günah işleyen melekler için de geçerli. Onlar “Tanrı’nın kendi iradesiyle gerçekleştirdiği büyük mucizelere karışamazlar”31 Yarattığı şeylere uygun yetenekler dağıtırken, o her şeyi önceden bilen ve gören Tanrı, iyiyi ve kötüyü hayra dönüştürmeyi de bilir. Bu yüzden, inatçılığa mahkûm ettiği kötü meleği -ki, onun ilk kötüden kaynaklanan günahını bir daha (iyiye) dönemeyecek biçimde cezalandırmıştı- iyi bir amaçla kullanmaması için bir neden yoktu. Tanrı, bunu kötü meleğin ilk insanı, (Âdem) baştan çıkarmasına izin vererek yaptı. Oysa ilk insan yaradılışı itibariyle iyiydi, yani doğuştan iyi niyetliydi.

Burada işaret etmek istediğim şudur ki, ilk insan (Âdem), iyi bir insan olarak Tanrı’ya sığınabilseydi veya Yaradan’ın bilgeliğinin yanı sıra kendi iradesine güvenebilseydi, kötü meleğe mutlaka direnebilir; bu iradeyi Tanrı’nın yardımıyla sağlam tutabilseydi, O’nun tarafından ödüllendirilmeye hak kazanır veya Tanrı’dan ayrı düştüğü için iradesi sarsılır ve bir o kadar hak ettiği sona mahkûm olurdu. Dikkat ederseniz, insanın Tanrı’ya güven duyması, sadece O’nun yardımıyla mümkündür ve bu olumlu bir tutumdur. İnsanın sadece kendi iradesine güvenmesi ise olumsuzdur, çünkü ilahi iradenin sunduğu lütuftan uzak düşmüş olur ve öz iradesiyle yaptığı seçimin olası sonuçlarından birine katlanmak zorunda kalır.

Bu, yaşam için de geçerlidir. Bir bedende yaşıyor olmak, seçime tabi olmayan, olumlu bir durum olmakla birlikte, ancak gıda almak suretiyle mümkündür. Oysa bir bedende yaşamayı seçmemek, intihar vakalarında olduğu gibi, kendi irademiz dahilindedir ve olumsuzdur. Dolayısıyla gerektiği biçimde yaşaya kalmak, Cennet’in Bahçesi’nde bile bir seçim meselesi değildir, Tanrı’nın yardımına muhtaçtır. Oysa kötü yaşamak, ki böyle yaşanmamalıdır, insanın elindedir. Bu yüzden, mutluluğu uzatmak veya kısa kesmek bizim sorumluluğumuz olduğu gibi, kısa kesmenin cezası da bizim sorumluluğumuzdur.

Bu durumda, insanın gelecekteki düşüşünü/çöküşünü önceden bilen Tanrı, insanı kıskanan, ondan nefret eden meleğin onu baştan çıkarmasına izin vermiş olabilir. Tanrı insanoğlunun, ona acı çektirecek zaaflarını gayet iyi biliyordu; ama daha da önemlisi, bir âdemoğlunun Şeytan’ı -O’nun yardımıyla- nasıl alt edebileceğini ki, azizler daha da büyük bir zafer kazansın, biliyordu. Bütün bunlar öylesine başarılı bir biçimde kotarılmıştı ki, gelecekte hiçbir şey Tanrı’dan habersiz vuku bulmayacak ve fakat bu önbilgi hiçbir şekilde insanı günah işlemek zorunda bırakmayacaktı. Tanrı’nın amacı, melek veya insan, tüm rasyonel mahlûkata nedenlerin doğurabileceği sonuçlar ile Tanrı’nın himayesi altında olmanın farkını, kendi yaşam tecrübelerinin ışığında göstermekti. Tabii, hiç kimse meleklerin veya insanların düşüşünü/çöküşünü önlemeye Tanrı’nın gücünün yetmeyeceğini söylemeye veya buna inanmaya cesaret edemezdi. Ama Tanrı kendi gücünü kullanmamayı seçti ve başarıyı da başarısızlığı da yarattığı mahlûkatın seçimine bıraktı. Böylelikle, kibrin ne büyük kötülüklere gebe olduğunu, oysa Tanrı’nın inayetinden iyilik doğacağını göstermiş olacaktı.

Anlaşıldığı gibi, iki ayrı sevgiden, iki ayrı toplum neşet etti. Dünyevi toplum, Tanrı’dan bile nefret etmeye cüret eden, bencil bir sevgiyle gelişirken, azizlerin benliği ayaklar altına almaya hazır cemaatinde, Tanrı sevgisi kökleşti. Kısacası, ilk toplum kendi kendine yetmekle övünürken, ikincisi Tanrı’ya inanıyor ve güveniyor. Dünyevi Şehir’in insanları, insanlara sena ederken, diğeri için en büyük mutluluk (zafer) Tanrı’nın sesini vicdanın tanıklığında duymak. Biri başını kendisiyle övünerek kaldırıyor; diğeri Tanrı’ya “ya Rab, çevremde kalkansın, onurum, başımı yukarı kaldıran sensin,”32 diyor.

Dünyevi Şehir’de hem hükümdarlara hem de hükmettikleri insanlara, hükmetmeye duyulan ihtiras hükmeder; oysa Tanrı’nın Şehri’nde insanlar, görev sorumluluğu veya emre itaat saikiyle hizmet ediyor olsalar da bunu hayırseverlik duygusuyla yapar. Şehirlerden biri liderini kendi gücünün sembolü olarak sever; diğeri Tanrı’sına, “Seni seviyorum, gücüm sensin, ya Rab, benim kayam, sığınağım, kurtarıcımsın,”33 der. Bunun sonucu olarak, Dünyevi Şehir’deki en akıllı insan bile insana göre yaşar ve bütün amacı bedenin iyiliği veya aklın iyiliği veya ikisinin de iyiliğidir. Burada yaşayanların bazıları Tanrı bilgisine sahip olsalar da “onu Tanrı olarak ululamamış ya da O’na şükran sunmamış, akılcı olmakla boşuna övünüp şuursuz akıllarını karartmışlardır. Çünkü akıllı olduklarını iddia ederlerken -yani, kibrin tahakkümünde kendi ferasetleriyle övünürken- “düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını ileri sürerken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı’nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara, sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler, yani kendi halklarını ya böylesi putlara tapınarak yönettiler ya da onları taklit ettiler. Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp ona kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır.”34 Buna karşın Tanrı’nın Şehri’nde sadece insani akıl değil, sahici Tanrı’ya ibadet edilmesi gerektiği şekilde ibadet eden iman ve muradı yeryüzündeki azizler veya gökyüzündeki melekler topluluğunda ödüllendirilmek olan kutsiyet vardır ki, “Tanrı her şeyde her şey olsun.”35

Augustin, on beşinci kitabından on dokuzuncu kitabının ilk bölümüne kadar, iki şehrin eşzamanlı tarihlerinin gelişimini tartışır ve bunu yaparken, Eski Ahit’ten hareketle ağırlıklı olarak ilk Yahudilerin yaşamlarında vuku bulan olayları anlatır. Bu tartışmayı inananlara dair özel bir açıklamayla sonlandırmış, sonra da şöyle devam etmiştir:

Aziz babalarımızın köleleri vardı muhakkak, ama aileye hizmet eden bu köleleri, geçici haller dışında, kendi çocuklarından ayrı tutmadılar. Tanrı’ya ibadete gelince -ki herkesin emeli O’nun tarafından kutsanmak olmalıdır- onlara da istisnasız sevgi ve ilgi gösterdiler. Doğanın talebi buydu. “Aile babası” teriminin yayılarak kabulüne bu tutum yol açmış ve en kötü, en otoriter/baskıcı erkek bile böyle anılmak istemiştir.

Sahici babalar yuvadaki herkesin, tıpkı çocukları gibi, Tanrı’ya ibadet etmelerini ve O’na layık olmalarını ister. Bütün arzu ve umutları başka insanlara emir vermek veya başka insanların emrini yerine getirmek zorunda kalmayacakları o semavi haneye/yuvaya ulaşmaktır, çünkü orada herkes ölümsüz ve mutludur. Bu arada, babalar, emir vermenin, bir kölenin bu emre riayet etmesi kadar zor olduğunu bilmelidir.

Yine bu arada, eğer ev halkından biri evin huzurunu bozacak olursa, onu sözle veya kırbaçlamak suretiyle veya toplumca kabul edilir, kanunen meşru herhangi bir başka yolla cezalandırmalı, onu kendi iyiliği için huzura kavuşturmalıdır. Çünkü merhamet, suçlunun kötüyken daha da kötü olmasına yol açarak iyiliğe vesile olmadığı gibi, (umut edilenden) daha da büyük bir iyiliğin kaybına yol açar. Suçsuz bir insanın görevi sadece hata yapmamak değil, başkalarını da hata yapmaktan alıkoymak, hata yaparsa cezalandırmaktır ki, suçlu bu tecrübeyle ıslah olsun ve bu herkese ders olsun.

Şimdi, her hane medeni toplumun küçük bir parçası veya medeni topluma giden yolun başlangıç noktası olduğuna ve her başlangıcın belirli bir sonu olduğuna ve her şey parçası olduğu bütünün her parçasının bir parçası olduğuna göre, hanedeki barış ve huzur siyasi barış ve huzurla alakalı demektir. Bir diğer ifadeyle, birlikte yaşayanlar itibariyle otorite ile itaatin ahengi, şehirde yaşayanlar itibariyle öngörülen otorite ve itaatin ahengiyle doğrudan ilgilidir. Bu nedenle, bir baba, evini yönetirken medeni kanunun bazı kurallarını uygulamak zorundadır ki, toplum bütünüyle uyum içinde olabilsin. İnançlı olmayan erkekler evlerinde dünyevi yaşama dair mal-mülk ve konforla geçici huzur tesis etmeyi umarken, inanç sahibi olan ve buna göre yaşayan aileler yüzlerini cennetin vaat ettiği ölümsüz güzel şeylere çevirirler. Onlar, tıpkı seyyahlar (hacılar) gibi, geçici şeyleri Tanrı’ya giden yolun üstündeki tuzaklar olarak değil, ruha ağırlık veren ölümlü bedenin yükünü hafifletmek (kolaylaştırmak) üzere kullanır. Bu iki ayrı ev türü ve hane reisinin ortak yönü, bu ölümlü yaşamın idamesi için vazgeçilemez nitelikli şeyleri kullanma (bunlardan yararlanma) zorunluluğudur, ama ne amaçla kullandıkları hususunda farklılaşırlar ve her biri kendine has özelliklere sahiptir.

İnanç sahibi olmayan Dünyevi Şehir de dünyevi huzur peşinde, ama bu huzuru otorite ile itaatin ahengini ve ölümlü yaşamın dayattığı ortak hedefleri gerçekleştirmekle sınırlıyor. Oysa Semavi Şehir -ya da ölümlü yaşamı bir seyyah gibi (hac yolcusuymuşçasına) yaşayan inanç sahibi bizler- bu barış ve huzur halinden, buna ihtiyaç duymayıncaya kadar (ölünceye kadar) yararlanır; dolayısıyla, Dünyevi Şehir’deki yaşamı bir tutsak, bir yabancı gibi sürdürerek -sonunda kurtuluş vaadi ve Ruh tarafından bağışlanma taahhüdü olsa da- burada, aşağıda olan biz insanların yaşamına hükmeden kanunlara ayak uydurmakta tereddüt etmeyiz. Zira ölümlü yaşam herkes için bir olduğuna göre, iki şehrin arasında en azından yaşamaya (bu dünyada var olmaya) dönük mutabakat olmalıdır.

Zorluk şimdi başlıyor. Öncelikle, Dünyevi Şehir kendi yoğurduğu birtakım “âkil insanlara” sahip olageldi. Sahici din bu insanları reddetmelidir, çünkü bu insanlar -ya hayal gördükleri ya da Şeytan tarafından kandırıldıkları için- insan yaşamının farklı ödev ve görevleri olan çok sayıda ilahi güç tarafından, tuhaf bir düzen içinde yönetildiğine inanıyorlardı. Bedenin ve zihnin; bedende ayrıca baş, boyun vb. vücut kesimlerinin, organların; zihinde zekânın, öğrenmenin, huyun, tutkuların; dünyevi yaşamda sürülerin, buğdayın, şarabın, yağın, ormanların, paranın, denizcililiğin, savaşın ve zaferin, evliliğin, doğurganlığın ve doğumun vb. her şeyin bir tanrısı vardı.

Buna karşın, Semavi Şehir tek bir Tanrı’ya inanır ve bunun gereği olarak sadece O’nu yüceltir ve O’na Greklerin latreia dedikleri tam bir adanmışlıkla hizmet eder, çünkü bu O’na hastır. Semavi Şehir bu yüzden Dünyevi Şehir ile ortak bir dinsel dilde (yasada) buluşamamış; muhalefet etmek zorunda kalınca da farklı düşünenlerin başına bela olup Dünyevi Şehr’in öfkesi, nefreti ve şiddetine maruz kalmıştır. Karşıtlarını korkutup kaçırdıysa, Esirgeyen Tanrı’nın yardımı ve kalabalık olmalarındandır.

Hal böyle iken, Semavi Şehir, bu dünyadaki yolculuğu sırasında her soy ve dilden insanı tek bir hac birliğine davet eder. İnsanların arasında barış ve barışın devamlılığının söz konusu olduğu yerde örf, yasa ve gelenek farklılıklarını mesele olarak görmez. Çeşitli soyların başkalıklarını yerle bir etmek veya hükümsüz kılmak değil -tek ve yüce Tanrı’ya inanç ve ibadeti engellenmediği sürece- insanın barış ve huzurunu amaçlayan ne varsa korur ve benimser.

Böylelikle, Semavi Şehir bu dünyadaki yolculuğu (hac) boyunca söz konusu dünyevi barış ve huzurdan yararlanmakla kalmayıp diğer insanlarla birlikte, sadece yaşamı ilgilendiren, inanç ve ibadete müdahale etmeyen ortak bir platformun oluşumunu teşvik ve takip eder. Tanrı’nın Şehri, elbet Dünyevi barış ve huzura öncelik tanır.36 Çünkü semavi barış ve huzur sahici olmakla kalmayıp mantıklı bir yaratık için -kesinlikle- tek gerçektir, çünkü dediğim gibi, “mutluluğu Tanrı’da ve Tanrı’nın huzurunda birbirlerinde bulanların mükemmel düzeninin ve ahenginin birlikteliğidir (bütünüdür)”.

İnsan böylesi barış ve huzura ulaşınca ölüm korkusundan kurtulduğu gibi, hep yaşam dolu olacaktır. Gittikçe yıpranarak ruha ağırlık veren beden, hayvani olmaktan çıkıp ruhani olacak ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın tümüyle kendi öz iradesine tabi olacaktır.

Bu Hac Şehri, iman yoluyla, zaten barış ve huzur içinde kutsal bir yaşam sürmektedir. İnançları uyarınca, ilahi tamamlanmaya ermek için Tanrı’ya veya diğer insanlara iyilik yapmayı düstur edinecektir.

14 Mart 2013

Devlet - Platon (Eflatun)

"Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ancak milletin kendini yönetecek olanları iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demogoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demogoglar türer. Demogoglardan da diktatörler çıkar. Demokrasi despotluğa dönüşür.
 
*
 M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşamış olan Eflatun düşlediği en iyi devleti, Sokrates'le birlikte, bu kitapta anlatır.
Devlet'te iki düşüncenin çatışmasına tanık oluruz:
1) İnsanlar doğuştan iyi ve eşittirler; toplumun kötü düzeni onları bozuyor, güçlüler güçsüzleri eziyor. Kanunlar güçlülerin elinde güçsüzlere karşı silah okuyor.
2) İnsanlar doğuştan ne iyi ne de eşittirler. Yalnızca güçlü ve güçsüzler vardır. Güçlünün güçsüzü yönetmesi, doğa gereğidir ve doğrudur. İnsan haklı olmaya değil, güçlü olmaya bakmalıdır.
Buradan yola çıkarak Devlet'in, bugün "insan değerler" başlığında ele aldığımız birikimin kaynaklarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
 
 *
Arap dünyasında ve Türkçede Eflatun adıyla da bilinen büyük Yunan filozofu Platon, daha 20'li yaşlarından Sokrates'in en parlak öğrencisidir. Sokrates'in ölüme mahkum edilmesi ve baldıran zehri içerek idam cezasını bizzat infaz etmesi, genç filozof Platon'u derinden etkiler ve o tarihten sonra bütün enerjisini, felsefe ile politika arasındaki ilişkiyi, iyi insanı, adalet kavramını ve ideal devlet düzenini araştırmaya adar. "Sokrates'leri öldürmeyecek bir devlet düzeni" arayışı ona Devlet'i yazdırır. Platon'un Devlet'i sadece "ideal" bir devletin ilk modeli değildir. Platon, insanın mutluluğu ile de aynı yoğunlukta ilgilenir. Ama Devlet'in önemi, biraz da ondaki düşünce zenginliği, düşünce üretme, üretilen düşünceleri gerekçelendirme, sorular sorarak adım adım kanıtlama, karşısındakini adım adım ikna etme ya da gerçeği ona buldurma yöntemleridir. Yani Platon'un, hocası Sokrates'ten öğrendiği ve bütün diyaloglarında kullandığı, soru - cevap esasına dayanan o ünlü tartışma yöntemi Devlet'te zirveye ulaşır.

Platon o yüzden fazla felsefi diyalog yazmıştır. Yunanca başlığı Politeia olan Devlet, bu diyalogların en önemlisi, en kapsamlısıdır. Devlet, ütopya kitapları dizisinin olmazsa olmazıdır. Platon'un amacı kuşkusuz bir ütopya yazmak değildir. Yine de Devlet, yazarının amacından bağımsız olarak, birçok araştırmacı tarafından "ütopyaların ilk örneği" olarak kabul edilmektedir. Kimine göre bütün ütopya kitaplarının babasıdır.
(Tanıtım Bülteninden)