Eminim ki geçip gitmiş olmasa “Geçmiş” zaman olmayacak.
Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. "Gelecek" ise henüz gelmedi.
"Şimdiki" zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı?
İnsanoğlunun Özgürlüğü İle Tanrı’nın Her Şeyi Önceden Bilmesi,
İnsanoğlunun Günahları Nedeniyle Cezalandırılması İle Tanrısal Sevgi ve
Merhamet Birbirleriyle Nasıl Bağdaşır?
Aurelius Augustin,375’te Kuzey Afrika’da,
Numidya’da doğar. Babası pagan, annesi Hıristiyandır. Kuzey Afrika’da
Hıristiyanlığın öncülüğünü yapanların çoğu gibi, o da hitabet eğitimi
almış, daha otuz yaşına gelmeden, Roma ve Milano’da hitabet dersi
vererek, oldukça zengin olmuştur. Gençliğinde hayli hoppa bir yaşam
süren Augustin, “annesinin duaları sayesinde” ve Milano Başpiskoposu
Ambrose’un etkisiyle, düzensiz hayatından vazgeçip Hıristiyan olur.
387’de Ambrose tarafından vaftiz edildiğinde tüm mal varlığını satıp
elde ettiği geliri fakir fukaraya dağıtacaktır. Bir süre daha kaldığı
İtalya’da kendisini Kilise işlerine adayan Augustin, Kuzey Afrika’ya
dönmek üzere çıktığı seyahatte annesini kaybeder. İzleyen travma, artan
bir iştiyakla dine bağlanmasını getirir. Nitekim Afrika’ya vardıktan
kısa bir süre sonra Hippo’daki kilisenin “âkil yaşlı”sı seçilecektir.
390’da başpiskopos olur. Ömrünün geri kalanını kilise işleriyle
uğraşarak, riyazet, ilahiyat, apolojetik, ibadet ve endüljans
konularında çok sayıda yazı yazarak geçirecektir. Augustin, antik
dünyanın Eflâtun’dan sonra gelen en parlak beyni olarak anılır,
yapıtlarının devrin tüm felsefi akımlarına ve edebiyatına tam anlamıyla
vakıf olduğunu gösterdiği söylenir. Tecrübesi, kavrayışı ve sezgisi,
insan doğasına derinlemesine nüfuz edebilmesini sağlamış, ilk bakışta
bir gençlik hatasının ötesine geçmeyen önemsiz bir anısı bile İtiraflar’da çarpıcı biçimde yer almıştır. (JS)
İtiraflar
Aziz Augustine
Kusursuz yasaların, hırsızlık yapmayı
yasaklıyor. Bunu insan yüreğine işledin, günahlar onu oradan silip
atamazlar. Hangi hırsız soyulmaya katlanır? Zengin bile yoksulluktan
çalmak zorunda kalanı bağışlamaz. Ben hırsızlık yapmak istedim ve
yaptım, yoksul değildim, ihtiyacım da yoktu, sırf can sıkıntısından ve
kötülük olsun diye çaldım. Hem de bende en iyisi bolca bulunan bir şeyi
çaldım. Çaldığım şeyden değil de çalmaktan ve günahtan zevk almak
istiyordum. Bağımızın yakınlarında bir armut ağacı vardı. Armutlar öyle
iştah açıcı da değillerdi. Gecenin karanlığından yararlanarak armut
ağacının yanına gittik ve ağacı silkeledik ve düşen armutları topladık.
Armutlarla oradan uzaklaştık. Kendimize ziyafet bile çekmedik. Birkaç
tane yedikten sonra kalanını domuzlara attık. Armutlar önemli değildi,
önemli olan yasak bir şeyi yapmaktı. İşte görüyorsun Tanrım, sonradan
acıdığın, batağın dibindeki yüreğimin halini. Yüreğim şimdi sana orada
ne aradığını söylesin. Sana bunu sırf kötülük olsun diye, hiçbir neden
olmadan yaptığını söylesin. Bu kötülük iğrençti ve ben onu seviyordum.
Kendimi mahvetmeyi seviyordum. Senin bulunmadığın yükseklikten aşağılara
yuvarlanan, bir şeyi utanma pahasına arzu etmeyi değil de utancı
arzulayan ruhun rezilliği!
İtiraflar Serisi 3, Kaktüs Yayınları, 2007, Türkçe çeviri: Dominik Pamir.
Augustin, Tanrı’nın Şehri’nde
sadece paganların Hıristiyanlığa yönelttikleri eleştirileri
cevaplamakla kalmaz, Tanrı gerçeğini ve O’nun tüm insanları gözettiğini,
Aziz Pavlus’un Atina ihtiyar meclisinde yaptığı konuşmaya
gönderme yaparak anlatır. Augustin’e göre, inanmayanların hiç bilmeden
tapındıkları Meçhul Tanrı, onların meseleleriyle de ilgilidir. “Bir
yanda inananlar, bir yanda inanmayanlar” ikiliğin dünyadaki tüm
toplumlarda var olduğunu, hep olmuş olduğunu söyler.
Augustin, ikinci ve onuncu kitabında, “Tanrı’nın Şehri’nin
Kurucu Hz. İsa yerine, kendi tanrılarını tercih eden ve O’nun
müritlerinden öldüresiye nefret eden düşmanları”nın argümanlarını
çürütür. Tartışma sırasında konu, Tanrı’nın bütün bu süreçteki rolüne ve
ilahi iradenin, O’nu bilmeyenlerin/tanımayanların üzerindeki
denetiminin tezahürüne gelince şöyle söyler:
Tanrı’nın Şehri
Aziz Augustine
Kaderi, ana rahmine düşüş, doğum veya
herhangi bir başka başlama/başlangıç esnasında gökyüzündeki yıldızların
düzenine değil, olayların oluş nedenlerine bağlayanlar var. Bunlarla
sözcükleri nasıl kullandıklarına bakarak uzun uzun tartışmanın anlamı
yok, zira söz konusu nedenlerin sırasını ve birbirleriyle ilişkisini
Tanrı’nın iradesine ve gücüne atfetmekteler. Tanrı’nın hiçbir şeyin
düzenden yoksun olmasına izin vermediğine ve olacakları önceden
bildiğine inanmakta haklıdırlar. Çünkü Tanrı, yapılan seçimlerin değilse
bile, her nedenin nedenidir.
Kader sözcüğüyle ifade etmek
istedikleri, öncelikle gücü her şeye yeten Yüce Tanrı’nın iradesidir. Şu
dizeler, sanırım Annaeus Senaca’nın:
Evrenin sahibi Baba Tanrı, nerede veya nereye olursa olsun,
Gecikmeden, yüreğimi korkusuzca iradene itaate yönlendir.
Eğer doğruya ve iyiye (yine de) direnirse iradem,
(Başıma gelebilecek) Her türlü bela yaşlı gözlerle kabulüm.
Kader insanoğlunu -ister istemez- yönetir veya sürükler.
Görüldüğü üzere, son satırdaki kader
sözcüğüyle, adını ilk satırda andığı ‘Baba Tanrı’nın iradesini
kastetmektedir. Bu iradeye tabi olmaya hazırdır; yönlendirilmeye,
gerekiyorsa, istemeyerek sürüklenmeye razıdır. Gerçek şudur ki, “Kader
insanoğlunu -ister istemez- yönetir veya sürükler.”
Aynı fikir, Cicero tarafından Latinceye çevrilen Homer’in satırlarında da yansır:
İnsanoğlunun aklı dünyevi yoluna (hallerine) yansıyan,
Yüce Jüpiter tarafından yansıtılan her parıltıyla yönlenir.
Cicero şairin bu konularda yetkin
olduğunu düşünmemiştir elbet, ama Stoacı filozofların -kaderin gücünü
savunurlarken- Homer’in söz konusu dizelerinden alıntı yaptıklarına
işaret etmek ister. Dolayısıyla, burada bir sorun var; şairin ne
düşündüğü sorunu değil, filozofların ne düşündüğü sorunu. Bu satırlardan
açıkça anlaşılıyor ki, kader derken adına Jüpiter dedikleri ve her
türlü kadere hükmeden en yüce ilahi vasfı kastetmekteler.
Cicero Stoacıların yanlışını kanıtlamaya
yeltenir, ama bunu kehaneti bertaraf etmeden yapmanın yolunu bulamaz;
yerine, geleceğe dair tüm öngörüyü/kehaneti inkâra yönelir. Geleceği ne
insanoğlunun ne de Tanrı’nın öngörebileceğini, yani kehanet diye bir şey
olmadığını ispat etmek için elinden geleni yaparken, kendini fikir
çürütmek gibi kolaycı keramete hapsedip en açık kehanet vakalarını bile
temelsiz argümanlarla yadsır. Cicero, aslında bunu da yapamamış, ama
astrologların öngörülerini -zaten çelişkili olduğu için- ustaca
çürütmüştür.
Oysa yıldızlara bakarak kehanette
bulunan astrologlar, geleceğe dair öngörüyü/kehaneti inkâr eden
Cicero’ya kıyasla, hakikate çok daha yakındır; zira Tanrı’nın varlığını
kabul eden bir insanın, O’nun geleceği bildiğini kabul etmemesi abestir.
Cicero bunun farkına varmıştır, ama Kutsal Yazı’nın, “Akılsız, içinden
‘Tanrı yok!’ der”
sözlerini kanıtlarcasına aceleci (düşüncesiz) davranmıştır. Bunu bizzat
yapmadığı doğru, çünkü çok riskli olacağının farkındaydı. Yerine İlahların Doğasına Dair adlı çalışmasında, bu görevi -Stoacılarla tartışarak ilahi varlığı inkâr etme rolünü- Cotta’ya verdi. Kendisi için de Stoacı duruşu savunan Lucilius Balbus rolünü seçti; ne ki, Kehanete Dair adlı çalışmasında kehanete bizzat ve açıkça saldırdı.
Cicero’nun kader kavramını reddederek,
sanki özgür iradeyi savunuyormuş gibi yaptığı da doğru. İşaret ettiği
husus, geleceğe dair bilgiye sahip olunabileceğinin kabulü halinde,
kaderin -mantıken- inkâr edilemeyeceği gerçeğiydi.
Ne var ki, filozofların söz konusu
çetrefil anlaşmazlıkları ve tartışmalar bir yana, Yüce Tanrı’ya
inandığını itiraf eden bizler, O’nun iradesine, O’nun yüce gücüne
inandığımız gibi, O’nun her şeyi önceden bildiğine de inanıyoruz. Ve
seçimlerimizi özgürce yapmaktan korkmuyoruz, çünkü buna mecburuz, ama O
-ki her şeyi bilen olarak kandırılamaz- seçimimizin ne olacağını önceden
biliyor. Cicero’nun karşı çıkışının ardında, işte bu korku var. Her
şeyi kadere bağlamalarına rağmen, Stoacıların her şeyin olması gerektiği
için olduğunu kabul etmelerinin ardında da bu korku vardı.
O halde, şimdi, geleceği bilmeye dair bu
münasebetsiz tartışmada Cicero’yu inkâra yönelten korkuyu inceleyelim.
Şöyle karşı çıkıyor: Şayet geleceği bilecek olsaydık, her olay önceden
tahmin edildiği sıralamada (düzen içinde) vuku bulurdu. Öyle olsaydı,
bu, olayların tam da bu sırayla (bu düzenleme çerçevesinde) vuku
bulacağı bilgisinin, Tanrı katında kesin olduğu anlamı çıkardı.
Olayların hangi sırayla (düzen içinde) vuku bulacağının kesin olarak
bilinmesi, nedenlerinin de kesin olarak bilinmesi demektir; zira hiçbir
olay, öncesinde vuku bulan etkin bir neden yok ise vuku bulmaz. Olaylara
yol açan nedenler silsilesi kesin olarak bilinseydi, diyor Cicero, o
zaman vuku bulan her şey kaderde var demektir. Bu doğruysa, bu her şeyin
bize rağmen vuku bulduğu, yani iradi olarak seçim yapamayacağımız
anlamına gelir. Ama bu durumu kabullenmemiz halinde, diye devam ediyor
Cicero, insan yaşamı altüst olur. Yasalar boşuna yapılmış; yermenin veya
övmenin, azarlamanın veya öğüt vermenin anlamı kalmamış; iyi olanı
ödüllendiren, kötü olanı cezalandıran adalet temelsiz kalmış demektir.
Cicero’nun geleceğin önceden
bilinebileceği iddialarına karşı çıkmaktaki amacı, toplumu aksi durumun
ima ettiği liyakatsızlık, akılsızlık ve tehlikeden korumaktı. Cicero,
inançlı bir zihnin yaptığı (olası) seçimleri, şu iki alternatifle
sınırlar: ya iradi seçim ya
önbilgi/kehanet. Her ikisinin de var olabilmesi imkânsızdır sanki. Biri
geçerliyse, diğeri değildir. Birini seçersek diğerini kaybederiz.
Cicero, tüm yüce gönüllülüğü ve
bilgeliğiyle ve aklında insan doğasını elinden geldiğince korumaktan
başka bir şey olmaksızın, kendi seçimini özgür (iradi) seçimden yana
yaptı. Önceden bilmeyi, bu tercihini kesinleştirmek için reddedip
insanları özgürleştirmek adına onların Tanrı’dan vazgeçmelerine yol
açtı.
İnançlı bir insan ikisine de muhtaçtır,
ikisini de arzular. İkisine de inandığını itirafla, ikisine de sıkı
sıkıya sarılır. Ama nasıl, diye soruyor insan. Geleceği önceden
bilebiliyorsak, mantıklı adımlar ata ata özgür iradeye yer olmayan bir
noktaya ulaşırız. Öte yandan, irade gücünden hareket edersek adımlarımız
bizi tersi yöne, yani önceden bilmenin var olmadığı yere götürür.
Tersten bakalım: Eğer özgür seçim varsa, her şey kader tarafından
belirlenmiyor demektir. Her şey kader tarafından belirlenmiyorsa, o
zaman olayların nedenleri belirli bir düzenden (sıralanmadan) yoksun
demektir. Eğer olayların nedenleri belirli bir düzenden (sıralanmadan)
yoksunsa ve hiçbir olay önceden vuku bulan etkin bir neden olmaksızın
vuku bulamayacağına göre, olaylar Tanrı katında da belirli bir düzenden
(sıralanmadan) yoksun demektir. Olaylar Tanrı katında belirli bir
düzenden (sıralanmadan) yoksunsa, o zaman her şey O’nun bilgisi
dahilinde olmuyor demektir. Her şey O’nun bilgisi dahilinde olmuyorsa, o
zaman, diyor Cicero, vuku bulan olaylar Tanrı katında önbilgiden
yoksundur.
Tanrı’ya böylesi açık (cüretkâr) ve
saygısız bir saldırı karşısında tavrımız, Tanrı’nın her olayı vuku
bulmadan önce bildiğini; başka türlü hareket edemeyeceğimizi
hissettiğimiz ve bildiğimiz her yerde, kendi irademizle seçim
yaptığımızı söylemektir. Biz, her şeyin kadere bağlı olduğunu
söylemediğimiz gibi, “kader” sözcüğünün hiçbir anlam taşımadığını,
dolayısıyla hiçbir şeyin kadere bağlı olamayacağını söylüyoruz. “Kader”
sözcüğü anlamsızdır, çünkü bu sözcüğü kullananların zihnindeki (sözde)
gerçeklik -yani, ana rahmine düşüş ya da doğum anında yıldızların
düzeni- tam bir yanılsamadır.
Nedenlerin düzenindeki (sıralanmasındaki) Tanrısal irade gücünü elbet inkâr etmiyor, ama bu düzene “kader” adını -“fate” sözcüğünün “fari”den
türediğini de unutmayarak- vermiyoruz, çünkü Kutsal Yazılar’ı inkâr
edemeyiz: “Tanrı bir şey söyledi, ben iki şey duydum: Güç Tanrı’nındır,
sevgi de senin, ya Rab! Çünkü sen herkese yaptığının karşılığını
verirsin.”
Buradaki ‘bir şey’ ifadesi, ‘ilk ve son olarak’ anlamına gelir. Tanrı
ilk ve son olarak konuşmuştur, çünkü yapacaklarını değişmez bir biçimde
bilir.
Ne var ki, burada işaret etmek
istediğimiz husus şu ki, nedenlerin düzeninin (sıralamasının) Tanrı
tarafından kesin olarak bilinmesi, iradi seçimlerimizin güçsüz olduğunu
göstermez. Aslında, yaptığımız seçimler Tanrı katında kesin olarak
bilinen nedenlerin düzenine (sıralanmasına) uygundur, çünkü insanoğlunun
yaptığı seçimin belirleyicisi onun kendi davranışıdır. Dolayısıyla, her
şeyin nedenini önceden bilen Tanrı, yaptığımız seçimlerin nedenlerinin
de bu nedenlerin arasında ve davranışlarımızın nedeni olarak bulunduğunu
bilmemezlik edemez.
Bu manada, hiçbir olayın önceden vuku
bulan etkin bir neden olmaksızın vuku bulamayacağını söyleyen Cicero’nun
yanlışını, tam da bu sözlerle, kendi sözleriyle kanıtlamak kolay.
Hiçbir olayın nedensiz vuku bulamayacağını söyleyip sonra da her nedenin
kaderde olmadığını iddia etmek onu kurtarmaz, çünkü bazı nedenler
rastlantısal veya doğal veya iradi olabilir. Cicero, hiçbir olayın
nedensiz olmadığını kabul etmiş durumda; tek başına bu bile onun
yanlışını kanıtlamaya yeter.
Rastlantısal denilen nedenlere gelince,
bunlar gerçekdışıdır diyemeyiz. Ama şunu diyebiliriz ki, bunlar
kuluçkadadır, yani bir anlamda sahici Tanrı’nın veya O’nun meleklerinin
iradesinde saklıdır. Ve tabii, Cicero’nun “doğal” dediği nedenlerle,
doğanın (kâinatın) Müellifi ve Müteahhit’i olan Tanrı’nın iradesinden
büsbütün kopamayız. Geriye iradi nedenler kalıyor. Bunlar Tanrı’nın veya
meleklerin veya insanların veya bazı hayvanların seçimleridir; tabii
eğer “seçim”den kastımız mantıksız hayvanların kendileri için neyin iyi
neyin kötü olduğunu bulmak veya bunlardan sakınmak için başvurdukları
içgüdüsel hareketleri kastetmiyorsak. Meleklerin seçimleri derken,
Tanrı’nın melekleri olarak nitelediğimiz iyi olanlardan veya şeytani ya
da Şeytan’ın melekleri olarak nitelediğimiz kötü olanlardan
bahsediyorum. İnsanlara gelince… İyi insanların yaptığı seçimler de var,
kötü insanların yaptığı seçimler de.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki,
olayların etkin nedenleri iradi olanlardır; bir diğer ifadeyle ruh veya
nefesle aynı türdendir. Havanın veya rüzgârın nefes aldığı söylenebilir
elbet, ama bu, bedene can veya ruh veren nefesle aynı şey değildir. Her
şeye can veren, her şeyi ve yaratılmış olan her ruhu Yaradan, Tanrı’dır;
Tanrı elbette bir Ruh, ama yaradanı olmayan Ruh’tur. O’nun irade gücü
yaratılmış olan ruhların iyi seçim yapmalarına yardımcı olurken, kötü
seçim yapanları yargılar; bazılarına güç verir, bazılarına vermez ve
hepsine buyurur.
Tüm yaradılışın Yaradan’ı olarak -her
seçimi O yapmadığı halde- her türlü gücü bahşeden O’dur. Kötü seçim
O’ndan değildir, çünkü O’nun yarattığına ters düşer. Bedenler de irade
gücüne tabidir. Bazı bedenler bizim irademize, tüm ölümlü hayvanların
iradesine, ama daha ziyade insan iradesine tabidir. Bazı bedenler ise
meleklerin iradesine tabidir, ama şurası muhakkak ki, tıpkı tüm iradeler
gibi, her beden de Tanrı’nın iradesine tabidir ve O’nun bahşettiği güç
kadar güçlüdür.
Böylece, her şeyin nedeni Tanrı’dır. O
yapılış nedenidir, ama (kendisi) yapılmamıştır. Başka nedenler de yapar,
ama yaratılan tüm ruhlar ve özellikle de akıl sahibi olan ruhlar gibi,
kendileri yapılmıştır. Etkenden ziyade edilgen olan maddi nedenler etkin
nedenlerden sayılmaz, çünkü (onlara yön veren) içsel ruhun irade
gücüyle sınırlıdır.
Nedenlerin düzeninin (sıralanmasının)
Tanrı katında önceden biliniyor olması, irade gücüne sahip olmadığımız
anlamına gelmez, çünkü yaptığımız seçimlerin söz konusu nedenlerin
düzeninde (sıralamasında) önemli bir yeri vardır.
Dolayısıyla, bırakın Cicero bu düzenin
(değişmez) kader ya da kader olarak adlandırdıkları gerçeklik olduğunu
iddia edenlerle tartışadursun. Bizim itirazımız, genellikle yanlış anlam
yükledikleri “kader” sözcüğüne. Cicero’ya gelince; nedenlerin düzeninin
(sıralamasının) değişmez olduğunu ve Tanrı katında açıkça bilindiğini
kabul etmediği için ona Stoacılardan da çok itirazımız var. Cicero ya
Tanrı’nın varlığını inkâr etmeli -ki Tanrıların Doğasına Dair
adlı çalışmasında, buna Cotta’ya yaptırmak suretiyle cüret etti- veya
Tanrı’nın varlığını kabul ettiği halde, O’nun her şeyi önceden bildiğini
kabul etmiyorsa, sözleri “Akılsız, içinden Tanrı’yı yok der!”e çıkar.
Gerçek şu ki, geleceği bilmeyen varsa, o kesinlikle Tanrı değildir.
Vardığımız sonuç, Tanrı’nın bizden
istediği ve yapabileceğimizi önceden bildiği her şeyi yapacak irade
gücüne sahip olduğumuzdur. Bu güç, gerçek bir güçtür. (İnsanlar)
Yapabileceklerini mutlaka yapacaklardır, çünkü Tanrı onların ne
yapacaklarını önceden bildiği gibi, tam da öyle yapacaklarını bilir ve
yanılmaz. Dolayısıyla, şayet “kader” sözcüğünü herhangi bir şey için
kullanacak olsaydım, Stoacıların keyfi olarak “kader” dedikleri nedenler
düzeninin (sıralamasının) iradi seçimi elimizden aldığını kabul
etmektense, “kader”i zayıf insanlar, “seçim”i -zayıf insanları elinde
tutan- daha güçlü olanlar için kullanırdım.
Demek oluyor ki, Stoacıları, olayların
nedenlerini ayırıma tabi tutacak kadar ürküten bir ihtiyaçtan korkmamıza
gerek yok. Onlar birtakım nedenleri zorunlu nedenler olmaktan
çıkarırken, bazılarını bunun dışında tuttular; bunların arasında
irademiz de var. Oysa ihtiyaca (zorunluluğa) tabi olan irade özgür
olamaz.
Şimdi, şayet ihtiyaçtan (zorunluluktan)
kastımız hiçbir şekilde gücümüz dahilinde olmayan bir şey ise, yani ölüm
gibi iradi olarak karşı çıksak da olan bir şey ise, iyi veya kötü bir
yaşam sürme seçiminin böylesi bir ihtiyaca (zorunluluğa) tabi olmadığı
açıktır. Yapmayı seçmediğimiz için yapmayacağımız pek çok şey olduğu bir
gerçek. Tek başına istiyor olmak bile buna bir örnek. Çünkü eğer istek
var ise, isteklilik de vardır, yoksa yoktur. Seçmek istemiyorsak, seçim
olmayacaktır. Öte yandan, şayet ihtiyacı (zorunluluğu) “bir şey şöyle
olmalı veya şu veya bu şekilde gerçekleşmeli” olarak algılıyorsak, böyle
bir ihtiyacın (zorunluluğun) özgür irademize ipotek koyduğundan
korkmamız için bir neden görmüyorum. Tanrı ebedi ve ezeli olmalı ve her
şeyi önceden bilmeli derken, O’nun yaşamını ve her şeyi önceden biliyor
olmasını ihtiyaca (zorunluluğa) bağlamıyoruz. Ölümsüzdür veya yanılmaz
derken de O’nun (teslim ettiğimiz) gücünü azaltmıyoruz. Bunlar, bertaraf
edilmesi halinde, Tanrı’yı olduğundan daha güçsüz gösterir ve
imkânsızdır. Ölümsüzse de, yanıltılamaz (kandırılamaz) olsa da Tanrı’nın
gücü her şeye yeter, bu doğru. Tanrı her şeye kadirdir diyoruz, çünkü
istediği her şeyi yapar ve katlanmak istemediği hiçbir şeye katlanmaz.
Kendine rağmen katlanıyor olsaydı, O’nun her şeye kadir olduğunu
söyleyemezdik elbet. Zaten her şeye kadir olduğu içindir ki, O’nun söz
konusu olduğu yerde bazı şeyler imkânsızdır.
Bize gelince, herhangi bir seçim yapacaksak özgürce yapmamız lazım
derken, doğruyu söylüyoruz, ama bu özgür seçimi, özgürlüğümüzü ortadan
kaldıracak bir ihtiyaca (zorunluluğa) tabi kılmıyoruz. Dolayısıyla,
seçimlerimiz kendimizin ve yaptığımız her seçim, eğer yapmasaydık,
seçmediğimiz bir şeyin vuku bulmasına yol açacaktı. Bir insanın (bazı
şeylere) başkaları istediği için katlanması, kendi isteğine rağmen
katlanması bile -katlananın iradesiyle olmasa da- gönüllü bir tutumdur.
İnsanoğlunun iradesi, bu güç Tanrı’nın izniyle verilmiş olsa da, daima
üstün gelecektir. (Çünkü nerede yaptığı seçimin icabını yerine
getiremeyecek kadar güçsüz bir irade varsa, bu onun daha büyük bir
iradenin gücüyle engellendiğine/geciktirildiğine işaret eder. Bir başka
irade olmasa, böyle bir durum için iradeden yoksundur diyebilirdik, ama
sadece bir başkasının iradesinden değil, seçim yaptığı halde icabını
yerine getiremeyenin iradesinden.) Dolayısıyla, insanoğlunun kendi
iradesi dışında acı çekmesi, onun veya meleklerin veya yaratılmış olan
herhangi bir başka ruhun seçimine değil, iradeye istediği gücü veren
Tanrı’nın seçimine atfedilmelidir.
Bu demek değildir ki, Tanrı iradi
seçimimizin ne olacağını önceden bildiği için güç vermedi, çünkü O,
önbilgiye sahipti. Dahası, neye iradi olarak niyet edeceğimizi öngörmüş
olan Tanrı, hiçbir şeyi değil, bir şeyi öngördü; dolayısıyla O öngörüyor
olsa da irade gücünden yoksun değiliz.
Sonuç olarak, özgür seçimden vazgeçip
ilahi önbilgiye sığınmak zorunda olmadığımız gibi, Tanrı’nın
önbilgisinin özgür iradenin şartı olduğunu -Tanrı korusun!- inkâra
kalkışmamalıyız. Bizler her ikisini de kabul ediyoruz. Gerek Hıristiyan
gerekse filozof olarak bizler, Tanrı’nın önbilgisini inancımızın bir
parçası, özgür seçimi sorumlu yaşamın şartı olarak -yani her ikisini de-
itiraf ediyoruz. Tanrı’ya duyulan inançta yanlış yapılırsa, doğru
yaşamak kolay olmaz.
Tanrı’nın gücü sayesinde özgürce var
olan ve var olacak bizler, O’nun önceden bildiğini özgürlüğümüz yüzünden
inkâr edemeyiz. Nitekim yasalar boşuna değil; paylamalar ve
cesaretlendirmeler, övgü ve suçlama da öyle. O bunları öngördü, çünkü
öyle gerekiyordu. O’nun lütfuna nail olmak için ettiğimiz dualar da
yararlı, çünkü duaları da dua edenlere istediklerini bahşetmek üzere
öngörmüştü. Yapılan iyi şeyleri ödüllendirmek, kötü şeyleri
cezalandırmak için ihdas ettiği düzen adildi. Çünkü kimse, Tanrı önceden
biliyordu zaten diye günah işlemez. Aslında, insanoğlunun kendi
günahından kendisinin sorumlu olmasının nedeni de, O’nun önbilgisi
olduğundan ve yanıltılamayacağındandır. İşlenen günahın sorumlusu kader,
şans ve benzeri değil, bizzat insanoğludur. Günah işlemek insanoğlunun
kendi seçimidir; Tanrı, böyle bir seçim yapmayanı da öngörür/bilir.
Augustin,
Antik Çağ filozoflarının ortaya attığı Hıristiyanlığa dair sorularla
yüzleşip bunların yol açtığı sorunların üstesinden gelme ihtiyacındadır.
“Dini ibadetinde felsefe gözetmeyen veya iman edercesine felsefe
yapmayanlar”ın
kabulü olmayacağını söyleyen Tertullianus’un açıkça dile getirdiği “ya
Atina ya Yaruşalem (Kudüs)” ikilemi, onu tatmin etmemiştir. Augustin Tanrı’nın Şehri’nin
sekizinci kitabında, bu inkârın kendinden önceki paganların felsefi
yazılarına aşina olan bir Hıristiyan için ne anlama geldiğini tartışır.
Sokrat’ın öğrencileri arasında, Eflâtun,
diğerlerini haklı olarak gölgeleyen, en parlak öğrenciydi. Atina’da
doğmuştu, iyi bir ailedendi. Rahatlıkla denebilir ki, olağanüstü
yeteneğiyle kendi müritlerinden üstündü. Nitekim ne kendi dehasının ne
de Sokrat eğitiminin mükemmel bir felsefe sistemi geliştirmeye
yetmeyeceğini görüp bilgisini arttırmak umuduyla yakın, uzak her yeri
gezdi. Mısır’a gidip burada itibar gören kadim kültür ve inançları
öğrendi. Oradan, Pisagor Akademisi’yle ünlü güney İtalya’ya geçti ve
buradaki seçkin hocalardan İtalyan felsefesine dair muteber her şeyi
başarıyla soğurdu.
Eflâtun, hocası Sokrat’a bambaşka bir sevgi beslerdi. Öyle ki, Diyaloglar’ın
neredeyse tümünde Sokrat’ı -tüm çekiciliğiyle- kendine sözcü yaptı;
sadece ahlaki konulara dair düşüncelerini değil, tüm öğrendiklerini veya
bizzat keşfedebildiklerini ona söyletti.
Bilgeliğe iki yoldan varılır: Eylem ve
tefekkür. Dolayısıyla felsefenin bir yarısı eylemsel, diğer yarısı
düşünseldir diyebiliriz. Eylemsel olan kısım yaşamın nasıl yaşandığıyla,
yani ahlaki değerlerin nasıl işlenip geliştirileceğiyle ilgilidir.
Düşünsel felsefe doğal nedenselliği ve bu itibarla hakikati göz önünde
bulundurur. Tatbiki bilgelikte Sokrat’ın üstüne yoktu; Pisagor
tefekkürden yanaydı ve tüm dehasını buna adadı.
Eflâtun’un üstünlüğü, bu ikisini daha da
mükemmel bir felsefede birleştirip ortaya çıkan bütünü üçe ayırmaktır:
Bunlardan birincisi, eyleme dair olan ahlak felsefesi; ikincisi, amacı
doğal felsefe olan tefekkür; üçüncüsü ise hakikat ile yanılgının
ayrımını yapan rasyonel (akılcı) felsefedir. Bunlardan sonuncusu hem
eylemsel hem düşünsel olmak zorundaysa da bir hakikat tasavvuruna ulaşma
iddiasında olan tefekkürdür. Dolayısıyla, bu üçe bölünmüşlük,
eylemsellik ve düşünsellik ayırımını felsefe bütününün bileşenleri
olmaları itibariyle hükümsüz kılmaz. Söz konusu her üç bölümün her biri
itibariyle Eflâtun’un duruşunun ne olduğunu söylemek -yani, eylemlerin
sonucuna, doğadaki nedenselliğe, mantığın (zihnin) ışığına dair ne
biliyor veya neye inanıyordu- acelecilik olur, burada yeterince
tartışmak ise uzun sürer.
Eflâtun, hocası Sokrat’ın herkesce
bilinen bir huyuna, bilgisini ve düşüncesini kendine saklama huyuna
hayrandı ve buna öykünürdü. Sokrat’ın sözcü olarak yer aldığı
çalışmalarında, önemli konularda bile kendi görüşlerinin ne olduğunu tam
olarak tespit etmek zordur. Bununla beraber, yazılarında ileri sürdüğü
-kendisine veya başkalarına ait olmakla birlikte hoşuna giden-
görüşlerinin birkaçı burada hatırlanıp anılmalıdır inancındayım.
Eflâtun, yazılarında yer yer bizlerin inandığı ve savunduğu sahici
dinden yanadır, ama bazen de -mesela, monoteizm ile politeizmin ölümden
sonra gelen saf, sonsuz mutluluk itibariyle göreli değeri- karşıymış
gibi görünür; Eflâtun’un en iyi müritleri hakkında, yani saygınlığıyla
diğer tüm pagan filozofların ötesinde/üstünde olan bir hocanın
öğretilerini en yakından izleyip en iyi anlayanlar için diyebiliriz ki,
hiç değilse Tanrı’ya dair gerçekleri, O’nun tüm varlığın, tüm düşüncenin
nedeni ve yaşayan her şeye hükmedeni olduğunu kavramışlardır. Bu
doğruların birincisi doğaya, ikincisi akla, üçüncüsü ahlak felsefesine
dairdir…
Augustin,
On Bir ila On Dördüncü kitaplarında “iki şehrin” orijinini (özünü) ele
almıştır: Tanrı’dan kopuk insanların Dünyevi Şehir ile insanlık
tarihinin herhangi bir çağında doğru/sahici Tanrı’ya inanan insanların
Semavi Şehri. Bu tartışmayı şöyle sonlandırır:
(…) Her şeye kadir Yüce Tanrı, tüm
mahlûkatın Yaratıcısı ve Hükümdarı, tüm iyi niyetleri kutsayan ve
merhamet bahşeden ve tüm kötü niyetleri hak ettikleri mahvoluşa terk
eden Tanrı, Tanrı’nın Şehri’ni
belirli sayıda azizle meskûn kılacak müspet bir plandan yoksun değildi.
Şehrin insan soyunun düşkünleri arasından seçilenlerle doldurulması
gerekiyordu, O’nun ilahi aklı böyle buyurmaktaydı. Tabii, bir zamanlar
insanlığın büyük bir kısmı, tabir yerindeyse, kökten bozulmuştu;
dolayısıyla O’nun öngördüğü şehre layık olanlar şüphesiz vardı. Bu
insanlar, diğerlerinden, ancak O’nun mağfiretiyle belirlenip
ayrılabilirdi. (Bu insanlar) O’nun mağfiretinin ne kadar büyük olduğuna
sadece kendi kurtuluşlarıyla değil, lanetten kurtarılmayanlara verilen
ölüm cezasıyla tanık oldular. Çünkü kimse, kendi ayrıcalıklı masuniyeti
ile cezalandırılan halkın haklı olarak paylaşmış olduğu kaderi
arasındaki farkı açıkça görüp O’nun, kendisini kurtaran mağfiretinin ne
denli büyük olduğunu inkâr edemez.
Şimdi, Tanrı’nın, günah işleyeceğini
önceden bildiği insanları neden yarattığı sorusuna cevap verelim.
Yarattı, çünkü işlenen suç karşılığında nasıl bir cezayı hak ettiklerini
ve O’nun mağfiretiyle nasıl bağışlanacaklarını, onlar nedeniyle ve
onlar vasıtasıyla göstermek istedi. Zira O’nun yarattığı ve hükmettiği
bütün bir gerçekliğin ahengi, günahkârların sapkınlığı yüzünden
bozulamazdı.
Söylediklerim günah işleyen insanlar
kadar günah işleyen melekler için de geçerli. Onlar “Tanrı’nın kendi
iradesiyle gerçekleştirdiği büyük mucizelere karışamazlar”
Yarattığı şeylere uygun yetenekler dağıtırken, o her şeyi önceden bilen
ve gören Tanrı, iyiyi ve kötüyü hayra dönüştürmeyi de bilir. Bu yüzden,
inatçılığa mahkûm ettiği kötü meleği -ki, onun ilk kötüden kaynaklanan
günahını bir daha (iyiye) dönemeyecek biçimde cezalandırmıştı- iyi bir
amaçla kullanmaması için bir neden yoktu. Tanrı, bunu kötü meleğin ilk
insanı, (Âdem) baştan çıkarmasına izin vererek yaptı. Oysa ilk insan
yaradılışı itibariyle iyiydi, yani doğuştan iyi niyetliydi.
Burada işaret etmek istediğim şudur ki,
ilk insan (Âdem), iyi bir insan olarak Tanrı’ya sığınabilseydi veya
Yaradan’ın bilgeliğinin yanı sıra kendi iradesine güvenebilseydi, kötü
meleğe mutlaka direnebilir; bu iradeyi Tanrı’nın yardımıyla sağlam
tutabilseydi, O’nun tarafından ödüllendirilmeye hak kazanır veya
Tanrı’dan ayrı düştüğü için iradesi sarsılır ve bir o kadar hak ettiği
sona mahkûm olurdu. Dikkat ederseniz, insanın Tanrı’ya güven duyması,
sadece O’nun yardımıyla mümkündür ve bu olumlu bir tutumdur. İnsanın
sadece kendi iradesine güvenmesi ise olumsuzdur, çünkü ilahi iradenin
sunduğu lütuftan uzak düşmüş olur ve öz iradesiyle yaptığı seçimin olası
sonuçlarından birine katlanmak zorunda kalır.
Bu, yaşam için de geçerlidir. Bir
bedende yaşıyor olmak, seçime tabi olmayan, olumlu bir durum olmakla
birlikte, ancak gıda almak suretiyle mümkündür. Oysa bir bedende
yaşamayı seçmemek, intihar vakalarında olduğu gibi, kendi irademiz
dahilindedir ve olumsuzdur. Dolayısıyla gerektiği biçimde yaşaya kalmak,
Cennet’in Bahçesi’nde bile bir seçim meselesi değildir, Tanrı’nın
yardımına muhtaçtır. Oysa kötü yaşamak, ki böyle yaşanmamalıdır, insanın
elindedir. Bu yüzden, mutluluğu uzatmak veya kısa kesmek bizim
sorumluluğumuz olduğu gibi, kısa kesmenin cezası da bizim
sorumluluğumuzdur.
Bu durumda, insanın gelecekteki
düşüşünü/çöküşünü önceden bilen Tanrı, insanı kıskanan, ondan nefret
eden meleğin onu baştan çıkarmasına izin vermiş olabilir. Tanrı
insanoğlunun, ona acı çektirecek zaaflarını gayet iyi biliyordu; ama
daha da önemlisi, bir âdemoğlunun Şeytan’ı -O’nun yardımıyla- nasıl alt
edebileceğini ki, azizler daha da büyük bir zafer kazansın, biliyordu.
Bütün bunlar öylesine başarılı bir biçimde kotarılmıştı ki, gelecekte
hiçbir şey Tanrı’dan habersiz vuku bulmayacak ve fakat bu önbilgi hiçbir
şekilde insanı günah işlemek zorunda bırakmayacaktı. Tanrı’nın amacı,
melek veya insan, tüm rasyonel mahlûkata nedenlerin doğurabileceği
sonuçlar ile Tanrı’nın himayesi altında olmanın farkını, kendi yaşam
tecrübelerinin ışığında göstermekti. Tabii, hiç kimse meleklerin veya
insanların düşüşünü/çöküşünü önlemeye Tanrı’nın gücünün yetmeyeceğini
söylemeye veya buna inanmaya cesaret edemezdi. Ama Tanrı kendi gücünü
kullanmamayı seçti ve başarıyı da başarısızlığı da yarattığı mahlûkatın
seçimine bıraktı. Böylelikle, kibrin ne büyük kötülüklere gebe olduğunu,
oysa Tanrı’nın inayetinden iyilik doğacağını göstermiş olacaktı.
Anlaşıldığı gibi, iki ayrı sevgiden, iki
ayrı toplum neşet etti. Dünyevi toplum, Tanrı’dan bile nefret etmeye
cüret eden, bencil bir sevgiyle gelişirken, azizlerin benliği ayaklar
altına almaya hazır cemaatinde, Tanrı sevgisi kökleşti. Kısacası, ilk
toplum kendi kendine yetmekle övünürken, ikincisi Tanrı’ya inanıyor ve
güveniyor. Dünyevi Şehir’in insanları, insanlara sena ederken, diğeri
için en büyük mutluluk (zafer) Tanrı’nın sesini vicdanın tanıklığında
duymak. Biri başını kendisiyle övünerek kaldırıyor; diğeri Tanrı’ya “ya
Rab, çevremde kalkansın, onurum, başımı yukarı kaldıran sensin,” diyor.
Dünyevi Şehir’de hem hükümdarlara hem de
hükmettikleri insanlara, hükmetmeye duyulan ihtiras hükmeder; oysa
Tanrı’nın Şehri’nde insanlar, görev sorumluluğu veya emre itaat saikiyle
hizmet ediyor olsalar da bunu hayırseverlik duygusuyla yapar.
Şehirlerden biri liderini kendi gücünün sembolü olarak sever; diğeri
Tanrı’sına, “Seni seviyorum, gücüm sensin, ya Rab, benim kayam,
sığınağım, kurtarıcımsın,”
der. Bunun sonucu olarak, Dünyevi Şehir’deki en akıllı insan bile
insana göre yaşar ve bütün amacı bedenin iyiliği veya aklın iyiliği veya
ikisinin de iyiliğidir. Burada yaşayanların bazıları Tanrı bilgisine
sahip olsalar da “onu Tanrı olarak ululamamış ya da O’na şükran
sunmamış, akılcı olmakla boşuna övünüp şuursuz akıllarını
karartmışlardır. Çünkü akıllı olduklarını iddia ederlerken -yani, kibrin
tahakkümünde kendi ferasetleriyle övünürken- “düşüncelerinde budalalığa
düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını
ileri sürerken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı’nın yüceliği yerine
ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara, sürüngenlere benzeyen putları
yeğlediler, yani kendi halklarını ya böylesi putlara tapınarak
yönettiler ya da onları taklit ettiler. Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine
yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp ona kulluk ettiler.
Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır.”
Buna karşın Tanrı’nın Şehri’nde sadece insani akıl değil, sahici
Tanrı’ya ibadet edilmesi gerektiği şekilde ibadet eden iman ve muradı
yeryüzündeki azizler veya gökyüzündeki melekler topluluğunda
ödüllendirilmek olan kutsiyet vardır ki, “Tanrı her şeyde her şey
olsun.”
Augustin,
on beşinci kitabından on dokuzuncu kitabının ilk bölümüne kadar, iki
şehrin eşzamanlı tarihlerinin gelişimini tartışır ve bunu yaparken, Eski
Ahit’ten hareketle ağırlıklı olarak ilk Yahudilerin yaşamlarında vuku
bulan olayları anlatır. Bu tartışmayı inananlara dair özel bir
açıklamayla sonlandırmış, sonra da şöyle devam etmiştir:
Aziz babalarımızın köleleri vardı
muhakkak, ama aileye hizmet eden bu köleleri, geçici haller dışında,
kendi çocuklarından ayrı tutmadılar. Tanrı’ya ibadete gelince -ki
herkesin emeli O’nun tarafından kutsanmak olmalıdır- onlara da
istisnasız sevgi ve ilgi gösterdiler. Doğanın talebi buydu. “Aile
babası” teriminin yayılarak kabulüne bu tutum yol açmış ve en kötü, en
otoriter/baskıcı erkek bile böyle anılmak istemiştir.
Sahici babalar yuvadaki herkesin, tıpkı
çocukları gibi, Tanrı’ya ibadet etmelerini ve O’na layık olmalarını
ister. Bütün arzu ve umutları başka insanlara emir vermek veya başka
insanların emrini yerine getirmek zorunda kalmayacakları o semavi
haneye/yuvaya ulaşmaktır, çünkü orada herkes ölümsüz ve mutludur. Bu
arada, babalar, emir vermenin, bir kölenin bu emre riayet etmesi kadar
zor olduğunu bilmelidir.
Yine bu arada, eğer ev halkından biri
evin huzurunu bozacak olursa, onu sözle veya kırbaçlamak suretiyle veya
toplumca kabul edilir, kanunen meşru herhangi bir başka yolla
cezalandırmalı, onu kendi iyiliği için huzura kavuşturmalıdır. Çünkü
merhamet, suçlunun kötüyken daha da kötü olmasına yol açarak iyiliğe
vesile olmadığı gibi, (umut edilenden) daha da büyük bir iyiliğin
kaybına yol açar. Suçsuz bir insanın görevi sadece hata yapmamak değil,
başkalarını da hata yapmaktan alıkoymak, hata yaparsa cezalandırmaktır
ki, suçlu bu tecrübeyle ıslah olsun ve bu herkese ders olsun.
Şimdi, her hane medeni toplumun küçük
bir parçası veya medeni topluma giden yolun başlangıç noktası olduğuna
ve her başlangıcın belirli bir sonu olduğuna ve her şey parçası olduğu
bütünün her parçasının bir parçası olduğuna göre, hanedeki barış ve
huzur siyasi barış ve huzurla alakalı demektir. Bir diğer ifadeyle,
birlikte yaşayanlar itibariyle otorite ile itaatin ahengi, şehirde
yaşayanlar itibariyle öngörülen otorite ve itaatin ahengiyle doğrudan
ilgilidir. Bu nedenle, bir baba, evini yönetirken medeni kanunun bazı
kurallarını uygulamak zorundadır ki, toplum bütünüyle uyum içinde
olabilsin. İnançlı olmayan erkekler evlerinde dünyevi yaşama dair
mal-mülk ve konforla geçici huzur tesis etmeyi umarken, inanç sahibi
olan ve buna göre yaşayan aileler yüzlerini cennetin vaat ettiği ölümsüz
güzel şeylere çevirirler. Onlar, tıpkı seyyahlar (hacılar) gibi, geçici
şeyleri Tanrı’ya giden yolun üstündeki tuzaklar olarak değil, ruha
ağırlık veren ölümlü bedenin yükünü hafifletmek (kolaylaştırmak) üzere
kullanır. Bu iki ayrı ev türü ve hane reisinin ortak yönü, bu ölümlü
yaşamın idamesi için vazgeçilemez nitelikli şeyleri kullanma (bunlardan
yararlanma) zorunluluğudur, ama ne amaçla kullandıkları hususunda
farklılaşırlar ve her biri kendine has özelliklere sahiptir.
İnanç sahibi olmayan Dünyevi Şehir de
dünyevi huzur peşinde, ama bu huzuru otorite ile itaatin ahengini ve
ölümlü yaşamın dayattığı ortak hedefleri gerçekleştirmekle sınırlıyor.
Oysa Semavi Şehir -ya da ölümlü yaşamı bir seyyah gibi (hac
yolcusuymuşçasına) yaşayan inanç sahibi bizler- bu barış ve huzur
halinden, buna ihtiyaç duymayıncaya kadar (ölünceye kadar) yararlanır;
dolayısıyla, Dünyevi Şehir’deki yaşamı bir tutsak, bir yabancı gibi
sürdürerek -sonunda kurtuluş vaadi ve Ruh tarafından bağışlanma taahhüdü
olsa da- burada, aşağıda olan biz insanların yaşamına hükmeden
kanunlara ayak uydurmakta tereddüt etmeyiz. Zira ölümlü yaşam herkes
için bir olduğuna göre, iki şehrin arasında en azından yaşamaya (bu
dünyada var olmaya) dönük mutabakat olmalıdır.
Zorluk şimdi başlıyor. Öncelikle,
Dünyevi Şehir kendi yoğurduğu birtakım “âkil insanlara” sahip olageldi.
Sahici din bu insanları reddetmelidir, çünkü bu insanlar -ya hayal
gördükleri ya da Şeytan tarafından kandırıldıkları için- insan yaşamının
farklı ödev ve görevleri olan çok sayıda ilahi güç tarafından, tuhaf
bir düzen içinde yönetildiğine inanıyorlardı. Bedenin ve zihnin; bedende
ayrıca baş, boyun vb. vücut kesimlerinin, organların; zihinde zekânın,
öğrenmenin, huyun, tutkuların; dünyevi yaşamda sürülerin, buğdayın,
şarabın, yağın, ormanların, paranın, denizcililiğin, savaşın ve zaferin,
evliliğin, doğurganlığın ve doğumun vb. her şeyin bir tanrısı vardı.
Buna karşın, Semavi Şehir tek bir Tanrı’ya inanır ve bunun gereği olarak sadece O’nu yüceltir ve O’na Greklerin latreia
dedikleri tam bir adanmışlıkla hizmet eder, çünkü bu O’na hastır.
Semavi Şehir bu yüzden Dünyevi Şehir ile ortak bir dinsel dilde (yasada)
buluşamamış; muhalefet etmek zorunda kalınca da farklı düşünenlerin
başına bela olup Dünyevi Şehr’in öfkesi, nefreti ve şiddetine maruz
kalmıştır. Karşıtlarını korkutup kaçırdıysa, Esirgeyen Tanrı’nın yardımı
ve kalabalık olmalarındandır.
Hal böyle iken, Semavi Şehir, bu
dünyadaki yolculuğu sırasında her soy ve dilden insanı tek bir hac
birliğine davet eder. İnsanların arasında barış ve barışın
devamlılığının söz konusu olduğu yerde örf, yasa ve gelenek
farklılıklarını mesele olarak görmez. Çeşitli soyların başkalıklarını
yerle bir etmek veya hükümsüz kılmak değil -tek ve yüce Tanrı’ya inanç
ve ibadeti engellenmediği sürece- insanın barış ve huzurunu amaçlayan ne
varsa korur ve benimser.
Böylelikle, Semavi Şehir bu dünyadaki
yolculuğu (hac) boyunca söz konusu dünyevi barış ve huzurdan
yararlanmakla kalmayıp diğer insanlarla birlikte, sadece yaşamı
ilgilendiren, inanç ve ibadete müdahale etmeyen ortak bir platformun
oluşumunu teşvik ve takip eder. Tanrı’nın Şehri, elbet Dünyevi barış ve
huzura öncelik tanır.
Çünkü semavi barış ve huzur sahici olmakla kalmayıp mantıklı bir
yaratık için -kesinlikle- tek gerçektir, çünkü dediğim gibi, “mutluluğu
Tanrı’da ve Tanrı’nın huzurunda birbirlerinde bulanların mükemmel
düzeninin ve ahenginin birlikteliğidir (bütünüdür)”.
İnsan böylesi barış ve huzura ulaşınca
ölüm korkusundan kurtulduğu gibi, hep yaşam dolu olacaktır. Gittikçe
yıpranarak ruha ağırlık veren beden, hayvani olmaktan çıkıp ruhani
olacak ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın tümüyle kendi öz iradesine
tabi olacaktır.
Bu Hac Şehri, iman yoluyla, zaten barış
ve huzur içinde kutsal bir yaşam sürmektedir. İnançları uyarınca, ilahi
tamamlanmaya ermek için Tanrı’ya veya diğer insanlara iyilik yapmayı
düstur edinecektir.