dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2024

“15 NİSAN DÜNYA SANAT GÜNÜ” Kutlu Olsun!

Wallace Hartley ve Grubu, 1912 tarihinde trajik bir şekilde batarak 1514 kişinin ölümüyle sonuçlanan Titanik faciasında, dev gemi sulara gömülene kadar vazgeçmeden çalmaya devam etmiş, bu olay korkunç dramın en unutulmaz anekdotu olarak tarihteki yerini almıştı. Sanata olan tutkuyu ve inancı dünyaya kanıtlayan Wallace Hartley ve Grubu, artık her yıl, Dünya Sanat Günü Ödülleri’ne adını vererek, “the show must go on” (gösteri devam etmeli) sloganının en çarpıcı örneği olarak bize ışık tutuyor; yolumuzu aydınlatırken, her şartta, ne olursa olsun sanatçıların bir kırılma yaşamadan insanlığa eser sunmaya devam edeceklerinin bir kanıtı olarak tarihteki yerini alıyor. 

Wallace Hartley ve Grubu’nun ödüllere adını vermesinin ilginç ve önemli bir nedeni daha var: Titanic’in battığı, Wallace Hartley ve arkadaşlarının da öldükleri tarih… 15 Nisan!

John Frederick Preston Clarke, Georges Alexandre Krins, John “Jock” Law Hume, Roger Marie Bricoux, Percy Cornelius Taylor, W. Theodore Ronald Brailey ve John Wesley Woodward onun tarihe geçen unutulmaz orkestrasının diğer fertleri…

20 Kasım 2022

Dünya Çocuk Günü

 

Çocuk Hakları günü

Uluslararası Çocuk Günü fikri, 1925 yılında Cenevre’de yapılan Çocukların Refahı için Dünya Konferansı'ndan sonra doğmuştur. 54 ülke katılımıyla gerçekleşen Konferans’ta Çocukların Korunmasına Dair Cenevre Bildirgesi kabul edilmiştir. Dünya Çocuk Günü adıyla çocuklar arasında ortak duygular oluşmasını, ulusların barış içinde yaşama özlemlerinin pekişmesini amaçlar.

Bildirge esas olarak yoksulluk, çocuk işçiliği, eğitim gibi dünya çocuklarının refahını ilgilendiren konulara odaklaşmaktadır. Konferanstan sonra pek çok ülke, çocukların sorunlarına ilişkin olarak kamuoyunun dikkatini çekmek, çocuklara mutluluk getirmek ve çocuk konusunda teşvik etmek üzere bir günü Çocuk günü olarak belirlemiştir. 1 Haziran tarihi, 21 ülkede olmak üzere, en yaygın Çocuk Günü’dür. Türkiye’de her yıl 23 Nisan'da kutlanmaktadır. 20 Kasım tarihinde ise Çocuk Hakları günü olarak kutlanmaktadır.[1]

12 Haziran 2022

Dünya Çevre Günü Nedir?

 

01 Mayıs 2022

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü Kutlu Olsun


 Yaptığı işten ücret dışında bir şey alamayan insan, bence en acınacak insandır.” (Edna Kerr) Dünya İşçi ve Emekçiler Günü'nde herkesin keyif aldığı bir işte çalışabilmesini diliyorum.

 Ne yaparsanız yapın onun sanatçısı olun, sokak süpürgecisi de olsanız, onun Picasso’su olun.” (Martin Luther King) İşini dosdoğru yapan herkesin 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Günü'nü kutluyorum.

 ”Taşlar değil, yapılan işler anıtları meydana getirir.” (J. T. Motley) Taşları anıta çeviren her işçinin 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı kutlu olsun!

 ”Hiçbir işte istikbal yoktur, istikbal işe sahip olan kişinin elindedir.” Hepinizin istikbali açık 1 Mayıs'ı kutlu olsun...

 Bir metre iş yapmayı, bir kilometre söz vermeye değişmem.” Çalışan ve iş arayan her emekçinin 1 Mayıs'ı kutlu olsun...

 ”Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın.” (Confucius) Herkesin sevdiği işi yapması dileğiyle...

 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı ülkedeki tüm emekçilere güzel günler getirsin...

 

Hayat Öpücüğü

 
A utility worker giving mouth-to-mouth after a co-worker contacted a high voltage wire, 1967.


TIK

The Kiss of Life - A utility worker giving mouth-to-mouth to co



1848 İşçi Devrimleri

1848 işçi devrimlerimi, Fransa’da 1830 ve 1848 yılları arasında işçilerin öncülüğünde başlatılmış özgürlük ve devrim hareketleridir. Birçok Avrupa devleti bu dönemde büyük sarsıntılar geçirmişlerdir. 1848 devrimi öncelikle 24 Şubat günü Fransa’da patlak vermiş ve tüm Avrupa kıtasına yayılmıştır. 13 Mart’ta Viyana, 18 Mart’ta Berlin ayaklanmış, 10 Nisan’da İngiltere’de Çaristler büyük bir gösteri düzenlemiş, Mayıs başında İtalya’da bir halk ayaklanması kopmuştur. 

Fransa’da 1830’lu yıllarda sanayi, ticaretin burjuvanın tekelinde gelişmesi ve sömürgeciliğe dönüşmesi ile birlikte işçi sınıfı ezilmeye ve yozlaşmaya başlamıştı. İşçilerin durumunu açıklamak gerekirse işçi sınıfı kalabalıklaşmasına rağmen bu emekçi kesim siyasi, ekonomik ve sosyal hakların çoğundan mahrumdu. Fakat buna rağmen işçiler ülkedeki vergi yükünü taşıyor ve günlük 15 saatlik çalışma yükü altında eziliyordu. Fakat 1830’lu yılların ardından işçiler birleşerek sendikalar ve dernekler oluşturmaya başladılar. Kendi aralarında oluşan bu topluluklara “İnsan Hakları Topluluğu”, “Halkın Dostları”, “Aileler Topluluğu”, “Mevsimler Topluluğu” gibi isimler verdiler. 1845-46’lı yıllardaki Fransa’da ortaya çıkan tarım ürünlerinin düşüklüğüyle birlikte işsizlik hat safhalara ulaştı ve işçi ücretleri %50-60 oranında düştü. İşsizlik ve kıtlık artmasına rağmen, siyasi haklar halen kullanılmamakta ve işçi kesimi sesini duyuramamaktaydı. Ekonominin temelini oluşturan Bankacılar artık toplumun bütün üstünlüklerine sahiptiler. Sanayici burjuvalar ne kadar güçlü olsalar da mecliste sadece bir iki kişi ile temsil ediliyor ve toplumun bütün kesimleri artık bankacılara bağımlı hale geliyordu. Fakat beklenen oldu ve bu kaos ortamında bütün sınıfların katılımıyla bir “Halk Cephesi” oluşturuldu. Bu birleşimin amacı seçim sisteminde köklü ve eşitlikçi bir reform yapabilmekti.  

22 Şubat 1848 tarihine gelindiğinde amaçlarına uygun olarak seçim sisteminde yapılacak reformun ayak sesleri olan bir gösteri düzenlemek istediler. Fakat bu gösteri bir gün önce hükümet tarafından yasaklanmıştı. Sadece reform lehine bir gösteri ve basın toplantısı şeklinde konuşmaların yapılacağı bu gösteri girişimine burjuva katılmazken işçi ve öğrenci kesimi büyük ilgi göstermişti ve girişim 23-24 Şubat gecesi hükümet birliklerinin bu gösterici kitlesi üzerine ateş açmasıyla birlikte artık devrimci bir harekete dönüşmüştü. Gösterinin sabahı şehirdeki kışla ve mühimmat depolarının çoğu bu halk grubunun eline geçmişti. Kral Louis-Philippe, altı yaşındaki torunu için tahtan elini çekmiş ve Paris’e kaçmıştı.

Kısa zamanda iktidarı ele geçiren işçi temsilcileri yeni yönetim kademesini kurmakta kararsız kaldılar. Hareket genel hatlarıyla sosyalist bir hareketi temsil ediyorken aslında özel mülkiyet ve burjuvazinin büyük bir hayranı olan Louis Blanc’ın yönetim kademesine getirilmesiyle hareket çoktan kendi kendisini yok etmeye başlamışdı. İşçilerin yanında bulunmasına rağmen halkın içinden olan Lamartine’de burjuvanın taraftarıydı. Kurulan geçici hükümet ilk iş olarak bir bildiri yayınladı. Bildiride, Fransız hükümetinin işçilerin devamlılığını garanti ettiği ve bütün işçilere iş imkanı sunularak çalışma şartlarının düzeltileceği taahhüt edilmekteydi. Bu bildirinin ilk adımı olarak hemen ulusal atölyeler kurulmaya başlandı. Bu arada işçi hareketinin biraz daha durgunlaşması için Louis Blanc’ın başkanlığında işçiler için hükümet komisyonu kuruldu. 

Kurulan komisyonun Lüksemburg Sarayı’nda çalışmalara başlamasına rağmen sonu gelmez bir tartışma başlamıştı. Bu arada geçici hükümet, muhafız birliği mantığıyla işçi düşmanı 24 taburdan meydana gelen bir geçici muhafız birliği oluşturmuştu. Bu birliğin erleri günlük 1,5 frank alıyordu ve yeni kurulan Ulusal Atölyelere ilk olarak 100.000 den fazla işçi alındı. Geçici işlere gönderilen bu işçilerin çalışması uzun sürmedi ve işçi düşmanı olan iktidar, köylüleri işçilere karşı kışkırttı. 1848 yılında toplanan meclisin çoğunluğu eski kralcı ve burjuvalardan oluşuyordu. Ve en sonunda kurucu meclis istifa ederek yerine beş kişilik bir yürütme kurulu geçti. 22 Haziran 1848’de de ulusal atölyeler kapatıldı. En sonunda işçiler tekrar güçsüz kalmıştı ve köylülerin desteğinden de yoksundular. Askeri birliklerin başına acımasız General Cavaignac getirildi ve işçilere hükümet birliklerinin yanında 24.000 kişilik seyyar muhafız birlikleri de saldırmaya başlamıştı. General Cavaignac tarafından verilen emirle işçi mahalleleri topçu bataryaları tarafından bombalanarak yerle bir edildi. İşçiler tamamen susmuşlardı. Yapılan saldırılar sonucu binlerce işçi hayatını kaybetmişti. İşçilerden teslim olan 25.000 kişi tutuklanarak hapsedilirken oluşumun liderliğini yapan ve kışkırtan 3.500 kişi ise ülkeden kovularak sürgün edildiler.                                                                                                                tarihiolaylar.com 

21 Mart 2022

21 Mart Dünya Şiir Günü

 


Türkân İldeniz - Yıldızlar Çiçek Açar 

 

Yüreği dünyadan büyük
bir türkü tutturur dört dörtlük
yıldızlar çiçek açar
AŞK yoğurur doğa iştahla - AŞK
başlar NEVRUZ.

 

 

 

 

 

TIK

2022 Dünya Şiir Günü 
Bildirisi

06 Mart 2022

Tarih Yazan Kadınlar

 SABİHA GÖKÇEN

Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri olan Sabiha Gökçen dünyanın da ilk kadın savaş uçağı pilotu oldu. Sabiha Gökçen, kariyeri boyunca 8 bin saat civarı uçuş gerçekleştirdi.

Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Kırım, Rusya'ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı. 1936'da Eskişehir Askeri Hava Okulu'na girdi, burada av ve bombardıman uçaklarıyla başarılı görevler yaparak, dünyanın ilk 'Kadın Savaş Pilotu' unvanını kazandı. 1937 yılında Türk Hava Kurumu'nun yetiştirdiği ilk kadın pilot olması nedeniyle kurumun 9 numaralı Murassa (iftihar) Madalyası ile ödüllendirildi.

1938'de Balkan devletlerinin davetlisi olarak, uçağıyla Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türkkuşu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçan ve birçok ödülün sahibi olan Sabiha Gökçen, 1991 yılında Uluslararası Havacılık Federasyonu Altın Madalyası'nı aldı. 1996 yılında Amerika’da düzenlenen Kartallar Toplantısı'nda dünya havacılık tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri seçilen Sabiha Gökçen, bu ödüle layık görülen ilk kadın havacı olmuştur.

  KERİMAN HALİS ECE

Keriman Halis Ece, zamanın ünlü tüccarlarından olan, 'Hızır' adlı yangın söndürme aletlerinin mümessili Tevfik Halis Bey ve Ferhunde Hanım'ın 6 çocuğundan biri olarak İstanbul'da doğdu. Dedesinden kalan mülklerden ve babasının tüccar olmasından dolayı varlıklı bir ortamda büyürken iyi derecede eğitim aldı. 18 yaşındayken arkadaşları, Cumhuriyet Gazetesi'nin düzenlediği güzellik yarışmasına katılmasını tavsiye etti. Ne var ki babası Tevfik Halis Bey'den bu konuda izin alamadı.

O yıl düzenlenen yarışmada Naşide Saffet Türkiye güzeli seçildi. Bir sonraki yıl Keriman Halis Ece, yarışmada birinci seçilince 31 Temmuz 1932'de Belçika'nın Spa kentinde yapılan dönemin en prestijli yarışması olarak kabul edilen, Türkçe karşılığı Uluslararası Güzellik ve Zarafet Yarışması olan International Pageant of Pulchritude'de Türkiye'yi temsil etme hakkı kazandı. Keriman Halis Ece, 28 ülkenin güzellerinin katıldığı International Pageant of Pulchritude'de birinci seçildi.

   AFİFE JALE

1902 yılında İstanbul'un Kadıköy semtinde dünyaya gelen Afife Jale, İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde eğitim gördü. Darülbedayi'nin 10 Kasım 1918'de tiyatro kursları için açtığı sınavı kazandı. Müslüman kadınların sahneye çıkması o zamanlar yasaktı fakat Darülbedayi, Müslüman kadınların sadece kadınlara özel gösterilerde oynayacakları gerekçesiyle Müslüman kadınları bünyesine almıştı. Afife Hanım, kabul edilen beş Müslüman kadından biriydi. Diğer kadınlardan üçü kursu bıraktı, Refika Hanım ise suflör oldu. Afife Jale 3 Nisan 1919'da, Hüseyin Suat'ın Yamalar adlı oyununda Emel rolü ile ilk kez sahneye çıkarak Türk tiyatrosunda sahneye çıkan ilk Müslüman kadın oyuncu oldu. Asıl ismi Afife olan sanatçı, bu oyunda Jale takma ismini kullandı, daha sonraları Afife Jale adıyla anılmaya başlandı. 1923 yılında Türkiye'de cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Türk kadınlarının sahneye çıkması önündeki yasal engeller kalktı. Ancak sanatçının sağlığı bozuldu ve tiyatroyu bırakmak zorunda kaldı.

CAHİDE SONKU

1919 yılında Yemen'de dünyaya gelen Cahide Sonku Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın sinema yıldızıydı. 1933-35 yılları arasında balerin olarak sahneye adımını attı. Sonku'yu keşfeden isim ise Muhsin Ertuğrul'du. 1933'te Söz Bir Allah Bir filmiyle sinemaya geçti. Bataklı Damın Kızı Aysel adlı filmle ünlenen Cahide Sonku, o günden sonra  hemen her filmde erkeklerin kalbini kırıp kaçan güzel kadın rolüyle izleyicinin karşısına çıktı. Aynı zamanda 1950 yılında kendi adına Sonku Film şirketini kurdu. 1963 yılında bir yangın sonucu kurmuş olduğu Sonku Film'in yanması üzerine iflas eden Cahide Sonku hayatının geri kalan kısmında kısa bir süre Şehir Tiyatrosu'nda çalıştı. Daha sonra buradan ayrılan Sonku ömrünün son yıllarını sefalet içinde geçirdi. 1981 yılında da aramızdan ayrıldı. 

SEMİHA BERKSOY

İlklerin kadını Semiha Berksoy 1910 yılında dünyaya geldi... İstanbul Konservatuarı'nda ve Güzel Sanatlar Akademisi Namık İsmail Atölyesi Resim ve Tiyatro Okulu'nda eğitim alan sanatçı, devlet devlet bursu ile Almanya'da Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümü'nde eğitim aldı. Üstelik bölümü birincilikle bitirdi. Opera kariyerine 1934'te başlayan Semiha Berksoy Türkiye, Almanya ve Portekiz'de sahneye çıktı. 1939'da Richard Strauss'un Ariadne Auf Naxos isimli operasındaki Ariadne rolü ile Avrupa'da sahne alan ilk Türk opera sanatçısı oldu. Küçük yaşta müziğe olduğu kadar, resim ve plastik sanatlara yeteneği ve ilgisi olan sanatçı ilk sesli Türk filminde de oynadı. Renkli kişiliğiyle öne çıkan sanatçı 94 yaşında aramızdan ayrıldı. 

Ferhunde Erkin Resmi Web Sitesi FERHUNDE ERKİN

Türkiye'nin ilk kadın konser piyanisti ve piyano eğitimcisi ise Ferhunde Erkin'di... 1909 yılında dünyaya gelen Erkin, 98 yıllık yaşamında pek çok piyanist ve müzik eğitimcisi yetiştirdi. Türkiye'de klasik müziğin yaygınlaşmasına katkıda bulundu. 22 piyano konçertosunun Türkiye'de ilk çalınışını gerçekleştirdi. Paul Hindemith, Ernst Praetorius, Hans Rosbaud gibi dünyaca ünlü şeflerin eşliğinde çaldı. Ferhunde Erkin, birçok konçertonun Türkiye'de ilk seslendirişini yapmanın yanı sıra, yetiştirdiği öğrenciler, Türk bestecilerinin eserlerini seslendirmesine verdiği önem, yurt çapında verdiği resitaller ve oda müziği etkinlikleriyle, Cumhuriyet Türkiye'sinin müzik alanındaki en önemli simalarından biri oldu.

SABİHA BENGÜTAŞ

Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı olarak tarihe geçen Sabiha Bengütaş, 1920 senesinde bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanat Üniversitesi'nde Resim bölümü okudu. Resim bölümünde bir sene okuduktan sonra, hocası İhsan Bey’in yeteneğini keşfetmesi ve tavsiyesi üzerine ikinci yıl heykel bölümüne girdi. Sabiha Hanım, heykel bölümündeki ilk kız öğrenci oldu. Üniversitede açılan bir sınavda birinciliği elde ederek Prix de Rome’u kazandı ve yurt dışına gitme imkânına kavuştu. Taksim Meydanı’ndaki Atatürk abidesini yapan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'nın asistanlığını yaptı. Türk sanat tarihinin önemli ve uzun soluklu faaliyetlerinden biri olan Galatasaray Sergileri'ne katılan ilk kadınlardan biri oldu. Bengütaş, 1938 yılında yapılan Atatürk ve İnönü heykel yarışmalarında birinci oldu. Çankaya Köşkü'ndeki Atatürk heykeli ilk kadın heykeltraşımızın eseri...

  EMEL GAZİMİHAL

Türkiye’nin ilk kadın haber spikeri Emel Gazimihal, televizyonun olmadığı yıllarda radyoda haber spikerliği yaptı. 1937 yılında başladığı spikerlik yıllarında Ankara Radyosu'nda çalıştı. BBC Türkçe’nin ilk sunucularından olan Emel Gazimihal, savaş yıllarında farklı cephelerdeki son gelişmeleri aktardı. 1968 yılında başlayan televizyon yayınlarıyla TRT'de haber spikeri olarak kayda geçen ilk kadın haber spikeri ise Jülide Gülizar oldu...

İNCİ ÖZDİL

"Neden kendi yazdığım eserleri yönetmeyeyim diye düşündüm ve orkestra şefi olmak istedim" sözlerinden yola çıkan İnci Özdil, Türkiye'nin ilk klasik batı müziği kadın orkestra şefi... 1960 yılında dünyaya gelen sanatçı Ankara Devlet Konservatuarı Piyano bölümünden mezun oldu. 1983 yılında Orkestra Şefliği uzmanlığı için devlet bursuyla İngiltere'ye gönderildi. Londra'da önce Guildhall School of Music, daha sonra Royal Academy of Music'te orkestra şefliği üzerine; 1986'da İtalya'da Accademia Musicale Chigiana'da Alman Romantik Müziği üzerine çalıştı. 1988 yılında Hans Werner Henze Festivali'nde "En İyi Yorumcu" ödülünü kazandı. 1988'de Türkiye'ye döndü ve Ankara'da Devlet Çoksesli Korosu'nun açılışını ve şefliğini yaptı. 1994 yılında Antalya Oda Orkestrası'nı kurdu. 1997 yılında bu orkestrayı Antalya Devlet Senfoni Orkestrası’na dönüştürdü.

BEDRİYE TAHİR GÖKMEN

Gökmen Bacı adıyla tanınan Bedriye Tahir Gökmen ise İlk Türk kadın pilot olarak adını tarihe yazdırdı. Bir yandan memurluk yaparken bir yandan uçuş eğitimlerini sürdüren Gökmen çok fazla engellemelere maruz kaldı. Gökmen, 1932 yilinda sivil uçak okulundan 12 erkek öğrenciyle birlikte eğitimini sürdürüp 1933'de brövesini aldı. 

1934 yılında Vecihi Okulu, brövelerin onaylanması için öğrencilerin Hava Kuvvetleri Müsteşarlığı tarafından sınavdan geçirilmesini istedi. Ancak sınav heyeti geldiğinde okulun tek faal uçağı kırım geçirmiş olduğundan sınav yapılamadı, heyet yeniden gelmeyi kabul etmeyince okul kapandı ve Gökmen Bacı'nın pilotluğu onaylanmadı.

LEMAN ALTINÇEKİÇ

İlk Türk kadın jet pilotumuz Leman Bozkurt Altınçekiç, aynı zamanda NATO kuvvetlerinin de ilk ve uzun zaman boyunca tek kadın jet pilotu olmayı başardı. 1932 yılında Kars'ın Sarıkamış ilçesinde dünyaya gelen Altınçekiç, Liseyi bitirdiği yıl Türkkuşu İnönü Tesisleri'nde planör eğitimi aldı. Türkkuşu Motorlu Okulu'na öğretmen adayı olarak katıldı. 1954 yılında Silahlı Kuvvetler'e kadınların da alınmasıyla ilgili karar çıkınca İzmir Hava Harp Okulu'na başvurdu ve Ekim 1955'te burada eğitime başladı. Pervaneli uçaklarla eğitimini tamamlayarak 30 Ağustos 1957'de mezun oldu. Daha hızlı ve daha yüksekten uçmak arzusuyla jet pilotu eğitimi almak istedi. Ağustos 1958'de Eskişehir'deki jet eğitim filosuna katıldı ve kısa sürede eğitimini başarıyla tamamladı. Kasım 1958'de jet pilotu brövesini taktı.

  SAFİYE ALİ

Safiye Ali, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadını... Amerikan Kız Koleji'nde öğrenim gören Ali, lise yıllarında doktor olmak istiyordu. Ancak Darülfünun Tıp Fakültesi henüz kadın öğrenci kabul etmiyordu. I. Dünya Savaşı sürerken maddi güçlüklere rağmen Almanya'ya giderek ile Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenim gördü. Bavyera Milli Eğitim Bakanlığı, sınavda aldığı birincilik derecesi karşılığı Safiye Ali'ye doktor namzeti unvanını verdi. Haziran 1923'te Türkiye'nin ilk kadın doktoru olarak icazetnamesini aldı ve eşi ile birlikte Cağaloğlu'nda muayenehane açtı.  İstanbul’da beş yıl doktorluk yaptı ancak karşılıksız olarak anne-çocuk sağlığına yaptığı hizmetler klinik çalışmalarının önüne geçti. Bu dönemde ayrıca Amerikan Koleji bünyesinde açılan ilk kız tıp okulunda jinekoloji ve obstetrik dersleri vereek kızlara tıp eğitimi veren ilk kadın öğretim üyesi olarak tarihe geçti. Anne çocuk sağlığı üzerine çalışmalar yapan Safiye Ali'nin adı Süt Damlası Bakımevleri ile anılıyor.

FERİHA SANERK

İlk Türk kadın emniyet müdürümüz olan Şerife Feriha Sanerk, 1941'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne ilk kız öğrenci olarak girdi. Kaymakamlık kursunu bitirmesine karşın cinsiyeti nedeniyle kaymakam olma isteği geri çevrildi. O da Emniyet Genel Müdürlüğü'ne başvurdu, komiser muavini olarak göreve başladı. 1953'te Emniyet Müdürü rütbesine yükselmesine karşın kadın olduğu için ataması gerçekleştirilmedi. Olayı yargıya taşıdı ve kazanarak aynı yıl göreve atandı. 1974 yılında emekliye ayrıldı.

SÜREYYA AĞAOĞLU

Ülkemizde avukatlık mesleğini seçen ve yapan ilk kadınımız Avukat Süreyya Ağaoğlu'ydu... Ünlü düşünür ve siyasetçi Ahmet Ağaoğlu'nun kızı olan Süreyya Hanım, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Fakültesi'ne başvuran ilk kız öğrenci olarak fakültenin kız öğrencilere açılmasında öncü rol oynadı. 1925'te bu fakülteden mezun olduktan sonra Ankara'da Şurayı Devlet Tanzimat Dairesi'nde çalıştı. 5 Aralık 1927'de Ankara Barosu'na kaydoldu. 1928'de serbest avukatlık ruhsatını alarak, Türkiye'nin ilk kadın avukatı unvanının sahibi oldu ve hayatı boyunca avukatlık mesleğini sürdürdü. Kadın hakları savunucularından olan Ağaoğlu, Atatürk'ün desteğiyle kadınların da erkekler gibi arkadaşlarıyla beraber lokantaya giderek, yemek yiyebilmelerine öncülük etti.

NURCAN AKAD

Nurcan Akad, 2002 yılında Akşam gazetesi'nin genel yayın yönetmenliğini üstlenerek Türkiye'nin ilk kadın genel yayın yönetmeni oldu. Akad, gazeteciliğe 1983’te Nokta Dergisi’nde ekonomi muhabiri olarak başladı.

Nurcan Akad verdiği demeçte sektörde kadın olmayı şu cümlelerle özetledi:

“Karar mercilerindeki erkekler beni yok saymaya devam ettikçe, söz söyleme hakkıma daha fazla sahip çıktım. Kabullenen onlar oldu ama sadece pes ettiler. Bakış açılarını değiştirmeyi başarabildim mi? Hiç sanmıyorum. Bu yapıyı sarsacak tek şey, karar mercilerindeki kadınların sayısının artması. Elbette bu kolay değil. Çünkü erkekler, o çok önemsedikleri iktidarlarını bir kadınla paylaşmaya kolay kolay razı olmuyorlar. Kadınların pes etmeyip haklarını aramaları ve yazı işlerinden uzak tutulmak için kendilerini vitrine çıkaracak köşelere, görevlere hemen razı olmamaları, ısrarlı olmaları gerekiyor.

TÜRKAN AKYOL

Türkiye'nin ilk kadın bakanı ve rektörü unvanına sahip Prof. Dr. Türkan Akyol, çalışmalarıyla hem tıp hem siyaset alanında saygın bir yer edindi. Türkiye'nin göğüs hastalıkları konusunda uzman akademisyenlerinden ve önemli kadın politikacılarından biri olan Prof. Dr. Akyol 1928'de İstanbul'da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini subay olan babasının görevi nedeniyle Anadolu'nun çeşitli okullarında yapan Akyol, İstanbul'da Erenköy Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde eğitimini sürdürdü.

Tıp fakültesinden 1953'te mezun olan Akyol, aynı fakültenin Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda önce asistanlığını tamamladı, 1965′te doçentlik, 1970′de de profesörlük kadrosuna yükseldi. Fransa ve Hollanda'da kısa dönem burslu olarak çalışan Akyol, 1959'dan 1962'ye kadar New York'taki Albert Einstein Tıp Fakültesi'nde solunum fizyolojisi ile ilgilendi. Türkan Akyol, 26 Mart 1971'de Türkiye'nin ilk kadın bakanı olarak kabineye girdi. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görevlendirilen Akyol, 13 Aralık 1971'de görevinden istifa etti.

1980'de Ankara Üniversitesi'nin ilk kadın rektörü olarak seçilen ve atanan Akyol, 1982'de YÖK Kanunu'na karşı çıkması nedeniyle YÖK'ün onayı ile rektörlük görevinden ayrıldı. 1987′de 18. dönem milletvekilliği seçimlerinde İzmir Milletvekili seçilen Akyol, bu dönem sonunda fakülteye geri döndü. Erdal İnönü'nün Başbakan Yardımcısı olduğu Demirel hükümetinde 1992'de Kadın İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı olarak dışardan atanan Akyol, 25 Haziran 1993 - 27 Temmuz 1994 tarihlerinde 50. hükümette de görevini sürdürdü.

FİLİZ DİNÇMEN

Filiz Dinçmen, 1982 yılında Hollanda Lahey Büyükelçisi görevine getirilerek Türkiye'nin ilk kadın büyükelçisi unvanını aldı. 1984 yılında Strasbourg'da Avrupa Konseyi Türkiye Daimi Temsilcisi görevine getirildi. 1988 yılında Çok Taraflı Siyasi İşler genel müdürü, 1989 yılında ise; bakanlığın ilk kadın müsteşar yardımcısı ve 1991 yılında bu görevine ek olarak Dışişleri Bakanlığı sözcüsü oldu. 1993-1997 yılları arasında Avusturya büyükelçiliği yaptı. 1997-2001 yılları arasında TBMM Başkanı Başmüşaviri (Hikmet Çetin, Yıldırım Akbulut ve Ömer İzgi'nin) olarak görev yaptı. 2001-2004 yıllarında Vatikan Büyükelçiliği'nde bulundu.

DRAHŞAN ARDA

1967-68 sezonunda kursu tamamlayan ve Zonguldak'ta hakemlik sertifikasını alan Drahşan Arda, daha sonra Almanya'da yaşamını devam ettirdiği için Bavyera Bölgesi'nde maçlarda görev almaya başladı. 1985 yılında 'İlk Türk Kadın Hakem' olarak Elmas Arabacı gösterilirken, Avrupa'nın ilk FIFA kokartlı Türk kadın hakemi ise Lale Orta ise 1995'te olmuştu. Ancak FIFA, dünyanın ilk kadın futbol hakeminin Drahşan Arda olduğunu 2018 yılında onayladı. Drahşan Arda, dünyada ilk kadın hakemin kendisi olduğunu geçmiş yıllarda zaman zaman dile getirirken, eline ulaşan FIFA mektubu ile de hakkını teslim aldı.

JALE İNAN

Türkiye'nin ilk arkeoloğu Jale İnan uzun yıllar devam eden programlı kazılarla Perge ve Side antik kentlerinin gün ışığına çıkarılmasına çok emek verdi... Eğitiminden sonra 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Kürsüsü'nün kurulması çalışmalarına katıldı ve bu kürsünün ilk asistanı olup Prof. Dr. Arif Müfid Mansel'in asistanlığını yapmaya başladı.

Aynı yıl Arif Müfid Mansel'le birlikte Türk Tarih Kurumu adına Antalya'da Side antik kenti kazısına, ertesi yıl Perge antik kenti kazısına başladı. 1953 yılında doçent, 1963 yılında profesör oldu. Mansel'in ardından 1974-1980 yılları arasında Side, 1975-1987 yılları arasında Perge kazılarına başkanlık etti. Kazıları sırasında Side Roma Hamamı'nın Side Müzesi’ne dönüşmesi için emek verdi. 1975 yılında Klasik Arkeoloji Kürsüsü'nün Başkanı oldu ve bu görevini 1983 yılında emekli oluncaya kadar sürdürdü. Jale İnan, 1980 yılında Perge’de ekibiyle birlikte belden yukarısı olmayan bir Herakles heykeli buldu.Yorgun Herkül olarak bilinen heykelin belden aşağısı Antalya Müzesi’nde sergilenirken üst bölümü yıllarca bulunamadı. Antalya’da sergilenen heykelin üst kısmı olduğu, 1970’lerde Türkiye’den kaçırıldığı iddia ediliyordu. Jale İnan Boston Güzel Sanatlar Müzesi’ndeki parça ile Antalya müzesindeki parçanın birbirine ait olduğunu 1990 yılında kanıtladı. Heykel 2011 yılında Türkiye'ye getirildi.

SELMA RIZA

Hayatın her alanında verdiği mücadelelerle kadının gücünü kanıtlayan bir diğer isim de Selma Rıza'ydı. 1872'de İstanbul'da 7 çocuklu bir ailenin en küçük kızı olarak dünyaya gelen Rıza, eğitimini evde sürdürdü. Bir gece her şeyi geride bıraktı ve İstanbul'dan ağabeyi Ahmet Rıza Bey’in yanına Paris'e kaçtı. Selma Hanım, böylece İttihat ve Terakki'nin ilk ve tek yeminli kadın üyesi olarak tarihe geçti. Sorbonne Üniversitesi'nde eğitim alan ilk Türk kadın oldu. Selma Rıza gazeteciliğe, Meşveret gazetesinde başladı ve ilk kadın gazeteci oldu.

  SABİRE AYDEMİR

Türkiye’nin ilk kadın veteriner hekimlerinden Sabire Aydemir, 1910 yılında İnebolu, Kastamonu’da dünyaya geldi. İlkokulu İnebolu'da, ortaöğrenimini Erenköy Kız Lisesi'de 1933'te tamamladı. Tıp fakültesine giderek doktor olmayı planlarken, o sene ilk olarak veteriner fakültesine kız öğrencilerin alınacağını öğrenince hayvanlara olan sevgisi nedeniyle veteriner hekimliği tercih etti. 1937 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nden mezun oldu. Mezuniyetinden sonra Ankara Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü'nde bakteriyoloji dalında asistan olarak 5 yıl daha çalıştı; Bakteriyoloji Mütehassısı (uzmanı) unvanını elde etti. Bakteriyolog Veteriner hekim olarak İstanbul Pendik Bakteriyoloji ve Araştırma Enstitüsü; Ankara Etlik Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü'nde çalıştı. Gönüllü olarak Anadolu'ya tayinini istedikten sonra görev yaptığı Samsun'da emekli oldu.

SEHER AYTAÇ

İlk Türk kadın makinistimiz Seher Aksel Aytaç, Yıldız Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Demiryolu İnşaat ve İşletmeciliği bölümünü bitirdi. 1990 yılının şubat ayında TCDD de 1. Bölge Müdürlüğü'ne bağlı Haydarpaşa Loko Bakım Atölye Müdürlüğü'nde makinist olarak işe başladı. Çalışma ortamının erkeklere göre düzenlenmesi nedeniyle yaşadığı zorlukları aşamayan kadın makinist, unvan değişikliği yaparak teknik eleman olarak büroda çalışmaya başladı.

  SAMİYE MORKAYA

Cumhuriyet tarihine adını altın harflerle yazdıran, Türkiye'nin ilk kadın otomobil yarışçısı ve ralli şampiyonu Samiye Cahid Morkaya’nın başarı hikayesi, günümüzde sadece otomobil sporlarıyla uğraşan kadınlara değil toplumun her kesiminde görev alan tüm kadınlara ilham kaynağı... 1922 yılında ehliyet alan ilk Türk kadını olan Samiye Hanım’ın “Şeytan işi, hem de nasıl! Atsız öküzsüz arabayı bir de kadın idare ediyor... Kadının kullandığı otomobile zinhar binilmez!” diyenlere en güzel cevabı; yıllarca hafızalardan silinmeyen başarılarıdır...

Bir şeyh kızı olmasına rağmen gayet modern bir şekilde yetiştirilen Samiye Cahid Morkaya, 1922 yılında ehliyetini alan ilk Türk kadını. Erkek egemen bir toplumda, bir tutkuya dönüşen otomobil sevdası ile birlikte yarışlara katılmaya başlayan Samiye Hanım 1930 ve 1931 yıllarında çok önemli dereceler elde ederken ilk birinciliğini ise 1932 yılında İstanbul’da bulunan İstinye Köprüsü ile Zincirlikuyu arasındaki 9.5 kilometrelik parkurda düzenlenen rallide kazandı.

Fakat daha da ilginci yarışta ikinci olan Vehbi Bey ise birinci ilan edilen yarışmacının bir kadın olması sebebiyle sonuçlara itiraz etti. Mahkemeye taşınan bu itiraz, hakimin verdiği “Bir kadın da otomobil yarışlarına katılabilir, birinci gelebilir" kararıyla son buldu ve Samiye Cahid Morkaya’nın birinciliği resmiyet kazandı. O yıllarda kararlı duruşu, azmi ve başarısıyla kadınların otomobil sporlarına yönelmesine öncülük eden Samiye Hanım, 1933 yılında yapılan yarışlarda da birinciliği göğüsledi. Samiye Hanım, 1934 yarışlarında talihsiz bir kaza yaparak, otomobilinden son anda ağır yaralı olarak kurtarıldı. Kazanın ardından tutkuyla bağlı olduğu yarışlara bir daha geri dönmemek üzere veda eden Samiye Cahid Morkaya, 1972 yılında vefat edene kadar otomobil kullanmaktan hiç vazgeçmedi.

MÜFİDE İLHAN

1950 yılında Mersin'den belediye başkanı seçilen Müfide İlhan, Türkiye'nin ilk kadın belediye başkanı olarak biliniyor.  Mersin'in ilk Belediye Başkanı Galip İlhan'ın oğlu olan Doktor Faruk İlhan ile evlenen İlhan, eşinin görev yerleri olan Erzurum, Doğu Beyazıt ve Kırklareli'nde öğretmenlik yaptı. 1936–1937 yıllarında Almanya'ya giderek Almanca öğrendi ve Alman okullarında incelemelerde bulundu. 1946 yılında eşi ile birlikte Mersin'e yerleşti ve Mersin'de aktif siyasete başladı. 1950 yerel seçimlerinde Demokrat Parti'den aday olarak Belediye Başkanı seçildi. Siyasi çatışmalar nedeniyle Aralık 1951'de görevinden ve partisinden ayrıldı...

 KADIN MİLLETVEKİLLERİ

Kadınların ilk kez oy kullandığı TBMM 5. Dönem seçimleri 8 Şubat 1935'te yapıldı ve 17 kadın milletvekili ilk kez meclise girdi.
Mebrure Gönenç Afyonkarahisar, Sabiha Gökçül Erbay Balıkesir, Şekibe İnsel Bursa, Huriye Öniz Baha Diyarbakır, Fatma Memik Edirne, Nakiye Elgün Erzurum, Fakihe Öymen İstanbul, Hatı Çırpan Ankara, Ferruh Güpgüp Kayseri, Bahire Bediş Morova Konya, Mihri Pektaş Malatya, Meliha Ulaş Samsun, Fatma Esma Nayman Seyhan, Sabiha Görkey Sivas, Seniha Hızal Trabzon, Benal Nevzat Arıman İzmir, Türkan Örs Baştuğ Antalya ve Hatice Özgener Çankırı'dan milletvekili seçilerek 'ilk kadın milletvekilleri' oldu.

LEMAN TOMSU VE MÜNEVVER BELEN GÖZELER

Türkiye'de mimarlık diploması alan ilk iki kadın Münevver Gözeler ve Prof. Dr. Leman Cevat Tomsu'ydu... Modern tarzı benimseyen bu iki kadın mimar pek çok halk evi ve konut binasını beraber projelendirdi. 

  SABİHA RIFAT GÜRAYMAN

Türkiye'nin ilk kadın inşaat mühendisi olan Sabiha Gürayman aynı zamanda Fenerbahçe Spor Kulübü'nün ilk kadın voleybolcusuydu. Dahası, Fenerbahçe erkek voleybol takımının kaptanlığını üstlendi. Hayatının pek çok döneminde zorluğa göğüs geren Günayman, İstanbul Kız Lisesi’nden mezun oldu. Bir arkadaşının ve matematik öğretmeninin teşvik etmesiyle o yıl ilk kez kız öğrenci alacak olan Yüksek Mühendis Mektebi'ne (İTÜ) başvurdu. Mühendislik eğitimi gören Gürayman, 1933 yılında eğitimini tamamladı. Mezun olduğu sene Ankara Bayındırlık Baş Mühendisliği'ne atandı. Yüksek Mühendis Mektebi'nin en iyi mezunlarını şehir dışındaki projelere göndermesiyle Ankara'da bir köprü yapımında yer aldı. Kemer Köprüsü'nün inşaatında çalışması nedeniyle köprüyü yöre halkı Kız Köprüsü olarak isimlendirdi.  35 yaşında Anıtkabir İnşaatı Başmühendisi oldu. Bu görevi tam 10 yıl sürdürdü...

   LEYLA AĞAÇKOPARAN

Leyla Ağaçkoparan Türkiye'deki ilk kadın uzun yol şoförü. 20 yıl ağır vasıtalarla uzun yol şoförlüğü yapan Ağaçkoparan, 'erkek mesleği' olarak kabul edilen işini yürütürken, pek çok zorlukla karşılaştı. Cinsiyetinden dolayı iş bulmakta zorlandı ancak pes etmedi. Geri Vites Hayatlar adlı kitabında deneyimlerini kaleme aldı.

  LALE AYTAMAN

1944 doğumlu Lale Aytaman, 1991-1995 arasında Muğla Valisi görevini üstlenerek Türkiye'nin ilk kadın valisi unvanını aldı. İstanbul Avusturya Kız Lisesi’inden mezun olan Aytaman, 1962 Phoenix, Arizona’da AFS öğrenci değişimi programına katıldı. İstanbul Üniversitesi Alman dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş, ve Hamburg’da Alman Dili ve Edebiyatı doktorası yaptı. Ankara Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak Almanca dersler verdi. 6 Temmuz 1991 tarihinde Muğla Valiliği görevine getirildi ve bu görevi 1995 yılına kadar sürdürdü. 1995 yılında ANAP’tan Muğla milletvekili seçildi. TBMM Kadının Statüsünü Araştırma Komisyonu Başkanlığı yaptı.

   PROF. DR. SAFFET RIZA ALPAR

Türkiye'nin ilk kadın rektörü olan Ayşe Saffet Alpar, aynı zamanda ilk kadın kimyacılarımızdan... İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Enstitüsü'nden mezun oldu. 1933'te Üniversite reformunda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Enstitüsü'ünde Ord. Prof. Herzog'un Sınaî Kimya ders muavini oldu. Aynı yerde doçent ve profesör oldu. Kimya fakültesi dekanlığı görevinde bulundu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi'nde Sınaî Kimya profesörü olarak ders verdi ve burada 1972-1974 yılları arasında dekanlık görevini üstlendi. Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde rektör oldu. 1977 Türkiye genel seçimleri'nde MHP İstanbul'dan 4. sırada milletvekili adayı oldu.

   YILDIZ MORAN

Türkiye’nin akademik eğitim almış profesyonel ilk kadın fotoğraf sanatçısı Yıldız Moran, doğa, soyut, manzara, portre, yaşam, Anadolu, İstanbul, yurt dışı gibi farklı konularda fotoğraflar çekti. Moran, fotoğrafçılık eğitimi için 1950 yılında Robert Kolej’deki eğitimini son sınıfta bırakarak, dayısı sanat tarihçisi Mazhar Şevket İpşiroğlu'nun önerisiyle İngiltere'ye gitti. İlk sergisini 1953 yılında Cambridge'de açtı.1954 Londra'da beş sergi daha gerçekleştirdi. Çeşitli Avrupa ülkelerini gezerek İspanya ve Portekiz'i kapsayan bir fotoğraf kitabı hazırladıktan sonra 1954 yılında Türkiye'ye dönen Moran, 1955-1962 yılları arasında beş kişisel sergi açtı. 1963 yılında Özdemir Asaf ile evlendi ve dört yıl içinde üç çocuk sahibi oldu. Yaşamının bundan sonraki bölümünü çocukları Gün, Olgun ve Etkin'e ayırdı. Son sergisini 1970 yılında İstanbul'da açtı. Sonrasında yalnızca retrospektif sergilerde yer aldı. Profesyonel fotoğrafçılığı bırakarak, sözlük yazarlığı ve çevirmenlik yapmaya başladı. Özdemir Asaf'ın tüm eserlerini yayıma hazırladı, şiirlerinden ve düzyazılarından İngilizceye çeviriler yaptı. 15 Nisan 1995'te, ardında fotoğraf tarihimize unutulmayacak fotoğraflar bırakarak hayata veda etti.

   HANDAN DALAY KAFTANCI

Atatürk'ün özel emriyle İzmir'e atanan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın savcısı olan Handan (Dalay) Kaftancı, Yunanistan'ın Kavala şehrinde dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bursa'ya 1936'da hâkim olarak atanan Kaftancı, Toprak Mahsulleri Ofisi'nde baş hukuk müşavirliği göreviyle avukatlığa adım attı, ardından serbest çalışmaya başladı.

   SEMİHA ES

1912’de İstanbul’da dünyaya gelen Semiha Es, evde bulunan bir makineyle fotoğraflar çekmeye başladı. 15 yaşlarında Cumhuriyet Gazetesi'nin düzenlediği güzellik yarışmasına katılmak istedi ancak yaşının küçük olması nedeniyle yarışmaya katılamadı. O sırada ünlü gazeteci Hikmet Feridun Es'le karşılaştı ve o anda ikisi birbirine aşık oldu. Ailesi bu beraberliğe karşı çıksa da Semiha Hanım aniden aşkıyla evlendi. 1950'li yılların en meşhur gazetecilerinden olan Hikmet Feridun Es, eşine fotoğrafçılığı öğretti ve ikisi beraber dünyayı gezmeye başladı. Semiha Es Kore’de 3, Vietnam’da 5 yıl boyunca savaş fotoğrafçılı yaptı ve Türkiye'nin ilk kadın savaş muhabiri ve fotoğrafçısı oldu. Haberleri o yıllarda büyük ilgi gördü. 100 yaşında hayata veda eden Semiha Es'in bir anısı şöyleydi:

"Cephelerde, her zaman ölümle burun buruna yaşadık. Fakat bir keresinde, bir Çinli asker, beni öldürmek için bayağı uğraştı. Sonra bize esir düştü. Zavallıcık yaralanmıştı. Onun hastaneye gönderilmesini sağladım, yaralarıyla ilgilendim..."

 

16 Kasım 2021

Dünya Hoşgörü Günü "ATATÜRK ve HOŞGÖRÜ" Dr. İsmet GÖRGÜLÜ

GİRİŞ
 
1995 yılı, dünyada "Hoşgörü Yılı" ilan edildi. Evrensel değerleri anlama ve yerleştirme açısından önemli adımdır. Ancak hoşgörü kavramını algılamadaki, özellikle uygulamadaki farklılıklar, iyi niyetle atılmış bu adımı sadece sözde bırakmaktadır. Görülen odur ki, hoşgörünün evrensel bir değer olarak yerleşmesi için daha çok zaman geçecektir. 

Evrensel değer denilenler, ulusal değerler arasında yer almadıkça evrenselleşemez. Bu nedenle "hoşgörü" öncelikle ulusal değer olarak algılanmalıdır. Evrensel değer yönü iseşimdilik konumuz dışıdır. 
 
Hoşgörü, Türk'ün tarihi bir niteliği olarak kabul edilir. İmparatorluklar kurabilmesi ve uzun süre yaşatabilmesi de buna bağlanır. Doğrudur. Ancak bu nitelik, süreklilik göstermemiş, zaman zaman kesintiye uğramıştır. Kesintiye uğradığı dönemlerde ise dini taassubun, cehaletin ve bazen de ırki taassubun ağırlık kazandığı görülmektedir. Sonucunda da siyasi değişiklikler meydana gelmiş, genelde devlet parçalanmıştır. 
 
Bugün de dini taassubun ağırlık kazanmaya başladığı, cehaletten kaynaklanan taassubun arttığı ve ırki taassubun körüklendiği görülmektedir. Tarihi tekerrür ettirmemek için bu kavram üzerinde önemli durulmalıdır. 
 
Hoşgörü kelimesi kişi seviyesinde sık kullanılır. Zora düşüldüğünde, bir hata yapıldığında, ilgiliden veya büyükten bu kelimeyi hatrlaması beklenilir. Affettiğinde hoşgörülü, kuralları uyguladığında ise hoşgörüsüz denilir ve genelde hoşgörü, kişi seviyesinde bu dar çerçevede algılanır. 
 
Acaba hoşgörü, gerçekten bu kadar mıdır, başka boyutlan yok mudur? Kişi seviyesinde nasıldır; toplum, devlet seviyesinde nasıldır? Atatürkçülük'te bu nasıl anlaşılmalı, uygulanmalıdır? Bu soruların yanıtlan için önce hoşgörünün anlamı üzerinde duralım. İşe de sözlük ve ansiklopedilerden başlıyalım. 
 
HOŞGÖRÜ'NÜN ANLAMI 
 
Hoşgörü, Türk Dil Kurumu sözlüğünde müsamaha, tolerans kelime- leriyle eşanlamlı gösterilmekte; görmezlikten gelme, göz yumma anlam- lan ile açıklanmaktadır. Türkçe sözlüğümüz hdşgörüyü sadece bir kelime olarak ele alıyor ve kavram ynüne yer vermiyor. 

Meydan Larousse ansiklopedisi de hoşgörüyü müsamaha ve tolerens kelimeleriyle eş anlamlı olarak ele alır ve bir kavram olarak şöyle açıklar: 
 
"Savundukları görüşler ve açığa vurdukları duygular bizimkilerle çelişen kimseleri sabırla karşılama, hoş görme." 
 
Osmanlıca-Türkçe sözlüklerde müsamaha için şu açıklama yapılır: 
 
Görmezliğe gelme, göz yumma; dikkat, aldırış etmeme ". 
 
 Enoyolopedia Britannica Ansiklopedisi toleransı şöyle açıklar: 
 
"Müsamaha etmek, tahammül etmek" 
 
 "Başka insanların hareket ve hükümlerinde serbest olm"alarına müsaade edilmesi; cemiyetin gidiş ve görüşlerine aykırı olan fikirlere karşı sabırla ve peşin hükümsüz tahammül ve müsamaha gösterilmesi".
 
Hoşgörü kelimesi eski dilde, mümahanın yanı sıra tesamuh ve hamuliyet kelimeleri ile de ifade ediliyor. 
 
Tesamuh hoşgörü, dikkatsiz, kayıtsız davranma anlamında; hamuliyet ise dayanma, sabırlılık, hoşgörü, tolerans anlamında kullanılıyor. 

Hoşgörünün eski dildeki zıt anlamlısı taassuptur. Taassup ise sözlükte şöyle açıklanır: 
 
"Birine taraflı olma; din işlerinde aşırı taraflılık edip başka dinde, inançta olanlara düşman oluş ". 
 
Taassubun yaşayan Türkçe'deki karşılığı bağnazlıktır. Bağnaz; "Bir düşünceye, bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka düşünce ve inanışa karşı olan, onu kabul etmeyen, mutaassıp " anlamında kullanılır.
 
Bağnazın eş anlamlısı ise fanatikdir."Bir kimseye veya bir şeye aşarı düşkünlük ve tutkuyla bağlı olma" anlamını ifade eder. 
 
Hoşgörü ile ilgili kelimelerin birbirleriyle ilişkileri şöyle özetlenebilir: Hoşgörü taassupsuzluk, müsamaha, tolerans, tahammül. Hoşgörü hoşgörüsüzlük, taassup, bağnazlık, fanatiklik. Hoşgörülü hoşgörüsüz, mutassıp, bağnaz, fanatik. 
 
Görüldüğü gibi hoşgörü; duygu, düşünce, inanç, vicdan, tavır ve hareketlerle ilgili bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Ancak kaynaklar, hoşgörüye eş anlamlı olarak kullandıkları kelimenin durumuna göre birbirinden farklı anlam veriyorlar. Örneğin hoşgörünün zıt anlamlısı taassubu, sadece dine, inanca yönelik olarak açıklıyorlar. Başka bir kaynak ise hoşgörüyü sadece görüş ve duygu yönünden ele alıyor. 
 
Bunlar tek tek doğrudur ama noksandır. Hoşgörü bir kavramdır. Atatürkçülüğün ana kavramlarından biridir. Sosyal hayatın en faydalı ve şartı olan bir erdemdir, insanlığın devamı için zorunlu olan, gerek kişi gerekse toplum olarak huzur içinde yaşamanın, vatan ve millet bütünlüğünün devamını sağlamanın bir anahtarıdır. Demokrasinin şartıdır. Laikliğin şartıdır. Milliyetçiliğin şartıdır. Çağdaşlaşmanın şartıdır. Bu nedenle bu önemli kavram dar çerçevede ele alınmamalıdır. Bütün yönleri ile ele alınmalıdır ki anlaşılsın, uygulansın. 
 
Atatürkçülük'te hoşgörü sözlük ve ansiklopedilerde ifade edilen duygu, düşünce, inanç kavramlarının tamamını kapsar ve bunlara davranışı da ilave eder. 
 
Atatürkçülük'te hoşgörü şöyle anlaşılır ve anlaşılmalıdır. 
 
Hoşgörü; herkesin duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında serbest olmasına izin vermek; kişilerin duygu, düşünce, inanç ve davranışlarındaki aykırılıklara, zıtlıklara ön yargısız katlanmak ve görmezlikten gelmektir. 
 
Atatürkçülükte hoşgörünün iki boyutu vardır. Biri tanımdaki serbest olmaya izin vermek açısından devlete yöneliktir. Diğeri ön yargısız katlanma ve göz yumma açısından kişilere, topluma yöneliktir. 
 
Devletimiz, anayasa ile hoşgörüyü bir ilke olarak benimsendiğini ortaya koymuş ve bunun sağlanmasını da devlet olarak üstlenmiştir. Anayasa, kişinin hakları ve ödevleri başlığı altında hoşgörüyü kapsamına alır ve bazı maddelerde şu ifadelere yer verir. 
 
"Madde 17: Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir." Bu maddeyle devlet, kişinin varlığını geliş- tirmesi için düşünce ve davranışına izin veriyor ve bunu bir hak olarak teslim ediyor. 
 
"Madde 24: Herkes, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir... Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz." Bu maddeyle de kişi vicdanının serbestliğini kabul ediyor ve bu serbestliği koruma altına alıyor. 
 
"MADDE 25: Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse... Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz" 
 
Bu maddeyle ise düşünce serbestliğine izin veriyor. 
 
"Madde 26: Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir." 
 
"Madde 27: Herkes bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir." Bu maddelerle de kişinin beyni, dili, kalemi ve eliyle ürettiklerini yayma serbestisine izin veriyor. 
 
Anayasa, belli başlılarını aldığımızı bu maddelerle hoşgörüyü, hoşgörünün esası olan duygu, düşünce, inanç ve davranışlarda sebrbestiyi, devlet ve toplum düzeninin vazgeçilmez bir unsuru olarak ortaya koyuyor ve bunların korunmasını da temel hak ve hürriyetlerin korunması başlığı altında güvenceye alıyor. Yani bu müsaadeleri hem veriyor, hem de bunların gerçekleşmesini, bu maddelerin işlemesini devlet güvencesi altına alıyor. 
 
Atatürkçülükte hoşgörünün devlete yönelik bölümünü böyle açıkladıktan sonra şimdi kişiye, topluma yönelik bölümüne bakalım. 
 
Hoşgörünün tanımında, kişi ve topluma yönelik bölümü "Kişilerin, duygu, düşünce, inanç ve davranışlardaki aykırılıklara, zıtlıklara önyargısız katlanmak ve görmezlikten gelmek" diye ifade etmiştik. 
 
Dikkat edilirse buradaki, duygu, düşünce, inanç ve davranışlar, anayasamızda serbestliğine izin verilen ve devlet tarafından konman hususlardır. O halde Atatürkçülük'te hoşgörünün kişiye, topluma yönelik bölümü için şunu diyebiliriz. Devletin izin verdiği bir hususu, bir kişinin veya bazı kişilerin kısıtlaması veya yasaklaması olamaz; devletin güvence altına aldığı bir hususu yine bir kişinin veya bazı kişilerin ihlali veya saldırması da olamaz. Devletin serbestliğine müsaade ettiği hususlara herkes eşit şartlarda uymaya zorunludur. Aksi davranış suç olduğu gibi insanlık dışıdır. Benim gibi düşünmüyor, benim inandığıma inanmıyor, benim dinimi benimsemiyor diye dövmek, öldürmek, yakmak ise vahşiliktir, çağ-dışılıktır. 
 
Atatürkçülük ve Atatürkçü bunları asla hoşgörüyle karşılamaz; Atatürkçülük bu çağdışı zihniyeti yok etmek için vardır, topluma hoşgörüyü yerleştirmek için vardır. 
 
Şimdi Atatürk'ün Hoşgörü-Taassupsuzluk üzerine yazdıklarını görelim. 
 
ATATÜRK'ÜN TAASSUPSUZLUK (TOLERANS) ÜZERİNE YAZDIKLARI 
 
Atatürk, bugünkü yurttaşlık bilgisi dersinin karşılığı olan "Vatandaş için Medeni Bilgiler" isimli ders kitabına düzeltme ve ilavelerinin dışında el yazısı ile 200 sayfalık katkıda bulunmuş, yani büyük bölümünü bizzat yazmıştır, işte bu ders kitabının vicdan hürriyeti konusunda taassupsuzluk başlığı altında, hoşgörüyü işlemiştir. Vicdan hürriyetine şöyle giriş yapılmıştır: 
 
"Vicdan hürriyeti, her fert, istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, mensup olduğu bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz." 
 
"Vicdan hürriyeti mutlak ve taarruz edilmez, ferdin tabii haklarının en mühimlerinden tanınmalıdır." 
 
Bu girişin arkasından Atatürk'ün taassupsuzluk konusundaki açıklamaları yer alır. Öneminden ve 1930'da yazılmasına rağmen bugünü yansıtmasından dolayı açıklamanın tamamını almayı faydalı buluyorum. 
 
TAASSUPSUZLUK (TOLERANS) 
 
"Hürriyet ihtimal ki zorla tesis olunur; Fakat herkese karşı, taassupsuzluk göstermekle ve aldırmamazlıkla muhafaza edilir."... 
 
"Türkiye Cumhuriyeti'nde, herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimse dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur. Türkiye'de bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi dindarlar, derin iman sahipleri hürriyetin gereklerini öğrenmiş görünüyorlar. Bütün bunlarla beraber, din hürriyetine, genellikle vicdan hürriyetine karşı taassup kökünden kurumuş mudur? 
 *Bu bölüm. Medeni Bilgiler'in M.Kemal ATATÜRK'ün El Yazılan kısmından alınmıştır S.507-515 
 
Bunu anlayabilmek için, taassupsuzluğun ne olduğnu inceleyelim. Çünkü, bu kelimenin ifade ettiği manayı zihniyeti, herkes kendine göre anlamaya çok yatkındır. Dini hürriyeti bir hak olarak görmeyen, acaba kalmadı mı?
 
Vicdan hürriyetini, insan ruhunun, Allahın yüce hüküm ve nüfuzu al- tında, dini hayatı idare için, sahip olduğu haktan ibaret olduğunu belle- miş olanlar acaba bugün nasıl düşünmektedirler? Bu gibiler, kendileri gibi düşünmeyenlere içlerinden olsun kızmıyorlar mı? 
 
Bu saydığımız zihniyete sahip olduğu düşünülen kimselere, hür düşünürlerimiz, acaba bir acı hisle, bir üzüntü ile bakmıyorlar mı?
 
 Bu saydığımız gibi, çeşitli inanışlı kimseler, birbirlerine kin, nefret besliyorlarsa, birbirlerini hor görüyorlarsa ve hatta sadece birbirlerine acıyorlarsa, bu gibi kimselerde taassupsuzluk yoktur, bunlar mutaassıptırlar (Bağnazdırlar). Vatandaşının veya herhangi bir insanın vicdanı inanışlarına karşı, hiçbir kin duymayan, aksine saygı gösteren kimsede taassupsuzluk vardır. Hiç olmazsa, başkalarının, kendininkine uymayan inanışlarını bilmemezlikten, duymamazlıktan gelir. Taassupsuzluk budur. 
 
Fakat, gerçeği söylemek gerekirse diyebiliriz ki, hürriyeti, hürriyet için sevenler, taassupsuzluk kilimesinin ne demek olduğunu anlayanlar, bütün dünyada çok azdır. Her yerde, genel olarak geçerli olan, taassuptur. Her yerde görülebilen barış manzarasının temeli, taassup ile hür fikrin birbirine karşı kin ve nefreti üstündedir; temelin devrilmemesi, kin ve nefret tabanındaki dengeyi tutan fazla kuvvet sayesindedir. 
 
Bu söylediklerimizden şu sonuç çkar ki, aramızda, hürriyet engellerinin yok olduğuna, bizim gibi düşünün ve hissedenlerle birlikte yaşadığımız yargıstıa varmak zordur. O halde, görülen, taassupsuzluk değil, zayıflığın güçsüz bıraktığı taassuptur. 
 
Şüphesiz fikirlerin, inanışların başka başka olmasından, şikayet etmemek lazımdır. Çünkü, bütün fikirler ve inanşılar, bir noktada birleştiği takdirde, bu hareketsizlik belirtisidir. Ölüm işaretidir. Böyle bir hal, elbette arzu edilmez- Bunun içindir ki, gerçek hürriyetçiler, taassupsuzluğun genel bir nitelik olmasını arzu ederler. Fakat, hatta, iyiniyetle bile olsa, taassup hatalarına karşı, dikkatli olmaktan vazgeçemiyorlar. Çünkü iyi niyetler, hiçbir zaman, hiçbir şeyi tamir edememişlerdir. İnsanların, ruhun selameti için yakıldıklarını biliyoruz. Herhalde bunu yapan engisizyon papazları, iyi niyetlerinden ve iyi iş yaptıklarından bahsederlerdi; belki de, cidden bu sözlerinde samimi idiler. Fakat, bir ahmaklağın, yahut bir hainliği iyi bir kılıfa uydurmak güç değildir; en nihayet bu, bir isim değiştirmek meselesidir. İşte, bu nedenledir ki, hoşgurüyü aldırmamazlık, kayıtsızlık derecesine kadar götürmemek önemlidir. Gerçi, hür olmak herkesin hakkıdır ve bunun için gerçek hürriyetçiler, hürriyetçi olmayanlara karşı da geniş davramlmasını isterler. Fakat, bunların hiçbir zaman elleri ayakları bağlı olduğu halde kurbanlık koyun durumuna razı olacakları asla kabul edilmemelidir. 
 
Unutulmamalıdır ki, bazı insanlar geleceği, geçmişin arasından görmekte ısrarlıdırlar. Bunlar, ilgimizi kestiğimiz geleneklere karşı mutlaka, bağlılığın iadesini isterler. Bu gibi insanlar, kendi inandıkları gibi inan- mayan kimseleri istedikleri gibi ezemezlerse, kendilerini cenderede (sıkış- mış gibi) hissederler.
 
Herhalde taassupsuzluğun arzu edildiği gibi genelleşmesi, huy hali- ne gelmesi, fikri terbiyenin yüksek olmasına bağlıdır." 
 
 Atatürk burada hoşgörüyü, hoşgörüsüzlüğü ve bunun tehlikelerini ve hoşgörünün sının konusunu da veciz olarak belirtmektedir, 
 
Şimdi biz bu sının biraz açalım 
 
 HOŞGÖRÜNÜN SINIRI 
 
Hoşgörünün anlamı ve içeriğinden herkesin her istediğini, her zaman, her yerde yapabilmesine müsaade etmek gibi bir anlam çıkabilir. Tabi ki bu mümkün değildir. Çünkü hoşgörü hürriyet kavramı ile iç içedir. Kişilere hakları olan hürriyetini kullanma imkanı veren bir kavramdır. Hürriyet ise hiç bir kişi için sınırsız değildir. Sınırsız hürriyet başkalannın hürriyetsizliği demektir. Toplum yaşantısında ise bu mümkün değildir. Kişi hürriyetine sınır, başkalannın hürriyet sinindir. Bu sınır aşılırsa hürriyetsizlik başlar. Bu nedenle insan hakları evrensel beyannamesine, hürriyeti yok edici hürriyetin tanınamayacağı maddesi konmuştur. Aynca toplumun, milletin ortak çıkarları ile devletin korunması hususlan da, kişi hürriyetine sınır getirir. 
 
Atatürk bu hususu 1931 yılında şöyle açıklamıştır. 
 
"Kişilerin hürriyeti, devletin hakimiyet ve idaresinin korunmasına bağlıdır. Devlet idaresi felç olursa kişilerin hürriyetini koruyacak hiçbir kuvvet ve vasıta kalmaz. Bu sebeple hürriyeti yalnız bir taraflı değil, her iki taraflı düşünmek gerekir. 
 
Kişi hürriyeti kutsaldır. Bunların korunması için devamlı çalışılır. Fakat bu çalışmada devletin kuvveti, otoritesi hiçe sayılırsa, belki hiçe indirilebileceği dahi sanılır-ancak bu takdirde bu gibi insanların snunda kesinlikle başka bir devletin otoritesi altına girmek aşağılığına düşeceklerini, yabancı bir devletin hakimiyetinin esaret zincirlerini, kendi elleriyle, boyunlarına takmağa mecbur olacaklarını hatırdan çıkarmamak gerekir:" 
 
Atatürk'ün ifade ettiği bu tehlikelerden dolayı, Anayasamız da, temel hak ve hürriyetlerini bazı durumlarda sınırlamış ve kötüye kullanılmasını önleyici hükümler koymuştur. Yani hoşgörüye sınır getirmiştir.
 
Anayasanın 14 ncü maddesi şöyle der: 
 
"Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti'nin ve Cumhuriyeti'nin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetlerini yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesine veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak umacıyla kullanılamaz. " 
 
Bu açaklamalardan hareketle hoşgörünün sının konusunda şöyle bir senteze varabaliriz. 
 
Hürriyet ve hoşgörü kavranılan içiçe olduğuna göre; hürriyetin olmadığı yerde hoşgörüden, hoşgörünün olmadığı yerde hüniyetten bahsedilemeyeceği için; hoşgörünün sınırı hürriyetin sinindir. Yani hürriyetin bittiği yerde hoşgörü de biter. Bu sının en açık şekilde Anayasanın 14 ncü maddesi ifade etmektedir. Bu maddenin kapsamına giren hususlarda bazı kimselerin kişisel hak ve hürriyetlerimi kullanıyorum düşüncesiyle faaliyette bulunmalan Anayasa'ya göre suçtur; Bunlara göz yummak da hoşgörü değil yine anayasal suçtur. Bu maddenin içeriğini özetlersek, hiç- bir kişinin bütünlüğümüzü bölmeye, devleti ve cumhuriyeti tehlikeye düşürmeye, hak ve hürriyetleri yok etmeye, eğemenliğin kaynağını değiştirmeye, bölücülük ve ayrıcihk yapmaya, farklı bir devlet düzeni, yani dine dayanan, ırka dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışı dışında bir anlayışa dayanan devlet düzeni kurmaya yönelik hakkı ve hürriyeti yoktur. Dolayısıyla hoşgörü devlet, millet ve kişi seviyesinde de burada biter; Burada hoşgörü yerine kişinin, toplumun tepkisi, devletin kanunlan çalışmaya başlar. 
 
Atatürk'ün dediği gibi "Hoş görme kliği aldırmamazlık derecesine götürmemek önemlidir." Bu nedenle hoşgörü sınırlarım aşanlara karşı aldırmamazlık; yurdunu ve milletini seven, kendisinin ve toplumun ortak çıkarlarını görebilen, vatandaşlık görevlerinin bilincinde olan kişilerin davranışı değildir.  
 
Çünkü hoşgörü, kayıtsızlık ve adam sendecilik değildir. 
 
HOŞGÖRÜSÜZLÜK- TAASSUP 
 
Hoşgörünün karşıtı hoşgörüsüzlük, taassup, bağnazlıktır. Hoşgörüsü olmayan kişi de mutaassıptır, bağnazdır, hoşgörüsüzdür. 
 
Atatürk, Medeni Bilgiler'de mutaassıbı şöyle açıklar:
 
"Muhtelif inançlı kimseler, birbirlerine, kin nefret besliyorsa, birbirlerini hor görüyorlarsa ve hatta sadece birbirlerine acıyorlarsa, bu gibi kimselerde taassupsuzluk (hoşgörü) yoktur, bunlar mutaassıptırlar."
 
Taassubun sebepleri ise:
 
a. Cehalettir, 
b. Menfaattir, 
c. Alışkanlıktır, 
d. Korkudur.
 
  Toplumumuzda hoşgörüsüz kişiler incelendiğinde görülür ki onlar ya cahildir, ya başka fikir sahiplerine hoşgörü ile davranmak çıkarlarına aykırıdır veya alıştıkları şeyden vazgeçmek onlara güç gelmektedir yahut şuuraltı, şuur üstü bir korkunun tesiri altındadırlar.
 
Hatta hoşgörüsüzlüklerin şiddeti de bu korkunun derecesine bağlıdır. 
 
Dünyanın dönmediğini iddia eden papazlara, döndüğünü söylemekten çekinmeyen Galile, hem cehaletin, hem de korkunn sebep olduğu bir taassup yüzünden zindana atılmş ve öldürülmüştür. Bu olayda papaz zümresinin menfaatlerinden doğan bir taassup da görülmektedir. Çünkü Avrupa'daki reform hareketlerinden sonra menfaatçci papaz zümresi ortadan kalkmak zorunda kalmıştır. 
 
Taasubun en ağırlıklı sebebi cehalettir. Atatürk, 1923 yılında İstanbul gazetecileri ile izmit'te görüşürken taassup hastalığın cehalete bağlar, ilaç olarak da ilmi tavsiye eder ve şöyle der: 
 
 "Taassup cahilliğe dayanır. Bundan dolayı taassubu olan cahildir. İlim mutlaka cahilliği yener. O halde halkı aydınlatmak lazımdır. "
 
Buradaki cahilin kim olduğunu, ilmin ne olduğunu anlamak için Ata- türk'ün 1923'te Tarsus'ta çiftçilerle yaptığı konuşmanın bir cümlesine bakalım: 
 
 "Biz cahil dediğimiz vakit mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz, ilim hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi hiç okumak bilmeyenlerden de bilhassa sizlerin içinizde görüldüğü gibi, hakikati gören hakiki alimler çıkar. "
 
Demek ki taasssubu önlemenin çaresi ilimdir, yani gerçeği, doğruyu öğrenmek ve öğretmektir.
 
Burada kişilere düşen görev aydın olmaktır. Yani düşüncesini inan- cından; ilimi, bilimi dinden ayrı tutmaktır.
 
Her türlü fikre açık olmak, önyargısız dinleyebilmek, tartışabilmek; her duruma ve fikre, çağdaş insamn düşünme temelini oluşturan acaba, neden, niçin, nasıl sorulan ile yaklaşabilmek ve şüpheci olmaktır. 
 
Aynca kendi gerçeklerinin tek ve en doğru olmayabilceğini; kendi dünyasının dışında başka dünyalann olabileceğini; bu nedenle de herkes için geçerli olan bir tek dünya, bir tek doğru, bir tek gerçek olmadığını kabul etmelidir.
 
Aksi takdirde toplumun huzuru ve düzeni, iç banş, birlikte yaşama istek ve arzusu ortadan kalkar. Ayrılıklar gruplaşmalar başlar, milli birlik ve beraberlik duygulan zedelenir. Son aşamasında ise devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü tehdit altına girer.
 
Herkesin tek sesli bir toplum olamayacağını, tek sesliliğin faydadan ziyade zarar getireceğini çok sesliliğin bir doğa kanunu olduğunu kabullenmesi gerekir. Tek esli toplumlar gelişemezler, ilerleyemezler, Atatürk bunu şöyle açıklar:
 
"Fikirlerin, itikatlerin başka başka olmasından, şikayet etmemek lazımdır. Çünkü, bütün fikirler ve itikatler, bir noktada birleştiği takdirde, bu hareketsizlik alametidir. Öyle bir hal elbette arzu edilmez."
 
 Çünkü hareketsizlik durma, durma ise gerilemedir. Gerilemek iste- meyen toplumlar çok sesli olmak zorundadır. Çok seslilik ise taassubun ortadan kaldınlmasıyla mümkündür.
 
Taassup toplumu geriletmekle beraber, gerçeklerin, doğrulann ortaya çıkmasını da önler. Taassup; fikrin doğmasını," fikir alışverişini, kişilerin düşüncelerini istedikleri gibi söyleyebilmelerine engel olur. Atatürk'ün dediği gibi: 
 
"En büyük hakikatler ve terakkiler fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir. " 
 
O halde ilerliyebilmek için taassubu mutlaka ortadan kaldırmak gerekir. Mutaassıp bireylerden oluşan toplumlar gerilemeye mahkumdurlar.   Medeni Bilgiler, s.57 Medeni Bilgiler, s.58 
 
Taassup insanın doğasına aykırıdır. însan, düşünebilme, düşünce üretme, maddi birşeyler yapabilme yetenekleri ile donatılarak yaratılmıştır. Toplumların ilerlemesi de insanın bu yeteneğinden kaynaklanır. Taassup bu yeteneğin kullanılmasını frenler, zamanla söndürür. İnsanın doğasına saygı duyanın taassubu olamaz. Tassup, insamn yaraülış özelliklerine terstir, yaratanın insanı yaratma felsefesini inkardır. 
 
Taassup fikir ve hiürriyetini söndürür. Her nekadar yasalarda yer alsa dahi; taassup statikliği, dogmaları ön plana çıkardığından, ilkleri, yenileri hoşgörmediğinden; Fikir hürriyeti kağıt üzerinde kalır. Taassup ortamında fikirler korkusuzca ve serbestçe ifade edilemez.
 
Fikirlerin korkusuzca ve serbestçe ifade edilmesi, aslında fikir hürriyetinin son merhalesidir. Asıl fikir hürriyeti, fikirlerin doğru doğması yani doğru düşünebilme yeteneğidr. Yani beyin içinin hürriyetidir. Beyin içinin serbest olması, dogmalarla, kalıplarla doldurulmamış ve dondurulmamış olmasıdır. Bu da hoşgörü ile sağlanır. Hoşgörüsüzlük, davranışlardan önce beyin içinde çekingenlik ve zamanla tembellik yaratır. Çalışmayan bir beyinden ve sahibinden de hiçbir şey olmaz, hiç bir verim alınamaz. O nedenle fikri hoşgörüyü sadece dilin veya kalemin değil, beyin içinin serbest olması diye kabul etmek gerekir. 

 Beyin içi; hurafelerle, batıl itikatlarla, muhakemesiz, tartışmasız kabulü şarttır şeklindeki bilgilerle; tersini veya zararını, doğruluğunu, yanlışlığını düşündüğünde, manevi baskı altında kalınmasını sağlayacak hususlarla doldurulduğunda, fikri hoşgörü ortadan kalkar. Beyin içi serbestisini kaybeder. 
 
Atatürkçülüğün öngördüğü fikri hoşgörü, herşeyin doğrusuna, eğrisine, iyisine, kötüsüne, faydasına, zararına kişinin kendisinin karar vermesidir. Hertürlü baskıdan uzak olarak serbestçe düşünebilmesidir. Yani fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olmasıdır.
 
HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN (TAASSUBUN) DOĞURACAĞI SONUÇLAR 
 
Taassup gelişmenin ilerlemenin düşmanıdır. Diyebiliriz ki Osmanlı Devleti'nin yıkılmasına sebep batıya, ayak uyduramamasından, ayak uyduramaması da din düşmanlığından, dini bağnazlıktan kaynaklanan taassuptur. Ayrıca kişilere hoşgörünün gereği olan serbestilerinin verilmemesidir.
 
Çarpıcı birkaç örnekle bu düşüncemizi kuvvetlendirelim. 
 
- Dini Taassup yüzünden matbaa 277 yıl sonra kullanılmaya başlandı. Bu bile başlı başına bir olaydır. Yaygın cehalet 300 yıl daha devam etti demektir.
 
 - 1575'de kurulan İstanbul Rasathanesi, 1580'de "rasat yapmanın, evrenin sırlarını öğrenmeye yönelik bir küstahlık olduğu ve rasathane kuran deletlerin mahkum olacağı" düşüncesiyle yıktırıldı.
 
- Hür düşünceye, akla ve bilime dayalı gerçekçi düşünmeye yer verilmemesi, bunun yerine sanki dinin gereğiymiş gibi bazı safsatalarla karar verilmesi sonucu çok şey kaybedilmiş, başta harpler kaybedilmiştir. 1839'da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'mn ordusuna Nizip Muharebesi'nde yenilmenin sebebi bundandır. Din adamları cuma günü savaşılmaz, bu dini aykarıdır deyince, askeri yönden durum Osmanlı Ordusu lehine iken taarruz edilmedi. Daha sonra, bir gece baskını için daha müsait bir durum doğdu. Din uleması buna da karşı çıkarak, haydutlar gibi baskın yapmamn padişah askerine yakışmayacağını söylediler.
 
Yakın tarihten bu anlayışa bir örnek daha verelim. Balkan Harbi'nde Makedonya'da yenilen ordumuz Arnavutluk'a doğru çekilir. Bu arada bir büyük grup istikametini kaybeder, hangi yöne çekilmeye devam edeceğini şaşırır. Komutanlar toplanır, karar vermek için Kuran'ı Kerim açarlar.
 
 - Tanzimat'tan sonra yeni açılan orta okullarda harita ile coğrafya dersi okutulmaya başlanır ancak bu "coğrafya derslerinde harita göster- menin kafir adeti olduğu ve şeriatın buna cevaz vermediği" fetvası ile kaldırılır. Oysa Piri Reis, dünyaca ünlü haritasını 1513'te, yani 3,5 asır önce çizmişti. 
 
 - 19 ncu yüzyılda camilere paratoner taktırılamamıştır.
 
 - 19 ncu yüzyılın ikinci yarısında batının kullandığı çiçek aşısı yerine merkep sütü içirilmesine cevaz verilmiştir.
 
 - Tıbbiyedeki anatomi derslerinde müslüman cesetlerinden yararlanmaya izin verilmemiştir.
 
 Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu örneklerden şunu çıkarıyo- ruz, dini taassup endişe edilecek bir durumdur. Türk tarihinde dini taassup çağdaşlaşmak için girişilen yeniliklerin karşısında güçlü bir engel oluşturabilmiştir. Türkiye'nin çağdaşlaşmada geri kalma sebebi taassuptur.
 
Bugüne baktığımızda 1993'te Sivas'ta 37 kişinin yanarak ölümüne sebep, taassuptur. 1980 öncesi K.Maraş ve Sivas olaylarının sebebi yine taassuptur. Bugün kendisini dini bütün görenlerin, dini yönden kendisi gibi olmayanlara karşı tavrının sebebi yine taassuptur. Bunların başka dinden, mezhepten olanlara duydukları kinin, düşmanlığın sebebi tassuptur. 
 
Taassup, hoşgörüsüzlük, düşmanlık doğurur, milleti gruplara, zümrelere ayırır, kavgaya, iç çatışmaya sebep olur, sonu bölünmelere kadar gider. Önemli bir tehlikedir.
 
SONUÇ 
 
Bu tehlikenin daha da büyümemesi, dini taassubun arkasından ırki taassubun gelmemesi için her Türk vatandaşı taassubun sonucu üzerine bilinçli olmalıdır. Sonucu görebilmelidir.
 
Bilincin doğmasımn anahtarı yasalara uymak, gıdası da şüpheci olmaktır.
 
Hoşgörünün dershanesi kütüphanelerdir, kitaplardır, hocası da tarihtir.
 
Eğer Cumhuriyeti korumak istiyorsak, eğer laik düzende yaşamaya devam etmek istiyorsak, eğer demokrasinin nimetlerinden yararlanarak insan gibi yaşamak istiyorsak, eğer herkesin yasalar önünde eşitliğini ve herkesin eşit haklara sahipliğini öngören çağdaş hukuk düzeni içerisinde yaşamak istiyorsak, eğer bize miras bıkarılan ata yadigarı güzel vatanımızı böldürmek istemiyorsak, eğer yurtta, ve dünyada barış içinde yaşamak istiyorsak, eğer refah düzeyimizi daha da artırmak istiyorsak hoşgörülü olmalıyız ve hoşgörüsüzleri de hoşgörülü yapmanın yollarını bulmalıyız. Hoşgörüsüzleri hoşgörü ile karşılamamalıyız. 
 
 Dr. İsmet GÖRGÜLÜ