31 Mart 2016 Perşembe

Kurt ile Köpek


Bir masal var kaf dağının ardında. Köpekle tazıyı anlatıyor masal , biz ne desek boşuna .Köpekler kuş uçurmaz olmuş çiftlikten, kurt bundan etkilenmiş tabi. Tazıya dönmüş açlıktan… Bir köpek görmüş dağda, yağlı, besili, parlak tüylü,yolunu şaşırmış besbelli, “bunu yersem ne güzel olur demiş. Saldıraya geçecekmiş ama çekinmiş.Aşağıdan alıp yaklaşmış yanına.
– İyi ense yapmışsınız maşallah demiş. Köpek şöyle uzun uzun bakmış.
– Siz de yapabilirsiniz bayım demiş. Benim gibi beslenmeyi isteseniz beslenirsiniz. Yaşamak sayılmaz sizinki, hep sefil olmak kötü bir şey besbelli. Ne bu böyle, ne rahat bir uyku, ne ağız tadıyla yenen bir lokma yemek.Gelin benim yanıma dünya varmış deyin. Kurt bayağı merak etmiş doğrusu. Nasıl bir işmiş ki bu ?
– Orda işim ne olacak benim ?


Çomar gülmüş:
– Hiççç demiş.Fakir fukaraya saldıracaksın, evin adamlarına kuyruk sallayacaksın, sahibine hoş görünmek tek görevin. Bunun karşılığında artık ne varsa hepsi senin. Tavuk kemiğimi istersin , güvercin, bıldırcın kemiği mi. Bu arada sırtını okşarlar sabah ve akşam keyfe bak.
Kurdun ağzı kulaklarına varmış , gözleri dolmuş sevinçten… Köpeğin peşine takılmış çiftliğe doğru yol alırken, boynunda bir iz görmüş
– Bu da nesi ? demiş.
– Hiçç demiş köpek
– Hiç ama ne ?
– Değmez konuşmaya bile nene gerek
– Söyleyin canım merak ettim işte.
– Tasmanın yeri olacak
– Neee? Bağlıyorlar mı ? demiş kurt; öyleyse her istediğin yere gitmek yok.
– Yook demiş. Köpek ne çıkar bundan ?


Kurt yolunu çevirmiş başka yöne:
-Sizin olsun eti de kemiği de ben özgürlüğümü kimselere veremem, kimsenin boyunduruğu altına giremem, demiş ve uzaklaşmış ordan. Gidiş o gidiş….

La fontaine masalları

Özgürlük


Çoğu insan özgürlüğü yanlış anlıyor, hatta bazen onu doğru olarak anlayan kimseyle henüz karşılaşmadığımı düşünüyorum. Tüm evren Mutlak Yasalar’dan ibarettir. Özgürlük eylemlere ancak yasalar kapsamında olduğu sürece serbestlik sağlar.

  Gerileyen, gelişmemiş olan, dar zihinli ancak sayıca daha fazla olanlar için özgürlük düşüncesi, yasalardan kaçmak demektir ki bu elbette imkansızdır. Tüm dünyevi zenginliklerden daha değerli olanı özgürlüktür; acı çekerken kendini sıkmaktan ve kilise kurallarının darlığından özgürleşmek; davranışlarda özgürleşmek, kılık kıyafette, eşyada özgürleşmek; yerli modaların dayatmalarından ve saçmalıklarından özgürleşmek, siyasi partilerin gösterilerinden ve siyaset kurallarından tamamen özgürleşmek ve hepsinden iyisi, hemen her birimizin özgürlük kavgası yapıp durduğumuz halde esiri olduğumuz kusurlu alışkanlıkların, nefsin zorba egemenliğinden tamamen özgürleşmektir.

   Böyle bir serbestlik anlayışıyla gerçek demokrasiye, onun yüksekliğine ulaşabilir miyiz? Bizler doğumdan ölüme kadar, her hareketi ve zamanın her dakikasını kapsayan karşı konulmaz yasalara tabi olduğumuz halde bir paradoksun eseri olarak bundan kaçıp özgür iradeye sığınmaya çalışırız. Oysa tuhaf da görünse bizler özgürlüğe sadece yasaların bilgisiyle ve onlara üstü örtülü bir boyun eğişle erişebiliriz. İnsan iradesinin, insanın özgür ruhunun önemi sözlere sığmayacak kadar büyüktür. Ancak yasaları anlayarak ve onlara uyarak gerçek özgürlüğe ulaşılabilir. Çünkü, Özgürlük Yasası en mutlak ve yüksek olandır.

  Sığ anlayışlarda özgürlük; kendini tüm yasalardan, tüm kısıtlardan muaf tutmak olarak görülmektedir. Bilge olanlar ise tam tersine bunda yasaların yasasını görmektedir, yani şuurlu iradenin veya insanın bir parçasının; tüm zamanlar boyunca varolmuş, tarihte yer etmiş, ölümsüzlüğün ispatı olan, tüm nesnel dünyaya ahlaki bir amaç ve insanlığa saygınlığını veren; evrensel, ebedi, ve şuursuz olanla birleşmesini görmektedirler.

Çeviren: Işık Uçkun


Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz


Yıl 1943.
Genç Mustafa'nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi'ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.
Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

"Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun." Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

- Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
- Alıyorum.
- Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten...

23 yaşındaki genç memur "Ne yapayım, ne yapayım?" diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce "Deli misin bey?" der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, "Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da" zihniyeti aynen var.
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne "Kitap İare (Ödünç) Sandığı" yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar:
"Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz."


Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.
Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

"Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak" der.
Mustafa artık Ürgüp'teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel'le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca'nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa'nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.
Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.
Zenith ve Singer'e mektup yazar:
"Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım" der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar. Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, "kendi görev tanımı dışında davranıyor" diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp'e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
Girişimcilik ne biliyor musun?
Bulunduğun yere yenilik katmalısın.
Mutlaka adım atmalısın.
Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.
Bakın Nevşehir'den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.



29 Mart 2016 Salı

Tanrılar Okulu

Evren olduğu haliyle mükemmeldir.
Değişmesi gereken yalnızca sensin !
Kişi başına gelen durumlara karşı tavrını değiştirdiğinde, başına gelecek olayların doğası da zamanla gelişecektir.
Senin içinde savaş olmazsa, dışında da olmaz. Kural budur.
Dünya tozdur, üfle gitsin !


Bazen merak ediyorum, dünyayı yönetenler bizimle kafa bulan zeki insanlar mı, yoksa gerçekten bu kadar embesiller mi?





Sokrates’in Savunması "Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez"


M.Ö. 399 yılında, üç Atinalı, Sokrates’in aleyhine, onu topluma karşı tehdit olmakla suçlayan bir kamu davası açarlar. Suçlama iki bölümden oluşur;
* Onun sapkın bir mezhebe sahip olduğu iddiası
* Gençlerin kafasını karıştırarak onları yanlış yöne sürüklediği iddiası
Bu iddiaların temelinde ise siyasi ve dini nedenler yatmaktadır. Daha önceden Sokrates’in çevresinde yer alan aristokratların, ülkede kötü anılarla hatırlanıyor olması ve bunun yanında, Sokrates’in dindeki birtakım yanlışlıkları söylemesi dava açılmasında başlıca etkenlerden olmuştur.
Sokrates’in savunması üç bölümden oluşur;
Sokrates’in kendini savunması
Ceza için önerisi
Mahkemeye son hitabı

Sokrates kendini savunurken öncelikli olarak vurgu yaptığı nokta, ölümün korkulacak bir durum olmadığı, ölümden kurtulmak için yalan söylemeyeceği, her zaman gerçekleri aktaracağı yönündedir. Ve bu şekilde bir hayat yaşadığı için ölüme mahkum olacağını önceden de bilseydi, yine de aynı hayatı yaşayacağına, felsefesiz bir hayat düşünemediğine değinir ve “Hiçbir şeye değmeyen bir adam bile hayatını ölüm ve yaşam ihtimallerini hesaplayarak geçirmemelidir; düşünmesi gereken tek şey, yaptığı işin iyi mi yoksa kötü mü olduğudur, yani iyi bir adam olarak mı yoksa kötü bir adam olarak mı yaşayacağıdır.” şeklinde açıklamalarda bulunarak ölüm korkusunun olmadığını pekiştirir.
Bir diğer nokta ise gençleri baştan çıkararak ülkelerini ve dinlerini yanlış aktarmadığını belirtmek istemesidir. Üstelik farklı bir iddia daha vardır ki o da, gençlerden para aldığı yönündedir. Kaldı ki bir insanı gerçek anlamda eğitebilen kişilerin para almasının bile o kişi için bir onur olacağından ancak kendisinin böyle bir yola başvurmadığından ve bu kötü şöhretinin, sahip olduğu bir çeşit hikmetten kaynaklandığından söz ediyor. Bu hikmetin ise insanların elde edebileceği bir hikmet olduğundan ve bu “sınırlı” anlamda bilge olduğundan bahsediyor. Ve bu bilgeliğin insanüstü olmadığını, gençleri de bu bilgeliğin ışığı doğrultusunda, doğru olanı anlatarak etrafında topladığını; varlıklı ailelerin yapacak işleri olmayan çocuklarının, onun hayatı ve insanları sorgulamasından hoşlandıklarını belirtmektedir. Ve Sokrates bilgeliğini şu şekilde tanımlamaktadır:
Bilgelik, hiçbir şey bilmediği halde bildiğini zannetmek değil; bilmediğini bilmektir. Ve sizin en bilgeniz Sokrates, kendi bildiğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir.
Kitabın akışı içerisinde bunun gibi açıklamalar ve çarpıcı benzetmeler dikkati çekmektedir. Bu benzetmelerin bir diğeri ise şu şekildedir:
Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Ve bu devlet, koca cüssesi nedeniyle yavaş hareket edebilen ve canlanması gereken bir attır. Ben de Tanrı’nın bu devlete musallat ettiği bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum. Ve eğer Tanrı sizi düşünerek bir at sineği daha göndermezse, hayatınızın geri kalanını uyuyarak geçirirsiniz.
Ancak Sokrates, tüm bu açıklamalarına rağmen mahkeme heyetini ikna edemez ve mahkeme ona iki seçenek sunar; ya sürgüne gönderilecektir ya da idam edilecektir. Sokrates ise ölüm cezasını talep eder. Çünkü başkalarının istediği şekilde bir hayat yaşayıp, kendi felsefesini gerçekleştiremeyecekse, ölmeyi buna tercih eder. Felsefe olmayan, sorgulanmayan bir hayat düşünemez. Çünkü onun için “Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez.” 







Fragmanlar


Kendinizi başkasına anlatmayın..
Sizi sevenin buna ihtiyacı yoktur.
Sevmeyen de inanmayacaktır zaten…
Onun hayatında bir seçeneksen,
Onun senin bir önceliğin olmasına izin verme.
İlişkiler en iyi dengeli olduğunda yürür…
Uyandığında iki seçeneğin var…
Tekrar uyuyup bir rüya görmek, ya da uyanıp rüyanın peşinde koşmak…
Bize değer verenleri ağlatır, vermeyenler için ağlarız…
Bizim için hiç ağlamayacaklara değer veririz…
Garip ama gerçek…
Bir kez bunu anlasak değişmek için hiçbir şey geç değil…
Mutluyken söz, üzgünsen cevap, öfkeliysen karar verme…
Zaman nehir gibidir…
Aynı suda iki kez yıkanılmaz…
An’ı yaşa, geçen su bir daha gelmez…
Hep meşgulsen, hiç müsait olamazsın…
Hep zamanının olmadığnı söylersen, hiç zamanın olamaz…
Hep “yarın yapacağım” dersen, yarın hiç gelmez…“


Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur.


Âriflerin alâmeti üçtür: Gönül fikriyle; beden hizmetiyle; gözün gerçekleri görmesiyle meşgul olmak...

Seni özel kılan sevdiğin değil, sevgindir.

Bazen dönüp arkasına bakması gerekir insanın, nerden geldiğini unutmaması için.

Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur.

Eğer susarsan konuşman daha aydınlık olur... Çünkü sükutta hem sessizliğin ışığı, hem de konuşmanın faydası gizlidir.

Eğer çok konuşmak faydalı olsaydı, iki ağzın ve bir kulağın olurdu.
Onun için az konuşup, çok dinlemek daha faydalı!


Her kimsenin, kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâzımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öldürmedikçe, rahata ermek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşünülemez.

Sabırsızsın, oysa bütün mahlukat sabrın ipliğiyle bağlıdır birbirine. Dünya sabırla döner. Çünkü güneşin de, ayın da zamana ihtiyacı vardır. Sabırlı ol. Büyük sırlara ermek için sabır denizinde yüzmeyi öğrenmen lazım. Çünkü sırlar, sabır denizinin dibinde saklıdır.Uyum güzelliktir, uyum suyun özelliğidir. Su sabrın simgesi, istiridyenin yurdudur. Su olmasaydı inci de olmazdı. Sabırlı ol ki, istiridye gibi inciler yapasın.



Şarabi Haller


Şarabi Haller
Ömer Hayyam “Cemşit” rubaisinde:
Yıkık bir saray bu dünya dedikleri
Gece ve gündüz atlarının durak yeri
Yüz Cemşit’den arda kalmış bir dünya bu
Yüz Behram kendinin sanmış bu gökleri.” der…
Cemşit: Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da geçer. Pers ülkesi kralıdır. Kral Cemşit bağ bozumu sonrası çok sevdiği üzümleri kışın bile yemeği umarak, büyük küplere doldurulup mahsende saklanmasını emreder. Zaman içinde üzümler çatlayarak fermantasyon ile köpürmeye başlar ve farklı kokular yükselir.
Bunun zehirli olabileceğini düşünen Cemşit, küplerin üzerine zehirlidir diye yazdırır. Depresyona giren cariyelerinden biri ölmek ister ve zehirli sıvıdan içmeye başlar. Zaman içinde cariyede ne gam kalır ne keder. Bunun üzerine cariye durumu Cemşit’e anlatır.. O günden sonra şarap, Cemşit’in ve tören yemeklerinin vazgeçilmez içkisi olur.
Fransa’nın Chardonnay üzümünün orijini; Kudüs’ün tepelerindeki bağlardır. İbranice etimolojisi Shaar-adonay yani “tanrının kapısı” demektir.
Şarap – Peynir ilişkisi:
6 bin yıllık Sümer tabletinden; “Onda olup da bende olmayan ne var? O bana taze şarabını sunar, ben ona taze süt veririm. O bana olgunlaşmış şarabını sunar, ben ona iyi peynirlerimden veririm.”

 felsefe taşı | düşünce platformu

 

25 Mart 2016 Cuma

George Carlin

Marifet, çocuklara sadece okuma-yazmayı öğretmek değil, sorgulayan ve düşünen çocuklar yetiştirmektir.




23 Mart 2016 Çarşamba

Bilginin Sesi

Doğru olan gerçektir.Doğru olmayan gerçek değildir.O bir illüzyondur, ama gerçek gibi görünür. Sevgi gerçektir.O yaşamın en yüksek ifadesidir.



Çırılçıplak


Küstahlığımı nezaketim götürdü
Saadece kendime bakakaldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Gizlenen insanların ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Selâmımı tanıdıklar götürdü.
Saygı bekleyince alçaldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Kendini beğenmişlerin ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Ağlamayı ölenler götürdü.
Kendimi ölmez sanınca ufaldım,
Kararsızlık bir an sürdü.
Ölülerle dirilerin arasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Sonsuzluğu ufuklar götürdü.
Yarattığım dünyaların içinde daraldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Başlangıç ile bitiş ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Aydınlığı bulutlar götürdü.
Yıldızlara doğru yol aldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Varanlar ile duranlar ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.




Evrensel bir nimet olan sessizlikten zevk alabilenler, dünyanın en mutlu kişileridir...




Küçük insanlar dengini, büyük insanlar kendini arar.


 



20 Mart 2016 Pazar

Gün bitse de gökyüzünde; Günler daha mühürlenmedi. Çünkü dilde söz, Çiçekte renk, Zamanda gelecek bitmedi.

İnsanlar kaybedilirken ey çocuk
İnsanlık adına
Nasıl başlar bu yeşil ve mavi yolculuk
Hangi gemi kalkar bu ülke limanlarından
Hangi mavilikler karşılar seni
Kıyılar zincir olmuş bileklerde
Dalgalar yargısız infaz
Al kalemi eline ey çocuk
Yeşilin ve mavinin şiirini yeniden yaz

Adı Kayıp


Bugünlerde Bahar İndi

Tohumlar bitki yapar tohumlar 
Adam yapar, insan yapar, yürek yapar 
Demirci örsü gibi, kıpkızıl ve güzel ve çiçekli ve aydınlık Ve dertli ve sımsıcak, al da canının içine koy ve gözü yaşlı 
Ve ölüme ve zulüme Ve adamın adam öldürmesine karşı 
Ve soyguna karşı, Ve köleliğe karşı.


18 Mart 2016 Cuma

Diriliş (Çanakkale 1915)




Kilitbahir ile Eceabat arasında Boğaza bakan bir tepenin üzerinde, Mehmetçiğin dev bir resminin yanında Neclettin Halil Onanın bir şiirinin iki dizesi yazılıdır:

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

Asker sigarasının üzerindeki resmi ve iki dizeyi dağın yamacına işleyen Yedeksubay Seyran Cebi, bu görevi veren de 40. Piyade Alayı Bölük Komutanlarından Üsteğmen Turan Sekip Pınar'dır (İsmail Bilgin, Çanakkale Destanı, s.178 -179). Turan Sekip Pınar'ı niyeti için, Seyran Çebi'yi emeği için saygıyla anarım.

Ama bu şiirin Çanakkale Savaşı ile bir ilgisi yok. Büyük Zafer (30 Ağustos 1922) için yazılmıştır. Şiirin tamamını okuyan durumu kolayca anlar. Doğrusu buraya M. Akif'in Çanakkale şiirinden bir dize yakışır. Böylece bu yanlışlık da sona erer. EK -1669

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın, Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın, Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda, Gördüğüm bu tümsek, Anadolu'nda, İstiklal uğrunda, namus yolunda, Can veren Mehmed'in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele, Son vatan parçası geçerken ele, Mehmed'in düşmanı boğuldu sele, Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin, Bir harbin sonunda, bütün milletin, Hürriyet zevkini tattığı yerdir.


  Biz diri, canlı, hayat dolu, duyarlı, dikkatli, bilinçli, bağımsızlığa âşık, gururuna düşkün bir millettik.
 Ne oldu bize?
Yoksa son yüzyıl içinde Çanakkale dirilişini, Milli Mücadeleyi, o kutsal çılgınlığı, zaferi, ilkellikten ve bağnazlıktan kurtuluşu, uyanışı, aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı, kadın özgürlüğünü, cumhuriyeti, dünyanın Türk mucizesi diye andığı bu büyük macerayı yaşayan biz değil miydik? Yoksa bunlar milletçe birlikte gördüğümüz bir rüya mıydı? şehitler, gaziler, kahramanlar, o öldürücü acılar, o emsalsiz sevinçler, inanılmaz başarılar hayal miydi?
Hayır!
Hepsi gerçek.
Ama içerden, dışardan söylenen ninnilerle, süslü kutular ve göz alıcı şişeler içinde sunulan uyku ilaçlarıyla bizi yeniden uyutmaya çalışıyorlar.
Tarih son kez uyarıyor:
Uyuma ey Türk!
Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun, adın bir kez daha giderse, bir daha hiçbiri geri dönmez.

 

M. Kemal geceleri çok az uyuyor,bir savaş durumu yoksa ,yanında bulunan 
ya da İstanbul'dan getittirdiği kitapları okuyordu...Zaman zaman da kurmaylar ve alay komutanlarıyla  bir araya gelip sohbet ediyorlardı...
Ana konu,Türk aydınlarının,özellikle imparatorluk içinde görevi gereği bir çok yeri bilen,halkı tanıyan,okuyan subayların yüzyıllık konusuydu:Devlet nasıl kurtulur?
Devlet pek çok sorun içinde yüzmekteydi...Zorlukla ayakda duruyordu...Anodolu'yu anavatan yapamamış,imar edememiş,hastaneler ve okullarla donatamamıştı...Büyük askeri depoları,iş yerlerini Anadolu'ya dağıtamamış,İstanbul'da toplamıştı...Halk hemen her konuda ürküntü verecek kadar bilgisizdi...
Hurafeler,mucize ve keramet hikayeleri,cinler,periler,ruhlar,hortlaklar,kuyu anaları,kesik başlar ile birlikde yaşamaktaydı...Kadınların durumu ise çok daha acıklıydı...Çözüm? Herkesin bir reçetesi vardı...M.Kemal'in tek sözcüktü:  AKIL...Diriliş / Çanakkale şavaşı


11 Mart 2016 Cuma

Uyku


Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler


Herkes kendi tercih ettiği şekilde yaşar. Ama siz yine de bu hayat derslerine bir göz atın. Belki de kötü giden hayatınızı iyiye çevirebilecek bir ipucu vardır.

İyice tanımadan hiçbir insana bağlanma.

 Bitmemiş ilişkilerin üzerine ilişki kurma, acı çeken sen olursun.

 İyice soruşturup diğer insanların da haklı olabileceğini düşün.

 Seni takmayanı sen de takma, konuşmayanla asla konuşma.

 Güvenmediğin biriyle asla flört etme.

 Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini düşünme.

 İnsanlara doğru değer ver, haketmeyenleri sil.

 Kimseye yalvarma.

 Asla dönüp de arkana bakma.

 Sır tutmasını bil.

 Dostlarının yeri ayrı, sevgilinin yeri ayrı. Sevgilin için dostlarını, dostların için sevgini satma.

 Hakettiğin sevgiyi alamadın mı? Kendini üzme, sorun sen değilsin.

 Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut.

 Bir ilişkiyi kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama.

 Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et.

 Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma.

 Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme.

 Eğer verdiğin o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme.

 Dostun olacak insanları bazı kriterlere göre belirle.

 Kendini öven insanlardan kaç.

 Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma.

 Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.

 Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorlarsa onların öğütlerini gözardı etme.

 Göz göre göre su birikintilerine taş atma, mutlaka üzerine sıçrar.

 Gözyaşlarının değerini bil. Onları haketmeyenler için harcama.

 Sana bahşedilen zekayı kullanmayarak Allah’a hakaret etme!

 Senin zekana inanan insanları hayal kırıklığına uğratma.

 Kendini sev.

 Alkol alınca kontrolünü yitirenlerle asla tartışma.

 Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma.

 Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakârlık yapma.

 İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil.

 Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme.

 Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme.

 İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma.

 Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme.

3 Mart 2016 Perşembe

Doğudan Uzakta



İnsanın kendi iç hesaplaşmalarıyla tamamen baş başa kalmak istediği anlar vardır ve o noktada en küçük bir dış müdahale bile saldırı gibi algılanır.

*
Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor.

*
Hayat, kendi yolunu çizer hep; yatağından edilince hemen bir yenisini kazan nehirler misali.
    Bir kentten geriye kalan, yarı yarıya sarhoş bir şairin üzerinde gezdirdiği kayıtsız bakışlardır.
    Bir gerçekliğin belirsiz, kavranamaz ve istikrarsız olması onun var olmadığı anlamına gelmez. Aşk'da buna dahildir.
    Uzaklık aşkı koruyor,uzaklığı ortadan kaldırdığınızda aşkı da ortadan kaldırma tehlikesiyle karşılaşırsınız.
    Aşk dediğiniz,"dostluk", "arzu", "tutku" veya Tanrı bilir başka hangi ismi taşıyan beyaz veya siyah ya da altın sarısı veya pembemsi kablolardan ayırmak gereken kırmızı bir kablo değildir. 


 *
    Hayat yolunda ilerlerken, sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işler kolaylaşırdı. Ama insan çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat, veya -bu da aynı kapıya çıkar- iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlanır.

*
    Gençlik arkadaşı, kardeş yarısıdır. Onu kardeşliğe aldığın için pişman olabilirsin, ama reddedemezsin.


Bu gerçeği kimse göremiyor.






İçimizde neyin gizli olduğunu bilmiyoruz, kalplerimizde birikmiş olan duygularımızı dışarıya dökmeyi beceremiyoruz. Bu yüzden herkes bu kadar mutsuz, mutluluğa bu kadar hasret. Bu yüzden insanlar içlerinde nasıl büyük bir kuvvetin gizli olduğunu fark etmiyorlar. Bu gerçeği kimse göremiyor.


Kabile


 
Umutlar yitince, karanlık konuşup sesini duyurmaya başlar.
Sen de dinlersin. İster istemez.
Genelde istemezsin ancak kaçınılmaz olur.
Umudun nefes olduğunu unutursun.
Şeytan unutturur sana.
Son umudunun varlığından o anda haberdar olursun.
O umut da bırakır seni.
Herkes gider,
her şey biter,
bir sen kalır sende.