14 Kasım 2016 Pazartesi

İlhan Selçuk'un Cumhuriyet gazetesindeki ilk yazısı


İlhan Selçuk'un Cumhuriyet gazetesindeki ilk yazısı, “Başlangıç” başlığını taşıyordu. Selçuk, 8 Nisan 1962’de Cumhuriyet’in ikinci sayfasında yer alan yazısında, Türkiye’de yaşanan sosyal ve ekonomik sorunlara dikkat çekiyordu. İşte İlhan Selçuk'un o yazısı...

"Başlangıçta herşey kelm idi” der, Makaddes Kitaplardan birini ilk cümlesi... Kelam... yani söz. Önce söz vardı. Evren, söz üstüne bina edildi. Her binada pencere vardır. Penceresiz bina, ya mezardır ya sığınak! İkisi de hayatın değil, ölümün komşusu. Evren, söz üstüne bina edildi.

Ve insanlar bu binada yeni binalar kurup, yeni penceler açtılar kendilerine. .. Pencereler önce küçüktü. Sonra büyüdüler, büyüdüler... ve büyüdüler. Pencereler büyüdükçe aydınlık çoğaldı. Bu, aklın aydınlığıdır. İnsan aklının aydınlığı gittikçe aydınlattı dünyayı... Ve hangi ülkede akıl varsa, orada ışık arttı.

Ve gün ışığı yetmedi insanlara... Mum ışığı dediler. Ve mum ışığı yetmedi insanlara... Lamba ışığı dediler. Ve lamba ışığı yetmedi insanlara... Elektrik ışığı dediler. Ve elektirik ışığı yetmedi insanlara... Daha ışık... dediler, biraz daha ışık! Bu yetmezliğin özleminde yeni penceler açtılar evrende..

Ve insanlar son pencereyi bir füzenin kapsülünde açtılar. Bu pencereden evreni seyretti insan gözü: “Ve evren masmavi, yeryüzü yuvarlağı turuncu idi. Yıldızlar güneş gibi parlıyorlar idi.” Böylece insan, gökyüzünde bir pencere açtı. Ve gökyüzünden yeryüzüne baktı. Yeryüzü yuvarlağının, öküzün boynuzlarında durmadığını gözleriyle gördü.

Ve kafeslerin odundan örgüleri altıyüz yıldanberi bu pencereden bakan insanların beyinlerinde çapraz dokusunu örüyordu. Atatürk ihtilali, aklın ışığına engel olan bu tahtaperdeleri kaldırmıştır bizim penceremizden. .. Artık Atatürk, ihtilalinin ilkeleri çizmektedir bizim penceremizin çerçevesini... Bu pencerenin çerçevesinden baktığımz zaman artık gerçekler görünmektedir.

Ve bu pencereden baktığımız zaman görünen gerçekler nelerdir? Ağalık, seyyitlik, toprak köleliği, kabile hayatı, irtica okulları, göçebelik, Türkiye’nin yarısına yakın düzeyinde sürüp gitmektedir. Anayasa’nın temeli sayılan sosyal devlet anlayışı ve vatandaşın sosyal hakları kağıt üzerinden toplum yaşayışımıza doğru henüz yürümemiştir.

Her insanın penceresi kendine benzer. Atatürkçülerin penceresindeki mimaride devrimlerin çizgileri vardır. Atatürk devrimlerinin Türkiye’ye açtığı pencerede ne ahşap ev pencerelerindeki kafesler, ne saray pencerelerindeki ağır perdeler, ne konak pencerelerindeki pancurlar, ne tapınak pencerelerindeki vitraylar vardır... Atatürk’ün Türkiye’ye açtığı pencereden ışık düpedüz girer... Aklın ışığı! 

8 Nisan 1962


Zamanın Tozu

Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye..Hiçbir  şey sona ermez.




Zarif Bir Veda

Zarafet, onu en iyi tanımlayan kelimelerden bir tanesi bana kalırsa. Orkestrasının önünde şapkasını göğsüne bastırarak diz çöküp, onunla çalan müzisyenleri hayranlıkla dinliyordu o da, tıpkı bizim onu dinleyişimiz gibi. Müziğinin zarafeti de kendisine yakışacak biçimdeydi. Telli ve yaylı çalgılar onun müziğinin bel kemiğiydi ama, onun dokunuşlarıyla çok daha büyüdü o notalar. Hikayeler anlattı asla sıkılmadan ve yorulmadan, büyüttüğü ve derinleştirdiği notalarla ulaşabildiği en uzak noktaya kadar. En birleştirici özellik oldu kimi zaman.


tamamı kaynak...Leonard Cohen: Zarif Bir Veda - FilmLoverss


Sen ve Ben

Dostum,
Sen ve ben
hayata hep yaban kalacağız.
Birimiz diğerine
ve her birimiz kendisine.
Senin konuşacağın
ve benim seni dinleyeceğim güne değin.
Sesini sesim sanarak.
Ve karşında durduğum güne değin.
Bir aynanın karşısında duruyormuşcasına. 


Boşuna kaçışın, ey çılgın, Kıştan uzaklara!


Ve neyi kanıtlar ki yüreğin?
Bir rakkastır dünle yarın arasında,
sessiz ve yabancı,
ve ilan ettiği artık
kendi dökülüp gidişidir zamandan...Ingeborg Bachmann

Açıklıyorum işte sana
Haklıydın, evet, günlerim bir düşten
Başka bir şey değildi gerçekten
Ancak umut çekip de gitmişse
Bir günde veya bir gecede
Bir düşte, hiçbir şeyde ya da
Umut nedir ki gidenler arasında
Tüm gördüğümüz, göründüğümüz
Yalnızca düş içinde bir düş...Edgar Allan Poe

Göklere inanırdım eskiden,  ama sen,
denizlerin derinliğini gösterdin bana...Yannis Ritsos

Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!
Dilsiz ve soğuk binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!...Nietzsche


Özgürlük

yüksek dallarda türkü tutturan bir kuş kapatıldı mı kafesteki daracık odasına bal karıştır suyuna istersen bol bol yem ver, üstüne titre olanca şefkatini göster, oyunlar oyna onunla zıpladı mı o daracık yuvasından koruların o hoş gölgesini bir gördü mü ayağıyla dağıtır hemen yemini, tepinir üstünde iç çekip sadece ormanları ister sadece ormanları fısıldar o tatlı sesiyle.


Kaybedilenler...

Bir gün insan "virgül"ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise "ünlem" işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı.
...Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra da "soru işaretini" kaybetti ve artık soru sormaz oldu. 
Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne 
kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra "iki nokta üst üste" işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri" kalmıştı. Kendine has  tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi.

Alex Kanevsky

Erimek / Gün Olur

Erimek belirsizce herşeyde,
Karışmak sulara yıldızlara,
Sinmek kokusuna mor menekşenin,
Yanmak damar damar, nefes nefes,
Yaşamak tükene tükene...Bedri Rahmi Eyüboğlu


Anısına...GÜN OLUR
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!...

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi... O.Veli Kanık
  


12 Kasım 2016 Cumartesi

Atatürk 20. Yüzyılın en büyük lideri


Amerikalı tarihçi ve psikiyatrist Prof. Arnold Ludwig, dünyanın çeşitli siyasi önderlerinin başarı ve önem derecelerini sınıflandıran 11 ölçeğe göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü, 20'nci yüzyılın en büyük lideri olarak nitelendirdi.

Amerika Atatürk Toplumu adlı kuruluşun Washington'da düzenlediği yıllık Atatürk'ü anma konuşmasını, halen ABD'nin en eski yüksek öğretim kurumları arasında yer alan Brown Üniversitesi'nde görev yapan ve 2002'de yazdığı ve dünya liderlerini ele aldığı “Dağın Arslanı: Siyasi Liderliğin Doğası” adlı kitabıyla tanınan Prof. Ludwig yaptı.

Aslen psikiyatrist olan ve daha sonra tarih ve siyasi liderlik konularını incelemeye yönelen Ludwig, siyasi önderlerin neden ve ne kadar önemli ve büyük olduklarını tarafsız şekilde değerlendirebilecek bir ölçeği geliştirmek için uzun süre çalıştığını ve sonunda Jul Sezar, Napoleon ve George Washington gibi tarihi isimlerin, liderliği tanımlamak için ortak kullandığı 11 kriterden oluşan bir sistem belirlediğini anlattı.

Ludwig'in verdiği bilgiye göre bu ölçeğin kriterleri, “sıfırdan ülke yaratmak, toprakları genişletmek, iktidarda kalınan süre, askeri başarı, sosyal tasarım gücü, ekonomik başarı, devlet adamlığı, ideoloji ortaya koyma, ahlaken örnek olma, siyasi miras ve ülkenin nüfusu” ölçütlerinden oluşuyor.

Daha sonra incelenen liderlere, bu kriterlerin her biri için 0 ile 3 veya 0 ile 5 arasında puan veriliyor. Prof. Ludwig, kitabında, 20'nci yüzyıla damgasını vuran yüzlerce lideri bu sisteme göre kıyasladığını ve Atatürk'ün en üst sırada geldiğini anlattı. Buna göre Atatürk, Ludwig'in kitabında bu 11 kriterden toplam 31 puan aldı.
kaynak...hurriyet.com.tr

Karlovy Vary Carlsbad Plaza Atatürk'ün 1 ay kaldığı odadan izlenimler...

Afet Inan bu detayı şöyle anlatıyor : “Daha o zamanlar “Kemal Paşa” ve 37 yaşında genç bir general. 30 Haziran 1918 . Karlsbad istasyonuna gelen trenden iner Kemal Paşa, çok yorgundur, hastadır. Trablus-Bingazi’deki böbrek krizleri, Balkan savaşlarının sıkıntısı, Anadolu’daki harekatlardan biraz ara bulunca kendini buraya atar…Muayene edilir, kendisine banyolar, çamur tedavisi ve günlük “içme” kürleri tavsiye edilir. Bu bir aylık kalış içinde, tam ana banyo binasının karşısında ve ünlü “Grand Hotel Pupp “un çaprazında iki odalı bir daire tutulur. Yanında “emir eri “de vardır…Burada Türk dostları ile de buluşur, kadınlı-erkekli 10-11 kişilik sofralar donatılır ama tedavi de tam bir disiplinle sürmektedir. Her sabah saat 7.00’de şehirdeki çeşmeler dolaşılır ve emzikli ağzı olan kupalardan, dolaşarak, yürüyerek çeşitli sıcaklıklardaki maden suları içilir, aynı bizim de yaptığımız gibi…Geceleri evinde geçiren Paşa, gündüz sivil kıyafetle dolaşmakta, tedaviye gitmekte, akşamları, resmi üniformasını giyip, nişanlarını takmakta ve Grand Hotel PUPP’da dostları ile buluşup memleket meselelerini konuşmaktadır.^Bu arada, Almanca ve Fransızca dersleri de almayı ihmal etmez ve günlüğüne 2 gün Fransızca yazar…İstirahat saatlarında Fransızca Balzac okuduğunu, tahta yeni çıkan Sultan Vahdettin ile politikasının ne olacağını günlüklerine yazar… (M.Kemal Atatürk’ün Karlsbad Anıları-Prof.Dr.Afet İnan-Cumhuriyet kitapları) 
Karlovy Vary’da Mustafa Kemal Atatürk’ün de 1 ay kaldığı Carlsbad Plaza

Karlovy Vary Carlsbad Plaza Atatürk'ün 1 ay kaldığı oda

kaynak...gezecegiz.com


7 Kasım 2016 Pazartesi

Japon Gülü

Kimi insan Japon gülü gibidir. En zor günleri bekler açmak için. Karanlık, soğuk, fırtına, tipi vız gelir. O kişiyi ne kışın geri dönmesi korkutur, Ne kırağı çalması, ne don tutması... Heeeey! Yurdumun Japon gülleri... Hepinize merhaba!


Anne ve Babalara Öğretmen Öğüdü


Hindistan’da bir öğretmen, bir sınav öncesi öğrencilerinin anne ve babalarına şu mektubu gönderdi:
...Sınav haftasına kısa bir süre kaldı. Çocuğunuzun başarılı olmasını ne kadar çok istediğinizi biliyoruz ama...
Unutmayın ki sınavlara girecek öğrenciler arasında matematiği anlamasına gerek olmayan geleceğin sanatçıları oturuyor olabilir. 
Tarih ve İngiliz edebiyatı çocuğunuzun işine yaramayabilir; çünkü onun geleceğinde, belki de başarılı bir girişimci
olmak vardır. Çocuğunuz bir müzisyen olacaksa, kimya notlarının önemi kalmayacak.Ya da bir
sporcu olmak yatıyorsa düşlerinde, fizik dersindeki başarısının fiziksel yeteneklerinden daha iyi olması gerekmiyor.
Çocuğunuz iyi not alıyorsa, bu güzel birşey...Ama iyi not almıyorsa, onun kendine olan
güvenini ve inancını sarsmayın. Rahatlatın çocuğunuzu...Bu yalnızca bir okul sınavıdır.
Yaşamının ilerideki bölümlerinde onu, daha değişik sınavların beklediğini söyleyin. 
Ne not alırlarsa alsınlar, onları sevdiğinizi ve bir okul sınavında aldıkları notla yargılamayacağınızı duyumsatın onlara.
Lütfen yapın bunları. Çünkü siz bunları yaptığınızda, o kendine daha çok güvenen ve yaşamı boyunca karşısına çıkacak engellerle kolayca savaşabilen bir çocuk olarak yetişecek. Bir sınavın ya da düşük bir notun, onun düşlerini ve yeteneklerini alıp götürmesine
izin vermeyin. Unutmayın: "Dünyanın en mutlu insanları, yalnızca doktorlar ve mühendisler değildir."


Manifestolar, akımlar, yazarlar üzerine

Uzunca bir süredir edebiyat ve hatta diğer sanatlar, ‘ekoller’ halinde örgütleniyorlar. Ekoller ağaç-görünümlü yapılardır.. Ve daima dehşet vericidirler: her zaman hep bir Papa, manifestolar, temsilciler, avangardist  bildiriler, mahkemeler, aforozlar, küstahça ani politik döneklikler ortalıkta arz-ı endam eder.. Ekollerin en kötü yanları, (bunu çoktan hak etmiş) müritlerinin kısırlaştırılması değildir yalnızca, kendinden önce ve kendileriyle birlikte varolan her şeyi ezip boğmaları ve yok etmeleridir- Sembolizm 19.yüzyıl sonundaki o müthiş zengin şiirsel hareketi nasıl boğduysa, Sürrealizm uluslararası Dada hareketini nasıl ezdiyse…Artık bir ekolden olmak için bir bedel ödenmiyor fakat ekoller kapkaranlık bir örgütlenmenin faydasına çalışıyor: bir nevi marketing yani çıkarların, kârın, menfaatin oynaklığı.. Ve artık kitaplarla hiç bir alaka tesis edilemez, ama gazete makaleleri, televizyon programları, tartışmalar, gizli oturumlar, varlığı gerekli bile olmayan kitaplar üzerine yapılan yuvarlak masa toplantılarına kayar bu ilgi. Bu acep Mc Luhan’ın kehanet ettiği ‘kitabın ölümü’ müdür? Burada karşımızda karmakarışık bir fenomen duruyor: her şeyin ötesinde sinema ve belirli boyutta gazete, radyo ve televizyon, yazarlık işlevini sorgulamada güçlü öğeler olmuşlar ve artık yazarlığa duhul olmayan -en azından potansiyel olarak- yaratılıcılıkları  ortaya çıkarmışlardır.

Fakat yazının kendisi, yazar işlevinden kendini kurtarmayı öğrendiği ölçüde yazı kendisini periferide yeniden kurar ve radyo, televizyon, gazete ve hatta sinema (cinéma d’auteur)  karşısında itibarını yeniden kazanır. Aynı zamanda gazetecilik, gündemi ve olayı gittikçe artan bir şekilde yarattığı mühletçe gazeteci kendisini yazar olarak bulur ve itibardan düşmüş bir işleve (yazarlığa) hakikatini iade eder. Basın ve kitap arasındaki güç ilişkileri bütünüyle değişmiştir, yazarlar ve aydınlar gazetelerde çalışmaya başlamışlar ya da bir tür kendi kendilerinin gazetecileri olmuşlar, mülhakatçıların, mülahazacıların, sunucuların-programcıların uşakları haline gelmişlerdir: yazarın gazetecileşmesi; el etek öpen yazarı bu hale getiren radyo ve televizyonların soytarılık numaraları. Dolayısıyla bugün eski moda ekoller ‘marketing’in imkanlarıyla yer değiştirmiştir. Bu yeni durum André Scala tarafından çok iyi bir şekilde tahlil edilmiştir. Yani sorun yalnızca yazmak için değil; ama ayrıca sinema, radyo, televizyon, ve hatta gazetecilik için yaratıcılık ve üretkenlik mefhumlarını daima yenilenen bir yazarlık mefhumundan kurtarmaktan mürekkeptir. Bunun yazar için mahzuru, kurulu iktidarda, baskın anlamlar dizgesinde, bütün bu üretilmiş söylemlere tabi olan sözcelemlerin öznelerini biçimlendirmek, kendini tanıtmak ve onaylatmak, bir başlangıç ve hareket  noktası yaratmaktır: “(muktediratımda) Ben…olarak”. Yaratıcılık mefhumu bundan bütünüyle ayrıdır; ağaç-görünümlü değildir, rizomdur (köksap), onaylanan-kabul görenin tamamen dışındadır: Aralıklarda, arakesitlerde, kesişen çizgiler, tam ortada kesişen noktalar boyunca ilerler: Özne yoktur, fakat kolektif olarak düzenlenmiş bir sözcelem vardır; belirteçler yoktur yerine müzik-yazı-kuram-ses-görüntü ve onların yansımaları birbiri içine geçmeleriyle hareket eden bir topluluk-kolektifte vardır. Orada bir müzisyenin yapıp ettiği başka bir yerde bir yazarın işine yarayacaktır, bir bilim adamı bütünüyle farklı bir rejimi harekete geçirir, bir ressam bir fırça darbesiyle bir sıçramaya neden olur: Bu ilgi alanları arasındaki karşılaşmalar değildir yalnızca her ilgi alanı kendi içinde karşılaşmalar üretmiştir: tüm bu perde aralıkları (intermezzolar) yaratımın kendisidir. Bu, ortak bir projede ne konunun uzmanlarının aralarındaki bildik bir tartışma ne de önceden tasarlanmış bir tür disiplinlerarası konuşmadır. Şüphesiz yeni marketing ve eski ekollerin bizim bütün bu olanaklarımızı tüketmeye güçleri yetmeyecektir; her şey kendini yeniden başka bir şekilde kuruyor, yeniden başka bir yerde üretiyor.
Konuşturulmayanların, susturulanların dilsizliği  ve yaratıcılık arasındaki bu bağları kuracak, üretim gruplarını harekete geçirecek, gazeteler, televizyonlar ve radyoların uşağı olmayı reddedecek aydınlar, yazarlar ve sanatçıların bir yasası olmalı. Bu asla zavallılar, kurbanlar, işkence ve zulüm görenler adına konuşmak değildir, bütün bu şeylerin ötesinde yaşayan bir çizgi, kırık bir çizgi yaratmaktır. Ne olursa olsun en azından aydınların dünyasında, ekol yaratan bir yazar olmak isteyen ya da narsistik filmleri, röportajları, yayınları ve ruhi durumlarını-şimdiki utançlarını- dayatan ‘marketing’e duhul olmuş ya da tüm bunların hayalini kuran, hayal etmeyip bizatihi yapan yazarları ayırt etmek, işaret etmek gereklidir. Usta ya da mürit olarak aydın, orta sınıf ya da kıdemli bir memur olarak aydın: işte karşımızdaki iki tehlike budur… (1977)

Çev: Ege Berensel


Dizeler

arar bulur her şey
kendine özgü yolunu,
giderse gider, kalırsa kalır,
sen tutsağı olma bir şeyin,
ara bul, sen de yolunu



Tavistock Gizli Örgütü


Yazar Aytunç Aytındal'a göre; dünya üzerinde yaklaşık 3000 kuruluşu idare eden bir gizli yapılanmadır. Altındal, konu hakkında katıldığı Televizyon programlarında 1914'ten sonra İngiltere'de Lord Tavistock diye tanınan bir şahsın kendi malikanesine, savaşta ruhsal durumları bozulmuş, paranormal olaylar yaşadığını söyleyen askerlerin rehabilitasyonu için bir merkez kurduğunu ve bu merkez daha sonra TIP alanında, özellikle de subliminal denilen insanın psikolojik yapısını etkileyen alanlarda insanın psikolojik alanlarını düzenleyen, kontrol eden veya ölüme sürükleyebilen alanın kontrolünü yaptığını savundu" Altındal;

"İlluminati, Gülhaç ve çeşitli masonik grupların bir üst bileşkesi olarak hizmet etmektedir. Günümüzde gerçek Tavistock en gizli örgüttür. Türkiye'de Tavistock üyesi bazı doktorlar çıkabilir. Hastaneler olabilir. Onların hastaları vardır, hasta ettikleri insanlar vardır. Örneğin benim yüzümün sağ tarafı sürekli sancılıdır. Doktor hatası... Bu konulara burada girmeyeceğim... Ama Tavistock, siyasette ve hemen her alanda etkili bir kuruluş. İnsan psikolojisini yönlendiren, değerler sistematiklerini etkileyen her alanda bu kuruluşun üyelerini görmek mümkün. Değerler sisteminden iki kavramda yönlendirme yapılsa, siz artık, siz olmaktan çıkmışsınızdır. Tavistock, 5. kol faaliyetleri denilen alanlarda faaliyet göstermektedir. Bir de Tavistock denilen element vardır. Bu element insan zihnini bulandıran bir maddedir ve bu örgüt tarafından bu madde kullanılmaktadır"

demişti. Altındal'a göre; Tavistock Enstitüsü'nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmond Freud'un "İnsan davranışlarının kontrolü" konusundaki araştırmaları olmuştur. Enstitü, insan davranışlarını kontrol ederek, toplumları ABD çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek amacıyla kurulmuştur.
kaynak

Tavistock Gizli Örgütü - GizemliBilgilerim

tık
tık

2 Kasım 2016 Çarşamba

Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi

Mustafa Kemal Atatürk, başarılı bir siyasetçi ve asker olmasının yanı sıra ateşli bir idealistti de. Ancak onun vasıfları bunlarla sınırlanamaz. Bu vasıflara eklenebilecek en önemli özelliklerinden biri de cesur bir toplum mühendisi oluşudur. Güttüğü doğru politikalarla harap olmuş bir ülkeyi, tüm dünyanın saygı duyduğu çağdaş bir ülkeye dönüştürebilmiştir. Üstelik bunu oldukça kısa bir sürede başarmıştır. Bu uğurda kimi zaman keskin ve radikal kararlar alması kaçınılmazdı elbette. Ama o zaten zor şartların adamıydı ve yüzlerce yıllık oturmuş bir düzene balyoz sallamaktan asla çekinmedi. Bir ülkenin değişim ve dönüşümü için, işe o ülkede yaşayan insanlardan başlanması gerektiğinin farkındaydı. Cehalete savaş açıp eğitime büyük önem verdi. Onlarca yıla yayılan kapsamlı ekonomik kalkınma projelerine girişti. Sanattan alfabeye, kılık kıyafetten dinsel kurumlara, kadın-erkek eşitliğinden dilin arındırılmasına kadar akla gelebilecek her alanda devrimsel yeniliklere imza attı…

Tüm bu çaba, ayağı bilime ve teknolojiye basan, yüzü geleceğe dönük aydınlık bir ülke var edebilmek içindi. Asırlardır ümmet olmuş bir halktan millet yaratabilmek içindi… Padişahların, şeyhlerin, şıhların, mollaların, ağaların zincirlerinden arınmış özgür ve modern bir devlet ortaya çıkarabilmek içindi… Kimi zaman tehlikeler yaşıyor olsa da, onun kurduğu bu ülke tam 92 yıldır varlığını sürdürüyor… Ona ve arkadaşlarına milletçe çok şey borçlu olduğumuz bir gerçek. Bu yazıda sizlere, Atatürk’ün pek bilinmeyen Cumhuriyet Köyü Projesi’nden bahsetmeye çalışacağım. İnanıyorum ki okuduğunuzda, Atatürk’e ve onun idealistliğine bir kez daha hayran kalacaksınız.

Hepimizin bildiği gibi bu büyük mücadele ve düşünce insanı, ömrünün son zamanlarında Köşk’e kapanmış, dil ve tarih çalışmalarına yoğunlaşmıştır. Her gece kurulan içki sofrası, kimi zaman entelektüel sohbetlerin yapıldığı, kimi zaman memleket meselelerinin tartışıldığı ve bazen de ortaya ilginç fikirlerin atıldığı bir düşünce meclisi olur. İşte Atatürk’ün bugün için bile dahiyane olarak tanımlanan Cumhuriyet Köyü Projesi, bu dönemde ortaya çıkan bir çalışmasıdır.

“Köylü milletin efendisidir” şiarını benimseyen ve kendine ilke edinen Atatürk, Türkiye’nin tabandan kalkınması için 1937 yılında ön taslaklarını bizzat kendisinin çizdiği Cumhuriyet Köyü Projesi’ni ortaya atmıştır. Atatürk bu projesiyle, çağdaş ve çevreci bir köy yaratma arzusundaydı. Öyle inanıyordu ki bu proje hayata geçirildiği takdirde aşiret, tarikat eksenli feodal yapıyı yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı tabandan, yani köyden başlatacaktı. Merkezinde insan, hayvan ve doğa olan bu akıllı proje, adeta bir gelecek projesidir. Ancak Ankara’daki Temelli Köyü gibi bazı pilot köylerde uygulanmaya çalışılmışsa da, ekonomik yetersizlikler başta olmak üzere pek çok nedenden dolayı hayata geçirilememiş ve tarihin tozlu raflarında yerini almıştır. Proje kapsamındaki köylerin yerleşim planı, Prof. Dr. Afet İnan’ın Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanan, “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” adlı kitabında yer alıyor. Afet İnan kitabın önsözünde bu projeden şöyle söz etmiş:

“Cumhuriyet Köyü planını, doğrudan doğruya bu kitabın konusu ile ilgili olmamakla beraber buraya ekledim. 1937 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kâzım Dirik tarafından bana verilmiş olan bu planı yapan mimarın adı konmamıştır. Ancak üzerinde ‘her hakkı mahfuzdur’ diye kayıt vardır. Planda yandaki listede okunacağı gibi 43 kamu kuruluşu yer alıyor. Bir köye gerekli olan her şey düşünülmüştür. O zaman bu planın herhangi bir yerde uygulanmaması büyük bir kayıptır. Cumhuriyet Köyü planının bugün yeni kurulmakta olan köylerimize uygulanmasını candan dilerim.” Önsözün yazıldığı tarih 31 Ağustos 1971.

Projenin detaylarına baktığımızda ilk gözümüze çarpan şey, dairesel bir yerleşim planı oluyor. Planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiş. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir dart tahtasını andırıyor. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde genişleyen dört parçalı köy planı, dışa doğru 6 yolla bölünmüş. Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel-han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmakta. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında çeşitli sosyal tesislerin yanı sıra, terzi, bakkal, berber gibi işletmelere de yer verilmiş. Bu sayede hem çevreci bir yerleşim alanı yaratılırken hem de sosyal yaşamın ve dayanışmanın arttırılması düşünülmüş.

Hatırlayacağınız gibi, endüstri tasarımcısı ve toplum mühendisi Jacque Fresco‘nun Zeitgeist belgesellerinde anlatılan Venüs Projesi de buna benzer bir yerleşim ve yaşam planı öngörüyor. Fresco’nun, Venüs Projesi’ni ilk olarak ne zaman geliştirmeye başladığı bilinmese de, söz konusu projenin şu anki halini 90’lı yıllarda aldığı açıktır. Zamana dayalı koşulsal farklılıkları gözardı ettiğimizde iki proje arasında kısmi benzerlikler olduğunu söylemek mümkün. Hiç kuşkusuz ilk göze çarpan benzerlik, iki projenin de hemen hemen aynı dairesel yerleşim planına sahip oluşu. Elbette bu bir rastlantı değil. Çünkü dairesel yerleşim, üzerinde yaşayan topluluk için konaklamadan altyapıya kadar birçok imkan ve kolaylık sunuyor. Araştırmacı yazar Sinan Meydan, “Akl-ı Kemal: Atatürk’ün Akıllı Projeleri” adlı kitabında her ne kadar Venüs Projesi’nin, Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi’nden esinlenilerek oluşturulduğunu iddia etse de bu konuda elle tutulur bir kanıt yoktur. Ancak Jacque Fresco’nun babası Isaac Fresco’nun, 1900’lü yılların başında İstanbul’dan ABD’ye göç etmiş bir bahçıvan olduğunu belirtmekte yarar var.

Cumhuriyet Köyü Projesi, sadece bir yerleşim planı değildir; tüm ülkeyi kapsayan kentsel, çevresel, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm projesidir. Buna bağlı olarak köyde kurulması planlanan yapılar kültür-sanat faaliyetlerine, çocuk ve gençlerin yetişmesine, tarım ve hayvancılığın ilerletilmesine, köy halkının sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasına öncelik verilerek tasarlanmış. Kısacası projenin, tabandan yükselmeci bir anlayış esas alınarak kurgulandığı ortadadır.

1971 yılında Bülent Ecevit’in de, kalkınmayı köyden başlatmak savıyla ortaya attığı bir Köykent Projesi vardı. Ekim 2001’de, yani Ecevit’in son başbakanlık döneminde, Ordu’nun Mesudiye ilçesinde bir köykent denemesi bile başlatıldı. Hatta Ecevit, 9 köyün birleştirilmesiyle sağlanan bu başlangıç için “Kırk yıllık rüyam gerçekleşti” demişti. İşte o zaman kimilerinin Ecevit romantizmine bağlayıp dudak büktüğü Köykent Projesi’nin kökeni, ta Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi’ne kadar gidiyor…

Bu yazıda, Atatürk’ün gerçekleşememiş bir hayalini anlatmaya çalıştım. Cumhuriyet Köyü Projesi eğer hayata geçirilebilseydi neler olurdu bilemiyoruz; ama biz bilimkurgucular hayal kurmayı severiz. Siz siz olun, hayallerinizin peşinden koşmaktan asla vazgeçmeyin…



Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur...


Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak 'evet, değer' diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!...Necip Hablemitoğlu


Hükümetler en seçkin insanlardan meydana gelmiş olsaydılar, tüm halkın bir kaç kişiye boyun eğmesi haklı gösterilebilirdi; oysa durum böyle değildir, geçmişte de böyle olmamıştır, gelecekte de olamayacaktır. Halka hükmedenler genellikle en kötü, en değersiz, en acımasız, en ahlaksız ve her şeyden önce en yalancı kimselerdir; ve bu bir rastlandı değildir...Tolstoy

Aklın, Sokrates’ten bu yana yobazlık ve hurafeye karşı açtığı savaş henüz kazanılmış değildir...Isaac Asimov

Özgürlükler genellikle aniden değil yavaş yavaş yitirilir...David Hume


Nasıldı

-I- 
Önce sevinç uyutmadı beni 
Sonra üzüntü nöbet tuttu bütün gece. 
İkisi de gidince başımdan 
Uyudum, ama ah, her mayıs gecesi 
Bir kasım sabahı getirdi ardından. 

-II- 
Senin derdin benimdi 
Benimki senin 
Paylaşamazsam bir sevinci seninle 
Yoktu benim de sevincim


Salkımsöğüt...

Kasımın üçüncü haftasında havalandırmada bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Şiddetlenen rüzgârın bir hediyesi... 7 metre yükseklik, bir de üstüne tel örgüyü aşıp havalandırmaya gelebilen fazla bir şey yoktur. 
Arada mevsim böcekleri uğrar. Onlar da anlar, dört yanı beton, zor bir yere geldiğini. Kısa sürede terk eder. Edemezse, son durağıdır... 
Rüzgârın önüne katıp getirdiği, bir sonbahar yaprağıydı. Hoş geldin demeye hazırlanır gibi yaklaştım, zarar vermemeye özen göstererek avuçlarıma aldım. 
Hemen tanıdım. Bir salkımsöğüt yaprağıydı. Üzerinde çok açık yeşilden sarıya, sarının değişik tonlarından kahverengiye kadar uzanan renk bahçesiyle avcumu kocaman bir parka çevirdi. Dokundum, iyice kurumuş. Zaten iyice kurumadan dökülmez dalından, öyle hatırlıyorum.

***
Tam dalından koptuğu yere dokunup sordum: 
- Kimlerdensin sen, anlat bakalım?.. 
Ankara’da salkımsöğütlerin olduğu yerleri saydım, oralı olmadı. Bulunduğu yeri yadırgadı belki de. Şimdi binlerce yaprakla birlikte toprağın üzerinde gökyüzünü seyredip rüzgârla birlikte dans etmek varken, hiç bilmediği bir yere gelmişti. 
Koğuşa getirip çalışma masamın baş köşesine koydum, “burası senin” dedim. 
Okuma-yazma arasında sohbet ediyoruz. Ankara’nın en güzel mevsiminin sonbahar olduğunu anlattım ona. Özgürlükte yazdığım sonbahar yazılarından, aklımda kalanları paylaştım... 
Bir keresinde “som”bahar diye yazmıştım. Sarının bu kadar çok çeşidinin olduğunu, insan sonbaharı görmese bilemez ki. Hem, o yaprakların tümüyle dökülüp toprakta açtığı, ağacın da çırılçıplak dallarıyla yapraklardan fışkırmış gibi durduğu doğal mucizeyi unutabilir mi insan? 
Yapraksız dallar çıplak kalmıştır ama göz hizasına kadar yaklaşıp bakınca, ilkbahar hazırlığını görürsünüz daha kışın başında.
Salkımsöğütleri gözümün önüne getirmeye çalıştım. Yaprağın koptuğu yerin hemen dibinde topluiğne başı kadar minicik bir uç vardır. Yaprak kopup giderken gözü arkada değildir. Kendisinden sonra doğacak olanı görüp çıkmıştır rüzgârla yolculuğuna.
Bir de salkımsöğütlerin ilk sonbahar yağmurlarından sonraki halleri çok hoştur. Dallar yağmur yüklüdür. Altına geçip dalları sarstın mı, sana özel yağmur yağmaya başlar. Yapraklar yüzünü okşarsa daha güzel olur. Her biri usta bir ressamın elindeki fırça gibidir, yüzünüze mutluluk resimleri yapmaya girişirler. 
Yağmur sularının yapraklar üzerindeki yolculuğunda seyri doyumsuzdur. Bazen, hatta çoğunlukla yaprağın tam ucunda bembeyaz bir damla durur. Ağaç çiçek açmış gibi olur. Rüzgârla birlikte düşen damlanın yerini yenisi alır.

***
Ağaçların dalları hep gökyüzüne doğrudur. Çok azı aşağı doğru sarkıktır. Salkımsöğüt kadar sarkık olanı yoktur. 
Aslında, evvel zaman içinde bizim salkımsöğütlerin de dalları yukarı doğru uzarmış. İnce uzun gökyüzüne tırmanırmış. Yerleşim yerlerinin dışında, ama su kıyılarında yaşarlarmış. 
Birbirine kavuşması yasaklanan iki sevgili bir gün gizlice buluşup köyü terk etmiş. Aileler durumu anlayınca hemen peşlerine düşmüş. Sıra sıra söğüt ağaçlarının olduğu bir yerde görünmüşler. Hemen ötesi ırmakmış. Artık bir yere gidemezlermiş. 
Ağaca tırmansalar çözüm değil. Suya atlasalar, boğulacaklar. Kavuşamamaya da dönmek istemiyorlarmış. 
Tam o sırada ırmağın iki yakasındaki söğüt ağaçları tüm dallarını yere eğmişler. Sevgililer atlamış dallara, arasında kaybolmuşlar. Arkadan gelenlerin görmeleri mümkün değilmiş. 
Dalların altında, dallara tutunarak ırmağı geçip özgürlüklerine kavuşmuşlar. 
O günden beri söğütler dallarını hep yerde tutarlarmış. 
Belki bir çift sevgili bize tutunur... 
Özgürlüğe koşar diye... 
 Cumhuriyet-01 Aralık 2013 Pazar

1 Kasım 2016 Salı

Sessiz Gemi Hikayesini Biliyor musunuz?


Yahya Kemal Beyatlı Anısına...

Nazım Hikmet'in annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an...
Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul'un diline destan bir kadındı... İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...
1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı'nın meşhur valilerinden Nazım Paşa'nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi... Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı...
1916'ya gelindiğinde Celile Hanım'la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı...O günlerde Yahya Kemal, Bahriye'de okuyan genç Nazım Hikmet'in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı... Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım'la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım'ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı...
Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu... O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi... Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile'nin yeğeni Oktay Rıfat'ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o...Heybeliada'da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi... Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl'ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi... Yahya Kemal hafta sonları "Genç Nazım Hikmet'e Türkçe ile şiir dersleri" verirken, İstanbul'un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım'la yakınlaştı...
Nazım'a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı... Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım'ın ve Necip Fazıl'ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu...Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi... Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı... Hocası olan Yahya Kemal'e şöyle dedi: "Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim..." Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı...
Necip Fazıl "Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden " sözleri nedeniyle "Kodes" adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda...Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal'in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu...

HOCAM OLARAK GİRDİĞİNİZ BU EVE BABAM OLARAK...Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti... Necip Fazıl'dan sonra bir gün Yahya Kemal'in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı... Kâğıtta Yahya Kemal'e hitaben şöyle yazıyordu:
"Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz..."Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu... Bir süre Celile Hanım'ın evine gelmedi... Genç Nazım'la karşılaşmaktan çekindi... Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul'un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka "evet" demişti... Artık evlenmek istiyordu...
Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu...Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı: "1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum... Bu kadın yazın adada otururdu... Ben de orada idim... Deli divane olmuştum... Sonbahar'da Nişantaşı'ndaki evini düzenlemek için İstanbul'a inerdi... 1916 Sonbaharı'nda yine İstanbul'a iniyordu... Ben müthiş muzdariptim... Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar... O gidinceye kadar Ada dopdolu idi... Gider gitmez benim için boşalıverirdi...
Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul'a dönecek lafı çıktı... Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul'a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul'un bütün güzel kadınlarını çağırırdı... Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu... Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim... Gitmeyeceğine yemin etmişti...
Bir gece Ada Oteli'nde otururken, yandaki iki kişinin 'Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbul'daki bütün güzel kadınlar davetli' lafını ettiklerini duydum...Müthiş bir acıyla yerimden kalktım... İskeleye doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı... Sert bir lodos esiyordu... Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe'ye geçmeye karar verdim... Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı... Çok para verince biri ikna oldu... Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı... Denizde çalkalanıp duruyorduk... Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı... Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum... Sırılsıklam Maltepe'ye gelebildik...Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım... Yoktu... Bunun üzerine Maltepe'den Bostancı'ya yürümeye karar verdim... Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım... Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim... Kan ter içinde Bostancı'ya geldim... Vakit hayli geçti... Karakola gittim. 'Bana bir araba bulunuz hastam var' dedim... Aradılar taradılar birini buldular.. Yine bir sürü para verdim... Arabayla yola koyuldum... Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. 'Benimki evde mi' diye sordum?
Adam halime bakıp şaşırdı: 'Evde, bu akşam çıkmadı!' dedi, 'Ne diyorsun diye bağırdım?' Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım... Sözüne inanamıyordum. 'Çık bir bak! Evde mi?' diye adamı zorladım... Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş...
Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu... Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim...
Sabahleyin, doğru eve çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaşdolaş olduk..."Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu... Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet'ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..
O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal'e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:"Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim... Gelmedin mahzun oldum... Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi... Çok çok göreceğim geldi... Beni niye aramadın... Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum..."
Hiçbir zaman o evlilik olmadı... Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten...

NAZIM HİKMET' E YARDIM ETMEDİ...Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden... Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu... Sosyalistti... Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu... Celile artık yaşlanmıştı... O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu... Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü'nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği... Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü'nden geçiyordu... Büyük aşkını gördü... Ama yanına gitmedi... Bir zamanlar "Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum" diyen genç Nazım Hikmet'in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile'ye destek imzasını vermedi... Hızla uzaklaştı oradan...Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal'in... Şöyle yazıyordu: "Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930'da Sirkeci garında gece saat 10'da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim..."
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris'e giderken, Sirkeci Garı'nda vermişti Yahya Kemal'e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği...

SESSİZ GEMİ...Yahya Kemal'in Sessiz Gemi'si "hep ölüme yazılmış bir şiir olarak" bilinir...
Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi... Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri... Yahya Kemal'in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile'sinin Ada'dan gemiyle İstanbul'a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır...
Ölümdür elbette Sessiz Gemi'nin konusu... Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile'nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal'den esintiler içerir...

Artık demir almak günü gelmişse zamandan...
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol...
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli...
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli...
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu...
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu...
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler...
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden...
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden...


Tık



31 Ekim 2016 Pazartesi

Özgür insan kendini aşabilen insandır.


Özgür insan kendi özgürlüğüyle yetinmez. Özgürlüğü yalnız kendine veya kendi gibi düşünenlere ve kendi durumunda olanlara isteyen insan bencildir veya zorbadır. Bencil insansa, özgür olamaz çünkü bencil insan, kendi kendinin kölesidir. Zorba insan özgür olamaz çünkü zorbalık özgürlüğe düşmandır. Özgür insan tüm insanlık için özgürlük ister. Özgür insan herkese karşı özgürdür, fakat herkesle birlikte özgür olmayı özler. Özgür insan topluma karşı özgürdür ama toplumun da özgürlüğünü gözetir. Çünkü özgür olmayan toplumda kendi özgürlüğünün de zorlanacağını bilir. Özgür insan kendi kendine yabancılaşmadan toplumla bütünleşebilen ve toplumla yabancılaşmadan kendi kişiliğini koruyabilen insandır. Özgür insan kendini aşabilen insandır.



Dünya, "aradığınız ne varsa, burada" mağazalarına döndü. Kültür ise o mağazanın sadece bir reyonu. Raflar sürekli yenilenen ürünlerle dolmak zorunda... Akışkan modern dünyanın bir "halkı" yok. Onun yerine baştan çıkarılacak "müşterileri" var.



Artık küresel bir tüketim toplumunda yaşıyoruz ve tüketim davranışı kalıplarının, iş ve aile hayatımız dâhil hayatımızın diğer her yönünü etkilememesinin imkânı yok. Artık hepimiz daha fazla tüketme baskısı altındayız ve bu yolda kendimiz tüketim ve emek piyasalarında metalara dönüşüyoruz...Etiğin Tüketiciler Dünyasında Bir Şansı Var mı?
 
Yaşam projelerinin çalışma, profesyonel yetenek ve meslekler yerine tüketim tercihleri etrafında inşa edildiği bir tüketim toplumunda yoksul olmak, evrensel istihdama dayalı üreticiler toplumunda yoksul olmaktan oldukça farklıdır. "Yoksul olmak" başlangıçta, anlamını işsiz olmaktan alırken, günümüzde yeterince tüketemiyor olmanın berbat halinden almaktadır...Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar
 
İlkeli siyaset, kimlik, ahlak, sorumluluk... postmodern dönemin umacıları. Gün, sorumluluk almamanın, bağlanmamanın, parçalı kimliklerin, plastik cinselliğin ve tüketicilerin günü! Mademki siyaset agoralardan silinip oy sandıklarına hapsedildi; modernliğin toplama kamplarında bitiremediği öteki, evin, mahallenin, kentin dışına püskürtüldü; hayat artık doğumla başlayıp ölümle sona eren bir süreklilik olmaktan çıkıp hesaplanabilir ve sürdürülebilir parçalara bölündü... öyleyse artık evlerimizin sıkıca kilitlenmiş kapıları ardında da olsa, güvendeyiz demektir: Yabancı ve dolayısıyla belirsiz olan her şeyden zamansal ve mekansal uzaklık;  Öteki için sorumluluk almayı gerektiren varoluş biçimlerinin reddi; bütün düzenlemelerin yakınlaşma ve bağlanma olasılığını dışlayacak şekilde tüketici lehine yapılması; yalnızca ve yalnızca şimdiyi yaşama, geçmişten bağımsız olma ve gelecek için taahhüt altına girmeme garantisi... En önemlisi de, 'iyi' ile 'kötü' arasında seçim yapma ve ahlaki kararlar alma yükümlülüğünden kaçış imkânı... Sorumluluk almadığınız sürece rahatlatılması gereken bir vicdanınız da olmayacaktır. 'Bireyin kurtuluşu' vaadi gerçekleşmiştir artık!... Kişinin önünü göremediği, arkasında iz bırakamadığı bir 'çöl yolculuğu' olarak yaşanan hayatta, kişiye, kendi ahlakını kendisinin oluşturması imkanını veren gerçek bir özgürlük artık mümkündür....Parçalanmış Hayat
 
Hiçbir bakış tek başına kusursuz ya da ayrıcalıklı olamaz; hayata ilişkin değişik yorumların her biri, olsa olsa kavrayış bütünlüğümüze kendi zenginliğini katacaktır. Sosyolojik düşünmek, kesinliğe varacak bir yol sağlamak şöyle dursun, her türlü müphemliği çoğaltacaktır. Ama müphemlikten korkmamak gerekir; dünyaya ilişkin gerçek bir kavrayış özgürlüğünün ve hoşgörünün temelinde bu müphemliğin, bakış zenginliğinin kabulü yatar; sosyoloji ve sosyolojik düşünmek, insanın 'özgürlük davasına hizmet eder...Sosyolojik Düşünmek
 
Aşk, akıldan, akıl aşktan korkar... Kendi aralarında konuşmazlar, daha çok bağırarak birbirlerini susturmaya çalışırlar. Kuşkusuz, akıl aşktan daha iyi bir konuşmacıdır! Aşk hakkında konuşmaya zorlandığımızda... Sözcükler eşyalarını toplar ve ortadan kaybolur...Bireyselleşmiş Toplum
 
Günümüzde ilişkiler bir tür yatırımdır. Ama bir simsardan satın aldığınız ilişkiye sadakat yemini etmek hiç aklınızdan geçmiş midir?.. O yüzden günümüz ilişkilerinde sürekli tetikte olmak gerekir. Şekerleme yapanın ya da gardını düşürenin vay haline...Akışkan Aşk – İnsan İlişkilerinin Kırılganlığına Dair
 
Dünya, "aradığınız ne varsa, burada" mağazalarına döndü. Kültür ise o mağazanın sadece bir reyonu. Raflar sürekli yenilenen ürünlerle dolmak zorunda... Akışkan modern dünyanın bir "halkı" yok. Onun yerine baştan çıkarılacak "müşterileri" var...Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup



28 Ekim 2016 Cuma

Efendiler! Size şunu söyleyeyim ki, devrimci Türkiye Cumhuriyeti’ni benim kişiliğimde var zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, her anlamı ile, büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Değerli evlâtlarının elinde daima yükselecek, sonsuza dek yaşayacaktır.


Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.

Türk milletinin karakter ve törelerine en uygun olan yönetim cumhuriyet
yönetimidir.

 Ülkenin ve devrimlerin içerden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı
korunması için tüm ulusçu ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması
gerekir.

 Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek ulusun insanca yaşamayı bilmesi,
insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir.

Bugün ulaştığımız sonuç,yüzyıllardan beri çekilen ulasal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu eşsiz yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu,Türk gençliğinin koruyuculuğuna bırakıyorum. Ey Türk Gençliği! Birinci görevin Türkiye bağımsızlığını,Türkiye Cumhuriyetini,sonsuza kadar korumak ve savunmaktır.Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur.Bu temel senin en değerli hazinendir.Gelecekte de seni bu hazinenden yoksun bırakmak isteyecek,yurt içinde ve dışında düşmanların olacaktır. Bir gün bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan görevine atılmak için,içinde bulunacak durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!bu olanak ve koşullar çok elverişsiz ortamda yaratılmış olabilir.Bağımsızlığını ve Cumhuriyeti'ni yok etmek isteyecek düşmanlar,bütün dünyada benzeri görülmemiş bir yenginin temsilcisi olabilirler.Baskı ve aldatmaca ile eşsiz yurdunun bütün kaleleri alınmış bütün sanayisi ele geçirilmiş,bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi tamamen düşmanlarca kontrol altına alınmış olabilir.Bütün bu durumlardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere,ülkenin başında yönetim sahibi olanlar,yanılgı,sapkınlık ve hatta hainlik içinde bulunabilirler.Dahası,ülkenin başında yönetim sahibi olanlar,kişisel çıkarlarını,yurduna girip yayılmış olan dış düşmanların,siyasal çıkarlarıyla birleştirebilirler.Ulus,yoksulluk ve çaresizlik içinde yıkılmış ve yorgun düşmüş olabilir.Ey Türk Geleceğinin Genç Kuşakları!İşte bu durum ve koşullarda görevin,Türkiye bağımsızlığını ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır.İhtiyaç duyacağın güç,damarlarındaki soylu kanda akmaktadır.


29 Ekim
Cumhuriyet Bayramımız
KUTLU OLSUN!


   


24 Ekim 2016 Pazartesi

Sen Güreş Bilir misin?


Sevilmek ve ilgi görmek isteği insanın doğasında vardır. Yaşamdaki mücadelenin belki de birinci nedeni insanların kendilerine yönelik ilgiyi artırma isteğidir. İyi bir eğitim alma, iyi bir mesleğe sahip olma, güzel konuşma, güzel giyinme, servet sahibi olma ve benzeri isteklerin temelinde yaşam düzeyini yükseltme arzusuyla birlikte daha fazla ilgi görme isteği de bulunmaktadır. Bu nedenle sevilmek kadar sevmenin de önemli olduğu akıldan uzak tutulmamalıdır.

Ailelerinden uzakta vatanî görevlerini yapan Mehmetçiklerin, ilgiye herkesten daha fazla ihtiyaçları vardır. Onlar bu ihtiyaçlarını komutanlarından görecekleri sevgi ve şefkat ile giderirler. İnsan doğasındaki bu ihtiyaçtan dolayıdır ki ATATÜRK yaşamı süresince karşılaştığı her Mehmetçikle ilgilenmiştir. O gücünü korkudan değil paylaşıldıkça artan ve kalpleri fetheden sevgiden almıştır. Bunun en anlamlı kanıtı Mehmetçiğin aşağıdaki anekdotta yer alan, ‘’ ATA’m senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?‘’ sözüdür. Burada işaret edilen sevginin yenilmezliğidir:

Bir seyahatinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve iltifat etti. Sordu:
-Sen güreş bilir misin?
Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi.

Genç asker daima galip geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet’e ense tuttu:
-Haydi, bir de benimle güreş!
Saf ve temiz Anadolu çocuğu ATA’sının yüzüne hayranlıkla baktı:
-Atam, dedi. Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?
Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.

Tahsin Uzer

Müthiş Özet

Sadrettin Kuşoğlu’ndan...

       Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:
       - Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. 
Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, "zenginlerin yazdırdığı" müfredatı okuyacağız dedi ve devam etti:
       - Arkadaşlarım, iktisat üçe ayrılır: ticaret, siyaset, savaş.
       1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret
       2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset
       3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar!..


Akşam Gazetesi - 07.03.2007 



Özlediğin, gidip göremediğindir; ama, gidip görmek istediğin

Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin

Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen

Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin

Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen


Yolda

Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Hiçliğin altüst olmuş gölünde ufak dalgalarız.

Amerika’nın ortasında, gençliğimin Doğusu ile geleceğimin Batısını ayıran çizgideydim; belki de olanlar bu yüzden tam orada ve o zaman oldu, o garip kızıl öğleden sonra.

Sırtüstü uzanmış, gözlerimiz tavanda yatıyor ve Tanrı’nın hayatı bu kadar acıklı kılarken ne planladığını düşünüyorduk.

İşinde sorunları olmasına ve sivri dilli bir kadınla kötü bir aşk hayatı yaşamasına rağmen, en azından gülmeyi nerdeyse dünyadaki herkesten daha iyi öğrenmişti.

Kaybettiği her şeyi geri alma derdindeydi, kayıplarının sonu yoktu, hayat sonsuza kadar böyle devam edecekti.

Onunla bir geceyi daha dünyadan gizlenerek geçirmeye karar verdim, sabah ne olacaksa olurdu.

Terry’ye, gidiyorum dedim. Bütün gece bunu düşünmüş ve kabullenmişti. Bağda duygusuz duygusuz öptü beni; ardından da asma sırasının yanından ilerlemeye koyuldu. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.

Ekimde yuvaya dönüyordum. Ekimde herkes yuvaya döner.

Huzur aniden gelecek ve geldiğini fark etmeyeceğiz.

İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek şeyim yoktu.

Hayattaki her şey, hayatın bütün yüzleri aynı küf kokulu odada toplanıyordu.

Gecenin ortasında bir şeye karar vermeye çalışan ve önlerindeki karanlıkta geçmiş yüzyılların tüm ağırlığını taşıyan üç yeryüzü çocuğuyduk biz.

Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ”Hey!” diye bağırdı Dean. “Gidiyoruz işte!” direksiyona abanıp gazladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: hareket etmek. Ve hareket ettik!

Sonunda çıkıp yalnız başıma rıhtıma yürüdüm. Çamurlu kıyıya oturup Mississippi Nehri’ni incelemek istiyordum; bunun yerine bir tel örgüye burnuma dayayıp öyle bakmak zorunda kaldım nehre. İnsanları nehirlerinden ayırmaya başlarsanız ne kalır geriye? Bürokrasi…

Otuz beş sent ödeyip eski filmler gösteren bir sinemaya girdik, balkona yerleştik ve sabah kovulana kadar bir yere kıpırdamadık. O sinemadakilerin hepsi yolun sonuna gelmiş insanlardı: bir söylenti üzerine araba fabrikalarında çalışmaya gelmiş Alabamalı bitik zenciler; yaşlı beyaz serseriler; şaraplarını yanlarında taşıyan, yolun sonuna varmış uzun saçlı zamane gençleri; orospular; sıradan çiftler ve yapacak işi, gidecek yeri, inanacak kimsesi olmayan ev kadınları. Detroit elekten geçirilse bundan daha bitik bir topluluk elde edilemezdi.

1942’de dünyanın gelmiş geçmiş en iğrenç oyunlarından birinin yıldızıydım. Denizci olarak Boston’da bulunuyordum, Scollay Meydanı’ndaki Imperial Cafe’ye içmeye gitmiş, altmış bardak bira devirdikten sonra tuvalete kapanmış ve klozete sarılıp uyumuştum. Gece boyunca en az yüz denizci ve çeşit çeşit insan gelip, ben tanınmaz bir şekilde topraklaşana kadar üstüme her türlü duygusal pisliklerini saçmışlardı. Ne fark eder ki? İnsanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. Cennet nedir ki zaten? Yeryüzü nedir? Hepsi zihnimizde.

Bir gün çocuklarımızın merakla, anne babalarının inişsiz çıkışsız, düzenli, resimlerin dondurduğu gibi durağan hayatlar yaşadıklarını, sabahları kalkıp hayatın kaldırımlarını gururla adımladıklarını sanarak, bizim esas yaşantılarımızın, esas gecelerimizin hırpani deliliğini, bitikliğini, cehennemini ve o anlamsız yol kâbusunu akıllarının ucundan bile geçirmeden bakacakları fotoğraflardı bunlar. Hepsi sonsuz ve başlangıçsız bir boşluğun içinde.

dean tam beş dakika lokantanın önünde dikildikten sonra içeri girip yerine oturdu. “eee,” dedim “dışarıda ne yapıyordun öyle yumrukların sıkılı? bana sövüp böbreklerim hakkında yeni espriler mi düşünüyordun?”
dean sessiz sessiz başını salladı. “hayır oğlum, hayır oğlum, tamamen yanılıyorsun. öğrenmek istiyorsan söyleyeyim.”
“söyle söyle, çekinme.” bütün bunları söylerken kafamı yemekten kaldırmadım. kendimi hayvan gibi hissediyordum.
“ağlıyordum,” dedi dean.
“yok canım, daha neler! sen hiç ağlamazsın ki!”
“öyle mi dersin? neden ağlamazmışım?”
“ağlayacak kadar canın yanmaz da ondan.*“arabayla uzaklaşırken arkanızda bıraktığınız insanların düzlükte ufalarak nokta haline gelip kaybolduklarını gördüğünüz anda hissettiğiniz o duygu nedir? fazlasıyla büyük bu dünya, bizi ezip geçiyor duygusudur bu; ve vedadır. ama biz yine de gökyüzünün altında bir sonraki çılgın maceraya doğru koşarız”

“ölmüşsen ölmüşsündür zaten, hepsi bu”diye cevap verdi. odasında, psikanalistiyle birlikte kullandıklarını söylediği bir zincir takımı vardı: narkoanaliz yapmayı deniyorlarmış, ihtiyar boğa’nın, derinlere doğru indikçe kötüleşen yedi ayrı kişiliği olduğunu keşfetmişler. en sonuncusu gözü dönmüş bir geri zekâlı, ortada ise başkalarıyla beraber kuyrukta bekleyen ve, “bazıları piçtir, bazıları değil, bütün mesele bu,” diyen ihtiyar bir zenci.

ya işte böyle, günbatımı olunca bazen nehir kenarındaki yıkık iskeleye oturur, göz alabildiğine uzanan gökyüzünü seyreder, inanılmayacak kadar büyük tek bir tümsek halinde batı kıyısı’na doğru yuvarlanan o toy toprakların, başını alıp giden yolların ve sonsuzlukta oturup hayal kuran insanların varlığını hissederim, derim ki çocuklar ağlıyordur şimdi, ağlamalarına izin verilen yerde, o gece gökte yıldız olmayacak, tanrı ayıcık pooh’dur, bilmez misiniz?

az sonra esaslı bir gece çökecek, dünyayı kutsayan, bütün nehirleri karartan, tepeleri sarıp sarmalayan, son kıyıyı da kaplayan gece, ve kimse kimseye ne olacağını bilmeyecek, yaşlanmanın çaresiz sefaletinden başka, işte o zaman dean moriarty gelir aklıma, ardından ihtiyar dean moriarty, bulamadığımız baba, ve gene dean moriarty.