3 Ekim 2016 Pazartesi

Beyaz Zambaklar Ülkesinde


Düşüncesiz olmayın! Solucanlar gibi kendi küçük işlerinizi ve önemsiz kaygılarınızın çevresine üşüşerek, bunların arasında kaybolmayın! Devletinizin temellerini nasıl sağlamlaştırabileceğinizi, halkınızın eğitim ve kültür düzeyini nasıl yükseltebileceğinizi düşünün!

Milyonlarla ifade edilen toplumun her bir ferdine, tam anlamıyla insan olması için imkan sunmak gerekmektedir.

İnsanlık her zaman koca bir çocuğa benzemiştir. İnsanlar aynı küçük çocuklar gibi aralarındaki problemleri kavga ve gürültüyle çözer.

Bir ülkede nüfusun büyük bir kısmını eğitimsiz bırakmak bir nevi intihardır.

Hayatta kutlu ol, kendi yüce ve doğru "tatlı" vazifeni gerçekleştir.

Hayatın yükünden, acılarından, düzensizliğinden herkes şikayetçi ama hayatı düzene sokmak, daha iyi bir duruma getirmek için hic kimse bir şey yapmak istemiyor. Sanki hepimiz birer seyirci gibiyiz. (...) Soba iyice yakacakla doldurulup yakılınca 'Ben şimdi ne yapayım?' diye sormaz. Etrafını ısıtır. Lamba da öyle, o da etrafı aydınlatır. Sizler de bu soğuk hayatı ısıtan birer soba, karanlığı aydınlatan birer lamba olarak işe koyulun.

Carlyle haklıdır, Tolstoy da haklıdır. Bunlar paranın iki yüzü gibidir. Her biri büyük bir gerçeğin birer yarısıdır. Kahraman , halkı heyecanlandırır ve alevlendirir ; ancak onu ulusundan aldığı ateş ve heyecanla yakar. Örneğin bir merceği ele alalım. O öyle yapılmıştır ki , belli bir alana dağılmış olan güneş ışığını bir noktaya toplar. Güneşin binlerce ışınının bir yere toplanmasından parlak bir nokta oluşur. Bu güçlü nokta odun , kağıt , saman gibi şeyleri yakar ; taşı camı ve demiri kızdırır. Ulusun her büyük adamı da bir mercek gibidir. O kendi kişiliğinde ulusun güçlerini ve yeteneklerini toplar , bununla milyonların ruhunu tutuşturur. Fakat hava bulutlu olur , güneşin ışınlarından yoksun olursa , o zaman hiçbir merceğin , bir kar taneciğini eritmeye bir su damlacağını bile ısıtmaya gücü yetmez.

Bütün alemde elem, üzüntü değil, sevgi ve aşk olsun. Gelin neşenin kaynağı olalım! Sevinci susamışcasına yudumlayalım! Herkesin hayatı üzerine güneşin sıcaklığı ve neşesiyle doğalım.

Yeni nesiller için yaşadıkları zamana uygun, daha adil daha sağlam temellere dayanan yönetim biçimlerinin uygulanması gereklidir.Aklı başında devlet adamlarına sahip olan ülkelerde artık bu iş böyle yapılmaktadır. Bu ülkelerde sarsıntılara ve yıkıntılara meydan vermeden halkın yönetimi için daha düzgün daha uygun yöntemlere başvurulmaktadır.

Aydın olmak, modaya uygun kıyafetler giymek ya da kolalı yakalık ve modern şapka takmak demek değildir. Halk size, iyi bir ücret almanız ve akşamları sözde okuma salonlarında kâğıt ve domino oynamanız için okutup terbiye vermedi. Siz halkın aklını, halkın iradesini ve enerjisini uyandırmak zorundasınız. Halkın fikrini uyandırmalısınız, köylüyü, işçiyi, toplumun alt tabakalarını nasıl iyi yaşanır, nasıl iyi yaşam koşulları yaratılır diye eğitmek zorundasınız.

Basit fikirli olmayınız. kendi kişisel, önemsiz uğraşlarınıza ve dertlerinize çöpteki solucanlar gibi dalmayınız.. Devletinizin temelleri nasıl yenilenebilir ve kuvetlendirilebilir? Gelecekte halkımızın yüksek terbiye ile nasıl donatabiliriz? Yapılabilinecek bu tür yenilikleri düşününüz.

Milli aydınlardan yoksun devletler bedbaht sayılır. Sadece halkı baskı altında tutmaktan hoşlanan soyguncu, ahmak ve kaba yöneticiler aydınlara düşmanlık edebilir. Onlar aynı baykuş ve kukumav kuşları gibi ruhi karanlıktan haz alırlar. Baykuşlar ışıktan hoşlanmazlar, güneş gözlerini acıtır.Bundan dolayı bütün dünyada ki baykuş misali insanlar hiç bir zaman aydınlık düşünceleri ve bilgileri sevip kabul etmemişlerdir.

Bir ulus nasılsa, yöneticileri de onun gibidir. İşte bundan dolayıdır ki, eskiden beri, " Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilerine sahip olur. " denilmiştir.

Bütün özgürlükleri, mutlulukları ve zenginlikleri kendisi için isteyen; ama halka ise en büyük sefalet ve mahrumiyetlere karşı tahammül etmeyi tavsiye eden burjuvalara ve seçkinci devlete kızıyordu.

İstediğiniz kadar mükemmel kanunlar yapın. Seçim işlerinde halka istediğiniz kadar yetki verin. Sosyalizmin mucizevî güçlerine istediğiniz kadar inanın ! Eğer çocuklarınız gerektiği gibi eğitilmezlerse, hayata bir hiç olarak girerlerse, parlemento ve bütün hukuk işlediği hâlde, genel ve sosyal hayat yine sönük ve paslı olacaktır ! Bu nesilden gelen memurlar ihmalci, bakanlar ise politik birer cambaz olurlar. Milletvekilleri çıkar peşinde koşarlar. Okullar, yeni neslin beynini ve kalbini kurutan ve kavuran birer yer olur. Basın, sokaklarda kendini satılığa çıkaran rujlu, makyajlı kadınlara döner. Tok veya aç olan kalabalık halk kitleleri ise, kendilerine yabancı olan her şeye ve özellikle yukarı tabakalara mensup insanlara karşı nefret, haset ve ihanet duyguları beslemeye başlarlar.

Yeni devrin kışlası başka bir kışla olmalıdır ve olacaktır. Biz kışlayı bir halk okuluna çevireceğiz. Hatta biz, kışlayı bir halk üniversitesi haline getireceğiz. O şekilde ki, her bir er, kışlada geçirdiği günleri, bütün hayatında sevgi ve sevinçle hatırlayabilsin. Biz kışlayı öyle bir hale getirmeliyiz ki 'Bereket versin onu kışla hayatı düzeltti' 'O bu eğitimi kışladan aldı' 'Askerlik yaparken dürüst, çevik, çalışkan ve kibar olmayı öğrendi' sözleri, ulusumuz arasında atasözü olarak söylensin.

Kısa sürede ve kolay yoldan zenginleşme hırsı ve yaygın hale gelen para için her şeyi yapma dürtüsü Metternich döneminin dini olmuştu. Toplumda manevi oksijen eksikliği vardı, aydın kesimlerin bile önemli bir bölümü "Metternichçilik" adlı karbonmonoksit gazı ile zehirlenmişti. Manevi değerler konusunda genellikle hassas olan genç nesil de bu ortamda manevi olarak çökmüş gibiydi, ilkesiz ve idealsiz yetişiyordu.


Yenişehirde Bir Öğle Vakti



Tam karanlığı bilmeyenler, dünyayı aydınlatacak bir ışığın da ne olduğunu bilmezler, bunu aramazlar.

Başına bir şey geldiğinde eğer o şeyle baş edecek gücü yoksa, güçlenene dek beklerdi.

Her şey, her zaman anlatılabilir, yeter ki bulanık bir kafanın ürünü olmasın.
Yakınlaşsak da, anlatılmadık, anlaşılmadık şeyler kalacak aramızda. 




Çivisi Çıkmış Dünya

... Şu ya da bu şekilde, dünyadaki halkların tümü bir karışıklık yaşıyor. Zengin ya da yoksul, küstah ya da uysal, işgalciler, işgal altındakiler, kısacası hepimiz aynı dayanıksız sala binmişiz, hep birlikte suya gömülmek üzereyiz. Gelgelelim, yükselen denizi hiç dert etmeden birbirimize sövüp saymayı, kavga etmeyi sürdürüyoruz. Bize doğru yükselirken, önce düşmanlarımızı batırsa, bu yıkıcı dalgayı alkışlayabiliriz bile.


Sofie'nin Dünyası


Aristoteles, üç tür mutlu hayattan bahseder: İlk tür mutlu hayat, arzu ve isteklerin gerçekleştiği hayattır. İkincisi, özgür ve sorumlu bir vatandaş olarak varolunan hayattır. Üçüncü tür mutlu hayat ise araştırmacı ve filozof olarak geçirilen hayattır. Aristoteles, insanın mutluluğu için bu üç koşulun da bir arada varolması gerektiğini ısrarla belirtir, tek yönlülüğü reddeder. İnsanlarla ilişkilerimizde de 'altın orta'yı tutturmaktan söz eder Aristoteles; ne korkak, ne çılgınca atılgan olmak iyidir; insan sadece cesur olmalı! Cesaretin azı korkaklık, çoğu çılgınlıktır. Ne cimri, ne savurgan olmak iyidir; insan sadece cömert olmalı! Aşırı cömertlik savurganlık, az cömertlik cimriliktir.

Kadınlar, yitirmekten dolayı acı çekerler; erkekler de yitirileni hatırlamaktan.

İnsan bir şeyi anlamadığını anlamışsa bir kez, artık her şeyi anlamanın eşiğine gelmiş demektir.

Olanaksızı hayal etmenin özel bir ismi var. Biz ona "ümit" deriz.

İyi bir devletin kurulabilmesi için bu devletin akıl tarafından yönetiliyor olması şarttır. Kafa nasıl bedeni yönetiyorsa, toplumu da filozoflar yönetmelidir.

Şimdiyi hiç yaşamayan, hiç yaşamaz. Sen Ne yapıyorsun?

Ama hiç anlayamadığım şey, kendini bulmak için neden ille de gitmesi gerektiğiydi. Kendini bulmak isteyen herkese tavsiyem, bulundukları yerde kalmalarıdır. Yoksa kendilerini hepten kaybetme tehlikesi çok büyüktür.

İnsan beyni onu anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, o zamanda biz onu anlayamayacak kadar aptal olurduk.

Cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta çoğu kez acele eder.

Derinlerimizde bir yerde bir şey bize hayatın büyük bir sır olduğunu söyler. Bu, düşünmeyi öğrenmeden çok önce yaşadığımız bir duygudur.

Serçe






Göğsü kınalı serçe, gök gürlemesinden çok korkar, “gök gürlediğinde kırk kantar yağım eriyor” dermiş. Bir gün birisi demiş ki; “Sen kendin beş dirhem gelmezken nasıl oluyor da kırk kantar yağın eriyor?” Bunun üzerine serçe şöyle karşılık vermiş: “Herkesin dirhemi de kantarı da kendine göre”




Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.


Yaptığım şey evrenin başlangıcının bilimsel kurallarla açıklanabileceğinin mümkün olduğunu göstermekti. Bu sayede, evrenin başlangıç kararının bir Tanrı'ya başvurularak açıklanmasının gereksizliği ortaya çıkar. Bu bir Tanrı'nın olmadığını kanıtlamaz, sadece Tanrı'ya bir ihtiyaç olmadığını gösterir.

Bence beyin bilgisayar gibi bir program. Dolayısıyla teoride beyni bilgisayara kopyalamak mümkün. Bu sayede bedenen öldükten sonra bile bir yaşam formu oluşturulabilir. Ancak şu anki imkanlarla bunu gerçekleştirmemiz mümkün değil.

Bilimi anlamaya başlamadan önce, Tanrı'nın evreni yarattığına inanmamız doğaldı. Fakat artık, bilim çok daha ikna edici bir açıklama sunuyor. 'Tanrı'nın aklını okuyabileceğiz' sözüyle kastettiğim şayet bir Tanrı söz konusu olsaydı, ki yok, bu Tanrı'nın bileceği her şeyi bilebileceğimizdi. Ben ateistim.

Bir süper kahraman olmayı seçecek olsam Süpermen olurdum. Süpermen'de bende olmayan her şey var.

Biz, oldukça ortalama bir yıldızın ufak bir gezegenindeki gelişmiş maymun türleriyiz. Fakat evreni anlayabiliyoruz. İşte bu bizi çok özel kılıyor.

Bu durum, zamanın, her şeyin başlangıcı olduğu anlamına gelir. Her şeyin nasıl başladığını anlayabilmek için evrenin dışında bir güç aramaya çalışmamalıyız.

Eğer uzaylılar bizi ziyaret ederse, sonuç, pek muhtemel Kolomb'un Amerika'ya ayak bastığındaki gibi olur. Bu da yerli Amerikalılar için çok iyi olmamıştı.

Doğu mistisizminin evreni bir illüzyondur. Onunla kendi çalışması arasında bir bağ kurmaya çalışan fizikçi, fizikçi olmaktan çıkmıştır.

Evrenin oluşumu bilimin gerçekliğine dayanır. Ama bu hiçbir şekilde, bilim kurallarını koyan ve onları da yaratan bir Tanrı olmadığı anlamına gelmez.

Eğer biz de bilim adamlarının anladığı şekilde nükleer savaşın ve bunun getireceği yıkımın etkilerini görebilirsek, insanoğlununeylemlerinin ve teknolojinin de bir şekilde iklim değişikliğine neden olduğunu, belki de sonsuza kadar dünya üzerindeki yaşamı etkilediğini öğreniriz. Biz dünyada yaşayan insanlar, bilgilerimizi, deneyimlerimizi paylaşmakla yükümlüyüz.

Evrenin sınırlılığı hakkında çok önemli bir şey olmalı, sınırsız bir evrenden daha özel ne olabilir?

Hayatım boyunca büyük sorularla yüzleşmekten büyük zevk aldım ve onlara bilimsel yanıtlar vermeye çabaladım. Belki de bu yüzden fizik üzerine yazdığım kitaplarla Madonna'nın seks üzerine yazdığı kitaplardan daha çok kitap sattım.

Her birimiz istediğimize inanmakta özgürüz ve bir Tanrı'nın olmadığı olan benim görüşüm en basit açıklamaya sahip olan. Evreni hiç kimse yaratmadı ve yazgıyı hiç kimse yönetmiyor. İşte bu beni çok engin bir gerçekçiliğe götürüyor. Galiba bir cennet yok ve ölümden sonra yaşam yok. Evrenin devasa tasarımını kavrayabilmek için bir tek bu yaşama sahibiz ve bu yüzden ben son derece müteşekkirim.

Kara delikleri göz önünde tuttuğumuzda, belli ki Tanrı yalnızca zar atmakla kalmıyor, ayrıca gözleri kapalı oynuyor ve ara sıra da zarları görülemeyecek yerlere atıyor.

Kozmoloji üzerine ne zaman ders verilse, ben Büyük Patlamadan önce ne olduğunu sık sık sormuştum. Önce'nin olmadığı, şüpheyle karşılanır. Çünkü Büyük Patlama zamanın ortaya çıkışını sağladı, bir şey ona sebep olmuş olmalıdır. Fakat ‘neden’ ve ‘etki’ zamana ait kavramlardır. Ve zamanın varolmadığı durumlara uygulanamazlar. Bu yüzden soru anlamsızdır.

Milyonlarca yıl insan türü hayvanlar gibi yaşadı. Ancak sonra bir şey oldu tüm hayal gücümüzü ortaya çıkaran. Konuşmayı ve dinlemeyi öğrendik. Konuşma fikirlerin iletişimini sağladı, insanlığın birlikte çalışıp imkansız şeyler başarmasını da. İnsan türünün en büyük kazanımları konuşma ile geldi, ve en büyük hataları konuşmamaktan. Böyle olmamalı. En büyük umutlarımız gelecekle birlikte gerçek oluyor. Teknoloji kullanımı ile, imkanlar sınırsız. Sadece konuşuyor olduğumuzdan emin olmamız gerek.

8 Ocak 1942’de, Galileo’nun tam 300’üncü ölüm yıldönümünde doğdum. Ancak tahminimce 2000 diğer bebek de benimle aynı gün doğdu. Onlardan herhangi birinin astronomiye merak sarıp sarmadığını bilemiyorum... Ayaklarınıza değil, gökyüzüne bakın. 
Gördüğünüz şeylerin mantığını anlamaya çalışın. Evren’in neden var olduğunu düşünün. Meraklı olun.

Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.

Uzaya yayılmadığımız sürece insan ırkının önümüzdeki binyıllarda hayatta kalabileceğini sanmıyorum. Bir tek gezegenin başına gelen çok sayıda kaza var. Ama ben bir iyimserim. Yıldızlara ulaşacağımıza inanıyorum.

Yapay zeka, yeryüzünde insan ırkının sonunu getirebilir.

Yaptığım şey evrenin başlangıcının bilimsel kurallarla açıklanabileceğinin mümkün olduğunu göstermekti. Bu sayede, evrenin başlangıç kararının bir Tanrı'ya başvurularak açıklanmasının gereksizliği ortaya çıkar. Bu bir Tanrı'nın olmadığını kanıtlamaz, sadece Tanrı'ya bir ihtiyaç olmadığını gösterir.

Zamanı meydana getirmeye Tanrı'nın sebep olduğunu söylemek ne manaya gelir? Sebeplilik zamansal bir etkinliktir. Zaman daima sebep olunmuş şeyden önce var olmalıdır. Tanrı'nın naif imgesinin evrenden önce varolması, ‘zaman’ önceden yok idiyse açıkça saçmalıktr.

Zaten var olan yollar üzerinden gelecek olan mükemmel bir teoriye inanmıyorum. Bizim yeni bir şeye ihtiyacımız var. Bunun ne olabileceğini tahmin edemeyiz ya da ne zaman bulacağımızı çünkü eğer bilseydik, çoktan bulmuştuk da! Bu 20 yıl içerisinde gelmeliydi, ancak belki de hiç bulamayacağız.
wikiquote.org


Autumn Leaves



(Year 1969) 


Gösteri Peygamberi


Şimdiye kadar nasıl yaşadıysan, yine öyle yaşayacaksın sanırsın. Sonra beklenmedik bir anda, biri çıkıverir karşına. Etrafındaki kimseye benzemez o. Kendini bu yeni insanın aynasında görmeye başlarsın. Var olanı değil, sende eksik olanı gösteren sihirli bir aynadır bu. Sen ise bunca zaman, aslında hep bir eksiklik duygusuyla, yaşadığını daha önce bilmediğin bir şeye hasretlik çektiğini anlarsın!


Mırıldandıklarım


Kırdın mı incittin mi birilerini 
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? 
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda? 
Yeniden düşünmeliyim 
Dostluklarımı, ilişkilerimi 
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı 
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? 
Borçlarımı ödedim mi? 
Doğru seçtim mi soruların fiillerini? 
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, 
Giysilerim ütülü, odam düzenli mi? 
Geri verdim mi aldıklarımı: 
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları, 
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? 
Yokladım mı duygularımı 
Hâlâ sevebiliyor muyum insanları? 
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma 
Ovmalı umutları 
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan 
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım 
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar 
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar 
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler 
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey 
O kadar çok anlattım ki 
Kendime kaldım anlatmaktan...

Bunaldım kendisiyle boğuşmasını 
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan 
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan, 
Ofset duyarlılıklardan

Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum 
'İçtenliğin' ya da 'dünya görüşünün' kirletmediği 
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum 
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları 
Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde 
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar 
Hâlâ bir umut var mıdır 
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde 
Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz 
Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar 
Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken 
Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız 
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim 
Senin ve benim , yani bizim için...