27 Kasım 2014 Perşembe

Cehennem korkusu


Yüzyıllar önce kiliseler cennetten topraklar satıyorlardı. Cahil halk ise ölünce cennette yerimiz hazır olsun diye bu oyuna alet oluyor böylece papazlar ve kilise zenginleşiyordu.
Ancak herkes öyle değildi. Bunun bir kandırmaca olduğunu, cennetten toprak satın alınamayacağını söyleyen Martin Luther mahkemeye çıkarılmıştı. Yargı, o zamanlar da dini kullananların elinde oyuncaktı. Duruşma sırasında Martin yargıçlara seslendi;
"Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz. Sıkıysa cehennemi satsanız ya?"
Yargıçlardan biri "Cehennemi kim alır ki?" dedi.
Martin Luther "Ben alıyorum, neyse parası vereyim"
Yargıçlar cehennemi Martin'e bedava verdiler!
Duruşma sonunda Martin kapının önüne çıktı ve duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye:
"Cehennemi satın aldım, benimdir. Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın" demişti.
Cehennem korkusu kaybolan halk böylece kilise baskısından kurtulmanın yollarını aramışlardır. Kurtulmaları 500 yıl sürmesine rağmen başarmışlardır.


Toprak ile Ayna


Toprak bir gün aynaya dedi ki:
“Ay ayna! İmreniyorum sana! Çünkü kim sana baksa, kendini görür; bana bakanlar ise, sadece beni görür!”
Ayna toprağa şöyle cevap verdi:
“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin. Bilmiyor musun? Ben bana bakanların bugününü gösteririm. Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin....”
Bu cevap, toprağın beğenisine gitse de, tekrar dedi:
“Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin. Söyler misin bana, sana bakanlar, hiç dönüp bakar mı bana?”
Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:
“Merak etme! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”


Samuel Ullman - Gençlik ömrün bir parçası değildir


O bir akıl ve idrak durumu, bir irade derecesi, bir hayal gücü, heyecanların kuvvet ve dinçliği, cesaretin korkaklığa, macera iştahının rahat ve asude yaşama sevdasına galebesidir.
Hiç kimse, yalnız birkaç yıl fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir.
Fakat heyecanların feda edilmesi ruhu buruşturur.
Üzüntü, şüphe, nefse itimatsızlık, korku ve yeis;
Bütün bunlar başları eğen ve ilerleyen ruhu tekrar gerisin geriye mezara götüren, uzun, çok uzun yıllardır.
Hepiniz inancınız kadar genç, şüpheniz kadar ihtiyar,
Kendinize olan güveniniz kadar genç, yeisiniz kadar ihtiyarsınız.
Kalbiniz dünyadan, insanlardan ve sonsuzluktan güzellik, sevinç, cesaret, büyüklük ve kuvvet haberleri aldığı müddetçe gençsiniz.
Bütün bu hatlar yıkılmış ve kalbinizin tam ortası, kötümserlik karları ve bağnazlık buzları ile örtülmüşse, o zaman artık muhakkak ihtiyarlamışsınızdır.



Ağustos konuğu


Odama bir an giren uçucu bir böcek
-Arıdan irice, kanatları renkli-
Dolaştı bir süre, vızıldamadan.
Sonra bulup yolunu pencerenin
Çıkıp gitti

Bir öykü çeviriyordum Çehov'dan
Masamda bira bardağı
-Odam, kitaplarım,olağan dünyam-
Tül perdede ağustos ışınları

Tanık oldu yaşamıma
Bu uçucu böcek, sadece bir an
Çıkıp gitti sonra
Tıpkı yaşamıma bir an katılan
Sonra yitip giden bir sevgili gibi




Gün asla kaymaz ellerinden. Korursun güneşi, toprağı, menekşeleri. Uyuduğunda zarif gölgenle. Ve aynen böyle, her sabah. Hayat verirsin bana.


 “Postacı” filminde, genç posta dağıtıcısı, kapısını çaldığı Pablo Neruda’ya hayranlıkla bakarak “Ah ben de ozan olmak isterdim” der... Ünlü şair mizah dolu bir karşılık verir: “Yavrucuğum Şili’de herkes ozandır zaten. Postacılığı sürdürmen daha ilginç. Hiç değilse çok yol yürür ve şişmanlamazsın. Şili’deki tüm ozanlar davul gibi.”
       Postacı ve şair arasındaki konuşma şöyle gelişir:
       -Demek istiyorum ki, ozan olsaydım söylemek istediğim
       her şeyi söyleyebilirdim.
       -Ne söylemek istiyorsun peki?
       -İşte asıl sorun bu ya. Ozan olmadığım için
       söyleyemiyorum.
       Neruda, genç postacıya sahili izleyerek körfeze gitmesini ve yol boyunca denizi gözlemleyerek metaforlar üretmesini önerir. Metaforun ne demek olduğunu soran postacıya örnek olsun diye de, bir şiirini okur:

       Burada, adada, ne çok deniz
       Her an kendinde doğuyor.
       Diyor ki, evet, diyor ki hayır, hayır
       Evet diyor maviler içinde,
       Köpükler içinde, hızlı hızlı
       Diyor ki hayır hayır
       Sakin duramıyor hiçbir zaman
       Sürekli çarparak bir kayaya, ama başaramayarak onu
       inandırmaya
       Benim adım deniz diyor
       Böylece yedi yeşil diliyle, yedi denizden ona doğru
       koşuyor
       Onu öpücüklere boğuyor ıslatıyor
       Adını yineleyerek göğsünü dövüyor.



Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece


 
Düz bir yolda yürüyor olsaydım, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.



Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabiliyorsun, ne de ben seninkileri... Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin.

Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.

İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötür geri dönemiyorlar.

Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir.

Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.

İnanç yoksunu olduğumuz söylenemez. Sadece yaşıyor olmamız bile, tüketilemeyecek bir inanç değeridir.

Neresindeymiş bunun inanç değeri? Yaşamamak elde değil ki?” “İşte inancın insanı çıldırtacak büyük gücü,bu ‘elde değil ki’dedir, bu olumsuzlamada açığa vurur kendini..

Olumsuz davranışlarda bulunmak bizden istenir, olumlu davranışlar ise zaten bizimdir.

Bir kitap, içimizdeki donmuş denize indirilmiş bir baltadır.

Aylaklık bütün kötülüklerin kaynağı, bütün erdemlerin tacıdır.

Kargalar, bir tek karganın göğü yok edebileceğini ileri sürer. Ona kuşku yok; ama göklerin kulağı duymaz böyle bir savı; çünkü gökler kargaların yokluğu demektir.

Yaşama başladığın anda iki görev; sınırlarını daraltmak ve bu sınırları aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.

Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.

Bilgeliğin başladığına ilk işaret, ölmek isteğidir. Bu yaşam dayanılmaz görülür, bir başkası ise erişilmez.İnsan ölmek istediği için utanmaz artık; nefret ettiği eski hücresinden alınıp ilk işi nefret etmek olacağı yeni hücresine konulmak için yalvarıp yakarır. Bunda belli bir inancın kalıntısı da etkilidir. Taşınma sırasında efendi koridorda görünecek tutuklaya şöyle bir bakacak ve diyecektir ki: “Bu adamın yeniden hücreye kapatılmasına gerek yok. O bana geliyor artık…

Tinsel bir dünyadan başka bir şeyin bulunmadığı gerçeği elimizden umudumuzu alır, ama bize bir kesinlik bağışlar.

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.

Gerçek bir düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.

Yıllar önce birgün, tabii oldukça üzgün bir halde, Laurenziberg yamaçlarında oturuyordum. Yaşamdan dilediklerimi gözden geçiriyordum. En önemli ya da bana en çekici geleni, bir yaşam görüşü kazanma dileğiydi(ve -bu tabii ki onun zorunlu bir kısmıydı- yazarak bu hayat görüşünün doğruluğuna başkalarını ikna etmekti); öyle ki yaşam yine kendi doğal, keskin iniş çıkışlarını koruyacak ama aynı zamanda aynı açıklıkta bir hiç, bir rüya, bir boşlukta dolanıp duruş olarak kabul edecekti. Güzel bir dilekti belki, ama eğer doğru dürüst dilemiş olsaydım onu.

Dünyadaki uyumsuzluk, şükür ki sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor.

Öte tarafa göçenlerden birçoğunun gölgesi, ölüm ırmağının dalgalarını durmaksızın yalar; çünkü ırmak bizim bulunduğumuz yerden o tarafa akar ve hala bizim denizlerimizden tuzlu tadını taşır. Sonra birden tiksintiyle kabarır ırmak, gerisin geriye akar ve ölüleri yeniden yaşamın içine bırakır. Ama ölüler mutludur; şükran türküleri söyleyip gazaba gelmiş ırmağı okşayıp severler.

Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece.