05 Kasım 2018

GÜNÜN IŞIĞINDA Yenilmenin imkânsızlığı - Bülent ECEVİT

Kurtuluş Savaşına giren bir millet «ya kaybedersek» diye düşünmez. Düşünemez...Düşünmeğe kendinde hak göremez.

Kurtuluş Savaşma giren bir millet, savaşı kazanmağa mecburdur. Kazanmağa mecbur olduğunu zihnine ve ruhuna yerleştirdiği için o savaşa girmiştir. Savaşı kazanmağa mecbur olduğunu, çünkü kazanmazsa bir insan topluluğu olarak kendisi için yaşamanın değeri kalmıyacağını, zihnine ve ruhuna yerleştirince de mutlaka kazanır.

Birinci Dünya Harbinden sonra, Türk Kurtuluş Savaşı ile başlıyarak, bütün gerçek kurtuluş savaşları, gerçek, yani kazanmaktan başka bir ihtimalin akla getirilmediği, getirilemediği kurtuluş savaşları, bunu ispat etmiştir.

Kazanılamamış olanlar, görünüşte bir kurtuluş savaşına benzeseler de, aslında kurtuluş savaşı sayılamıyacak hareketlerdir. Örneğin, 1956 Macar ayaklanması!.. Bu bir kurtuluş savaşı değil, bir ayaklanma idi. Zamanı, usulleri, taktiği, vasıtaları düşünülerek seçilmemiş, şuurlu olarak hesaplanmamıştı; herhangi bir savaşı kazanmak için gerekli teşkilâtlanma tamamen ihmal edilmişti; ortada belirli bir liderlik bile yoktu. Üstelik halkı ayaklanmaya sevkeden, umuttan çok umutsuzluktu.

Bu durumda, şimdi 3 yıl ileriden bakınca anlıyoruz ki, 1956 Macar hareketinin bir kurtuluş savaşı haline gelebilmesi ve bir kurtuluş savaşı olarak zafere ulasabilmesi için gerekli asgarî şartlar bile sağlanamamıştı.

Buna karşılık, Birinci Dünya Harbinden bu yana, bir hareketin kurtuluş savaşı sayılabilmesi için gerekli şartları yerine getiren bütün hareketeler, ya zafere ulaşmış, ya da, Cezayir’de olduğu gibi, zafer yoluna girmiştir. Gerçi, Cezayir’de kurtuluş savaşı yapan milliyetçilerle bu savaşı önlemeğe çalışan Fransızlar arasında hâlâ muazzam kuvvet farkı vardır. Fakat ona rağmen, artık bir çok sorumlu Fransızlara bile, Cezayir’deki kurtuluş savaşının ergeç başarılı bir sonuca erişeceği konusunda bir teslimiyet gelmiş, o yüzden de uzlaşma yolları aranmağa başlamıştır. Çünkü bir çok Fransızlar, Cezayir halkının artık köle gibi yaşamayı yaşamak saymadığını anlamıştır.

*
Bağımsız milletlerin kendi içlerinde de bazı mücadeleler, ayaklanmasız, silâhsız, kansız da olsa bir kurtuluş savaşı kadar hayatî değer kazanabilir. Bunlar, belirli bir yaşama tarzı için yapılan mücadelelerdir. Örneğin, bir millet çoğunluğu eğer demokrasiye inanmışsa, ama demokrasiden yoksun yaşanamayacağını düşünecek kadar, içinde bütün kuvvetiyle duyacak kadar inanmışsa; yani demokrasi o millet çoğunluğuna yaşamanın, insanca yaşamanın, tek yolu olarak görünür hale gelmişse, o millet, demokrasi için yapacağı mücadelede mutlaka muzaffer olur.

Mesele, millet çoğunluğu için demokrasi mücadelesinin, bir kurtuluş savaşı değeri kazanmasındadır... Mesele, millet çoğunluğu için hürriyetin, ancak demokrasiyle gelebilecek kişi hürriyetinin, bağımsızlık kadar, ancak kurtuluşla gelebilecek bakımsızlık kadar, önem kazanabilmesindedir.

Eğer bir millet çoğunluğu için demokrasi ve hürriyet bu değeri ve önemi kazanmışsa, ve eğer o çoğunluk, demokrasi ve hürriyeti gerçekleştirme veya öldürücü tehlike ve tahditlerden kurtarma azmini, bir siyasi kuruluş içinde ve etrafında teşkilâtlandırabilmiş, öylece şuurlu bir liderliğe kavuşturabilmişse, o millet mutlaka, mutaka, mücadelesinde muvaffak olur. Seçim usulü, sırf bir şekilden ibaret olarak da kalmışsa, kurtuluş savaşma girmiş bir milletin silâhına sarıldığı gibi oylarına sahip çıkmak, kurtuluş savaşındaki bir milletin vatanını koruduğu gibi oy sandıkarını ve oy torbalarını korumak suretiyle, seçim yolundan muvaffak olur! Yok, seçim büsbütün kaldırılmışsa, kendisini muvaffakiyete götürecek başka yollar bulur.

Yeter ki o millet çoğunluğu, demokrasi ve hürriyet mücadelesinde «ya kaybedersek» diye düşünmesin, düşünemesin!...Düşünemesin, çünkü, demokrasiden yoksun yaşamayı, insanlık şerefiyle bağdaştıramıyacak, yaşamak sayamıyacak bir siyasi şuura varmış olsun!

Bu siyasi şuurdan doğan azmin, bu azimden kuvvet alan mücadelenin önünde hiçbir kuvvet, hiçbir tehdit, hiçbir baskı, hiçbir hile dayanamaz.

Siyasi mücadelenin her türlüsünde, yenmenin şart olduğuna yürekten inananlar için, yenilmek diye bir ihtimal olamaz.

Siyasi mücadelede, bir hakkı esirgeyenler, o hakkı arayanlardan daha üstün varlık değildirler. Hakkı arayan da insandır, esirgeyen de insan... Tarih boyunca, bir hak arayan insanın gücü, o hakkı esirgeyen insanın gücünden üstün olagelmiştir.

İnsanın hayvandan başlıca bir farkı da zaten budur.

İnsan, hakkın kaba kuvveti yenebildiği yaratıktır.
Kaynak: Ulus, "Günün Işığında"
Tarih: 1959-12-15  
Lokasyon: Atatürk Kitaplığı