borges etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
borges etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2021

Jorge Luis Borges - Ficciones Hayaller ve Hikâyeler

 Ficciones 

Borges okumaya başlamak için en iyi eser olarak kabul edilen Ficciones, yazarın en sevilen kısa hikâye derlemelerinden biridir. “Borges, İspanyol dilindeki en yüksek sanatsal değerlerin yazarıdır.” GABRIEL GARCÍA MÁRQUEZ 

Borges okumaya başlamak için en iyi eser olarak kabul edilen Ficciones, yazarın en sevilen kısa hikâye derlemelerinden biridir.

Borges’in en verimli döneminde yazdığı hikâyelerden oluşan Ficciones’te gerçeküstü ve büyülü âlemler gizlidir. Sınırsızlık ve sarmal düzenler teması üzerine kurulu bu metinlerde, yazar okurunu Cervantes’ten Baudelaire’e, James Joyce’tan Louis-Ferdinand Céline’e uzanan bir yelpazede edebiyat tarihi gezintisine çıkarır. Her biri yüzlerce sayfa okumuşuz, evrenler içinde gezinmişiz izlenimi veren öykülerde, iç içe geçmiş dünyalardan oluşan düşsel bir evren anlatılır. 

Borges bozulma ve yıkılmanın izini sürerken, bize dünyanın inanılmaz karmaşık doğasını kavramak için ipuçları sunar.
 
“Borges, İspanyol dilindeki en yüksek sanatsal değerlerin yazarıdır.”
GABRIEL GARCÍA MÁRQUEZ
 
Çeviri
Tomris Uyar, Fatih Özgüven 
 

14 Haziran 2021

Jorge Luis Borges - Armağanlar


Jorge Luis Borges, en una bahía demasiado blanca

Ona, gözle görülmeyen müzik verildi,
zamanın bir armağanı, zamanla son bulacak.
Güzellik verildi, yürekleri dağlayan bir güzellik.
Aşk verildi, armağanların en korkuncu.

Ona, yeryüzündeki kadın güzelliklerinin
tümünün bir olduğu bilgisi verildi.
Bir öğleden sonra Ay'ın ayırdına vardı,
Ay'la birlikte yıldızların simyasının.

Ona alçaklık verildi. Alçakgönüllülükle,
kılıcın işlediği suçları araştırdı,
Kartaca yıkıntılarını,
Doğu'yla Batı arasındaki göğüs göğüse çarpışmayı.

Ona dil verildi, şu yalan.
Ten verildi, sonunda toprağa karışan.
Ürkünç bir karabasan verildi.
Ve aynada Öteki yansıdı, bizi gözünde alıkoyan.

Zamanın devşirdiği kitaplar arasından
birkaç sayfa bağışlandı ona;
Elea'dan bir karşıtlıklar yığınağı,
zamanın aşındıran rüzgârından sakınılmış.

İnsan sevgisinin yüce kanı
(bir Grek bu imgenin sikkesini bastı) ödülüydü,
adı bir kılıç olan ve gökyüzünden
yeryüzüne edebiyatı indiren Biri'nden gelen.

Başka şeyler verildi, her birinin kendi adı vardı:
küp, küre, piramit,
sonsuz kum, tahta,
ve insanlar arasında yürümek için bir gövde.

Her günün tadını çıkarmayı hak etti:
işte senin tarihin, tıpkı benim tarihim gibi. 

 

24 Ağustos 2019

Jorge Luis Borges - Ölüm ve Pusula

 Tanrının Elyazısı
Zından derindir, taştır; gerçi zemin (ki o da taştır) tam anlamıyla geniş bir çember sayılamaz ve bu olgu her nedense bir kıstırılmışlık ve onun yanısıra bir bitimsizlik duygusu çağırır ama yapının biçimi hemen hemen kusursuz bir yarıküredir. Ortadan bir duvar geçer; çok yüksek olmasına karşın bu duvar mahzenin üst kısmına ulaşamaz; hücrelerin birinde ben varım. Pedro de Alvarado’nun ateşe verdiği Quaholom piramidinin büyücüsü Tzinacan’ım ben; öbüründe, tutsaklığın zamanını ve uzamını sinsi, düzenli adımlarla arşınlayan bir jaguar var. Zeminden başlayan parmaklıklı koca bir pencere ortadaki duvarı kesiyor. Gölgesiz saatte (öğleüstü) tepelerdeki tavandan bir kapak kalkıyor, yılların gitgide silikleştirdiği bir gardiyan, oluklu çarkı çevirerek bize bir halatın ucunda su testileri, et parçaları sarkıtıyor. Işık sızıyor mahzene; o an jaguarı görebiliyorum.

Karanlıkta yattığım yılların sayısını unuttum; bir zaman genç, bu zındanda volta atabilen benken, şimdi beklemekten, hem de ölüm-duruşunda, tanrıların kararlaştırdığı yazgımı beklemekten başka bir şey elimden gelmiyor. Zamanında, ışıltılı, oluklu bıçağımla kurbanların göğsünü deşmiştim. Oysa şimdi, bir büyü yetişmezse şu toz-topraktan yekinecek gücüm yok.

Piramidin yakıldığı gece, görkemli atlardan inen adamlar, beni kızgın demirlerle dağladılar, gizli bir hazinenin yerini almak istediler ağzımdan. Tanrının putunu gözlerimin önünde yere çaldılar ama tanrı beni bırakmadı, ben de işkencelere sessizce katlandım. Beni kamçıladılar, hırpaladılar, sakat bıraktılar ve neden sonra ölümlü yaşamım süresince asla dışarı çıkamayacağım bu zındanda gözlerimi açtım.

İlle de bir şeyler yapma, ne yapıp edip zamanı doldurma çaresizliğinin kışkırtısıyla, kendi karanlığımda, bildiklerimin tümünü anmaya çalıştım. Bitimsiz geceleri, taşa-oyulma yılanların sırasıyla sayısını ya da şifalı bir ağacın şaşmaz biçimini anmaya adadım. Böylece geçen yılların gönlünü aldım gitgide, böylece aslında benim olanı yeniden ele geçirdim. Bir gece çok özel bir anının eşiğine yaklaştığımı sezdim; denizi görmeden önce yolcu, kanında bir hızlanma duyar. Saatler sonra bu anının dış çizgilerini seçmeye başladım. Bir ayetti. Tanrı, zamanın sonunda yağma ve yıkım geleceğini önceden görerek, daha Yaratılış’ın ilk gününde bu kötülükleri savuşturacak güçte tılsımlı bir tümce yazmıştı. Öyle yazılmıştı ki bu tümce, en ötedeki kuşaklara erişebilecek, raslantının oyununa düşmeyecekti. Kimse onun nereye, nasıl harflerle yazıldığını bilmiyor, ama gizliden varolduğu, bir gün bir cennetlikçe okunacağı kesin. Her zamanki gibi şimdi de zamanın sonunda durduğumuzu düşündüm; yazgımın, tanrının son rahibi sıfatıyla beni bu elyazısını sezgileme ayrıcalığıyla donatacağını düşündüm. Zından duvarları arasına kıstırılmam, umudumu engellemiyordu; belki de Quahalom elyazısını daha önce bin kere görmüştüm de şimdi yalnızca sırrına ermem gerekiyordu.

Bu dalıp gitmeler yüreklendirdi beni, sonra da bir çeşit başdönmesiyle doldurdu. Yeryüzü, baştan başa epeski biçimlerle kaplıdır, bozulmayan, sonsuz biçimlerle; aradığım simge onlardan herhangi biri olabilirdi. Bir dağ olabilirdi tanrının söylemi, bir ırmak, ya da imparatorluk ya da yıldız kümeleri. Ne var ki yüzyılların sürecinde dağ yassılır, ırmak yatağını değiştirir, imparatorluklar başkalaşmalara uğrayarak alaşağı edilir ve yıldız kümelenişleri değişir. Gökkubbede değişme vardır. Dağ ve yıldız bireydirler ve bireyler yokolur. Daha direngen, daha etkilenmez bir şey arıyordum ben. Gelmiş geçmiş tahıl, ot, kuş, insan kuşaklarını düşündüm. Belki de o tılsım, sonunda benim yüzüme yazılacaktı, belki de arayışımın bitimi kendimdim. Bu kuruntuyla kavrulurken birdenbire jaguarın, tanrının niteliklerinden biri olduğunu anımsadım.

O an içim acıyla doldu. Zamanın ilk sabahı gözlerimin önüne geldi; oyuklarda, şekerkamışı tarlalarında, adalarda durmaksızın sevişip üreyecek jaguarların canlı derisine tanrının bildirisini gizleyişi ve böylelikle son insanlara devredişi geldi gözlerimin önüne. Bu tasarıyı sürdürme adına otlaklara, sürülere ürkü salan kaplanlar, o tıklım tıklım kaplanlar labirenti geldi gözlerimin önüne. Öbür hücrede bir jaguar vardı, onun bunca yakınında, varsayımımın doğrulandığını, gizli bir kayraya kavuştuğumu algıladım.

Uzun yılları, beneklerin düzenini, kümelenişini öğrenmeye adadım. Karanlığın her döneminde anlık bir ışık bağışlanıyordu ve ben böylece sarı kürk boyunca akan kara lekeleri titizlikle saptıyordum. Bir bölüğü sivri uçluydu, bir bölüğü bacakların içinde çaprazlama hatlar oluşturuyordu; daha başka bir bölük, halhal biçimliler, sık yineleniyordu. Belki de bunların tümü tek bir ses, tek bir sözcüktü. Çoğunun ucu kırmızıydı.

Zorlu çabamın güçlüklerini sayıp dökecek değilim. Kaç kereler mahzene doğru haykırdım, bu metni çözmek olanaksızdır diye. Gitgide, uğrunda ter döktüğüm somut bulmaca, tanrının yazdığı bir tümcenin tür-başlatıcı bulmacasından daha az tedirgin etti beni. Saltık bir zihin (diye sordum kendime) ne çeşit bir tümce kurar? İnsan dillerinde bile evrenin tümünü imlemeyen tek önerme yoktur diye düşündüm, kaplan dendikte, onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle kumrular, o geyiğin beslendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gök de denmiştir. Tanrıların dilinde her sözcüğün o sonsuz olgular zincirini açıklayacağını düşündüm, üstelik üstü-kapalı değil, apaçık bir biçimde, zamanla bağımlı olarak değil, anında. Zamanla, tanrısal tümce düşüncesi, çocukça, hatta kafirce geldi bana. Bir tanrının, diye düşüncelere dalıyordum, ağzından çıkan her sözcükte saltık bir tamlık olacaktır. Onun ağzından çıkan hiçbir sözcük, evrenden aşağı, ya da zamanın toplamından az olamaz. İşte o sözcüğün, bir dili, o dilin kapsayabileceklerini karşılayacak gölgeleri ya da kusurlu suretleri de zavallı, hırslı insan sözcükleridir, hepsi, dünya, evren.

Bir gün ya da bir gece —benim günlerimle gecelerim arasında ne ayrım olabilir ki?— zındanın zemininde bir kum tanesi gördüm düşümde. Önemsemedim, yine uyudum, düşümde uyandığımda, zeminde iki kum tanesi vardı. Yine uyudum, kum tanelerinin sayısının üçe yükseldiğini gördüm. Böyle çoğalıyor, sonunda zındanı dolduruyorlardı, ben de o kum yarıküresinin altında ölü yatıyordum. Düş gördüğümü kavradım; büyük bir çabayla silkindim ve uyandım. Uyanmanın yararı yoktu; sayısız kum taneleri boğuyordu beni. Biri dedi ki: “Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmalıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin.”

Yitmiştim sanki. Kumlar dolmuştu ağzıma, yine de haykırdım: “Düşlerin bir kum taneciği öldüremez beni, ne de düşler vardır düşler içre.” Bir ışık yalazında uyandım. Tepedeki karanlıkta bir ışık halkası büyüyordu. Gardiyanın yüzünü, ellerini gördüm, oluklu çarkı, halatı, et parçalarını, su testilerini.

Kişi, yazgısının biçimlenişinden şaşkına döner gitgide, nereden bakılsa kişi, içinde bulunduğu koşullardır. Bir şifre-çözücü ya da bir öc-alıcı, tanrının bir rahibi olmaktan öte bir tutukluydum ben. Düşlerin labirentlerinden, sılaya dönercesine döndüm acımasız zındanıma. Onun ıslaklığını kutsadım, kaplanını kutsadım, o ışık sızıntısını kutsadım, kendi ihtiyar, acılı bedenimi kutsadım, karanlığı ve taşı kutsadım.

Sonra unutamayacağım, iletemeyeceğim o şey oldu. Tanrısalla, evrenle (bu sözcüklerin anlamlarında bir ayrım var mı, bilmiyorum) birlik gerçekleşti. Doruk-coşku, simgelerini yinelemez; Tanrı, bir yalazda, bir kılıçta ya da bir gülün halkalarında görülmüştür. Ben çok ulu bir tekerlek gördüm, gözlerimin önünde değildi, arkamda da değildi, iki yanımda da değildi, ama her yerde aynı andaydı. Sudan yapılmaydı bu Tekerlek, sudan ve ateşten, ayrıca (ucu göründüğü halde) sonsuzdu. Gelecek, şimdi, geçmiş ne varsa, içiçe biçim veriyorlardı ona, ben o toplam dokunun ipliklerinden biriydim, işkencecim Pedro de Alvarado da bir başkasıydı. Nedenlerle sonuçlar apaçık ortadaydı işte, hepsine akıl erdirebilmek için o Tekerlek’i görmem yetmişti, sonu olmayanı. Ey anlayışın mutluluğu, imgelemi ve duygulanımı aşan mutluluk. Evreni gördüm, evrenin çok özel tasarılarını gördüm. İngiliz Kilisesi Kitabı’nda anlatılan kaynağı gördüm. Sulardan yükselen dağları gördüm, ilk orman adamlarını, onlardan yüz çeviren sarnıçları, yüzlerini paralayan köpekleri gördüm. Öteki tanrıların arkasına gizlenmiş yüzü-belirsiz tanrıyı gördüm. Bir tek esenliği oluşturan sonsuz süreçler gördüm ve hepsini anlayınca, kaplanın elyazısını da anlayabildim.

On dört gelişigüzel sözcükten (gelişigüzel görünen) oluşan bir formül bu, onu bir kerecik yüksek sesle söylesem, gücüm tanrı-gücüne ulaşacak. Onu söylemek bu taş zındanı ortadan kaldırmaya, geceme günışığı salmaya, gencelmeme, ölümsüzleşmeme, kaplanın dişlerinin Alvarado’yu öğütmesine, kutsal bıçağın İspanyolların göğsünü deşmesine, piramidi yeniden kurmaya yetecek. Tam kırk hece, ondört sözcük ve ben, Moctezuma’nın bir zamanlar yönettiği toprakları yönetebilirim. Ama bu sözcükleri söylemeyeceğimi biliyorum, çünkü Tzinacan’ı ansımıyorum ki artık.

Kaplanların derisine işlenen giz benimle öle! Evreni görmüş olan, evrenin ateşli tasarılarını gözlemiş olan, tek kişiyle, o kişinin bahtı ya da bahtsızlıklarıyla sınırlı düşünemez ki, kendisi özbeöz o olsa da. O adam bir zamanlar kendisiydi, ama artık umurunda bile değildir. Ötekinin yaşamı, ötekinin ulusu nedir onun gözünde, kendisi artık hiç kimseyse. İşte bu yüzden formülü dile getirmiyorum, bu yüzden, burada bu karanlıkta yatarak günlerin unutuşa gömmesine  bırakıyorum kendimi.  
 

15 Haziran 2019

Jorge Luis Borges Seçme sözler

Kim, hiç değilse bir kerecik olsun, bir gün batımında dolaşırken ya da geçmişinde kalan bir günü kafasında şekillendirmeye çalışırken sonsuz bir şeyler yitirdiğini düşünmemiştir ki.

Az miktarda okuyun, ama tekrar tekrar okuyun; gerçek ve kurmaca arasında hiçbir fark yoktur ve geçmişin tamamı belleğimizde kalanlardan ibarettir.

Eğer uzay sonsuzsa, biz uzayın herhangi bir noktasındayız. Eğer zaman sonsuzsa, biz zamanın herhangi bir noktasındayız.

Ben zevk peşinde koşan bir okuyucuyum. Kitap almak kadar şahsi ve muhterem bir konuda, görev duygumun işe karışmasına hiçbir zaman izin vermedim.

Unutmak en iyi intikamdır.

Konuşmak, bir şey söylemek değildir.

Eğer evrenin gerçek bir görüntüsüne sahip olabilseydik, belki de onu anlayabilirdik.

Okumak yazmaktan öte bir iştir; daha uysal, daha uygar, daha entelektüeldir.

Hedef unutmaktır. Daha önceden varmıştım.

Kimi zaman iyi okurların, iyi yazarlardan bile ender bulunduğundan kuşkulanıyorum.

Adım adım gelen körlük o kadar acıklı değil. Ağır ağır gelen bir yaz akşamı gibi.

En parlak başarılar sözcüklerle perçinlenmezse ışıltılarını kaybederler.

Bence kitap okumak, aşık olmaktan veya seyahat etmekten aşağı kalan bir deneyim değildir.


30 Aralık 2018

Rudyard Kipling - Dilek Evi

 “Kipling her zaman yalnız bir adamdı. Başşairlik payesine erişmek istemedi, çünkü böyle bir onur kazanmanın hükümeti eleştirme özgürlüğüne engel olacağından korktu. Şöhret Kipling’i pek az ilgilendiriyor, belki de hiç ilgilendirmiyordu. Ölüme yaklaştığında, hüzün içinde, bugün bağımlı yazar diye adlandırdığımız sınıfa dahil olmanın boşluğunu kavradı. İnsanoğluyla bir hesaplaşmaya girmeyi amaçlayan ama tartışılmasıyla bugün bir çocuk kitabı yazarı haline dönüşen Swift’i anımsadı. Tanrıların, insanların öyküler kurgulamasına izin verdiğini ama bundan bir ders çıkarmasına izin vermediğini yazdı. İmgelem gücü, ince ustalığı, seslerin inceliklerini sezebilme yeteneği, sözcükleri ekonomik bir biçimde kullanışı ve dürüstlüğü aynı derecede takdire değer özellikleridir.”
 
Jorge Luis Borges
 
*
 
 Kitap'ta bir kadın diğerine büyülü ve acı dolu bir öykü anlatır. Her iki kadın da şaşkınlık duyamayacak karad sıradandırlar. İnanılmaz olanı, günlük olayları kabul ettikleri teslimiyetle kabul ederler. Sahibler Savaşı'nı okuyan bir Sih bana her cümlenin önce Hindu dilinde düşünülüp sonra İngilizce'ye çevrildiği duyumsadığını söyledi. Humma ve afyon doğaüstü şeyleri daha inanılır kılar.
 

05 Eylül 2017

Jorge Luis Borges - Bir Kediye

Aynalar değildir daha sessiz
ne de sürünen şafak daha gizli;
ay ışığında, o pantersin sen
görünüşünü uzaktan izlediğimiz.
açıklanamaz çalışmasıyla tanrısal bir kanunun,
boş yere ararız seni biz.
Ganj’dan bile daha uzakta ya da batan güneşten,
yalnızlıktır seninkisi, seninkisi gizlilik.
kalçan izin verir yavaş yavaş giden
okşamasına elimin. Kabul ettin,
uzun süredir unutulan geçmişten beri,
sevgisini güvensiz bir elin.
Sen başka bir devre aitsin. Efendisisin sen
sınırlandırılmış rüyâ gibi bir yerin. 

"Altın Ve Gölge"

25 Ocak 2016

Jorge Luis Borges - Yolları Çatallanan Bahçe

  Okurunu hiç durmadan çatallanan yollardan geçirerek zihinlerdeki en garip ve güzel bahçelere ulaştıran Jorge Luis Borges’ten 18 kısa hikaye ve Andre Maurois’in Borges sunusu... Labirentler, serüvenci gençler, casuslar, yazarlar, "tasarım harikası" gezegenler, alçaklık hikayeleri anlatan alçaklar, katillerini bekleyen katiller: "Borges dünyası"ndan, Maurois’in deyişiyle "tinsel vatanı olmayan" Borges’in dünyasından, dünyaya ve "ötesi"ne ilişkin yansımalar. 
 
*
 
Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen geçmeyen tek sözcük hangisidir?
-Bir an düşündükten sonra cevap verdim”satranç sözcüğü”

-Tam üstüne bastınız dedi Albert Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel;bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor.
    Bir sözcüğü hiç kullanmamak,onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur....Jorge Luis Borges -Yolları Çatallanan Bahçe


08 Nisan 2015

Jorge Luis Borges 'Artık ayna halkı insanların kölesi “yansımalar”dır. Ama bir gün gelecek büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğe kavuşacaktır.'

Aynaların dünyası ile insanların dünyasını birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaş sonunda Sarı Sultan’ın büyü gücü sayesinde, ayna halkı altedilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı insanların kölesi “yansımalar”dır. Ama bir gün gelecek büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğe kavuşacaktır.

13 Mayıs 2014

Jorge Luis Borges Haiku

Bir sonbahar günü şinto tanrıları izumo şehrinde yine bir araya geldiler. sayılarının sekiz milyon olduğu söylenir. utangaç biri olduğumdan onca tanrı arasında elim ayağıma dolaşırdı. her halükârda, havsalanın almayacağı sayılarla uğraşmak akıl kârı değil. bu adalarda uğurlu sayı sekiz olduğu için, gelin bunların sayısına sekiz diyelim.

kederliydiler, ama bunu belli etmiyorlardı: tanrıların yüzleri, anlamı çözülemeyen harflerdir. bir tepenin üstündeki yeşilliklere halka halinde oturdular. hanidir insanlığı göklerden, bir taştan veya bir kar tanesinden izleyip durmuşlardı. tanrılardan biri şöyle konuştu:


birçok günler veya yüzyıllar önce burada toplanıp japonya'yı ve dünyayı yarattık. balıklar, denizler, gökkuşağının yedi rengi, bitki ve hayvan nesilleri gayet güzel ortaya çıktı. insanların sırtına çok fazla yük binmesin diye onlara çoluk çocuk verdik, çoğul gündüzü ve tekil geceyi verdik. aynı zamanda onlara farklı şeyleri deneyimleme hediyesini bağışladık. arı, arı kovanları yapar durur. ama insan aletler tasarımladı: saban, anahtar, kaleydoskop...ve yine kılıcı ve savaş sanatını tasarımladı. ve şimdi, tarihe son verebilecek görünmez bir silah tasarımlamış bulunuyor.
onlar bu budalalığı yapmadan önce, gelin insanları kaldıralım ortadan.

tanrılar hâlâ düşünceliydi. bir diğer tanrı telâşsızca söz aldı:


haklısın. bu canavarca şeyi icat ettiler, ama ortada bu tümüyle farklı, onyedi hecenin kuşattığı boşluğu dolduran şey de var.


tanrı bu heceleri okudu. bilinmeyen bir dildeydi ve ben söylenenleri anlayamadım.


tanrıların önde geleni bir hüküm verdi:


insanlar varlıklarını sürdürsün.


böylece, bir haiku sayesinde insan soyu kurtuldu.
Çeviri: Ersin Balcı