28 Kasım 2018

Melih Cevdet Anday "Akan zaman, duran zaman"

 "Bitmeyen Konu"
Tercüme dergisinin şiir özel sayısı yazın tarihimizde önemli bir yer tutar;' çünkü Batı ozanlarından yapılan en başarılı çevirilerin topluca bulunduğu ilk derlemedir. Bundan ötürü de önemini hep koruyacaktır sanırım.

Şiir Özel sayısının dizgi, baskı, mizanpaj İşleriyle Orhan Veli Kanık görevlendirilmişti; ama onun için bir görevden çok daha başka bir iş olmuştu bu; kendi işi, Yaprak gibi, kendi kitap larının baskısı gibi olmuştu. Nasıl titizlikle çalıştığını unutamam. Sayfa yapmakta üstün bir beğenisi vardır. Seçkinin elden geldiğince geniş kapsamlı olması için hepimizi coşturuyordu. Ben de Edgar Allan Poe’dan çevirdiğim Annabell Lee şiirine işte bu coşku içinde sarılmıştım.


Baş yüreklendiricimiz Sabahattin Eyüboğlu idi elbet. Elbet diyorum, çünkü Sabahattin, topluca girişilen işlerden çok hoşlanırdı. Şiir çevirisinde kimseyi gereksemeyecek güçteki yeteneğine karşın, sevdiği kimi ş\rler üzerinde, Orhan Veli ile, Necati Cumalı ile, benimle... çalışmayı yeğlemesi hep bu imece sevgisindendi. Siz onunla çakşırken sadece bir ya da iki dize bulmuş olsanız bile, Sabahattin, o şiirin işbirliği ile çevrildiğini söylemekten büyük keyif duyardı. İşin değeri anlaşılsın diye kendisini bunca silmeğe bakan başka birini tanımış değilim. Tercüme özel sayısından önce, ondan sonra tanık olduğum bütün çalışmalarında bunu görmüşümdür. Kendisi için hiçbir şey istemedi o gerçekten. 

Sabahattin Eyüboğlu’nun şiir çevirisindeki başarısını, sanırım, onun gizli ozanlığı ile açıklayabiliriz. Paris’ ten kardeşlerine yolladığı kimi mektupların koşuk (manzum) olduğunu bilirim. Ayrıca onun yazıları da, bu gizli ozanlık yanını yansıtır. Örneğin, bir tarihten sonra, «güzel» sözcüğünü dağarcığından atmıştır. Sabahattin, onun yerine hep «güzelim» sözcüğünü kullanır.  Onun biçemini izleyen candaşları da öyle. Bir tür şiir sevgisiydi bu, ama şiiri belli sözcüklerde bulmak gibi, şiir yazmayanlara özgü bir duygusallığı içeriyordu. Gerçekte «güzelim» sözcüğü, «güzelsin daha güzelini anlatmaz: «yazık olmuş» bir güzeli imler. «Buradaki güzelim ağaçları kesmişler! » tümcesinde olduğu gibi. «O güzel kadın ne hâle gelmiş!» demeyiz de, «O güzelim kadın...» deriz. Türkçeye özgü bir deyiştir bu. Bence yaymağa kalkmamalı. 

Bir gün Orhan Veli, benim bir düzyazı çevirimde, «Kapıyı çaldım, evde kimse yoktu.» gibisinden bir tümce görünce, «Kapı duvar » dememin daha güzel olacağını söylemişti. Orhan Vell’dekl deyim düşkünlüğünün de ona Sabahattin Eyüboğlu’dan geçtiğini sanıyorum. Günahı boynuma! Deyim kullanmağa karşı olduğum sanılmasın, ama çeviride, ya o şiirini, öyküsünü, romanını, oyununu çevirdiğimiz yabancıda deyim düşkünlüğü yoksa? Üstelik biz, kendi yazılarımızı, şiirlerimizi hep deyimlerle mi yazıyoruz?.

Diyeceğim, deyim düşkünlüğü, o günler, özellikle çevirilerde, çok yaygınlaşmıştı. Nurullah Ataç, «İki Yeni Gelinin Hatıralarında, «Tehlikeli Alâkalar »da bol bo! deyim kullanır; öyle ki, hızını alamaz, kimi tümcelerde not düşerek, akima gfeien başka deyimleri de yazar aşağıya. Bu tutumun etkileri günümüze değin sürmüştür.

Bizde çevirinin Tanzimat’la başladığını biliyoruz. Ama c zaman yapılan şiir çevirilerinde bir yabancı ozanı, deyişi, düşüncesi, biçemi ile bir yabancı ozanı bulmamız olanağı yoktur. Sanki o yabancı ozanlar, bizim Tanzimat ozanlarının biçemine sığınmış gibidirler. Gerçek şiir çevirisi ise bizim kuşakta oluştu. O dönemde, şiir çevirirken, şiir yazmanın tadını duyuyorduk. Bunda şiirin özüne değinen bir sorun olduğunu sanıyorum. Bence her ozan şiir çevirmelidir zaman zaman; böylece hem kendi geleneğinden kurtulmak, hem de anadili üzerinde düşünmek olanağım bulur. Gerçekte bu kurtuluş ile bu dönüş, ozan için en gerekli sarsıntıdır. Yeter kİ, Tanzimat çevirmenlerinin iki yana da yaramayan çıkmazına düşülmesin!

Ama şiir çeviri sanatı, günümüzde, Tercüme özel sayısını epey geride bırakan aşamalara erişmiştir. Bugün, yabancı ülkeler ozanlarını, artık Tercüme özel sayısında görüldüğü gibi tek tek şiirleriyle değil, kitaplarıyla tanıma olanağına kavuştuk. Mutlu bir kavuşma mıdır bu? Onu diyemem. Çünkü çeviri, özellikle şiir çevirisi, sanırım ki, hep sorunlu bir konu olarak kalacaktır. Yabancı bir ozam, çevirilerinden ne kadar tanıyabiliriz? Hele çevrilen dil başka bir dil ailesinden İse? Bence en iyisi çeviri ile aslını karşılıklı koymaktır.

 Cumhuriyet Gazetesi

Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor...Necip Hablemitoğlu

Yeni binyılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve de meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat; iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı. Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor. Bunlara karşı olmak, onaylamamak artık yetmiyor... Her gerçek kamu görevlisinin mağdur olma pahasına, elini taşın altına koyması; devletimizin, tam bağımsızlığımızın geleceği açısından insiyatif kullanırken canının yanmasını, bedel ödemesini göze alması gerekiyor.
Köstebek



Stefan Zweig: Sınırları Olmayan Bir Dünyayı Hayal Eden Yazar

 “Avrupa kültürümüzün çiçeğini kurutan nihai bir salgın başladı.” Zamanın kendisi de parçalanmıştı: “Bugün, dün ve dünden önceki gün arasındaki bütün köprüler yıkıldı.”   Benjamin Ramm

Bundan yetmiş beş yıl önce, 1942’nin Şubat ayında Avrupa’nın en meşhur yazarı Brezilya’nın Petrópolis kasabasında, doğduğu yer olan Viyana’ya on bin kilometre uzakta, bir bungalovda intihar etti. Stefan Zweig ölümünden bir yıl önce birbirinin zıttı olan iki çalışmayı tamamlamıştı: Günümüzde savaş tarafından tüketilen medeniyete bir ağıt niteliğindeki The World of Yesterday: Memoirs of a European ve yeni dünyanın iyimser bir portresini çizen Brazil: Land of the Future. Bu kitapların ve onları yazan göçmenin hikâyesi, milliyetçilik tuzağını ve sürgün travmasını açıklayan bir rehber görevi görüyor.

Zweig, 1881 yılında Viyana’da yaşayan varlıklı ve kültürlü bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Viyana, çok milletli Habsburg İmparatorluğu’nun başkentiydi ve burada Avusturyalılar, Macarlar, Slavlar, Yahudiler ve diğer birçok halk birlikte yaşardı. O zamanın hükümdarı birçok dili konuşabilen Franz-Joseph I, 1867 yılında tahta çıktığında “İmparatorluğun tüm ırkları eşit haklara sahiptir ve her ırkın kendi kimliğini ve dilini korumak ve kullanmak konusunda dokunulamaz bir özgürlüğü vardır” hükmünde bulunmuştu. Franz-Joseph kibirli bir diktatördü, bu sebeple hükümdarlığı pek de romantik bir şekilde anlatılamaz ama o dönemde Avrupa kendini milliyetçilik akımıyla yok ederken Zweig’ın kültürel çoğulcu bir ortamda büyümesini sağlamıştı. Zweig’ın biyografisini yazan George Prochnik, onun Avrupa’daki tüm önemli başkentlerde fakültesi olan ve genç insanları diğer halklarla ve dinlerle tanıştıran bir değişim programına sahip uluslararası bir üniversitenin kurulması gibi bir dileği olduğundan bahsediyor.

Zweig, The World of Yesterday kitabını, memleketinin Nazileşmesine duyduğu tepki sonucu 1934 yılında Avusturya’dan ayrıldıktan sonra yazmaya başlamıştır. İlk taslağını 1941 yılının yazında New York’ta tamamladı ve ikinci eşi Lotte Altman tarafından daktiloyla yazılan son halini ise eşiyle birlikte intihar etmeden bir gün önce yayıncısına gönderdi. Kitabında yazdığına göre o zamana kadar Habsburg İmparatorluğu “iz bırakmadan yok olmuş” ve Viyana da “Alman idaresinde bir kent statüsüne inmiştir.” Zweig ise yurtsuz kalmıştır: “Artık hiçbir yere ait değilim, her yerde bir yabancı ya da en fazla bir misafirim.” Zweig’ın bu anıları, sürgünün kafa karıştıran doğasının bir portresini çiziyordu. Önceleri onun çok sevildiği ve övüldüğü şehirlerde artık kitapları yakılmaya başlamıştı. “Güvenlik, refah ve huzur”un altın çağı yerini devrime, ekonomik istikrarsızlığa ve milliyetçiliğe bırakmıştı, “Avrupa kültürümüzün çiçeğini kurutan nihai bir salgın başladı.” Zamanın kendisi de parçalanmıştı: “Bugün, dün ve dünden önceki gün arasındaki bütün köprüler yıkıldı.”

İz Bırakmadan         

Zweig’ın en büyük endişelerinden biri dilsel evini kaybetmekti. Nazi ideolojisinin “Alman dilinde yaratılması ve planlanması” Zweig’a göre “gizli ve acı veren bir utanç”tı. Paris’te intihar eden şair Paul Celan gibi, Zweig da Schiller, Rilke ve Goethe’nin dilinin Nazizm tarafından işgal edildiğini ve telafi edilemez bir şekilde tahrip edildiğini hissediyordu. İngiltere’ye taşındıktan sonra, “Kullanamadığım bir dilde tutsak kalmışım gibi hissediyorum” diyordu. Zweig, In the World of Yesterday kitabında 1914’ten önce Hindistan’a ve ABD’ye pasaport ya da vizeye ihtiyaç duymadan gidebildiğini hatırlayarak sınırlar olmadan yapılan seyahatlerin rahatlığını, savaş göre kuşak tarafından anlaşılamaz bir durum olarak niteliyordu. Fakat artık tüm göçmenler gibi o da aşağılanmaya maruz kalıyor ve beceriksiz bürokrasiyle uğraşıyordu. İçinde bulunduğu yoğun duygu durumunu “Bürofobi” yani bürokrasi korkusu olarak niteliyordu, çünkü göçmen bürosu memurları göçmelerin kimlikleriyle ilgili gittikçe daha fazla kanıt istemeye başlamış, Zweig ise göçmen bir arkadaşına iş tanımının “eski yazar, şimdiki vize uzmanı” olarak tanımlayarak dalga geçmişti.

Hitler’in gücü Avrupa’ya yayıldıkça Zweig da İngiltere’deki Bath şehrinden ayrılıp New York’un Ossining kasabasına yerleşti. Orada göçmen arkadaşları hariç kimse tarafından tanınmıyordu. Bu arkadaşları da Zweig’ın bağlantılarından ve maddi rahatından yoksun bir haldeydiler ve onun efsanevi cömertliğinden medet umuyorlardı. Zweig Amerika’dayken kendini hiçbir zaman evindeymiş gibi hissetmedi. Amerikanlaşmayı, Avrupa kültürünün I. Dünya Savaşı’ndan sonraki ikinci yıkımı olarak görüyordu ve 1936 yılında konferans vermek için gidip büyülendiği Brezilya’ya yerleşmeyi umuyordu. Brazil: Land of the Future kitabı güzelliği ve cömertliğiyle Zweig’ı derinden etkileyen bir milletin lirik bir övgüsüydü. Zweig, ülke tarafından şaşırtılmış ve alçakgönüllü olmaya teşvik edilmişti. Bu şehir onu kendi cahilliğinden ve “Avrupa kibrinden” dolayı uyarmıştı âdeta. Bu kitabıyla Brezilya’nın tarihini, ekonomisini, kültürünü ve coğrafyasını anlatıyor olsa da kitabın asıl anlatmak istediği mesele, Zweig’ın kendi kıtası hakkında artık farklı bir fikir sahibi olmasından geliyordu.

Zweig’ın anlatımına göre Brezilya, Avrupa’nın olmak isteyeceği her şeydi: Duygusaldı, entelektüeldi, sakindi ve militarizme ve materyalizme karşıydı. (Hatta Brezilyalıların Avrupa’daki spor tutkusuna bile sahip olmadığını söylüyordu. Bu, 1941 yılında bile enteresan bir iddiaydı.) Brezilya, Avrupa’nın “ırk fanatizminden”, “kahramanlara çılgınca ve coşkuyla tapanlardan”, “aptal milliyetçiliğinden ve emperyalizminden”, “intihara meyilli öfkesinden” uzaktı. Ahenkli ve renkli yapısıyla Brezilya, Zweig’ın gözündeki bastırılmış Habsburg Viyana’sından oldukça farklıydı. Zaten çok kültürlü yapısının güzelliği de Zweig’ın düşüncelerini doğrular nitelikteydi. Brezilya’da Afrika, Portekiz, Almanya, İtalya, Suriye ve Japonya kökenli göçmenler bir arada yaşıyordu, “farklı tüm ırklar birbirleriyle sonsuz bir uyum içindeydi.” Brezilya, ‘medeni’ Avrupa’ya aslında nasıl medeni olunacağını öğretiyordu: “Bizim eski yurdumuz şimdiye kadarki en mantıksız girişim olan insanları sanki yarış atları veya köpeklermiş gibi saf ırklar haline getirme düşüncesiyle yönetilirken, Brezilya halkı yüzyıllardır özgür ve bastırılmamış bir melezleşme prensibini temelde tutuyor… Çikolata, sütlü ya da kahve, her ne olursa olsun tüm renklerin çocuklarını barındırıyor ve bu çocuklar el ele okula gidiyor. Renk ayrımı, dışlama, kibirli sınıflandırmalar yok. Buradaki hangi insan tamamen saf bir ırkla övünür ki?”

“Cennet”

Zweig’ın bu övgüleri halk arasında oldukça popüler oldu ve binlerce Brezilyalı onun derslerine, konferanslarına katılmaya başladı. Bu sırada Zweig’ın günlük çalışma ve seyahat programı da tüm büyük gazetelerde yayımlanıyordu. Ancak kitap, eleştirmenler tarafından sert bir şekilde yeriliyordu. Prochnik’in yazdığına göre Brezilya’nın önemli gazeteleri üç gün ardı ardına Zweig’ın ülkenin endüstriyel ve modernleşme gelişmelerini yok saymakla suçlayan ağır eleştiriler yayınlamıştı. Daha da şaşırtıcı olan Zweig’ın Brezilya diktatörü Getúlio Vargas için yaptığı övgülerdi. Vargas 1937 yılında Portekiz ve İtalya’daki otoriter yönetimi örnek alarak Estado Novo yani Yeni Devlet’i ilan etti. Brezilya meclisini kapattı ve sol görüşlü bütün entelektüelleri tutuklattırdı. Bu entelektüellerin bazıları Zweig’ı yaptığı övgüler için para almakla ya da vize çıkartmakla suçladı. Vargas hükümeti Yahudi göçüne ırksal kısıtlamalar getirdi ama Zweig sahip olduğu ün sayesinde bu kısıtlamalardan etkilenmedi. Bu sorunlu dönem Zweig’ın siyaset konusunda ne kadar saf olduğunu ortaya çıkardı. Doğası gereği barış yanlısı ve uzlaşmacı olan Zweig çok kritik bir zamanda kışkırtıcı bir düşmanlıkla karşı karşıya gelmişti. (Vargas da 1942 yılında Müttefikler’in yanında savaşa katılmıştı.) İnziva arayışındaki Stefan ve eşi Lotte de Rio’nun 64 km dışında, önceden Almanlara ait bir yerleşim yeri olan Petrópolis’e yerleştiler. Zweig, dağ eteklerinde bulunan bu yemyeşil yer için, “Burası cennet,” diye söz ediyordu, “Sanki Avusturya dilinden tropik bir dile çevrilmiş gibi”. Burada eski kitaplarını ve arkadaşlarını unutmayı amaçlayan Zweig, “iç özgürlüğünü” bulmaya çalışıyordu.

Fakat Rio karnavalında Nazi’nin Orta Doğu ve Asya’da ilerlediğini öğrenmiş ve bu kötü haberin ardından korkmuştu. Asla özgür olamayacağını ya da bu korkudan kurtulamayacağını düşünmeye başlamıştı. “Nazilerin bir gün buraya gelmeyeceğine gerçekten inanıyor musun?” diye yazmıştı, “Onları artık kimse durduramaz.” Zweig sınırların olmadığı bir dünyaya inanmıştı ama bu sınırların içine sıkıştırılmıştı: “İçimde bir kriz var sanki. Artık kendimi pasaportumla veya sürgün kişiliğimle tanımlayamayacağım.” Kapana kısılmış olan Zweig, “Bizler sadece hayaletleriz ya da anılar” demişti ve intihar notuna, “Yersiz yurtsuz olarak yıllarca dolaşmaktan bıktım” yazmıştı. Stefan ve Lotte teslim olmuştu: “Şimdimiz yok, geleceğimiz yok. Aşkla bağlı olan biz birbirimizden ayrılmamaya karar verdik.” Petrópolis’te Zweig’ın bungalovunu ziyaret ettim. Bu bungalov, Avusturya Soykırımı Anma Elçisi olarak Brezilya’da devlet hizmetinde çalışan Tristan Strobl’a göre, şimdilerde “faal bir müze” olarak hizmet veriyor. Strobl bana 1933-1945 yılları arasında Brezilya’ya gelen mültecilerin ve ülkeye yaptıkları katkıları gösteren bir görüntüyü izletti ve, “Bu dönem Avrupa’nın entelektüel hayatı için çok büyük bir kayıp ama Brezilya ve mültecileri kabul eden diğer ülkeler için önemli bir kazanç” dedi. Eski dünyanın en kara dönemi, yeni dünyaya ışık tutmuştu.

BBC
Çeviren: Deniz Saldıran

Sonsuzluk - William Blake

Kim ki bir sevince bağlar kendisini
Uçarak geçen hayat, yok eder onu;
Ama kim, uçar gibi öper sevinci
Yaşar, sonsuzluğun gün doğumunu.


Friedrich Engels "Otorite Üzerine"


Bazı sosyalistler, son zamanlarda, otorite ilkesi diye adlandırdıkları şeye karşı düzenli bir haçlı seferine girişmişlerdir. Şu ya da bu eylemin otoriter olduğunu söylemek onu mahkum etmeye yetmektedir. Bu özet davranış biçimi o denli kötüye kullanılmıştır ki, soruna biraz daha yakından bakmak bir zorunluluk olmuştur. Sözcüğün burada kullanıldığı anlamda otorite, şu demektir: bir başkasının iradesinin bizimkine dayatılması; öte yandan otorite, boyuneğmeyi öngörür. Bu iki sözcük kulağa hoş gelmediğinden ve bunların temsil ettikleri ilişki boyuneğdirilen taraf için kabul edilebilir olmadığından, sorun, bundan kurtulmanın bir yolu olup olmadığı, —mevcut toplam koşullar veri olarak alındığında— bu otoritenin artık bir anlam taşımayacağı ve bunun sonucu olarak da, yok olmak zorunda kalacağı bir başka toplumsal sistemin yaratıp yaratamayacağımızdır. Bugünkü burjuva toplumun temellerini oluşturan iktisadi —sınai ve tarımsal— koşulları incelediğimizde, bunların, yalıtılmış eylemlerin yerine, gittikçe bireylerin birleşik eylemlerini koyma eğilimi taşıdıklarını görürüz. Yüzlerce işçinin buharla işleyen karmaşık makinelerin başında durdukları büyük fabrikaları ve atelyeleriyle birlikte modern sanayi, ayrı ayrı üreticilerin küçük atelyelerinin yerini almıştır; küçük kayıkların ve yelkenlerin yerini nasıl buharlı gemiler almışsa, karayollarındaki binek ve yük arabalarının yerini de, demiryolu vagonları almıştır. Tarım bile, gittikçe, küçük mülk sahibinin yerine yavaş yavaş, ama acımasızca, ücretli emekçilerin yardımıyla geniş toprak parçalarını işleyen büyük kapitalisti geçiren makinenin ve buharın egemenliği altına girmektedir. Birleşik eylem, birbirine bağlı olan süreçlerin karmaşıklaşması, her yerde, bireylerin bağımsız eylemlerinin yerini almaktadır. Ama birleşik eylemden sözeden, örgütlenmeden sözetmektedir; otoritesiz örgütlenme diye bir şey olabilir mi?

Bir toplumsal devrimin, servet üretimi ve dolaşımı üzerinde şu anda otoriie sahibi olan kapitalistleri devirdiğini düşünelim. Anti-otoritercilerin bakış açısını tamamıyla benimseyerek, toprağın ve iş aletlerinin, bunları kullanan işçilerin kolektif mülkiyetine geçtiğini düşünelim. Bu durumda otorite kalkmış mı, yoksa yalnızca biçim mi değiştirmiş olacaktır? Görelim bakalım.

Örnek olarak bir pamuklu iplik atelyesini alalım. Pamuk, iplik haline gelmezden önce, birbirini izleyen en az altı işlemden geçmek zorundadır, ve bu işlemlerin büyük bir kısmı ayrı ayrı odalarda yapılır. Dahası, makineleri işler durumda tutmak için, buhar makinesinin başında duran bir makiniste, günlük onarımları yapacak bir teknisyene ve bütün işleri ürünleri bir odadan ötekine aktarmak olan daha birçok işçiye vb. gerek vardır. Bütün bu işçiler, erkekler, kadınlar ve çocuklar, işlerini bireysel özerkliğe hiç aldırmayan buharın otoritesi tarafından saptanan zamanlarda başlatmak ve bitirmek zorundadırlar. Şu halde, işçiler, ilkin bu iş saatlerini kabul etmelidirler; bu saatlere, bir kez saptandıktan sonra, ayrıcalıksız herkes uymalıdır. Bunun ardından, dağıtımına vb. ilişkin belirli sorunlar ortaya çıkar ki, eğer tüm üretimin bir anda durması isteinilmiyorsa, bu sorunların anında çözülmeleri gerekir; bunlar ister her iş dalının başına yerleştirilmiş olan bir delegenin kararıyla çözümlensin, ya da ister, eğer olanağı varsa, çoğunluk oyuyla çözümlensin, tek bireyin iradesi buna her zaman boyuneğmek durumunda olacaktır, ki bu da sorunların otoriter bir biçimde çözülmesi demektir. Bir büyük fabrikanin otomatik mekanizması, işçi çalıştıran küçük kapitalistinkinden çok daha despotiktir. İnsan, iş saatleri konusunda bu fabrikalarının üzerine hiç değilse şunları yazabilir: Lasciate ogni autonomia, voi che entrate! İnsan, bilgisinin ve yaratıcı dehasının yardımıyla doğa güçlerine nasıl boyuneğdirdiyse, beriki de insanı, kendisini kullanması ölçüsünde, her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız gerçek bir despotizm altına sokarak ondan intikam almaktadır. Büyük sanayideki otoriteyi ortadan kaldırmayı istemek, sanayiin kendisini ortadan kaldırmayı, gerisin geriye çıkrığa dönmek üzere buharlı çıkrığı yoketmeyi istemekle aynı şeydir.

Bir başka örnek olarak demiryolunu alalım. Burada da sayısız bireylerin işbirliği yapmaları mutlaka zorunludur, ve bu işbirliği kesenkes saptanmış olan saatler içinde yapılmalıdır ki hiç bir kaza olmasın. Burada da, işin ilk koşulu, bütün ikincil sorunları çözümleyen bir egemen iradenin —bu irade ister tek bir delege tarafından, ya da ister ilgili kimselerin çoğunluğunun kararlarını uygulamakla yükümlü bir komite tarafından temsil ediliyor olsun— bulunmasıdır. Her iki durumda da, çok belirgin bir otorite vardır. Dahası, demiryolu sorumlularının sayın yolcular üzerindeki otoritesi kaldırılacak olsa, harekat ettirilen ilk trenin başına neler gelmez ki?

Ama, otorite, hem de müstebit bir otorite zorunluluğu, açık denizdeki bir gemideki kadar başka hiç bir yerde bu denli açık değildir. Burada, bir tehlike anında, herkesin yaşamı, herkesin tek bir kişinin iradesine anında ve kayıtsız şartsız uymalarına bağlıdır.

Bu gibi savları anti-otoritercilerin en azgınlarının karşılarına koyduğumda, verebildikleri tek yanıt şu oldu: Evet, bu doğru, ama bu durumda bizim delegelerimize verdiğimiz şey otorite değil, yetki devridir! Bu baylar şeylerin adlarını değiştirdiklerinde şeylerin kendilerini değiştirdiklerini sanıyorlar. Bu derin düşünürler tüm dünyayı işte böyle alaya alıyorlar.

Böylelikle gördük ki, bir yanda, nasıl devredilmiş olursa olsun, belirli bir otorite, ve öte yanda da, belirli bir boyuneğme — bunlar her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız olarak, içinde üretim yaptığımız ve ürünleri dolaşıma soktuğumuz maddi koşullarla birlikte bize dayatılan şeylerdir.

Öte yandan gördük ki, üretimin ve dolaşımın maddi koşulları, büyük sanayi ve büyük tarım ile kazınılmaz olarak gelişmektedir ve bunlar bu otoritenin alanını gittikçe genişletme eğilimindedirler. Demek ki, otorite ilkesinden mutlak olarak kötü, ve özerklik ilkesinden de mutlak olarak iyi bir şey diye sözetmek saçmadır. Otorite ve özerklik, kapsamları toplum gelişmesinin çeşitli evreleriyle birlikte değişen göreli şeylerdir. Eger özerklikçiler, gelecekteki toplumsal örgütlenmenin, otoriteyi, olsa olsa üretim koşullarının onu kaçınılmaz kılacağı sınırlar içersine hapsedeceğini söylemekle yetinselerdi, birbirimizi anlayabilirdik; ama onlar otoriteyi zorunlu kılan bütün olgulara gözlerini kapamışlar, hırsla sözcüğün kendisine saldırıyorlar.

Anti-otoriterciler niçin siyasal otoriteye, devlete karşı çıkmakla yetinmiyorlar? Siyasal devletin, ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yokolacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal riiteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistler paylaşmaktadırlar. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yokolmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiç bir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle  ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?

O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.

wikisosyalizm.org