AHMAK İŞÇİ
İmana davet neden saçma görünür?
Eğer bir işçi ile gelmiş
geçmiş en kudretli imparatoru hayal etseydim, ve İmparator un kendi
varlığından haberdar olduğunu rüyasında bile görmeyen, buna inanması
için kalbinde bir fikri bile olmayan ' bu yoksul adamı, imparatorun
kendi yanına çağırtma düşüncesi olduğunu hayal etseydim; yoksul işçi
bundan dolayı İmparatoru bir kez bile görmesine izin verilmesinden
kendisini anlatılamayacak şekilde şanslı hissedecek, bunu hayatının en
önemli olayı olarak çocuklarına, çocuklarının çocuklarına anlatacak -
ama varsayalım ki İmparator onun huzuruna çağırmış olsun ve işçiye
damadı olmasını istediğini söylemiş olsun... O zaman ne olacak? İşçi,
insani olarak, çok çok şaşıracak, utanacak ve sersemleyecektir, ona öyle
gelecektir ki, oldukça insani olarak bu (ve bu hikâyedeki insani
unsurdur bu) aşırı derecede tuhaf bir şey, oldukça çılgınca bir şey,
hakkında herhangi bir kimseye tek bir kelime edebileceği dünyadaki en
son şey olarak gelecektir. Çünkü kendi zihni de İmparator un onunla alay
etmek istediğini varsayarak (çünkü komşuları da hemen böyle
yapacaklardır) bunu yaptığını açıklamaktan uzak değildir, bu nedenle
yoksul adam bütün şehrin alay konusu olacak, resimleri gazetelerde
çıkacak, İmparatorun kızıyla evlenme hikâyesi balad yazarlarının gözde
konusu olacaktır. Ne var ki, bu şey, İmparator un damadı olma meselesi
hemencecik gerçekliğin testlerine tabi tutulacak; böylece işçi,
İmparator un bu konuda ne kadar ciddi olduğunu, ya da İmparator un
yoksul bir adamla alay etmek, geri kalan ömründe onu mutsuz etmek
istediğini mi öğrenecek, onu tımarhaneye gönderecek, kanıt olarak
quidnimis" ile, ki böylesi sonsuz bir huzur tersine dönüşebilir. İşçi
kafasında ancak çok küçük bir iyilik ifadesi bulacak; şehirde bu yüksek
derecede saygı gören kültürlü halkta, bütün balad yazarlarında,
kısacası, bu pazar-şehir de oturan kişinin beş katında, ki nüfusuna göre oldukça büyük bir şehirdir, ama olağandışı şeyleri
anlamak ve hissetmek bakımından çok küçük bir şehirdir -fakat bu
İmparator un damadı olma meselesi de gerçekten biraz fazladan da öte bir
şeydir. Şimdi varsayalım ki bütün bunlar dış gerçeklik değil ama içsel
bir şey olsun, bu yüzden gerçek kanıtlar işçinin kesinliğe varmasına
yardımcı olmaz, ama imanın kendisi gerçek olandır, ve onun buna inanmaya
cüret edecek yeterlikte alçak gönüllü cesarete sahip olup olmadığı
imana kalmıştır (zira küstahça bir cesaret bir insanın inanmasına
yardımcı olamaz) - böyle bir cesarete sahip olabilecek kaç tane işçi
vardır acaba? Ama bu cesarete sahip olmayanlar incinecektir; olağandışı
olan ona nerdeyse alay eden gibi görünecektir. O zaman belki dürüstçe ve
açıkça şunu kabul edecektir: Böyle bir şey benim için erişilmez, onu
kafama sokamam; bana öyle geliyor ki, doğrudan doğruya pat diye
söylersem eğer, bu bir ahmaklık.
AKTÖRÜN KOSTÜMÜ
Bir insanın komşusunu sevmesi ne anlama gelir?
Bir
insanın komşusunu sevmesi, herkese eşit oranda dağıtılmış dünyevi
ayrımlar içinde kalarak, temel olarak hiçbir ayrım yapmaksızın her
insanla eşit şekilde var olmayı istemek demektir. Bir an için önünüzde
uzanan dünyanın rengârenk çokluğunu düşünün; bu tıpkı bir oyunu
seyretmeye benziyor, ne var ki yalnızca olaylar dizisi biraz karmaşık.
Bu izdihamda her birey kendi farklılıklarıyla beraber belirli bir
şeydir; bir kararlılık sergiler ama temel olarak bundan daha farklı bir
şeydir - ama bunu hayatın içinde göremeyiz. Burada yalnızca bireyin
oynadığı rolü ve bu rolü nasıl oynadığını görürüz. Tıpkı bir tiyatro
oyununa benzer. Ama perde indiğinde, kralı oynayan kişi, hırsızı oynayan
kişi ve bütün diğerleri - hepsi oldukça benzerdir, birdir ve aynıdır.
Ve ölümde perde gerçeklik sahnesinde iner (zira bir kimse ölüm anında
perdenin sonsuzluk sahnesinde toplandığından söz ederse bu dilin
karmaşık bir kullanımıdır, çünkü sonsuz olan sahne değildir gerçektir),
sonra aynı zamanda hepsi birdir; insanlardırlar. Temelde oldukları
şeydirler, farklılıkları gördüğümüzden göremediğimiz şeydirler;
insandırlar. Sanat sahnesi büyülü bir dünya gibidir. Ama varsayın ki bir
akşam genel bir dalgınlık aktörlerin kafasını karıştırmış olsun,
böylece oynadıkları kişi olduklarını düşünsünler gerçekten de. O zaman
bu, sanatın büyüsünün aksine, kötü ruhların efsunlaması, bir büyücülük
olmaz mıydı? Ve benzeri şekilde varsayın ki, gerçekliğin büyüsünün
içinde (zira her birimiz büyülenmişizdir, herkes kendi ayrımlarıyla
büyülenmiştir) temel düşüncelerimiz karmaşıklaşır, öyle ki tamamen
oynadığımız rolün kendisi olduğumuzu düşünürüz. Heyhat, ama durum bu
değil mi? Dünyevi ayrımların yalnızca aktörün kostümü ya da seyahat
pelerini gibi olduğu unutulmuşa benziyor ve her birey bu elbisenin
kordonlarını tetikte olarak ve dikkatle gevşek şekilde tutmalı, asla
açılmaz düğümler atmamalı, ki böylece dönüşüm anında elbise kolayca
çıkarılabilsin; ve yine bizler, sahnedeki dönüşme anında kıyafetinden
kurtulması gereken bir aktörün, daha önce, ipleri gevşetmeden sahneye fırlaması
yüzünden elbiseden kurtulamayıp rezil olacağını bilecek kadar sanat
bilgisine sahibizdir. Ama, heyhat, gerçek yaşamda bir kimse ayrım
elbisesini öyle süsler ki, bu ayrım, elbisesinin dış karakterini tamamen
gizler, eşitliğin içsel zaferi hiçbir zaman, ya da nadiren parıldar, ki
bunun mudaka ve sürekli parıldaması gerekir.
ARAYAN ADAY
Sivil din mutlak olanla nasıl bir ilişki içindedir?
Teolojide bir aday hayal edin. O da ben olayım, çünkü aslında ben
gerçekten de teolojide bir adayım. O birkaç yıldır zaten bir adaydır ve
şimdi kendisi hakkında konuşulurken o arıyor denilen bir döneme
girmiştir. Teolojide bir aday arıyor : Bilmece bu terimlerle ileri
sürüldüğünde, onun ne aradığrnı anında tahmin edecek canlı bir imgeleme
gerek yoktur - elbette ki aradığı Tanrı nın krallığıdır (Matt. 6:33). Ne
var ki, tahmininiz yanlış; hayır, o başka bir şey arıyor; bir cemaat,
bir canlı - neredeyse mutlak olarak bunu arıyor; başka bakımlardan bu
işin mutlak olanla bir alıp veremediği yok, ne de mudak olanın herhangi
bir izlenimine ihanet ediyor. O arıyor. Bu arayışta Herod dan Pilate ye
koşuyor, bakanlar ve sekreterler önünde iyi bir izlenim bırakıyor,
yazıyor da yazıyor, bir mühürlü kâğıttan bir başkasına geçerek çünkü
niyaz mektuplarının hükümet damgası taşıyan kâğıtlara yazılması
gerekiyor, belki de bir kimse buna mutlak olanın izlenimi diyebilir,
yoksa böyle bir şey yok burada. Bir yıl geçiyor; neredeyse bu koşuşturma
ve aramayla tükenmiş durumda, ki onun mutlak olanın hizmetinde olduğu
pek söylenemez, (daha önce de belirtildiği gibi) aslında mutlak olan her
şeyi aramasının dışında. Nihayet aradığına ulaşıyor; Arayın ve
bulacaksınız diyen ve onaylayan kutsal kitaba ait metni buluyor; ama
mutlak olanı bulmuş olmuyor, bu sadece küçük bir canlı ama zaten her
şeyden önce onun aradığı mutlak olan değildi. Yine de huzura kavuşuyor;
hatta şimdi dinlenme ihtiyacı hissediyor, bu kadar aradıktan sonra
kendisini ve bacaklarını dinlendirebilir. Ne var ki, kendisini
geçindirecek gelirini kesin olarak araştırdığında, bunun tahmin
ettiğinden birkaç yüz dolar daha az olduğunu dehşet içinde keşfediyor.
Bu onun için aşırı derecede felaket bir durum, eğer insani olarak
konuşmak gerekirse bir kimse bu konuda onu anlayabilir ve onunla
hemfikir olabilir. Bu onun için iki misli sevimsiz bir durum çünkü aynı
zamanda eşzamanlı olarak aradığı bir şeyi, bir eşi de bulmuştur, ki bu durumun geçinmekle doğrudan»bağlantısı açıktır ve belki de her
geçen yıl daha da fazla olacaktır. Cesareti kırılıyor. Yeniden damgalı
bir kâğıt satın alıyor, görevden çekilmek için bir niyaz mektubu yazmaya
hazırlanıyor. Ne var ki, arkadaşlarından bazıları bundan vazgeçmesini
sağlıyor. Böylece karar veriliyor. Rahip oluyor. Şimdi dekan tarafından
atanması gerekiyor ve bir açılış konuşması yapması isteniyor. Dekan zeki
ve bilgili biri, dünya tarihini, kendi adına ve cemaatin çıkarı adına
çok iyi biliyor. Yeni rahibi cemaate tanıtıyor, bir konuşma yapıyor, ve
konuşma metni için Havari nin sözlerin seçiyor: Bak, biz her şeyi terk
ettik ve Seni izledik. Bu metin üzerine özlü ve güçlü konuşuyor;
Özellikle bu çağların hareketlerinin ışığında Kelime nin bakanının her
şeyi, bu yaşam ve kan olsa da, feda etmeye hazırlanması gerektiğini
gösteriyor - ve bu pek muhterem konuşmacı atadığı genç adamın (evet,
söylemiş olduğum gibi, genç adamı çok iyi anlayabiliriz, çünkü bu
insani; ama Dekanı pek iyi anlayamayız) birkaç yüz dolarla yaşamanın güç
olması nedeniyle görevinden çekilme konusunda istekli olduğunu biliyor.
Ardından yeni rahip kürsüye çıkıyor. Vaaz vereceği o günün İncil kelamı
-tam da yerinde!- İlk önce Tanrı nın krallığını arayın! oluyor.
Hakikaten, çetin arama yıllarında bu genç adamın neler yaşamış olduğunu
hatırlayınca, bu ilk önce ara onun düşünebileceği en son şeydi! Oysa bu
konuda vaaz veriyor. Ve o her bakımdan güzel bir vaazdı; orada hazır
bulunan Piskopos bile Mükemmel bir vaazdı ve mükemmelen aktarıldı,
gerçekten de iyi bir hatip. Evet, ama eğer Hıristiyanca
değerlendirilirse Aman Yarabbi, tamamen Hıristiyanca bir vaazdı, sağlam,
katıksız bir doktrindi ve ilk önce vurguladığı şey Tanrı nın krallığını
aramak ürperti doluydu. Evet, ama şimdi, Hıristiyanca yargılarsak,
demek istiyorum ki, vaizin yaşamıyla söyledikleri arasında ne kadar bir
örtüşme vardı? Konuşmacının ki benim için hepimizin hakiki bir resmidir
ilk önce Tanrı nın krallığını aramış olduğu kesinlikle söylenemez. Bu
hiç de gerekmiyor. Ah, beni bağışlayın, ama o bunun hakkında, ilk önce
Tanrı nın krallığını aramamız üzerine vaaz verdi. Evet öyle, bu onun tam
da vermesi gereken vaazdı, ondan bu beklenirdi. Bu bağlanmamız gereken
doktrindir, safça ve katışıksız olarak vaaz edilmesi gereken doktrindir. Bu, Hıristiyanlık âleminin Hıristiyanlıkla kurduğu ilişkiyi temsil ediyor, mutlak olanı.
BAHİS
''Modernitenin kahramanları''nda ne kadar ahlaki ve tinsel canlılık
kalmıştır?
Denir ki, bir yol boyunca atlı iki İngiliz soylusu, üzerinde
bir adamla dizginlerinden boşanmış halde koşmakta olan bir atla
karşılaşmışlar, düşme tehlikesi içindeki adam, Yardım edin! diye
bağırmış. îngilizlerden biri diğerine dönmüş, Yüz gine bahse girerim ki
düşecek, demiş. Tamam, demiş diğeri. Bunun üzerine atlarını mahmuzlayıp,
koşmakta olan atın önünde engel olabilecek her şeyi kaldırarak bir an
önce yol üzerindeki kapıyı açmak için dörtnala gitmeye başlamışlar. Aynı
şekilde, böylesi kahramanca ve milyonerlere özgü can sıkıntımız
olmamasına karşın, bizim düşünceli ve duyarlı çağımız en azından bahse
girecek denli içinde canlılık taşıyan bu tuhaf, eleştirel ve dünyevi
insanlara benziyor.
BANG, DÜNYA YUVARLAKTIR.
Bir kimse eğer gerçeği nesnel olarak söylerse,
neden kendine aklı yerinde olarak yeteneklerinin kendisine ait olduğunu
kanıtlayamaz?
Bir tımarhanedeki hasta... kaçmanın yollarını kolluyor,
sonunda amacına pencereden atlayarak ulaşıyor ve özgürlük yolunda
ilerlemeye hazırlanıyor, ama bu sırada şu düşünce onu sarsıyor (akıllıca
mı yoksa delice mi bir düşünce demeliyim?): Şehre vardığında seni
^tanıyacaklar, bir kere daha dosdoğru buraya getirileceksin: o zaman
söylediğinin, yani akıl sağlığın söz konusu olduğunda her şeyin yolunda
olduğuna ve söylediklerinin herkesi ikna edecek şekilde kendini tam
olarak hazırlamalısın. Bir taraftan yürür bir taraftan da bunları
düşünürken yerde bir top görmüş, onu almış ve paltosunun arka cebine
koymuş. Attığı her adımda top, ayıptır söylemesi, arka kısımlarından ona
vuruyormuş ve her seferinde adam şöyle diyormuş: Bang, dünya
yuvarlaktır. Adam şehre gelmiş, hemen arkadaşlarından birini çağırmış;
onu deli olmadığına ikna etmek istiyormuş, bu nedenle ileri geri
yürüyerek sürekli şöyle diyormuş: Bang, dünya yuvarlaktır! Ama dünya
zaten yuvarlak değil mi? Tımarhane hâlâ bu düşünce için başka bir kurban
daha mı istiyormuş, tıpkı bütün insanların dünyanın krep gibi düz
olduğuna inandığı zamanlarda olduğu gibi? Ya da deli olmadığını
kanıtlamayı uman bir kişi genel olarak kabul edilmiş ve genel olarak
saygı duyulmuş nesnel bir hakikati söylediğinde, deli olarak mı kabul
ediliyormuş? Yine de hekimlere göre hasta yeterince iyileşmemiş; tedavi
onun dünyanın düz olduğu düşüncesini kabul etmesini gerektirmediği
halde.
CİLASI YENİLENEN REHBER KİTAP
Yeni Ahit modemite tarafından hangi,
anlayış düzeyinde gerçekleştirildi?
Hıristiyanlar için bir rehber olarak
kabul edilen Yeni Ahit... bizim sanımıza göre, tarihsel bir antika
galine geldi, bir ülkede bütün her şey bütünüyle değişmişken o belirli
ülkenin rehber kitabı gibi. Böylesi bir rehber kitap artık o ülkeyi
ziyaret eden yolculara yararlı olm,a amacına hizmet etmez, en fazla
eğlence için okunur. Biri demiryoluyla rahatça yolculuk ederken, biri
rehber kitapta, Burada bir insanın dünyanın altında 70 bin kulaç derine
dalabileceği Woolf Kanalı var, diye okur; bu sırada küçük sıcacık kafede
oturmuş puro içen biri, rehber kitapta, Burada bir grup eşkıyanın
barındığı bir kale varmış, oradan yolculara saldırıp kötü muamele
ediyorlarmış diye okur, vs. Burada, şurada, buradaydı; şimdi ise (nasıl
olduğunu düşünmek bile çok eğlenceli), şimdi Woolf Kanalı yok ama
demiryolu var; eşkıya çetesi yok ama küçük sıcacık kafe var.
CÜCENİN SEKİZ FERSAHLIK ÇİZMELERİ
Neden mutluluk peşinde koşmak bu
kadar kaçamaklıdır?
Çoğu insan hazzın peşinde öyle nefes nefese bir
telaşla koşar ki farkına varmadan onun yanından geçer. Şatosunda tutsak
olan prensese gözcülük eden cücenin başından geçen gibi. Bir gün cüce
öğle uykusuna dalmıştı. Bir saat sonra uyandığında, prenses gitmişti.
Çabucak sekiz fersahlık çizmelerini giydi; bir adımda kızın çoktan önüne
geçmişti.
ÇEKİRDEKLER VE KABUKLAR
Tanrı ile dünya arasındaki ilişki ne ile
kıyaslanmalıdır?
Eğer iki adam birlikte kabuklu yemiş yiyorsa, biri
sadece kabuğunu severken, diğeri çekirdeğini seviyorsa, onların
birbirlerine uygun oldukları söylenebilir. Dünyanın reddettiği şey,
küçümsediği, yani, kurban edilmiş adam, yani kabuk- kesinlikle Tanrı
bunun üzerine en büyük bolluğu koyuyor, büyük bir tutkuyla sevdiği
dünyadan daha fazla değer veriyor ona.
DEKORATİF KAYIT DEFTERİ
Yığınlar aykırıları nasıl yargılar?
Varsayalım
ki ne önemli bir düşünceye sahip ne de çalışkan olan bir yazar uzun bir
aradan sonra dekoratif bir kayıt defteri yayımlamış olsun, çok zarif ve
şıkça ciltlenmiş, bir sürü boş sayfası olan bir defter: yığınlar bu
dekoratif fenomene hayret ve gıpta içinde bakacaklardır. Şöyle
düşüneceklerdir: Bu kadar uzun sürede yazdığına ve sayfalarda çok az
yazılmış yer bulunduğuna göre, gerçekten de sıradışı bir şey olmalı.
Varsayalım ki öte yandan çok verimli bir yazar, dekoratif olmaktan ve
dalavereden çıkar ummaktan daha başka düşünecek şeyi olan bir yazar,
büyük, çok büyük bir çalışkanlıkla alışılmadık bir hızla kendisini
yazmaya versin: Yığınlar buna çabucak alışır ve şöyle düşünürler: bu
sıradan bir iş olmalı... Varsayalım ki bir papaz olsun, Berlin deki
sonuncu Chaplain-to-the Court a benzeyen, ve benzerliği yanında yalnızca
her sekizinci Pazar ya da hatta her on ikinci Pazar vaaz veren çok
yetenekli Theremin olsun, ama Majestelerinin ve tüm saray halkının en
krallara layık ve yüce huzurunda bunu yapıyor olsun: Böylesi bir
Baş-Papaz hakkında derhal bir kandırmaca gelişecektir. Aslında zaten
özünde ne ise öyle olduğu, yani çok yetenekli olarak görülecektir. Ama
yığınların gözünde yalnızca Baş-Papaz olmakla kalmayacak ama Muhterem
bir Peder, ya da bir tür Yakası Fırfırlı Baş-Papaz olacaktır, bir
Baş-Gözkamaştıran, tıpkı bir kimsenin yılda yalnızca birkaç kez huşu ile
görme şerefine eriştiği kralın altından arabası gibi. Yığınlar derinden
etkilenecekler ve kendi bilgelikleri içinde şöyle düşüneceklerdir:
Böylesi bir vaizin bir vaaz hazırlaması ve onu ezberlemesi için üç ay
gerekir, öyleyse bu çok sıradışı olmalı. Ve dikkat, çok uzun zamandır
beklenen o sekizinci ya da on ikinci Pazar da meraklılar o kadar
kalabalık olacaktır ki, Baş-Papaz minbere güç bela sıkışacaktır -
yalnızca yılda bir kez vaaz verdiği için kalabalık o kadar büyük olacaktır ki bir daha yeniden asla
minbere sıkışamayacaktır, ya da polisler ve silahlı görevliler Baş-Papaz
ın içeri giriş çıkışlarını güvence altına almak zorunda kalacaklardır.
Ve eğer kalabalık bir kimseyi öldürecek derecede sıkıştırıp eziyorsa bir
dahaki sefere kalabalık daha da artacaktır. Zira vecize sadece gerçek
bakımından değil, ama aynı zamanda merak bakımından da şunu söyler:
Sanguis martyrum est semen ecclesiae.
DİKİŞ DİKEN KADIN
Bir kimse terbiye tavsiye eden bir söylemi nasıl
dinlemeli?
Bir kadın elinden geldiğince bir sunak elbisesi dikerken, her
bir çiçeği, elinden geldiğince, doğanın zarif çiçekleri gibi sevimli
yapar, her bir yıldızı gecenin parıldayan yıldızları gibi olabildiğince
ışıl ışıl yapar. Hiçbir şeyi esirgemez, ama sahip olduğu en değerli
şeyleri kullanır. Bütün isteklerinden vazgeçer, elinden gelen tek ve
biricik sevgili işi için gece ve gündüzün en güzel ve kesintiye
uğramayan saatlerini bu işe harcar. Ama ne zaman ki elbise biter ve
kutsal görevde kullanılmaya başlar: o zaman bir kimsenin elbisenin
anlamı yerine onu yaparken kullandığı sanata bakma yanlışını yapacağı
endişesiyle; ya da elbisenin anlamı yerine ondaki bir kusura bakma
yanlışını yapacağı endişesiyle derinden kaygılanır. Zira ne o kutsal
anlamı elbiseye işleyebilmiş, ne de bu anlamı ilave bir süs olarak
elbiseye dikebilmiştir.
DOLANDIRICI İLE DUL KADININ İKİ KURUŞU
Hayırseverce bir niyet
hayırseverce ya da merhamet dolu bir edimin esası mıdır?
Tapınağın
hâzinesine iki kuruş vermiş olan bir kadın halikındaki hikâyeyi ele
alalım, ama izin verin de bir parça değişiklikle hikâyeyi
şiirselleştirelim. Bu iki kuruş kadın için oldukça büyük bir meblağ idi,
öyle pek kolay biriktirmemişti. Onları biriktirebilmesi uzun zamanını
almıştı ve sonra onları tapınağa kendi başına götürebilmek için küçük
bir bez parçasına sararak saklamıştı. Ama dolandırıcının biri kadının
parası olduğunu fark etti, hile yaparak içi elbette ki boş olan ve
kadınınkine tıpatıp benzeyen başka bir bez parçasıyla bunu değiştirdi -
dul kadın elbette bunu bilmiyordu. Sonra kadın tapınağa gitti,
niyetlendiği gibi iki kuruşu, yani içi boş bez parçasını, demek oluyor
ki hiçbir şeyi tapınak hâzinesine koydu: Isa nın hâlâ ona demiş olduğu
şu sözleri, onun bütün zenginlerden daha çok şey verdiğini söyleyip
söylememiş olduğunu merak ediyorum.
DOKUNULMAMIŞ YİYECEK
İman ile iman mesleği arasındaki fark nedir?
Eğer
belli tür bir yiyecek olsaydı, bir yiyecek konusu ki, şu ya da bu
nedenle, en mahrem duygularla bağlı olduğundan o insan için çok önemli
olsaydı (milli bir yiyecek düşünebiliriz, ya da dinsel önemi haiz bir
yiyecek)... bunun sonucu olarak bu yiyecek küçümsendiğinde ya da
kötülediğinde o insanın bu durum karşısında sessiz kalması imkânsızdır:
Bu onun bulunduğu bir yerde yapıldığında o zaman o insanın bunu kabul
edip kendi duygularını itiraf etmesi doğal olacaktır. Ama izin verin de
biz bu ilişkiyi bir şekilde değiştirilmiş olarak ele alalım. Bu adamın
başkalarıyla birlikte bir toplulukta olduğunu ve önlerine bu yiyeceğin
konulduğunu düşünelim. Yiyecek onlara sunulduğunda, her bir misafir
kişisel olarak şöyle diyecektir: Bu, bütün yiyeceklerin içinde en
mükemmel ve en değerli olanıdır. Kuşkusuz, hakkında konuştuğumuz bu
adam, şaşkınlık içinde misafirlerin bu yiyeceği yemediğini, onu ellerini
sürmeden bırakıp öbür yiyeceklere daldıklarını, ama yine de bu
yiyeceğin en mükemmel ve değerli yiyecek olduğunu söylediklerini
keşfeder ya da keşfettiğine inanırsa, bu durumda bu adamın kendi
inancını onaylaması gerekmez mi? Onunla çelişkide olan kimse yoktur,
çünkü onun söylediğinden başka bir şey söyleyen kimse yoktur.
DOKTORA YAPILAN BİR ZİYARET
Tıp endişeli bilinci ortadan kaldırabilir
mi?
Çağımızda (bu hakikattir ve çağımızın Hıristiyanlığı için
önemlidir), çağımızda ruhların tedavisiyle doktorlar uğraşıyorlar.
insanlar belki bir rahiple konuşmaktan boş yere büyük bir korku duyuyor,
ki rahipler de, ne var ki, çağımızda büyük bir olasılıkla doktorlar
gibi konuşuyorlar. Bu yüzden doktorlara başvuruyorlar. Ve o ne yapması
gerektiğini biliyor: [Dr.]: Sulak bölgelere yolculuk yapmalısınız, sonra
bir binek atı almalısınız, çünkü başınızda başlıkla arılardan
uzaklaşmanız mümkün, sonra dikkatinizi dağıtın, dağıtın, her akşam
eğlenceli bir poker partisine katılmaya dikkat edin, öte yandan yatağa
girmeden önce akşamları çok fazla da yememelisiniz, ve son olarak yatak
odasının iyi havalandırılmasına önem verin - bunların hiç kuşkusuz
yararı olacaktır. [Hasta]: Endişeli bir bilinci avutmak için mi? -
[Dr.]: Peh! Bırakın bu işleri! Endişeli bilinçmiş! Artık böyle bir şey
yok, ırkımızın çocukluk çağlarından kalan şeyler bunlar. Artık böyle bir
şeyle ortaya çıkacağını düşünecek aydınlanmış ve kültürlü bir rahip
kalmadı demek istiyorum ki, Pazar vaazları dışında, ki bu da farklı bir
konudur. Hayır, burada endişeli bir bilinçle asla yola çıkmayalım, çünkü
bu şekilde çok geçmeden bütün bir evi tımarhaneye çevirebiliriz. Öyle
düşünüyorum ki, işe bir hizmetkâr alsaydım, o zaman onu kaybetmeye
gönülsüz olur ve şiddetle özlerdim - ve başka açılardan ne kadar
mükemmel olursa olsun eğer onun endişeli bilinç deneyimiyle haşır neşir
olduğunu fark etseydim, koşulsuz olarak hizmetimden atardım onu. Bu
kendi evimde hoş görebileceğim en son şeydir. Eğer benim kendi çocuğum
olsaydı, kendisine barınacak başka bir köşe bucak araması gerekirdi.
[Hasta]: Ama, Doktor, bu var olmadığını söylemiş olduğunuz bir şeyden,
endişeli bir bilinç ten duyulan ne kadar da ürkünç endişeli bir korku;
insan neredeyse bilincin ıstırabından intikam almaya kalkıştığınızı
düşünecek - sizin bu endişeli korkunuz tıpkı bir intikama benziyor!
DÜĞME
Ahlaki edimler her zaman "ilkeler" üzerinde mi ilerlemelidir?
Eğer
bir kimsenin paltosunun iç cebine dikilmiş küçük bir düğme varsa İlkesel
olarak onun, bunun dışında önemsiz olan ve oldukça faydalı edimi önemli
olacaktır - bir toplumun oluşturulmasıyla sonuçlanması olanak dışı
değildir... İlkesel olarak bir kimse bir genelev kurulmasıyla
ilgilenebilir (sağlık otoriteleri tarafından yazılmış bu konuda çok
sayıda sosyal çalışma bulunmaktadır) ve aynı adam çağm.büyük
ihtiyaçlarından biri olduğuna inanıldığı için yeni bir ilahi Kitabının
basılmasına katkıda bulunabilir. İlk ediminden dolayı onun ahlaksız
olduğu sonucuna varmak ikinci ediminden dolayı ilahi okuduğu ya da
söylediği sonucuna varmak kadar yersiz olacaktır. 46
EBEDİ ÖĞRENCİ
Sivil din otantik olarak Hıristiyan olabilir mi?
Gençliğimde üniversitedeki ilk sınavında hiç başarılı olamayan ama
sürekli olarak, Gelecek sefere başaracağım, diyen genç bir adam vardı;
bu yüzden ona asıl ismiyle değil Gelecek sefere başaracağım diyerek
seslenirdik... Ne var ki, şimdi itiraz zamanları geçti... İtirazlar için
stok, bir bankanın banka olabilmesi için her zaman bulundurması gereken
sikkeler, ki bu durumda Hıristiyanlığın bankası buna sahip idi- bu
tüketildi bayanlar ve baylar! Bankadan çekmek yerine, önce yeni bir
bankanın kurulması gerek, ki bu durumda sikkeler aracılığıyla, yani
edimlerle kurulmalı, bir Hıristiyan ın rol oynadığı edimlerle.
ELEŞTİREL AYGIT
Bir metnin eleştirisiyle onun radikal sorumluluğunu
hissetmek arasında ne gibi bir fark vardır?
Bir ülke hayal edin. Bir
kraliyet emri bütün memurlara ve vatandaşlara, kısacası, bütün halka
bildiriliyor. Bütün onların hepsinin üstüne çarpıcı bir değişiklik
geliyor: Hepsi bir yorumcu halini alıyor, memurlar yazar halini alıyor,
her kutsal gün en sonuncusundan daha bilgili, daha keskin, daha şık,
daha derinlikli, daha yaratıcı, daha muhteşem, daha alımlı ve çok daha
muhteşemce alımlı birinin yorumu ortaya çıkıyor, Bütünü incelemesi
gereken eleştiri bu harika literatürün bütününe zar zor erişebiliyor,
hatta eleştirinin kendisi öyle bitmek bilmeyen bir literatür haline
geliyor ki eleştirinin bütününe ulaşmak imkânsızlaşıyor. Her şey yorum
haline geliyor ama hiç kimse kraliyet emrini onunla uyum içinde hareket
edecek şekilde okumuyor. Ve yalnızca her şey yorum haline geldiği için
değil, ama aynı zamanda ciddiyetin ne olduğuna karar veren bakış açısı
da değişiyor. Varsayın ki bu kral insan bir kral olmasın çünkü insan
kral olaylara bu akışı vererek herkesin kendisini ahmak yerine koyduğunu
düşünebilir, yine de insan bir kral olarak, özellikle de memurların ve
vatandaşların oluşturduğu birleşik cepheyle karşı karşıya geldiğinde,
böylesine çirkin bir oyunda güzel bir yüz takınmaya mecbur kalabilirdi,
bütün bunların doğal gibi görünmesine izin verebilirdi, böylece en şık
yorumcu asilliğe yükseltilerek ödüllendirilirdi, en keskinine şövalye
nişanı verilirdi, vs. Düşünün ki bu kral güçlüydü, bütün memurlar ve
vatandaşlar kendisini yanıksalar dahi buna şaşmazdı. Böylesi bir durum
hakkında sizce bu güçlü kral ne düşünürdü, tahmin edin. Hiç kuşkusuz,
Emre itaat etmeseler bile onları affedebilirim; daha da ötesi, bir
dilekçe çerçevesinde bir araya gelseler de onlara sabır gösterebilirim,
ya da belki de kendilerine çok zor görünen bu emrin tamamını kaldırırım -
yani onları affedebilirim. Ama şunu, ciddiyetin ne olduğuna karar veren
bakış açısını bütünüyle değiştirmelerini bağışlayamam.
ERKEN SON
Bir kendilik olma ödevi hiç tamamlandı mı?
Yazılı bir sınavda
gençlere bir konu geliştirmeleri için dört saat veriliyor, bir
öğrencinin zaman dolmadan önce bitirmesi ya da bütün zamanı
kullanmasının bir önemi yok. Öyleyse, burada, ödev bir şey, zaman başka
bir şey. Ama zamanın kendisi ödev haline geldiğinde, zaman sona ermeden
önce bitirmek bir hata haline geliyor. Varsayalım ki bir adam bütün bir
gün eğlenme görevini üzerine almış olsun, ve kendini eğlendirme görevini
akşam olmadan önce bitirmiş olsun: o zaman sürati övgüye değerdir.
Yaşamın kendisinin bir ödev olduğu durumda da aynı. Yaşam birininkini
sona erdirmeden önce, o birinin yaşamla işini bitirmesi, kesinlikle
görevi bitirmemiş olmak anlamına gelir.
ERTELENMİŞ CEVAP
Din nedir?
Bir Yunan filozofundan dini tanımlaması istenince, bir cevap
hazırlamak için süre istemiş; üzerinde anlaştıkları zaman süreci
geçince, biraz daha erteleme istemiş, ve bu böyle devam etmiş. Bu
şekilde sembolik olarak sorunun cevaplanamaz olduğunu göstermek
istiyormuş. Bu gerçekten de tam da Yunan ruhu, güzel ve zekice. Ama eğer
kendi kendisiyle tartışmış olsaydı, soruyu çok uzun süredir cevapsız
bırakmış olduğunu düşünseydi, cevaba daha da yakınlaşırdı, bu da bir
yanlış anlama olurdu; tıpkı borçlu birinin uzun süre borçlu kalmasıyla
borcun en sonunda ödenmesi gibi o kadar uzun süre ödenmemiş olarak
kalmasına rağmen.
FAHİŞELİK İZNİ
Komedi nedir?
Bir kadın sokak kadını olmak için izin
isterse, bu komiktir. Saygıdeğer biri olmanın zor olduğunu adamakıllı
hissederiz (yani bir adam av köpeklerinin efendisi olmayı reddettiğinde,
bu komik değildir), aşağılık biri olma izni verilmediğinde, bu bir
çelişkidir. Şurası kesin ki, kadına izin verilmiş olsaydı, bu yine komik
olurdu, ama çelişki farklı bir şey, şöyle ki, yasal otorite gücünü
gösterdiğinde kesinlikle aczini gösterir: izin vererek gücünü, izin
verilebilir bir şey haline getirmekle aczini.
FIRTINA
Bilgi, uygulandığında değişir mi?
Bir kaptan hayal edelim ve
varsayalım ki hiç ayrımsız bütün sınavları geçmiş, ama henüz denize
çıkmamış olsun. Onu bir fırtınanın ortasında hayal edelim; yapması
gereken her şeyi biliyor, ama önceden bilmediği bir şey vardır: gecenin
karanlığında yıldızlar göze görünmez olduğunda denizciyi ele geçiren
dehşet; elindeki dümen dalgalar için bir oyuncağa dönüştüğünde gelen
acizlik duygusunu bilmiyordur; böylesi bir durumda bir insan hesap
yapmaya çalıştığında kanın nasıl da beynine hücum ettiğini bilmiyordur;
kısacası, bildiklerini uygulaması gerektiğinde, bunları bilen kişide
meydana gelen değişimden haberi bile yoktur.
FRANSIZ DEVLET ADAMI
Sorumluluğumuz olmaksızın bir gücümüz var mı?
Bir
Fransız devlet adamının kendisine ikinci kez bakanlık önerildiğinde
bunu ancak devlet sekreterinin sorumlu olması halinde kabul
edebileceğini açıkladığı hatıramızda hâlâ tazedir. Bakanı sorumluyken
Fransa kralının sorumlu olmadığı çok iyi bilinen bir şeydir; bakan
sorumlu olmak istemez ama devlet sekreterinin sorumlu olması koşuluyla
bakan olacaktır; doğal olarak, nihai sonuç bekçilerin ya da sokak
komisyoncularının sorumlu olmasıdır. Bu yer değiştirmiş sorumluluk
hikâyesi Aristophanes için gerçek bir konu oluşturmaz mıydı?
GERİGERİ YÜRÜYEN ADAM
Neden tutarsız davranışlar iyi niyetin aşırı
uğraşlarına eşlik ederler?
Bir kişi birine sırtını dönüp yürüdüğü zaman,
onun yürüyerek uzaklaştığını görmek kolaydır, ama bir insan yürüyerek
uzaklaştığı kişiye yüzünü dönme yöntemini izlerse, görünüşte ve bakışta
ve selamlarken, şimdi hemen geldiği konusunda güvence verirken, ya da
hiç durmadan Buradayım aslında geri geri yürüyerek uzaklaşmaktadır
derken aslında ondan geri geri yürüyerek uzaklaşma yöntemini
izlemektedir, bu durumda bunun farkına varmak o kadar da kolay değildir.
İyi niyet bakımından verimli ve söz vermekte çabuk olan bir kişi için
de durum aynıdır, iyi den giderek geri geri daha da uzaklaşmaktadır.
Niyetleri ve sözleri yardımıyla iyiye yönelir, yüzünü iyiye döner, ve bu
yönelişle ondan geri geri uzaklaşır. Her yenilenen iyi niyede ve sözle
sanki bir adım öne atmış gibi görünür, ama yine de sadece olduğu yerde
durmakla kalmaz, geriye doğru bir adım atar. Kibirli iyi niyet,
tutulmamış sözler geride umutsuzluk tortusu, keder bırakacak belki de
çok geçmeden iyi niyetin daha tutkulu itirazlarıyla parlayan daha büyük
bir moral bozukluğu ve keyifsizlik bırakacaktır. Tıpkı bir ayyaşın
sürekli daha güçlü ikazlara ihtiyaç duyması gibi- sarhoş olmaktan
kurtulmak için, bunun gibi, niyetlere ve sözlere düşen kişinin sürekli
daha fazla ikaza ihtiyaç duyması gibi - geri geri yürümek için.
GOTHAM IN BİLGE ADAMLARI
Hıristiyan felsefesi sıfat Hıristiyan ı
spekülatif muameleye tabi tutarak mı yola çıkmalıdır?...
Sanki önceden
varsayarak spekülasyon yapmak doğruymuş gibi görünüyor, en azından
Hıristiyan felsefesinin Hıristiyan olduklarını beyan etmiş olanları
benimsemesinin programı olarak bu görünüyor. Ama eğer bu önceden
varsaymayla başlayan felsefe sonunda kendi önceden varsaymasını
spekülatif muameleye tabi tutacak noktaya ulaşırsa, ve önceden
varsaymayı speküle ederse, o zaman ne olacak? O zaman önceden varsayma
sadece bir kurgu, bir gölge oyununun parçası olmayacak mı? Gotham ın
bilge adamları hakkında bir hikâye vardır; onlar suyun üzerine uzanan
bir ağaç görmüşler ve ağacın susadığını düşünerek ona yardımcı olmaya
kalkışmışlardı. Bunun üzerine içlerinden biri ağacı tuttu, diğeri ilk
adamın bacaklarına tırmandı, böylece bir zincir oluşturdular, hepsinin
kafasında ağaca yardım etme düşüncesi vardı. Ama ne oldu? îlk adam ağacı
daha iyi tutabilmek için eline tükürme amacıyla tuttuğu yeri bıraktı
sonra ne oldu? Sonra bütün Gothamlılar suya düştü, çünkü önceden
varsaymaktan vazgeçmişlerdi.
GÜNAH ÇIKARAN YE TÖVBEKÂR
Felsefe ile tarih arasındaki ilişki nedir?
Felsefenin tarihle ilişkisi günah çıkaranın tövbekârla ilişkisine benzer
ve tıpkı günah çıkaran gibi, tövbekârın sırlarını duyabilsin diye esnek
ve araştırıcı bir kulağı olması gerekir; ama itirafının tamamını
dinledikten sonra, tövbekara kendisini sanki öteki imiş gibi
gösterebilmelidir. Ve tövbekâr kimse kendi hayatının kaçınılmaz
kronolojik olaylarını gevezelikle dile getirdiğinde, hatta onları
eğlenir gibi sayıp döktüğünde, ama kendisi bütün bunları açıkça
görmediğinde, işte o zaman tarih ırkın bütün yaşamını yüksek sesli bir
acımayla ilan etme hakkına sahip olur, ama açıklamasını daha yaşlı olana
(felsefeye) bırakır. Tarih o zaman, ilk başta felsefi karşılığa
neredeyse sahip değilken, kendisini felsefe fikriyle öyle bir raddede
özdeşleştirir ki, mutluluk veren sürprizi yaşayabilir en sonunda, bunu
asıl hakikat olarak görürken, öbürünü sadece bir görünüş olarak kabul
eder.
HACI
Yanlış
bir temelde ilerleyen kararlı bir kendini adamayı ne ile kıyaslayacağız?
Eğer bir hacı iki adım ileri bir adım geri giderek on yıl boyunca
dolaşmışsa, eğer şimdi uzakta Kutsal Şehri görüyorsa ve [sonunda] ona
bunun Kutsal Şehir olmadığı söyleniyorsa ah, pekâlâ, daha da yürümesi
gerekecek- ama eğer kendisine Bu Kutsal Şehir, ama senin ilerleme tarzın
bütünüyle yanlış, eğer cennete kavuşmak istiyorsan bu tarzdan
vazgeçmelisin! deniyorsa. Ona, on yıldır en büyük çabayla yürümüş olan
ona.
HAYALİ İSYAN
Modem devrimler gerçek mi yoksa hayali mi?
Devrimci bir
çağ eylemci bir çağdır; bizimki ise reklam ve propaganda çağı. Gerçekte
hiçbir şey olmaz ama her yerde propaganda vardır. Bu çağda bir isyan en
düşünülemez şeydir. Böylesi bir güç ifadesi çağımızın hesapçı zekâsına
göre saçma görünecektir. Öte yandan siyasi bir virtüöz olağanüstü bir
başarı kazanacaktır. Genel kurula insanların bir isyan üzerinde
anlaşması konusunda öneride bulunan bir manifesto yazabilir ve bu
manifestonun sözleri öyle dikkatle seçilir ki sansürden bile geçer.
Toplantıda izleyicilerinin isyan ettiğine dair bir izlenim yaratabilir,
ki bundan sonra sessizce evlerine dağılırlar çok güzel bir akşam
geçirdikten sonra.
HIZLI TUTUKLAMA
Bilincin radikal saydamlığını ne ile kıyaslayacağız.?
Cam bir kutunun içine oturtulmuş bir adam Tanrının önünde saydam olan
bir adamın olduğundan daha fazla utanç içinde değildir. Bu bilinç
faktörüdür. Bilincin yardımıyla şeyler öyle bir düzenlenir ki, her
hatayı adli raporlar takip eder ve suçlu kimsenin kendisinin bunu
yazması gerekir. Ama bu şefkatli bir mürekkeple yazılır ve yalnızca
sonsuzluk içinde ışığa tutulunca tamamen görünür olur, bu sırada
sonsuzluk bilinçleri denetler. Esasen herkes sonsuzluğa, yapmış olduğu
ya da yapmadan bıraktığı en önemsiz şeylerin en kesin tutanağıyla varır
ve bu tutanağı iletir. Demek ki sonsuzlukta bir hükme varmak bir çocuğun
bile becerebileceği bir şeydir; üçüncü bir kişinin gerçekten yapacağı
bir şey yoktur, her şey, en önemsiz kelime bile hesaba katılır. Yaşamı
boyunca sonsuzluğa yolculuk eden suçlu adamın durumu suç işlediği yerden
bir trenle kaçan katilinkine benzer. Heyhat, tam da oturduğu demiryolu
vagonunun altından elektrikli telgraf sinyalleri geçmekte ve onun
gelecek istasyonda tutuklanma emrini iletmektedir. İstasyona varıp da
vagondan indiğinde tutuklanır. Bir bakıma kendi ihbarını beraberinde
getirir.
İNCE BUZ
ÜZERİNDEKİ MÜCEVHER
Bağlanmış, tutku dolu bir çağla modernitenin nesnel
izleyiciliği arasındaki fark nedir?
Eğer herkesin sahip olmak isteyeceği
bir mücevher donmuş gölün buzun çok ince olduğu ortasında bir yerde,
ölüm tehlikesi içinde dursaydı, ama bir yandan da yakından bakıldığında
buz bütünüyle güvenli olsaydı, o zaman tutkulu bir çağda kalabalıklar
mücevheri almak için tehlikeye atılan adamın cesaretini alkışlarlar,
onun için ve'onunla birlikte kararlı eyleminin tehlikesi içinde
titrerler, eğer boğulursa onun için acı çekerler, eğer ödülü kazanırsa
ondan bir tanrı yaparlardı. Ama tutkunun bulunmadığı düşünceli bir
çağda, tersi olurdu, insanlar böylesine uzak bir yere gitmenin mantıksız
olduğu ve buna değmeyeceği konusunda anlaşacak denli birbirlerinin
akıllı olduğunu düşünürlerdi. Ve bu şekilde bir şey yapmış olmak için
cesaret ve coşkuyu beceriye dönüştürürlerdi, çünkü ne de olsa bir şeyler
yapılmalıdır. Kalabalıklar seyretmek için güvenli bir yere
koşuştururlar ve bir uzmanın gözleriyle neredeyse en uca kadar gidip
(i.e. buz güvenli olduğu ve tehlike henüz başlamadığı sürece) sonra da
geri dönebilecek kusursuz patenciyi değerlendirirlerdi. En kusursuz
patenci en uzak noktaya kadar gitmeyi becerebilir ve sonra, sanki
seyirciler nefeslerini tutup şöyle desinler diye, çok daha fazla
tehlikeli görünen bir koşu tuttururdu: Aman Tanrım! Nasıl da çılgınca;
kendi hayatını tehlikeye atıyor.
İKİ SANATÇI
Komşunun sevgisini istemekle komşuyu sevilesi bulmak
arasındaki fark nedir?
İki sanatçı olduğunu varsayalım ve bunlardan
birisinin şöyle dediğini: Dünyayı dolaştım ve birçok şey gördüm, ama
resmi yapılmaya değer insanı beyhude yere aradım. Boyamaya karar
vereceğim mükemmel güzellikte bir yüz bulamadım. Her yüzde şöyle ya da
böyle ufak tefek çirkinlikler gördüm. Bu nedenle boşuna arıyorum. Öte
yandan, ikinci sanatçının da şöyle dediğini varsayalım: Şey, ben kendimi
gerçek bir sanatçı yerine koymuyorum; ne de yabancı ülkelerde seyahat
etmişliğim var. Ama bana en yakın insanların küçük çemberinin içinde,
çevremde önemsiz ya da çirkinliklerle dolu bir yüz görmedim, öyle ki bu
yüzlerde hep daha güzel bir yan ayırt ettim ve muhteşem şeyler
keşfettim. Bu yüzden yaptığım sanatta mutluyum. Hiç sanatçı olma
iddiasında bulunmadan bu beni tatmin ediyor. Bu durum kesinlikle bu
adamın sanatçı olduğunu, çünkü yanında kendisiyle bir şeyler getirdiği
için aradığı şeyi bulduğunu, ama çok seyahat etmiş sanatçının belki de
yanında herhangi bir şey getirmediği için aradığını bulamadığını
göstermez mi! Sonuç olarak bu ikisinden İkincisi sanatçıydı. Niyeti
yaşamı güzelleştirmek olan sanatın, yaşamı bizim için güzelleştirmek
yerine müşkülpesentlikle hiçbirimizin güzel olmadığını ortaya koyması,
onun üzerinde sadece bir lanet olabileceğini bilmek çok üzücü değil mi?
İstediği sadece hiçbirimizin sevilmeye değer olmadığını açıkça göstermek
olan sevgi de yalnızca bir lanetse bu çok daha üzücü ve kafa
karıştırıcı değil midir; halbuki sevginin varlığı bütün hepimizde bir
parça da olsa sevilebilirlik bulmaya yetecek, sonuçta hepimizi sevecek
yeterlikte bir sevgi olacaktır.
İSİMSİZ MÜRİT
Hakiki mürit ne yapar?
Daha da ileri gitmeli, daha da
ileri gitmeli. İleri gitme güdüsü dünyanın en eski şeylerinden biridir.
Bütün fikirlerini yazılarına döken ve eserleri Diana Tapınağı nda
saklanan karanlık Herakleitos (çünkü düşünceleri hayatı boyunca onun
silahı olmuş, bu yüzden onları tafırıçanın tapınağına asmış), demiş ki,
İnsan aynı ırmağa iki kere geçemez. Karanlık Herakleitos un bununla
yetinmeyen ve daha da ileri giden müridi eklemiş: Bir kere bile giremez.
Böyle bir müridi olduğuna göre vay haline Herakleitos un! Müridin
Herakleitos un tezini bu şekilde düzeltilmesiyle tez öylesine gelişmiş
ki, hareketi inkâr eden Eleatik bir tez haline gelmiş, ama mürit yine de
yalnızca Herakleitos un müridi olmayı arzuluyormuş... hatta daha da
ileri gidersek - Herakleitos'un terk ettiği pozisyona dönmemeyi.
KADININ YARATILIŞI
Dişi varoluşun gizemini ve cezbedici gücünü nasıl
açıklayacağız?
Dişi cinsiyet, erkekten daha eksik olması bir yana, tam
aksine eksiksizdir. Ne var ki konuşmamı bir mitle zenginleştireceğim. En
başında sadece bir cinsiyet, erkek cinsiyeti vardı - diye bildiriyor
Yunanlılar. Ona her şey bahşedilmişti, bu yüzden onu yaratan tanrıların
onurunu yansıtıyordu, her şey öylesine mükemmel bağışlanmıştı ki
tanrılar bir şairin kimi zaman bütün gücünü şiirsel yaratışa harcadığı
zamanlarda olduğu gibi bir pozisyondaydılar: Sonunda erkeği kıskanır
oldular. Evet, daha da kötüsü, ondan korkuyorlardı, o tanrıların
boyunduruğuna istemeden boyun eğiyordu. Nedensiz olmasına karşın
cennetin tökezlemesine neden olabilir diye korkuyorlardı. Bu nedenle
gemlemeye güçlerinin yetemeyebileceği bir güç istemişlerdi. Daha sonra
tanrıların konseyinde kaygı ve karmaşa meydana geldi. Onların çoğu
erkeğin yaratılışında çok müsrif davrandılar, bu da yüce bir şeydi;
şimdi her şey riske edilmeliydi, zira her şey tehlikedeydi, bu bir öz
savunmaydı. Böyle düşünüyordu tanrılar. Bir şairin düşüncesini
yürürlükten kaldırması gibi onların erkeği yürürlükten kaldırması
imkânsızdı. Güç kullanılarak zorlanamazdı, ya da tanrıların kendisi onu
zorlayabilirlerdi, ama kesin olarak kuşkuları vardı. Erkek daha sonra
esir alınmalı ve kendisininkinden daha zayıf ama yine de zorlamaya
yetecek bir güçle zorlanmalıydı. Ne de muhteşem bir güç olmalıydı bu!
Gereklilik, tanrılara yaratıcılıkta kendilerini aşmalarını öğretir, ne
var ki. Aradılar, çok düşündüler ve buldular. Bu güç kadındı, tanrıların
gözünde bile bir erkeğin yaradılışından çok daha büyük bir mucize olan
yaratılış mucizesi, kendi saflıklarında birbirlerinin sırtlarını
okşamalarından kendilerini alıkoyamadıkları bir keşif. Kadının,
Tanrıların kendisinin bile yapabileceklerini düşünmedikleri şeyleri
yapabileceğini söylemekten başka ne söylenebilir onlar adına, kadının
yapabileceğini söylemekten başka ne söylenebilir? Bunu yapabilmesi için
ne de mükemmel olması gerekir! Bu tanrıların entrikasıydı. Kurnaz bir ustalıkla büyüleyici
kadın biçimlendirilmişti; erkeği büyülediği o an kendisini dönüştürüyor
ve erkeği sonluluğun uzunluğunda esir alıyordu. Tanrıların istediği şey
buydu. Tanrılar erkeği tuzağa düşürebilecek tek şey olarak
tasarladıkları kendi güçleri için savaşırlarken bundan daha fazla leziz,
daha zevkli, daha büyüleyici ne olabilirdi? Ve gerçekte öyleydi, zira
kadın göklerde ve yerdeki en eşsiz ve en ayartıcı güçtü. Bu kıyaslamayla
erkek çok eksik bir varlıktı. Ve tanrıların entrikası başarılı oldu. Ne
var ki, her zaman başarılı olmadı. Her kuşakta bu hilenin farkına varan
bazı erkekler, bireyler oluyordu. Doğru, başkalarından çok daha fazla
kadınların tatlılığını algılıyorlardı, ama bütün bunların ne olduğuna
dair kuşkuları da vardı. Bunlar benim cinsel istek uyandıran şeyler
dediklerimdi, kendimi de onlardan biri sayıyorum; erkekler onlara baştan
çıkarıcılar diye seslendi, kadının onlar için bir adı yoktu, böyle bir
şey kadın için söz konusu bile değildi. Bu cinsel istek uyandıran şeyler
yine de hayırlı şeylerdi. Tanrılardan daha fazla lüks içinde
yaşıyorlar, zira sürekli olarak sadece ölümsüzlük yemeğinden daha
değerli olan şeyler yiyor, nektardan daha leziz şeyler içiyorlar;
tanrıların en kurnazca düşüncelerinin ürünü olan en ayartıcı zevkle
akşam yemeği yiyorlar, sürekli olta yeminden yiyorlar. Ah, kıyas ötesi
lüks! Ah, yaşamanın keyifli hali! Sürekli olta yeminden yiyorlar- ve
asla yakalanmıyorlar. Öteki erkekler oturup olta yeminden yiyorlar tıpkı
havyar yiyen kaba saba adamlar gibi ve yakalanıyorlar. Sadece cinsellik
olta yeminin değerini biliyor, sonsuz değerini biliyor. Kadın bunu
hissediyor, ve erkekle kadın arasında gizli bir anlayış var... Bu
şekilde tanrılar kadını biçimlendiriyor, bir yaz akşamının sisi gibi
narin ve göksel, bir özlem dünyası taşıyor olduğu gerçeğine karşın bir
kuş kadar hafif, hafif çünkü güçlerin oyunu kadının kendine bağlı olduğu
negatif ilişkinin görünmez merkezinde birleşmiş, endamı ince, kesin
orantılarla belirlenmiş ve yine de güzelliğin haresiyle kabarmış, bütün
ve yine de yalnızca şimdi tamamlanmış gibi, serinletici, leziz, yeni
yağmış kar gibi tazeleyici, durgun saydamlıkla yüzü kızarmış, bir
insanın her şeyi unutmasına neden olan bir jest gibi mutlu, tutkunun
eğilimli olduğu hedef gibi yatıştırıcı, arzunun kışkırtıcısı olarak tatmin edici. Tanrıların hesaplamış olduğu şey de bu, tıpkı aynadan
kendi yansısını gören insan gibi erkek kadının görüntüsüyle kendinden
geçmiş, ve yine de sanki bu görüntüyle tanıdık, kendisini mükemmellikte
yansıdığım gören biri gibi afallamış, hiç kuşku duymadığı bir şeyi
görmüş gibi afallamış, yine de ona olmuş olması gerekeni görüyor,
kendisi için gerekli olan parçayı, varoluşun bilmecesini görür gibi.
KANITLARIN YAZARI
Hangi argümanlarla ya da araçlarla "her şeyin iyi için çalıştığını" anlayabiliyoruz-EĞER Tanrıyı seviyorsak?
Bir adam hayal
edin ki, eğer mümkünse bir insanın entelektüel yeteneklerinden çok daha
olağandışı ölçülerle, hikmetli derin düşüncelerle, algılamada
keskinlikle, açıklamalarında netlikle donanmış olsun; bu adamın hiçbir
zaman görülmemiş ve hiçbir zaman görülmeyecek bir düşünür olduğunu hayal
edin; bu adam Tanrı nın doğası, Tanrı nın sevgi olduğu gerçeği, bunun
sonucu olarak dünyanın da en iyisi olması gerektiği ve her şeyin iyi
için birlikte çalıştığı üzerine derin derin düşünmüştür. Ve
kavradıklarını bütün ırkın mülkü ve gururunun nesnesi olarak kabul
edilen bir kitapta açıklığa kavuşturmuştur; bu kitap bütün dillere
çevrilmiş, bilimsel tartışmanın bütün özel durumlarına değinmiş, ve bu
kitaptan rahipler kanıtları almıştır. Bu düşünür bugüne kadar uygun
koşullarla korunmuş olan bir dünyada, o dünyayı tanımadan yaşamıştır, ki
buna bilimsel araştırma için gerek vardır. Sonra önemli bir kararın
sonucu olarak kederlenmiştir; farklı bir durumda ve kritik bir anda
harekete geçmek zorundadır. Ve bu edim hiç beklemediği bir sonuca yol
açar bu sonuç onu ve başka birçoklarını sefalete sürükler. Bu onun
ediminin sonucudur ama yine de en dürüst bir tepki sonucu yapmış
olduğundan daha farklı hareket edemeyeceğine ikna olmuştur. Öyleyse
burada söz konusu olan sadece talihsizlik değil, kendisinin ne kadar
suçsuz olduğunu bilse dahi, ona isnat edilen suçtur. Şimdi bu onu
yaralanmıştır; ama bunun aynı zamanda onun iyiliği için de olup
olmayacağı konusunda ruhunda bir kuşku uyanır. Ve onun, yani düşünürün
içinde bu kuşku bir anda yönünü düşünceye döner: Tanrı nın her şeyden
önce sevgi olup olmadığı zira inananın içindeki kuşku bir başka yöne,
kendisi hakkındaki endişelere yönelir. Bu nesnel ilgi bu adamın üzerinde
gittikçe daha fazla güç kazanır, öyle ki sonunda kendisinin nerede
olduğunu bile bilemez hale gelir. Bu durumda kendisini şahsen tanımayan
bir rahibe başvurur. Zihnini tümüyle ona açar ve huzur arar. Çağıyla aynı seviyede olan ve bir tür
düşünür olan rahip şimdi ona aslında en iyisinin bu olması gerektiğini
ve bunun onun iyiliğine olduğunu kanıdamalıdır; zira Tanrı sevgidir; ama
çok geçmeden bu tanımadığı insanın düşünsel çelişkisinde kendi üzerine
düşeni yapamayacağını anlar. Birkaç beyhude girişimin ardından rahip
şöyle der: Pekâlâ ben size sadece bir tavsiyede bulunabilirim; Tanrı
sevgisi hakkında bir kitap var, onu oku, onun üzerinde çalış, eğer bu da
sana yardımcı olmazsa hiç kimse sana yardım edemez. Tanımadığı adam
şöyle yanıt verir: Bu kitabın yazarı zaten benim.
KARANLIK ODA
Aşkın gözü kör mü?
Aşk insanın gözünü kör eder derler ve
her şeyi böyle açıklarlar. Aslında, bir şey aramak için karanlık bir
odaya girerken eline bir fener almasını tavsiye ettiğim adam, Aradığım
önemli bir şey değil, bu yüzden fener taşımama da gerek yok, diyor - ah,
o zaman çok iyi anlıyorum onu. Öte yandan, aynı adam beni bir kenara
çekip de esrarengiz bir tavırla aradığı şeyin aslında çok önemli bir şey
olduğunu ve bu yüzden bunu gözü kapalı yapabildiğini söylediğinde ah,
işte o zaman benim zavallı kafamın onun bu yüksek konuşmasını nasıl
takip edebildiğine şaşıp kalıyorum. Onu gücendireceğim korkusundan bile
olsa kahkahamı tutuyorum, sırtını döner dönmez artık kendimi
tutamıyorum. Ama aşka sıra gelince, kimse gülmez.
KAYIP ÂŞIK
Umutsuzluk kendini tüketir mi?
Genç bir kız aşk acısı
çekiyor, aşığının acısını çekiyor, çünkü aşığı ölmüş, ya da aşığı ona
sadakatsizlik etmiş. Bu ilan edilmiş bir umutsuzluk değil; hayır,
benliği için acı çekiyor. Bu benlik, eğer âşığının sevgilisi olsaydı, en
sevinçli şekilde kendisinden kurtulurdu, ya da kaybederdi onu, ama
şimdi onsuz ken bu benlik ona işkence ediyor; onun için bir servet demek
olan bu benlik (bir anlamda umutsuzluk içinde olsa da) âşığı artık
öldüğüne göre, ya da nefret edilesi bir şeye dönüştüğü, ona aldatılmış
olduğu gerçeğini hatırlattığına göre onun için iğrenç bir yokluk haline
gelmiş oldu. Şimdi o kıza şöyle demeyi deneyin bir bakalım Kendini
tüketiyorsun. Onun şöyle cevap verdiğini duyacaksınız: Ah, hayır, asıl
işkence bu kesinlikle, ben bunu yapamam. Bir insanın kendi benliğinden
acı çekmesi, insanın umutsuzca kendisinden kurtulma isteğine kapılması,
bütün umutsuzlukların formülüdür.
KENDİNDEN EMİN POLİS
Mizahın otoritesi nedir?
Bir insan ne kadar çok
acı çekerse, inanıyorum ki o kadar fazla mizah duygusuna sahip olur. Bir
insan mizahın kullanılışındaki gerçek otoriteyi yalnızca en derin
acıyla elde edebilir, sihirli gibi, tek kelimeyle akıllı bir yaratık
olan insan denen varlığı bir karikatüre dönüştürme otoritesini. Bu
otorite elini sopasına teklifsizce götüren, sokağın karşılık vermesine
ve engellemesine izin vermeyen kendinden emin polise benzer. Sopayı
yiyen adam anında karşılık verecek, protesto edecek, bir yurttaş olarak
ona saygıyla muamele edilmesini isteyecektir, o zaman polis onu
soruşturma açmakla tehdit edecek; işte o anda sopanın bir sonraki
darbesi gelecektir, şöyle bir uyarıyla: Dilini tut, hadi yaylan, dikilme
olduğun yerde.
KİLER KİRACISI
Israrcı tinsel öz- inkârımızı ne ile kıyaslayacağız?
Bir
kimse kileri, zemin katı ve premier etage (birinci katı) olan bir ev
düşünse; bu ev bu şekilde kiraya verilmiş olsa, ya da çeşitli katlarda
oturan kiracılar arasındaki mevki farkını ortaya koyacak şekilde
planlanmış olsa; ve birisi böyle bir ev ile bir insan olmak nasıl bir
şeydir arasında bir kıyaslama yapsa - ve ne yazık ki kendi evlerinde
kilerde yaşamayı seçmiş erkeklerin çoğunluğunun üzücü ve gülünç
durumudur bu. Her insandaki ruhsal-bedensel sentez ruhsal olmak bakış
açısına göre planlanmıştır, tıpkı binalarda olduğu gibi; ama insan
kilerde oturmayı tercih ediyor, yani duygusallığın belirlediği yerde. Ve
yalnızca kilerde oturmayı tercih etmekle kalmıyor; hayır, bunu o kadar
çok seviyor ki eğer herhangi bir kimse kendi emrinde boş olan bel etage
da (en güzel kat) oturmayı ona önerdi mi öfkeleniyor zira gerçekte kendi
evinde oturuyor.
KRALİYET ARABACISININ KAMÇISI
Bir insan mutlağın bir izlenimini nasıl
elde eder?
Bir köylüye, bir arabacıya, bir posta arabası sürücüsüne, bir
üniformalıya, Bir arabacı kırbacını ne için kullanır? diye sorsanız
hepsinden aynı cevabı alırsınız: Elbette ki atı yürütmek için. Kralın
arabacısına Arabacı kırbacını ne için kulanır? diye sorun onun şöyle
cevap vefdiğin duyarsınız: Özellikle, atlar dik dursun diye kullanır.
Basit bir sürücü olmak ile iyi bir sürücü olmak arasındaki ayrım budur.
Şimdi devam edelim. Hiç Kral ın arabacısının kendisiyle nasıl
bağdaştığını gözlemlediniz mi? Ya da bunu gözlemlemediyseniz, öyleyse
izin verin de bunu size anlatayım. Yerinde dimdik oturur, o kadar
yükseğe oturduğu için bütün atlar kontrolü altındadır. Belirli
koşullarda, ne var ki, bunu yeterince göz önünde tutmaz. Oturduğu yerde
yükselir, kırbacı kullanan kaslı kolundaki fiziksel güce odaklanır sonra
bir kamçı iner; bu korkutucudur. Genel olarak bir kamçı yeter, ama kimi
zaman at umutsuzca ileri fırlar o zaman bir kamçı daha. Bu yeterlidir.
Arabacı yerine oturur. Peki ya at? Öncelikle bütün vücudundan bir
titreme geçer; sanki bu atılgan, güçlü yaratık bacaklarının üzerinde
güçlükle durmaktadır; bu ilk etkidir, onun titremesine neden olan acı
değildir, arabacı yalnızca Kral ın arabacısının yapabileceği gibi
bütünüyle kamçıya yoğunlaşmıştır, bu şekilde at (duyduğu acı nedeniyle
değil) kamçıyı vuranın kim olduğunun farkına varır. Daha sonra bu
titreme azalır, geriye hafif bir ürperti kalır, ama sanki her bir kası,
her bir lifi titreşmektedir. Bu geçer - at hareketsiz durur, mutlak
hareketsiz. Bu da neydi? Mutlak olanın izlenimi vardır, bu yüzden
tamamen hareketsizdir. Bir kraliyet arabacısının sürdüğü at hareketsiz
durur, bu taksici atının hareketsiz durmasıyla aynı şey değildir, çünkü
ikinci durumda bu atın gitmediği anlamına gelir ve bunun için herhangi
bir sanat gerekmez; ne var ki ilk durumda, hareketsiz bir edimdir, bir
çabadır, en yorucu çabadır, aynı zamanda atın en yüksek sanatıdır, mudak
olarak hareketsiz durur. Bunu nasıl tarif edeceğim? Aynı anlama gelen başka bir örnek vermeme
izin verin. Günlük konuşmada biraz esinti olsa da durgun havalardan söz
ederiz, hafif bir rüzgâr da olabilir, yine de durgun hava deriz. Ama siz
hiç mi başka bir durgunluk görmediniz? Gökgürültülü bir fırtınadan az
önce kimi zaman böyle bir durgunluk olur; bu tamamıyla farklı bir
şeydir; tek bir yaprak bile kımıldamaz, sanki bütün doğa
durgunlaşmıştır, gerçekte her şeyin içinden hafif, nerdeyse fark
edilemez bir titreme geçmektedir. Bu fark edilemez titremenin mutlak
durgunluğu neyi göstermektedir? Mutlağın, yani gökgürültülü fırtınanın
beklendiğini göstermektedir ve atın mutlak durgunluğu, bu mudağın
izlenimi elde edildikten sonradır.
KRALİYET TİYATROSU
Bireysel bilinç nasıl olur da bir bütün olarak dünya
tarihini kapsayan perspektiften ayırt edilebilir?
Bir kralın kimi zaman
kendisine ayrılmış bir kraliyet tiyatrosu vardır, ama sıradan vatandaşı
dışarıda bırakan ayrım tesadüfidir. Tanrı ve Kendisi için sahip olduğu
kraliyet tiyatrosundan söz ettiğimizde durum başka türlüdür. Bireyin
etik gelişimi Tanrı nın sahiden seyirci olduğu küçük bir özel tiyatro
kurar, ama burada birey, esasında aktör olmakla birlikte aynı zamanda
izleyicidir de bazen, ki görevi saklamak değil açığa vurmaktır, tıpkı
bütün etik gelişimin Tanrı nın önünde görünür olması gibi. Ama dünya
tarihi Tanrı nın izleyici olduğu, tesadüfen değil ama aslen tek seyirci
olduğu kraliyet sahnesidir, çünkü O olabilen tek varlıktır.
KUYUMCU
Genç aşkın bilgeliğiyle ahmaklığın karışıklığını ne ile
kıyaslamalıyız.?
Değerli taşlarla ilgili bilgisini öyle ileri bir
düzeyde geliştirmiş bir kuyumcu hayal edin ki, bütün hayatını gerçek
olanla sahte olan arasındaki ayrıma adamış olsun; bu adamın bir çocuğun
sahte ve gerçek taşlarla oynadığını ve her ikisinden de eşit oranda zevk
aldığını gördüğünü varsayalım - içten içe taşlar arasındaki mutlak
ayrımın burada çözümlenmiş olduğunu görerek titrer; ama yine de çocuğun
mutluluğunu, oyundan aldığı zevki görür; bunun karşısında belki de
alçakgönüllü hale gelir ve bu titreten görüntüye dalar gider.
LUTHERİN DÖNÜŞÜ
Kendini feda etme mücadelesi olmaksızın tam bir inanç
var olabilir mi?...
Varsayalım ki...Luther mezarından çıktı. Tanınmamış
olmasına rağmen yıllarca aramızda yaşadı, sürdürdüğümüz hayatı
gözlemledi, bütün herkesi gözlemledi, bu arada tabii ki beni de.
Varsayalım ki bir gün bafia seslenerek şöyle dedi: Sen inanıyor musun?
İmanın var mı? Beni bir yazar olarak bilen herkes böylesi bir sınavdan
en iyi benim çıkabileceğimi bilir; çünkü sürekli olarak şunları
söyledim: Benim imanım yok - tıpkı bir kuşun yaklaşan fırtınanın
önündeki endişeli kaçışı gibi, böylece ben de fırtınalı karmaşanın
önsezisini ifade ettim: Benim imanım yok. Bu nedenle bunu Luther e
söyleyebilirim. Diyebilirim ki: Hayır, sevgili Luther, en azından sana
bu hürmeti gösterdim, yani sana imanımın olmadığını açıkladım. Ne var
ki, bunun üzerine vurgu yapmayacağım; ama başkalarının kendilerine
Hıristiyanlar ya da inananlar diyebileceği gibi, ben de, Evet, ben bir
inananım, diyeceğim, yoksa öbür türlüsü aydınlanmasını istediğim konuya
ışık tutmuş olmam. Bunun üzerine, Evet, ben bir inananım, diye cevap
veririm. Bu nasıl oluyor? diye karşılık verir Luther, çünkü sende
herhangi bir şey fark etmedim, yine de hayatını gözlemledim; ve sen de
biliyorsun ki iman kaygılandırıcı bir şeydir. İman seni, sahip olduğunu
söylediğine göre, ne dereceye kadar kaygılandırdı? Hakikate nerede tanık
oldun ve hakikat olmayana karşı nerede durdun? Hıristiyanlık için ne
gibi fedakârlıklar yapıp, hangi işkencelere katlandın? Ve evde, aile
yaşamında senin kendinden fedakârlığın ve feragatin nasıl
gözlemlenebilir oldu? Cevabım: İmanlı olduğum konusunda seni protesto
edebilirim. Protesto, protesto bu ne biçim konuşma? İmanlı olma söz
konusu olduğunda protesto etmeye gerek yok (zira iman hemen
gözlemlenebilen kaygılandırıcı bir şeydir), ve hiçbir protesto yarar
sağlamaz, eğer bir insan imanlı değilse. Evet, ama eğer bana sadece
inanırsan, ciddiyetle protesto edebilirim... Peh, bu saçmalığa bir son
verelim! Proteston
ne yarar sağlar? Evet, ama ğer kitaplarımdan bazılarını okuyacak
olursan, imanı nasıl tanımladığımı göreceksin, öyleyse ona sahip
olduğumu biliyorum. Bu adamın deli olduğuna inanıyorum! Eğer imanı nasıl
tanımlayacağını bildiğin doğruysa, bu sadece senin bir şair olduğunu
kanıdar, ve eğer bunu iyi yaparsan, bu senin iyi bir şair olduğunu
kanıdar; ama bu senin imanlı olduğunu kanıdamaktan çok uzaktır. Belki de
imanı tanımlarken ağlayabilirsin, bu da senin iyi bir aktör olduğunu
kanıtlayacaktır.
MEŞGUL
FİLOZOF
Bir toplum savaşa hazırlanırken filozofa ne yapmak kalır?
Philip
Korint şehrini kuşatma altına almakla tehdit edince bütün şehir halkı
savunma hazırlıklarına girişmiş, kimi silahlarını cilalıyor, kimi
taşları yığıyor, kimi surları tamir ediyormuş. Bunu gören Diyojen
aceleyle harmanisini üzerine geçirip içinde yaşadığı fıçıyı gayrede
sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolaştırmaya başlamış. Neden böyle
yaptığı sorulunca da öbür hazırlık yapanlar gibi meşgul görünmeyi
istediği cevabını verip işi başından aşkınlar arasında hiçbir şey
yapmıyormuş gibi görünmesin diye fıçıyı çekiştirmeye devam etmiş.
NEŞELİ BİR YANGIN
Çağını uyarmak isteyenlerin başına ne gelir?
Tiyatronun kulisinde bir gün yangın çıkmış. Palyaço haber vermek için
sahneye gelmiş. Herkes bunun bir şaka olduğunu sanıp alkışlamaya
başlamış. Palyaço uyarmaya devam ettikçe alkışlar daha da hızlanmış.
Sanırım dünyanın sonu her şeyin bir şaka olduğunu sananların yükselen
alkışları arasında gelecek.
OKUNAKSIZ MEKTUP
Keder veren yalnızlığın acısını ne ile kıyaslayacağız?
Eğer bir adam yaşamının muduluğu olarak neyi görmesi gerektiği
konusunda bilgi verdiğini bildiği ya da buna inandığı bir mektuba
sahipse, ama mektuptaki yazı solgun ve silikse, neredeyse okunamıyorsa -
o zaman adam mektubu endişe ve büyük bir tutkuyla, bir andan öbür ana
başka bir bir anlam çıkararak, inancına göre, arayıp bulduğu ve kesin
olduğunu düşündüğü bir kelimeye dayanarak mektubun geri kalanını
yorumlayacaktı; ama mektubu okumaya başladığı andaki aynı belirsizlikten
başka hiçbir şeye ulaşamayacaktı. Giderek büyüyen bir endişeyle mektuba
bakacak, ama daha fazla baktıkça daha az görecekti. Gözleri ara sıra
yaşlarla dolacaktı; ama bu ne kadar sık olursa o kadar az görecekti. Bu
zaman sürecinde, yazı daha da silikleşecek ve daha da okunaksız
olacaktı, en sonunda kâğıt ufalanıp gidecek, ona geriye gözyaşlarından
başka hiçbir şey kalmayacaktı.
ÖMÜR BOYU EĞİTİM
İnsan ruhunun eğitimi için ne kadar zaman harcarsak
haklı bulunuruz,?
Hayvanların en alçak formları bir anda doğar ve
neredeyse aynı anda ölürler; alçak formlu hayvanlar çok hızla büyürler.
Bütün yaratılmış varlıklar arasında en yavaş büyüyeni insandır; ve bu
münasebetle insanın.en asil yaratık olduğuna inanması konusunda iyi
eğitilmiş insana onay verir. Eğitim konusunda da aynı şekilde konuşuruz.
Mütevazı bir kapasiteyle hizmet etmeye yazgılı olan bir kimse okula
kısa süre gider. Ama daha yüksek bir şeye yazgılı olan kimse okula uzun
süreli gitmelidir. Sonuç olarak, eğitim döneminin uzunluğunun bir
insanın olmak istediği şeyin önemiyle doğrudan bir ilişkisi vardır.
Eğer, bu nedenle, acı çekme eğitimi bütün bir yaşam boyu sürerse, bu
basitçe bu okulun en yüksek derece için eğitim vermesi gerektiği
anlamına gelir, hatta, sonsuzluk için eğitim veren tek şey budur, çünkü
başka hiçbir zaman eğitim bu kadar uzun sürmez. Elbette ki eğer dünyevi
bilgelik bir insanın bütün yaşamını okula giderek tüketmesi gerektiğini
düşünürse, o zaman öğrenci sabırsızlanıp şöyle diyebilir: Okulda
öğrendiklerimden ne zaman iyi bir şeyler elde edeceğim! Yalnızca
sonsuzluk kendi kendine ve öğrenci için bütün bir yaşamı okula gitme
dönemi haline getirmeyi haklı kılabilir. Ama eğer sonsuzluk okula
gitmekse, o zaman bu okulun en seçkin okul olması gerekir, ama en seçkin
okul kesinlikle en uzun süren okuldur. Bir öğretmenin daha şimdiden
okul zamanını çok uzun bulan genç öğrenciye genellikle söylediği şey
şudur: Şimdi, sabırsızlanmayın, önünüzde uzun bir yaşam var yani
sonsuzluk acı çeken için daha çok nedenle ve daha güvenilir bir şekilde
şöyle demektedir: Sadece bekle, sabırsızlanma, daha çok zaman var,
biliyorsun ya sonsuzluk var.
PAHALI KİTAP ALIŞVERİŞİ
Eğer bilinç tuzağa düşürülürse, en sonunda
payını alır mı?
Bir Tarquin külliyatını satmayı öneren bir kadın gibi;
adam kadının istediği parayı ödemeyi kabul etmeyince kadın külliyatın
üçte birini yakıyor ve aynı parayı istiyor; adam kadının istediği parayı
ödemeyi kabul etmeyince kadın külliyatın üçte birini daha yakıyor ve
aynı parayı istiyor, sonunda adam son kalan üçte birlik bölüm için en
başta istenen parayı ödüyor.
PANDOMİMONİN BUZ KESMESİ
Sonsuzluk ile ânın ilişkisi nedir?
Paul
dünyanın bir göz kırpması kadar süren bir anda geçip gideceğini
söylüyor. Bununla aynı zamanda ânın sonsuzlukla aynı ölçekte görüldüğü
düşüncesini ifade ediyor, çünkü yok olma ânı aynı sonsuzluk anını ifade
ediyor. Ne demek istediğimi anlatmama izin verin ve kullandığım meselde
herhangi bir saldırı varsa beni bağışlayın. Burada Kopenhag da bir
zamanlar iki aktör vardı, performanslarında derin bir anlam
bulunabileceğine dair nadiren bir şeyler yansıtıyorlardı. Sahneye
çıkıyorlar, karşılıklı duruyorlar ve sonra tutkulu bir çelişkinin
pandomimini temsil etmeye başlıyorlardı. Pandomim oyunu tam ritmine
ulaşınca, seyirciler bir sonraki sahnede ne olacağını güçlü bir
beklentiyle bekleyerek oyunu seyrederlerken aktörler aniden durdu ve
hareketsiz kaldı, sanki ânm pandomimle ifadesinde taş kesildiler. Bu çok
komik bir etki yaratabilir, çünkü ân kazara sonsuz ile aynı ölçektedir.
Heykel etkisi sonsuzluk ifadesinin sonsuza dek ifade edilmiş
olmasındandır; komik etkisi, öte yandan, kazara ifadenin
sonsuzlaştırılmasındaki gerçekten kaynaklanır.
PARMENÎSCUS UN KAHKAHASI
Hayal kırıklığının kahkahası nedir?
Efsaneye
göre Parmeniscus, Trophonius un mağarasında gülme yetisini kaybetmiş,
ama Delos adasında tanrıça Letto nun biçimsiz heykelini görünce yeniden
kazanmış gülme yetisini, aynısı benim de başıma geldi. Gençken,
Trophonius un mağarasında gülmeyi unuttum; yaşlanınca gözlerimi açtım
gerçeği gördüm ve o an gülmeye başladım ve o zamandan bu yana da
gülüyorum. Hayatın anlamının geçinmek olduğunu gördüm ve hedefi de
yüksek bir mevki edinmekti; aşkın rüyası mirasyedi bir kadınla
evlenmekti; dosduğun nimeti dar günde yardım almaktı; bilgelik
çoğunluğun olmasını istediği şeydi; coşku nutuk atmaktaydı; cesaret on
dolar kaybetme riskini göze almaktı; şefkat sofra başındayken, Masaya
buyurun, demekti; dindarlık senede bir komünyona katılmaktı. Bunu gördüm
ve kahkahalarla güldüm.
PHALARIS İN KURBANLARI
Şair nedir?
Şair nedir? Kalbinin derinliklerinde
büyük bir ıstırap taşıyan biri, ama iniltiler ve çığlıklar dudaklarının
arasında büyüleyici bir müziğe dönüşüyor. Kaderi, tiran Phalaris'in
tunçtan boğanın içine hapsettiği ve sürekli yanan bir ateşin içinde
yavaş yavaş işkence çeken o talihsiz kurbanların kaderine benzer;
çığlıkları tiranın kulaklarına ulaşmıyor ki onun kalbine dehşet salsın;
kulaklarına ulaştığında da tatlı bir ezgiye dönüşüyorlar. Ve insanlar
şairin çevresine toplaşıp, Bir daha söyle bizim için, diyorlar ona ki bu
şu demek, Yeni acılar işkence çektirsin ruhuna, ama dudakların eskisi
gibi tatlı sözler söylesin; zira çığlıklar sadece endişelendirir bizi,
ama müzik, müzik neşe vericidir. Sonra eleştirmenler öne çıkıp diyorlar
ki, Mükemmel - tam da olması gerektiği gibi, estetiğin kuralları
gereğince. Şimdi anlaşılıyor ki eleştirmen bir şaire benziyor; yalnızca
yüreğinde ıstırap ve dudaklarında ezgi yok. Size diyorum ki, insanlar
tarafından yanlış anlaşılan bir şair olacağıma, domuzların kulak verdiği
bir domuz çobanı olmayı yeğlerim.
PROFESÖRÜN SAVUNMASI
İfade tekrarlamayla ilerleyebilir mi?
Zamanında
Profesör Ussing, 28 Mayıs Cemiyeti nin önünde bir konuşma yaptı ve bu
konuşma içinde bir şey kınamayla karşılaştı, iyi ama profesör ne
yapmıştı ki? Döneminde her zaman iradeli ve geıualtig (şiddetli) olan
profesör masaya vurduğu gibi şöyle dedi: Bunu tekrarlıyorum. Yani bu
durumda görüşü tekrarlamayla ilerlemişti. Birkaç yıl önce bir rahibin
peş peşe iki Pazar tastamam aynı söylevi verdiğini duymuştum. Eğer
profesörün görüşünde olmuş olsaydı, ikinci söylevinden sonra minberin
üstüne çıkıp masaya vuracak ve geçen Pazar ne dediysem onu
tekrarlıyorum, diyecekti.
SALDIRGAN KÖPEK
"Halk" nedir?
Eğer halkı belirli bir kimse olarak
düşünmeye çalışsaydım...Roma imparatorlarından birini düşünürdüm belki
de, besili, yapılı biri, can sıkıntısından padayan, yalnızca kahkahanın
şehvetli esrikliğinin peşinden koşan biri, ne de olsa zekânın ilahi
hediyesi yeterince dünyevi değildir. Değişiklik olsun diye gezintiye
çıkıyor, kötü olmaktan ziyade üşengeç, ama hükmetmeye yönelik olumsuz
bir arzusu var. Klasik yazarları okumuş herhangi bir kimse bir Sezar ın
vakit öldürmek için neler neler icat edebileceğini bilir. Aynı şekilde
halk da kendisini eğlendirmek için köpek besler. Bu köpek edebi dünyanın
toplamıdır. Olur da birisi diğerine üstün gelirse, hatta belki de büyük
bir adam olursa, köpek onun üzerine çullanır ve eğlence başlar. Köpek
saldırır, elbisesinin uçlarını ısırıp parçalar, her tür ahlaksızca
yılışıklığı yapar- ta ki halk yorulana ve artık sona ersin diyene kadar.
Halkın bireyleri eşit düzeye getirmesinin bir örneğidir bu. Üstün
zekâlıları ve iyileri örseler - ve köpek halkın küçümsemesine karşın
köpek olarak kalır. Öyleyse herkesin eşit düzeye indirgenmesi üçüncü bir
grup tarafından yapılır; var olmayan bir halk üçüncü grubun yardımıyla
yapar bu indirgemeyi; ki bu grup önemsizliğinde hiçbir şeyden de
düşüktür, en aşağısından da daha aşağıdadır... Halk pişman değildir,
çünkü köpeğin sahibi onlar değildir sadece katılımcı olmuşlardır. Ne
köpeği herhangi birisinin üzerine saldırtırlar, ne de kaçırtırlar
doğrudan doğruya yapmazlar bunu. Kendilerine sorulsaydı şöyle cevap
verirlerdi: Köpek benim değil, sahibi yok. Eğer köpek öldürülmek
durumunda olsaydı şöyle derlerdi: Huysuz bir köpeğin susturulması
gerçekten de iyi oldu, herkes bunu istiyordu katılımcılar bile.
SARAYIN YANINDAKİ KÖPEK KULÜBESİ
Bir düşünürün sistemi ile onun gerçek
varlığı arasındaki ilişkiyi neyle kıyaslayacağız?
Bir düşünür devasa bir
bina, bir sistem, bütün varoluşu ve dünya tarihini vs. kucaklayan bir
sistem inşa ediyor- ve eğer onun kişisel yaşamı üzerine derinlemesine
düşünürsek, büyük bir şaşkınlıkla şu feci ve gükinç gerçeği
keşfediyoruz, kendisi bu devasa yüksek-kubbeli sarayda yaşamıyor, ama
onun yanı başındaki bir ahırda, ya da bir köpek kulübesinde, ya da en
fazla kapıcı kulübesinde yaşıyor. Eğer bir kimse tek bir sözcükle bu
konuya onun dikkatini çekme cesaretini göstermiş olsaydı, düşünür
kendisini aşağılanmış hissederdi. Zira o bir hayal içinde yaşamaktan
korkmaz, yeter ki o hayal sayesinde... sistemini tamamlayabilmiş olsun.
SESSİZ DUA
Dua
etmek tehlikeli bir şey midir?
Putperestlikte nam salmış ve bilgeliğine
övgüler düzülen bir putperest, ahlaksız bir adamla aynı gemide yolculuk
ediyormuş. Gemi fırtınaya yakalanınca ahlaksız adam yüksek sesle dua
etmeye başlamış, bunun üzerine bilge adam ona dönüp şöyle demiş: Sessiz
ol dostum, eğer gökler burada olduğunu anlarsa gemiyi batırır.
SESSİZ UMUTSUZLUK
Birinin umutsuzluğu başka birinin umutsuzluğuyla
nasıl gizli bir anlaşma içinde olur?
Swift yaşlandığında gençliğinde
kendisinin kurmuş olduğu tımarhaneye kapatıldı. Orada sık sık kibirli ve
hafif meşrep bir kadın inatçılığıyla, ama onun düşünceleriyle değil,
bir aynanın önünde dikildi. Kendisine bâkıp, Zavallı ihtiyar adam! dedi.
Bir zamanlar bir baba ile oğul vardı. Bir oğul bir babanın kendisine
tuttuğu bir ayna gibidir, oğul için de bir baba gelecekte kendisine
tutacağı bir ayna gibidir. Ne var ki, birbirlerini nadiren bu şekilde
göz önüne alırlar, zira günlük ilişkilerini neşeli ve canlı sohbetleri
belirler. Sadece birkaç kere baba durup kederli bir yüz ifadesiyle
dosdoğru oğluna bakmış ve şöyle demişti: Zavallı çocuk, sessiz bir
umutsuzluğa gömülüyorsun. Bu doğruydu doğru olmasına ama bunun böyle
anlaşılmasını sağlayacak hiçbir belirti olmamıştı daha önce. Ve baba
oğlunun melankolisinden dolayı kendisinin suçlanması gerektiğine
inanıyordu ve oğul babasının kederinin kendisinden kaynaklandığına
inanıyordu ama bu konuda asla birbirlerine tek bir kelime bile
etmediler. Daha sonra baba öldü, oğulun başından çok şeyler geçti, çok
şeyler yaşadı ve türlü türlü günahlar işledi; ama aşkın sonsuz yaratıcı
olması gibi, özlem ve yitirmiş olma duygusu oğulu eğitti, sonsuzluğun
sessizliğinden bir sohbet çıkarma çabası değil, ama babasının sesini
mükemmelen taklit etmesi onun bu benzerlikle yetinmesine neden oldu. Bu
nedenle aynaya ihtiyar Swift gibi bakmadı, zira ayna artık orada
değildi; ama yalnızlık içinde babasının sesini duyarak kendisini
rahatlattı: Zavallı çocuk, sessiz bir umutsuzluğa gömülüyorsun. Zira
babası onu anlamış olan tek kişiydi, yine de kendisinin babasını anlamış
olup olmadığını bilmiyordu; baba sahip olduğu tek dert ortağıydı, ama
dert ortaklığı öyle bir şeydi ki baba ölse de yaşasa da aynı kalıyordu. Meseldeki üç karakter de, kendi melankolik aksini gördükleri bir
aynanın önünde durmaktadır.
SIKILGAN TERK EDİŞ
Hiçbir sonuca varamayan bir yazarı ne ile
kıyaslayacağız?
Bir papaz, bereket versin ki, vaazının üçüncü aşamasına
varmış ve daha da ilerlemeye hazırmış, ancak rahiplerin hitabetinin
orantılarını bilen bir kişi epey bir güvenle onun ne zaman hımlayıp Amin
demek üzere olduğunu tahmin edebilir vaazları bilen bir kişi esasında
vaazın bittiğini ve esasında Amin denilmiş olduğunu bilirken vaizin Amin
demek yerine gevezeleşmeye başlaması ve konuşmasına sürekli yeni bir
şeyler eklemesi sinir bozucu olabilir. Bu tesadüfi bir uzunluktur, esas
olarak bakıldığında Amin in söylenmiş olması gerektiği yerden başlar,
insan, sıkılmış bir adamın sadece gitmeye utandığı için birinin evinde
bütün bir saat oturduğu durumları bilir: Belki de durum rahip için de
böyledir; kutsal yerin kalabalık olmasından sıkılganlığa düşerek, Amin
deyip kürsüden inmekten utanmış olabilir. Ama her halükârda, tıpkı sona
ermesi gerektiği anda başlayan bir ziyaret gibi, Amin denmesi gereken
yerde başlayan vaaz da, bunların her ikisi de tesadüfi uzunluktadır,
negatif kategorinin bir işaretidir, insanın durması gereken yerde
başlaması.
SOM
BALIĞI KRİZİ
Duyarlılık kontrol edilmeli ve ona karşı direnilmeli mi?
Kendi içinde, som balığı müthiş bir lezzettir; ama çok fazlası
zararlıdır, çünkü sindirim sistemini yorar. Bir keresinde çok büyük
oranda som balığı Hamburg a getirilmişti, polis ev sahiplerine
hizmetçilerine haftada sadece bir kere som balığı yemeği vermelerini
emretti. Bir insan duyarlılığa karşıt olarak da benzeri bir polis emrini
dileyebilir.
SONSUZ GEÇİT TÖRENİ
Hayalin bitmez tükenmezliğini ne ile kıyaslayacağız?
Meşhur geçit töreniyle Tordenskjold'a benziyor: Defalarca ve defalarca
aynı birlikleri kullanıyor, ama tribünün önünden geçtikten sonra yan
sokağa sapıyorlar, orada başka bir üniforma giyip, geçit törenine devam
ediyorlar... garnizonun hesaplanamaz güçlerinin törenine.
SÖZÜ KESİLEN BİLGE ADAM
Küstahlık ile bilgelik arasındaki ilişki nedir?
Eğer biri bilge bir adamla konuşmuşsa ve bilge adamın sözünü daha ağzını
açar açmaz teşekkür ederek kesmiş ve daha fazla yardıma ihtiyacı
olmadığını söylemişse: bu onun bilge bir adamla değil de, kendisini bir
ahmağa dönüştürmüş olan bilge bir adamla konuştuğundan başka neyi
gösterir?
SU
PÜSKÜRMESİ
Takdir-i ilahi hakkındaki yanlış hesaplamalarımızı ne ile
kıyaslayacağız?
Bir adam asla cesaretini kaybetmemelidir; talihsizlikler
çevresinde yükselirken, gökyüzünde yardıma uzanan bir el görünür. Böyle
konuştu Peder Jesper Morten en son akşam duasında. Şimdi ben açık
gökyüzünün altında çok dolaştım, ama hiç böyle bir şey görmedim. Birkaç
gün önce, ne var ki, yürüyüş yaparken, böyle bir şey oldu. Tam olarak
bir el değildi, ama gökyüzünden uzanan bir kola benziyordu. Derin derin
düşünmeye daldım: bana öyle geldi ki bu olayın söz ettiği olay olup
olmadığına burada olsaydı yalnızca Jesper Morten karar verebilirdi.
Düşüncelerimin ortasında öylece ayakta dikilirken, bir yaya yolcu bana
seslendi. Gökyüzünü işaret ederek şöyle dedi: Su püskürmelerini
görebiliyor musun? Bu bölgelerde nadiren görünürler; kimi zaman bütün
evleri kendileriyle birlikte alıp götürürler. Tanrı bizi korusun, diye
düşündüm, bu bir su püskürmesi mi? ve olabildiğince hızlı adımlarla
oradan uzaklaştım. Benim yerimde olsaydı Peder Jesper Morten ne yapardı
acaba diye merak ediyorum.
SUFLÖR
Yüksek duygulara ulaştıran bir konuşmada konuşmacı ile dinleyici
arasında neler olur?
Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, insan sahnede
oturur ve fısıltıyla sufle verir; [gizlenmiştir;]' göze çarpmayan
biridir; görmezlikten gelinir ve o da zaten bunu diler. Ama başka birisi
daha vardır, o belirgin bir biçimde uzun adımlarla yürür, her bakışı
kendi üzerine çeker. Bu nedenle ona ismi verilmiştir, yani: aktör. Ayrı
bir bireyi canlandırır. Bu gözboyayıcı sanatın hünerli anlamında her
kelime onda bütünleştiğinde gerçek olur, onun aracılığıyla gerçek olur -
ama yine de oturan ve fısıldayan gizli adamın söylediklerini söyler.
Hiç kimse suflörü aktörden daha önemli görecek kadar ahmak değildir.
Şimdi sanat üzerine yaptığımız bu hafif konuşmayı unutalım. Heyhat,
tinsel şeylere göre, çoğumuzun ahmaklığı, seküler anlamda konuşmacıya
aktör olarak bakmaktır, ve dinleyiciler sanatçıyı yargılamak için
tiyatroya giderler. Ama bir konuşmacı aktör değildir en ufak bir anlamda
bile. Hayır, konuşmacı suflördür. Her dinleyici kendi kalbine baktığı
için burada sırf tiyatroya giden seyirciler yoktur. Sahne sonsuzluktur,
ve dinleyici, eğer gerçek bir dinleyici ise (eğer değilse, hata
yapmaktadır) konuşma sırasında Tanrının önünde ayakta durur. Suflör
aktöre söyleyeceği sözleri fısıldar, ama aktörün bu sözleri tekrarlaması
ana ilgi kaynağıdır sanatın tek cazibesidir. Konuşmacı kelimeyi
dinleyicilere fısıldar. Ama asıl endişe ciddiyettir: yani dinleyiciler
kendi kendilerine, kendileriyle birlikte, kendilerine, Tanrının önünde
sessizlikle, bu söylevin yardımıyla konuşabilir. Söylev konuşmacının
hatırına, insanların onu övmesi ya da suçlaması için verilmez.
Dinleyicinin bunu tekrarlaması hedeflenmektedir. Eğer konuşmacı
fısıldadığı şeyin sorumluluğuna sahipse, o zaman dinleyici görevinde
başarısızlığa uğramamak için eşit oranda büyük bir sorumluluk
altındadır. Tiyatroda oyun, tiyatroya gidenler denen izleyiciler önünde sahneye konur; ama
sadakat ile ilgili söylevde Tanrının kendisi hazırdır. En ciddi anlamda,
Tanrı eleştirel tiyatro izleyicisidir, dizelerin nasıl söylendiğine ve
dinleyiciler tarafından nasıl dinlenildiğine bakar: Bundan dolayı
geleneksel izleyici talep eder. Konuşmacı o zaman suflördür ve dinleyici
açık bir şekilde Tanrının önünde durur. Dinleyici, eğer böyle
söyleyebilirsem, aktördür, Tanrının önünde bütün gerçekliğiyle oyununu
oynar.
SÜLEYMAN IN
RÜYASI
Umutsuzluk yoğunlaştığında, bu bir insanın varlığının bütününü
nasıl etkileyebilir?
Süleyman ın adaleti oldukça iyi bilinir, bu
özelliği hakikat ile yalanı ayırt etmesini sağlamış ve bu, yargıcı bilge
bir prens kadar ünlü yapmaya yaramıştır. Halbuki rüyası pek
bilinmemektedir. Eğer herhangi bir merhamet kaygısı varsa, yani bir
kimse herkesten çok sevdiği ve en borçlu olduğu babasından utanıyorsa,
onursuzluğunu görmemek için öte tarafa çevirdiği yüzüyle ona arkadan
yaklaşıyorsa, işte budur o kaygı. Oğulun isteğinin harekete geçirdiği
cüretkâr bir sevgiden daha büyük hangi merhametin keyfi hayal
edilebilir, ve buna ilave olarak ondan gurur duyma cüreti, çünkü o tek
seçilen, tek ayrıcalıklı adamdır, bir ulusun gücüdür, bir ülkenin
gururudur, Tanrı nın dostudur, gelecek için bir vaattir, yaşamı boyunca
övülmüştür, en yüce övgüyle hafızada saklanmıştır! Mutlu Süleyman, işte
bu senin kaderin! Seçilmiş insanlar arasında (onlar arasında olmak nasıl
da şanlıdır!) o Kral ın oğluydu (kıskanılası kader!), krallar arasında
seçilmiş olan o kralın oğlu! Böylece Süleyman kâhin Nathan ile mutlu bir
şekilde yaşıyordu. Babasının gücü ve başarısı ona bölüşülecek bir
kahramanlık sağlamıyordu, zira gerçekte bunun için ortam yoktu, ama bu
onda bir hayranlık yaratmış, bu hayranlık onu şair yapmıştı. Fakat bir
şair neredeyse kendi kahramanını kıskanırsa da, oğul babasına kendini
adamış olmaktan dolayı sevinç içindeydi. Derken, oğul bir gün saraylı
babasını ziyarete gitti. Geceleyin babasının uyuduğu yerden gelen bir
sesle uyandı. Dehşet bütün varlığını kapladı, bunun Davud u öldürmeye
gelen bir cani olmasından korkmuştu. Sessizce yaklaştı Davud u ezik ve
pişman bir yürekle seyretti, tövbekârın ruhundan yükselen bir umutsuzluk
çığlığı duydu. Gördüklerinden bitkin düşerek yatağına döndü, uyuyakaldı, ama
dinlenemedi, rüya görü, rüyasında Davud u dinsiz bir adam olarak, Tanrı
nın geri çevirdiği biri olarak gördü, krallık haşmeti Tanrı nın
gazabının bir işaretiydi, ceza olarak erguvan giymesi gerekiyordu,
yönetme cezasına mahkûm edilmişti, halkın kutsamasını işitmeye mahkûm
edilmişti, oysa Tanrı nın dürüstlüğü gizlice ve üstü kapalı suçlu
hakkındaki yargısını ilan ediyordu; rüyada Tanrı nın dindarların değil
dinsizlerin tanrısı olduğu vehmediliyordu, Tanrı tarafından seçilmek
için insanın dinsiz olması gerekiyordu - rüyadaki dehşet işte bu
çelişkideydi. Davud yerde ezik ve pişman yüreğiyle yatarken, Süleyman
yatağından kalktı, ama kafası allak bullak olmuştu. Tanrı tarafından
seçilmiş olmanın ne demek olduğunu düşünürken dehşet bütün varlığını ele
geçirmişti. Tanrıyla kutsal mahremiyetin, Tanrı nın önünde saf insanın
samimiyetinin bir açıklama olmadığını, ama mahrem bir suçun her şeyi
açıklayan giz olduğunu vehmetti. Ve Süleyman bilgeleşti, ama bir
kahraman haline gelmedi; bir düşünür oldu, ama bir din adamı olmadı;
vaiz oldu, ama imanlı biri olmadı; birçok kimseye yardım etti, ama
kendisine yardım edemedi; nefsine düşkün oldu, ama pişman olmadı; pişman
olup üzüldü, ama yeniden ayağa dikilmedi, zira iradenin gücü gençliğin
gücünü aşan o şey karşısında eğilmişti. Ve ömrü boyunca yaşamın içinde
dönüp durdu güçlü, olağanüstü güçlü olarak, yani, kara sevdaların
heyecanı içinde kadınsı bir zayıflıkla ve hayal gücünün fevkalade
yaratıcılığı içinde, düşüncelerin yorumlanmasında çok akıllı biri olarak
hayat onu döndürüp durdu. Ama doğasında bir çatlak vardı, ve Süleyman
kendi vücudunu taşıyamayan bir kötürüm gibiydi. Hareminde hayal
kırıklığı içindeki ihtiyar bir adam gibi oturuyor, içinde haz arzusu
uyanınca, Zilli teflere vurun, benim için raks edin, siz kadınlar, diye
bağırıyordu. Ama Güneyin Kraliçesi [sic]' onu ziyarete gelip de ondaki
bilgelik tarafından etkilenince, işte o zaman ruhu zenginleşiyor ve
bilgece cevap dudaklarından tıpkı Arabistan da ağaçlardan akan değerli
mür gibi akıyordu.
SÜLFÜR-KİBRİTİ YAZARLAR
Her şey hakkında anında bir görüşü olan gazeteci
zihniyetli işportacıları ne ile kıyaslayacağız?...
onlar tam da demeder
halinde satılan sülfur-kibritlerine benzetilebilirler. Kafasında fosfor
gibi ışıldayan bir şey (bir proje, bir ipucu önerisi) çökelmiş olan
böylesi bir yazan birisi bacaklarından tuttuğu gibi bir gazeteye çarpar
ve orada üç ya da dört sütuna denk gelir. Ve öncül yazarların gerçekten
de sülfur-kibritlerine çarpıcı bir benzerliği vardır - her ikisi de puf
diye patlar.
ŞARAP
İÇİLMESİNE KARŞI ÇIKAN TOPLULUK
Dinsel küredeki feragat ile ödül
arasındaki çelişkiyi nasıl halledeceğiz.?
Bir topluluk düşünün ki şarap
içilmesine karşı çıkmak amacıyla oluşturulmuş olsun. Topluluğun
yöneticisi birkaç insanın özel görevli, konuşmacı olarak, onlara papaz
diyelim, bütün ülkeyi dolaşmaları ve insanları kazanıp onları topluluğa
katılmaya ikna etmeleri için görevlendirmenin yerinde olduğunu
düşünüyordu. Ama, dedi bu kararın alındığı toplantıda yönetici,
papazlardan tasarruf etmek hiç de işimize yaramaz, onların içki içmemesi
hiçbir şey kazandırmaz, tek elde edeceğimiz şey insanları topluluğumuza
katılmak için coşkuyla doldurmaya yetmeyecek yavan ve perhiz öneren bir
konuşma olacaktır. Hayır, papazlara yatırım yapmalıyız, her gün bir
şişe şarabını içmeli, gayretine oranla bu miktar daha da fazla olabilir,
bu şekilde işini sevebilir ve sıcaklıkla, dinçlikle, ikna etmenin bütün
gücüyle, insanları peşinden sürükleyebilir, böylece sayısız insan
topluluğumuza katılacaktır. Sanırım ki hiçbiri topluluğun bir üyesi
olmadı, fakat hepsi topluluğun hizmetinde birer papaz oldular. Durum
Hıristiyanlık ve Devlet için de böyledir. Hıristiyanlık, feragatla
ilgili bu öğreti, bu dünyadan farklı olma öğretisi, sadece öte dünyada
ödenebilecek çekler basan bir öğreti, Devlet bu öğretiyi yaymak istiyor.
Ama, diyor Devlet, papazları kısıtlamak hiç de işimize yaramaz, bundan
kazandığımız bütün şey öğreti için kimseyi kazanamayacağımız ama daha
çok onları korkutup kaçıracağımız perhiz ve sudan şeyler. Hayır, papaz
bir şekilde ödüllendirilmeli, yaşamı bir şekilde düzenlenmeli, öyle ki
bu doktrinini vaaz ederken hem kendisi hem de ailesi için haz bulsun.
Ancak bu şekilde dünyevi olandan feragat için insanları kazanma ümidimiz olabilir; zira papaz tüm sıcaklığı, dinçliği ve bütün
ikna etme gücüyle bu feragatin ve acı çekmenin nasıl da kutsal olduğunu,
başka bir dünyada ödenecek çekleri almanın nasıl da kutsal olduğunu
insanlara anlatabilecek ruh hali içinde olur, ve bu (ona kulak verin)
kutsaldır, kutsaldır, kutsaldır.
ŞIK PRIVATDOCENT
Hıristiyanlıkla ilişkisi içinde spekülatif felsefenin
pozisyonu nedir?
Diyelim ki... şöyle söylemesi gereken biri geldi: Tam
olarak inanmadım, ama hayatımın her anında onu düşünerek Hıristiyanlığı
onurlandırdım. Ya da diyelim ki suçlayan kimsenin şöyle söyleyeceği biri
geldi: Hıristiyanlara işkence etti, ve suçlanan cevapladı: Evet, kabul
ediyorum; Hıristiyanlık ruhumu alevlendirdi, ve onun köklerini
eşelemekten başka bir tutkum olmadı çünkü kesinlikle onun dayanılmaz
gücünün farkına vardım. Ya da diyelim ki suçlayan kimsenin şöyle
söyleyeceği bir adam geldi: Hıristiyanlıktan döndü, ve suçlanan cevap
verdi: Evet, bu doğru, çünkü Hıristiyanlığın öyle büyük bir güç olduğunu
gördüm ki parmağını veren bütün vücudunu kaptırıyordu ve ben ona
bütünüyle ait olamayacağımı hissettim. Ama sonra diyelim ki hafif ve
çabuk adımlarla şöyle konuşan bir privatdocent geldi: Ben bunların üçüne
de benzemiyorum; ben sadece inanmakla kalmadım, ama Hıristiyanlığı
anlattım da ve erken yüzyıllarda Havariler tarafından yorumlandığını ve
kendilerine mal edildiğini, bunun da belli bir dereceye kadar doğru
olduğunu gösterdim; ama şimdi, spekülatif felsefenin yorumlamasıyla bu
asıl hakikat haline geldi, bu nedenle Hristiyanlığa yaptığım
hizmetlerden ötürü uygun bir ödül istemek zorundayım. Bu dördünden
hangisi en korkunç pozisyonda olarak görülmelidir? Elbette ki
Hristiyanlığın hakikat olması mümkündür; diyelim ki onun nankör
çocukları onun yetersiz olduğunun ilan edilmesini ve spekülatif
felsefenin koruyuculuğu altına alınmasını istiyorlar, tıpkı ihtiyarlamış
ve çocukları tarafından koruma altına alınması istenen Yunanlı şair
gibi, ama bu şair hâlâ yeteneklerini kullanabildiğinin bir göstergesi
olan en güzel trajedilerinden birini yazarak yargıçları ve insanları
şaşkınlığa sürükledi diyelim ki Hıristiyanlık bu şekilde yenilenmiş bir
güçle yükseldi: Hiç kimsenin pozisyonu Pirvatdocent'lerin pozisyonu
kadar küçük düşürücü olmayacaktı.
ŞÖVALYENİN SEÇİMİ
Ya/ya da kararının değiştirilemezliğini ne ile
kıyaslayacağız.?
İki rakip ordunun bir alanda karşılıklı sıralandığını
ve her iki ordunun da bir şövalyeyi kendi orduları adına dövüşmeye davet
ettiklerini düşünelim; Şövalye seçimini yapıyor, rakibine yeniliyor ve
esir alınıyor. Esir olarak kazananın önüne getiriliyor, ve ona savaştan
önce kendisine verilmiş olan aynı koşullar altında hizmet etmeyi ahmakça
öneriyor. Kazanan ona şöyle demeyecek midir: Dostum, sen şimdi benim
esirimsin; başka bir seçim yapabileceğin bir zaman elbette vardı, ama
şimdi her şey değişti... "Bir taşı fırlatan kimsenin o taşı fırlatana
kadar taş üzerinde hükmü vardır, ama fırlattıktan sonra yoktur."
(Aristoteles) Yoksa taşı fırlatmak bir yanılsama olurdu; fırlatmış
olmasına rağmen taşı elinde tutmuş olurdu...
TAHTA AT
İçsel
acı çekme dışarıdakiler tarafindan yanlış anlaşılmasını nasıl
deneyimler?
Eski zamanlarda bir ordu çok zalimce bir cezayı, bir tahta
atı sürmek olarak uyguladı. Talihsiz adam çok keskin bir sırtı olan
tahta atın üzerine ağırlıklarla oturtuldu. Bu cezanın uygulamaya
konulduğu bir keresinde suçlu acıyla inlerken, surda yürüyen bir köylü
geldi ve suçlunun cezasını çekmekte olduğu tatbikat yapılan yere bakmak
için durdu. Acı içinde kıvranan ve böylesi bir mankafanın görüntüsünden
rahatsız olan talihsiz adam köylüye bağırdı: Neye bakıyorsun sen öyle?
Ama köylü şöyle cevap verdi: Eğer kimsenin sana bakmasına
dayanamıyorsan, başka bir sokakta sürebilirsin atını. Tıpkı suçlunun
atını sürmesi gibi, şimdiki yıl da benimle birlikte koşuyor.
TANRILARIN CAN SIKINTISI
Can sıkıntısı daimi bir insanlık durumu mudur?
Tanrıların canı sıkılmıştı, böylece insanı yarattılar. Adem in canı
sıkılıyordu çünkü yalnızdı, ve Havva yaratıldı. (O andan itibaren) can
sıkıntısı dünyaya adımını attı ve nüfusun çoğalmasıyla birlikte can
sıkıntısı da çoğaldı. Adem tek başınayken canı sıkılıyordu; daha sonra
Adem ile Havva nın birlikte canı sıkıldı; daha sonra Adem, Havva, Habil
ve Kabil ailecek sıkıldılar; daha sonra dünyanın nüfusu çoğaldı ve
insanlar kitleler hakinde sıkılmaya başladı. Kendilerini oyalamak için
göklere ulaşabilecek kadar yüksek bir kule yapma fikrini tasarladılar.
Kule yükseldikçe bu fikir daha da can sıkıcı olmaya başladı ve bu, can
sıkıntısının nasıl da her şeye üstün geldiğinin korkunç bir kanıtı
oldu... Müridim filan olsun istemiyorum; eğer olur da ben ölüm
döşeğindeyken baş ucumda biri olursa ve sonumun geldiğinden artık
eminsem, işte o zaman bir iyilikseverlik krizi sırasında bu teorimi onun
kulağına fısıldayabilirim, tabii ona iyilik mi yoksa kötülük mü
yaptığımdan hiçbir zaman emin olamam.
TANRILARIN
EĞLENCESİ
Bütün dilekler içinde, en iyisi hangisidir?
Başıma muhteşem
bir şey geldi. Gökyüzünün yedinci katına çıktım. Bütün tanrılar orada
toplanmış oturuyorlardı. Özel bir inayetle bana bir dilekte bulunma
lütfunda bulunuldu. Sen, dedi Merkür, Gençliği mi, güzelliği mi, gücü
mü, uzun bir ömrü mü, en güzel bakireyi mi yoksa sandıkta bulunan başka
herhangi bir şanı mı istersin? Seçim yap, ama sadece birini? Bir an için
kendimi kaybettim. Daha sonra tanrılara aşağıdaki gibi seslendim: Çok
şerefli akranlarım, bu tek şeyi seçiyorum, ki bütün kahkahalar benden
yana olsun. Tanrıların hiçbiri tek bir kelime etmedi; aksine, hepsi
birden kahkahalarla gülmeye başladı. Bunun üzerine dileğimin yerine
getirildiği kararına vardım, ve tanrıların kendilerini nasıl en iyi
şekilde ifade ettiklerini fark ettim; zira ciddi bir şekilde şöyle cevap
vermek onlar için hiç de uygun olmazdı: Dileğin yerine getirildi.
TEHLİKELİ ALET
Aşk, Hıristiyanlık bağlamında, tehlikeli midir?
Bir adam
diğerine acayip keskin, perdahlı, iki kenarı keskin bir aleti sanki bir
buket çiçek sunarmış gibi bir ifadeyle, havalı bir şekilde verebilir mi
acaba? Bu delilik olmaz mı? Bir insan ne yapar bu durumda, öyleyse?
Tehlikeli aletin mükemmeliyetinden emin biri bu aleti hiç çekinmeden
tavsiye eder, bundan emin olabiliriz, ama öyle bir şekilde ki, insan
gene bu duruma karşı uyarır onu. Hıristiyanlıkta da durum böyledir. Ne
yapılması gerekiyorsa, hiç tereddüt etmemeliyiz, Hıristiyan ayinlerinde
büyüksek sorumluluğun farkında olmalıyız - evet, özellikle Hıristiyan
ayinlerinde Hıristiyanlığa KARŞI.
TEST
Dolaysız iletişim ile dolaylı iletişim arasındaki ayrımı nasıl
keskinleştirebiliriz?
îman gerektiren dolaysız iletişim saf insan
ilişkisi durumunda çok basit olarak kanıtlanabilir, yeter ki imanın en
seçkin anlamında Tanrı-Insan la bir ilişkisi olduğu unutulmasın. Şimdi
bunu kanıtlayalım ve bu durumda iki âşık arasındaki ilişkiyi ele alalım.
îlk önce bu ilişkide varsayıyorum ki: âşık sevdiğine aşkını en yakıcı
sözlerle ifade ederek güvence veriyor ve bütün doğası bu güvenceyle uyum
içinde, nerdeyse tümüyle bir adanmışlık söz konusu daha sonra
sevgilisine soruyor: Seni sevdiğime inanıyor musun? Daha sonra sevgilisi
cevap veriyor: Evet, inanıyorum. Bu kelimeyi kesinlikle böyle
kullanırız. Şimdi varsayalım ki, öte yandan, âşık kendisine gerçekten
inanıp inanmadığını anlamak için sevgilisini bir testten geçirmek
istiyor. Öyleyse ne yapar? Bütün dolaysız iletişimi keser, kendisini
ikili bir varlığa dönüştürür; görünüşte onu sadık bir âşık kadar bir
yalancı olarak görmek de mümkündür. Böylece kendisini bir muammaya
dönüştürür. Ama muamma nedir? Muamma bir sorudur. Ve soru ne sorar?
Sevgilisinin ona inanıp inanmadığını sorar. Böyle davranmaya hakkı olup
olmadığını soracak olan ben değilim, ben sadece düşüncenin imalarını
takip ediyorum; ve her halükârda unutulmamalı ki öğretmen de belli bir
noktaya kadar bunu yapar; diyalektik ikiliği kurar, ama öbür insanı
kendisinden döndürme karşıt niyetiyfe, onu kendisine döndürme, onu
özgürleştirme, insanları ona yönlendirmeme niyetiyle yapar bunu. - Bir
insan bu iki durumda âşığın davranışları arasındaki ayrımı kolaylıkla
görecektir, ilk durumda soruyu dolaysız sorar: Bana inanıyor musun?
ikinci durumda soru aynıdır, ama kendisini sorgulayıcı yapar. Belki de
haddini aşarak böyle bir şey yapmayı düşündüğü için acı bir pişmanlık
duyabilir burada bu tür olasılıklarla ilgilenmiyorum, sadece düşüncenin imalarını takip
ediyorum. Ve bakış açısının diyalektik bir noktasından bakılınca ikinci
yöntemin imanı ortaya çıkarmada çok daha temel bir yol olduğu oldukça
açıktır. İkinci yöntemin hedefi bir seçim yapmasını sağlayarak
sevgilinin yüreğini açığa çıkarmaktır; zira bu ikili olasılıkta kız
hangi karakterin hakiki karakter olduğunu seçmeye zorlanmaktadır.
TEŞHİS
Tedavi edici profesyoneller şeytani olanı nesnel olarak analiz
etmekte ne kadar ileri gidebilirler?
Şeytani olan tedavi edilebilir
olarak görülmüştür. Bir mesele olarak tabii ki: Mit Pulver und mit
Pillen [Benim pudram ve haplarımla]- ve daha sonra lavmanımla! Daha
sonra eczacı ile doktor kafa kafaya verirler. Diğerlerinin korkmaması
için hasta tecrit edilmiştir. Bizim cesur çağımızda bir kimse bir
hastaya öleceğini söylemez, bir kimse hastanın korkudan öleceği
korkusuyla papazı çağırmaya cesaret edemez, bir kimse hastaya aynı gün
bir başkasının aynı hastalıktan öldüğünü söylemeye cesaret edemez. Hasta
tecrit edilmişti, merhamet onun üzerinde araştırmalar yaptı, doktor
ortalamayı belirlemek için mümkün olan en kısa zamanda istatistiksel bir
cetvel çıkarma sözü verdi. Ve bir kimse ortalamaya sahipse, her şey
açıklanır. Hastalığa bakmanın tedavi edici yolu fenomeni saf fiziksel ve
somatik olarak görür, doktorlar da çoğunlukla bunu yapar, özellikle
Hoffmann ın romanlarında - burnuna bir tutam enfiye çeker ve, Bu ciddi
bir vaka, der.
TİRAN-TARİHÇİ
İmanın vereceği karar için nesnel tarihsel araştırmanın
değeri nedir?...
Varsayalım ki ikincil çömezlerin ilk kuşağını daha
sonrakilerden ayıran bu göreceli farklılığın değerini tahmin etmeye
çalışıyoruz; buna nasıl büyük bir değer atfedebiliriz? Buna yalnızca
çağdaş birinin tadını çıkardığı avantajlarla kıyaslayarak değer
biçebiliriz. Ama onun avantajını, şöyle ki en katı anlamda dolaysız
kesinliğin avantajını, daha önce göstermiştik... müphem olmak
(tehlikeli) ve bunu bir sonraki paragrafta daha etraflıca göstereceğiz.
Varsayalım ki kendisinde bir tiranın gücüyle bir tiranın tutkusunu
birleştirmiş ve hemen sonra gelen kuşaktan' olan bir adam yaşamış olsun,
ve varsayalım ki bu adam bütün zamanını ve enerjisini gerçeği aydınlığa
kavuşturmak sorunu üzerine odaklama fikriyle yaratılmış olsun, bu onu
bir mürit yapar mı? Varsayalım ki bu adam hâlâ yaşamakta olan bütün
çağdaş tanıkları, arkadaş çevreleriyle birlikte elinde bulundursun,
varsayalım ki onları tek tek en araştırmacı sorgulamalara tabi tutsun,
tıpkı yetmiş yorumcu gibi onları bir hücreye tıksın, gerçeği söyleyene
kadar onları açlığa mahkûm etsin, en kurnazca yöntemlerle onları
birbirleriyle yüzleştirsin, bütün bunları en güvenilir açıklamanın olası
araçlarıyla emin olmak adına yapsın böyle araçlara sahip olmak onu bir
mürit yapar mı? Böyle bir durumda Tanrı aslında ona gülmez mi, çünkü
bu tavırla ne para ile ne de şiddet yoluyla elde edilemeyeni kendine mal
ettiğini düşünür? Üzerinde konuştuğumuz gerçek basit bir tarihsel
gerçek olsa dahi, bütün küçük ayrıntılarda mutlak bir uyum fark etmeye
çabaladığında zorluklar kendisini gösterecektir, ki bu küçük ayrıntılar onun
için ççk önemlidir, çünkü iman tutkusu vb.; imanın yoğunluğuyla ilgili
tutku nesnesini salt tarihsel olana doğru yanlış yönlendirmiştir.
Tanıkların en insaflı ve doğrucu olanları, sorgulamacı bir davranışa
tabi tutulduklarında ve bir sorgulayıcının saplantılı fikrinin ışığında
sorgulandıklarında ilk önce çelişkiye düşenlerdir; halbuki ağır
suçluların ayrıcalıklı olanı, kötü bir bilinç onu zorladığında bile,
yalan söylerken çelişkiye düşmez. Ama bunu bir kenara bırakalım,
üzerinde konuştuğumuz gerçek basit bir tarihsel gerçek değil: öyleyse
bütün bu hassasiyetin avantajı nedir? Eğer o yazıyla ve zamanla tutarlı
olan karmaşık bir konuda başarılı olmuşsa, bütün kuşkuların ötesinde
aldatılmış olacaktır. Görmüş ve işitmiş olan çağdaş bir gözlemci için
mümkün olandan daha büyük bir kesinlik elde etmiş olacaktır; zira ilki
orada ne olduğunu kimi zaman göremediğini, orada ne olmadığını kimi
zaman gördüğünü çabucak keşfedecektir; işittikleri için de bu böyle. Ve
bunun yanı sıra, çağdaş biri Tanrıyı görmediği ya da işitmediği, ama
yalnızca basit insanoğlunu gördüğü ya da işittiği konusunda sürekli
uyarılacaktır...
TİTİZ ARABACI
İnsan ruhu nelere kadirdir?
Bir zamanlar zengin bir adam
vardı; bu adam kendi zevki için ve kendi sürmek için yurtdışından yüksek
bir fiyata tamamen kusursuz ve asil kandan adar ısmarladı. Sonra aradan
bir ya da iki yıl geçti. Daha önceden bu adarı bilenler onları artık
yeniden tanıyamaz olmuştu. Gözleri fersiz ve uykuluydu, yürüyüşleri
tarzdan ve kararlılıktan yoksundu, hiçbir şeye katlanamıyorlardı,
dayanıklı değillerdi, yolda mola vermeden dört mil bile gidemiyorlardı,
kimi zaman adamın bütün sürme gayrederine rağmen oldukları yerden
kımıldamıyorlardı, ayrıca her türden kötü alışkanlıklar edinmişlerdi,
bol bol saman yemelerine karşın günden güne bir deri bir kemiğe
dönüşüyorlardı. Daha sonra adam Kral ın arabacısını çağırdı. Adam onları
bir ay boyunca sürdü bütün o bölgede başlarını böyle gururla kaldıran,
bakışları sert, yürüyüşleri böylesine güzel başka bir çift at yoktu,
başka hiçbir at onlar kadar dayanıklı olamazdı, hiç durmadan millerce
yol alabiliyorlardı. Bütün bunlar nasıl olmuştu? Görmek çok kolay.
Atların sahibi, bir arabacı olmadığından adarı, adarın sürülme
anlayışına göre sürüyordu; kraliyet arabacısı atları arabacının sürme
anlayışına göre sürüyordu. insanlar için de böyledir bu. Ah, ben kendimi
ve tanımayı öğrendiğim sayısız insanı düşündüğümde, sık sık kendime
moralim bozularak şöyle söylüyordum: Burada yeterince yetenek, güç ve
kapasite var - eksik olan tek şey arabacı. Uzun bir zaman süreci
boyunca, biz insanlar, nesilden nesile, eğer öyle söylemem gerekirse,
atların sürülme anlayışına göre sürüldük, yönlendirildik, yetiştirildik,
insanın insan olmak ne demek anlayışına göre eğitildik. Bakın öyleyse
eksiğimiz ne: coşku ve sırasıyla bunu takip eden şey, ki biz buna çok az
katlanabiliriz, o anın vasıtalarını bir an önce sabırsızca kullanmak
isteriz, ve sabırsız arzumuzla emeğimizin ödülünü görmek isteriz, ki
işte tam da bu nedenle ağırdan alırız. Bir zamanlar her şey farklıydı. Bir zamanlar (eğer böyle söylemeye
cüret edersem) îlah ın kendisinin arabacı olmaktan hoşlandığı bir zaman
vardı; ve O atları arabacının sürme anlayışına göre sürüyordu. Ah, o
zamanlar insan nelere kadir değildi ki!
ÜÇ KURUŞLUK BİRA
Sayılar dinsel varoluşun yaşamsallığını açığa
çıkarabilir mi?
Bir hancı hakkında gülünç bir hikâye anlatırlar, bu
hikâye, rastlantı bu ya, benim takma isimlerimden biriyle ilişkilidir,
ama bu ismi yine kullanacağım çünkü bana her zaman çok derin bir anlama
sahip görünmüştür. Demem o ki, hancı biranın şişesini ona ödediğinden
bir kuruş daha ucuza satıyormuş; bir adam ona şöyle sorduğunda: Bu
hesabı nasıl tutturuyorsun? Bu para israf etmeye benziyor, o şöyle
cevaplıyormuş: Hayır, dostum, bunu yapan büyük sayıdır. - büyük sayı,
aynı zamanda bizim çağımızda her şeye gücü yeten bir güç. Birisi bu
hikâyeye güldüğünde, sayının imgelem üzerinde birinin uyguladığı güce
karşı uyaran bu hikâyedeki dersi hatırlamalıdır. Çünkü hiç kuşku yok ki,
hancı kendisine 4 kuruşa mal olduğu halde birayı 3 kuruşa satmasının 1
kuruşluk zarar anlamına geldiğini çok iyi biliyordu. Ayrıca on şişe
olunca hancı bunun bir zarar olduğunu hemen anlayacaktır. Ama ya şişe!
İşte burada büyük sayı imgelemi karıştırıyor, yuvarlak sayı gemi azıya
alıyor ve hancı afallıyor bu kâr, diyor, zira bunu büyük sayı yapıyor.
Bu yüzden ayrıca Hıristiyan olmayan birimleri toplayarak bir Hıristiyan
ulusuna varan bir hesaplamada da durum aynıdır, sonuca ulaşmaya büyük
sayının neden olduğu fikriyle sonuca varılır.
YALNIZ AT
Yanlış anlaşılmış ıstırabı ne ile kıyaslayacağız?
Varsayalım
ki aptal hayvanların düşünceleri olsun ve biz ne dediklerini anlamasak
bile kendi aralarında birbirlerini anlasınlar, diyelim ki böyle olsun.
Aslında öyle geliyor ki sanki bu böyle. Zira yazın köylünün atı merada
durup başını öne arkaya sallıyor, muhakkak ki bunun ne anlama geldiğini
bir kimse net olarak bilemez, ya da yaşamları boyunca aynı boyunduruğu
yan yana çekerek birlikte yürüyen ikisi akşamları ortaya çıkıyor, sanki
mahremiyet içinde birbirlerine yanaşıyorlar, başlarının hareketleriyle
neredeyse birbirlerini okşuyorlar; ya da özgür atlar birbirlerine öyle
kişniyorlar ki bütün bir orman yankılanıyor, sanki bir toplantıdaymış
gibi büyük bir sürü içinde ovalarda toplanıyorlar öyleyse onların
birbirlerini gerçekten anlayabildiklerini varsayabiliriz. Ama her zaman
bir başına olan yalnız bir at vardı. At çağrıyı duyunca, sürünün akşam
toplandığını görüp bir toplantı yapmak üzere olduklarını anlayınca,
yaşam ve yaşamda yapılacakları öğrenme umuduyla koşarak sürüye doğru
gitti. İhtiyarların, öldüğü ana kadar hiçbir atın şanslı olduğunu
düşünmemesi gerektiğine, bütün yaratıklar içinde kaderin trajik
değişimlerine en çok atların maruz kaldıklarına dair söylediklerini
dikkatle dinledi. Ve şimdi ihtiyar at çok acı çekiyordu; açlık ve
soğuktan çekiyordu, aşırı çalışmaktan canı çikıyordu, zalim bir sürücü
tarafından tekmeleniyordu, yaptığı hiçbir şeyin tatmin etmeyeceği
beceriksiz insanlar tarafından taciz ediliyordu, bu insanlar kendi
yanlışları yüzünden atı suçlayıp cezalandırıyordu, ve en sonunda bir kış
günü artık iyice ihtiyarladığında ormana bırakılıyordu. Bu noktada
toplantı dağıldı ve öylesine bir hevesle toplantıya gelmiş olan at üzgün
bir şekilde alıp başını gitti: Yüreğin kederinden ruh parçalanır. Bütün
söylenenleri çok iyi anlamıştı, ama oradaki hiç kimse kendi
çektiklerinden, onun acılarından söz etmemişti. Yine de öbür atların her
seferinde hevesle koşarak, her zaman şimdi kendi acılarından söz edileceğini umarak
toplandıklarını fark etti. Ve her seferinde dinlediklerinden ağırlaşmış
bir yürekle toplantıdan ayrıldı. Öbürlerinin neyle ilgilendiklerini
giderek çok daha iyi, ama kendisini giderek daha da az anlıyordu, çünkü
öbürleri sanki onu dışlamışlardı, halbuki o da vardı.
YAYA YOLCU
İnsani özlemlerimiz arasında Tanrının değişmezliğini ne ile
kıyaslayacağız?
Bir yaya yolcu düşünün. Heybetli, aşılamaz bir dağın
eteklerinde duraksadığı bir yere getirilmiş. İşte bu dağ...hayır, orayı
aşmak onun kaderi değil, ama yüreğini geçidi aşmaya ayarlamış; zira
arzuları, özlemleri, dilekleri, ruhu zaten öte yanda; geriye, ona kalan
tek şey takip etmek. Onun yetmiş yaşına geldiğini düşünün; ama dağ hâlâ
orada, değişmemiş, aşılamaz. Bırakalım iki kere yetmiş yaşında olsun;
ama dağ orada yolunu kesmiş olarak duruyor, değişmemiş, aşılamaz. Bütün
bunlar sırasında o dönüşüm geçiriyor, belki de; arzularından,
dileklerinden, özlemlerinden uzaklaşıyor; şimdi kendisini zar zor
tanıyor. Ve yeni bir kuşak onu buluyor, başkalaşmış, dağın eteğinde
oturmuş, hâlâ orada duruyor dağ, değişmemiş, aşılamaz. Diyelim ki bu bin
yd önce gerçekleşmiş olsun: başkalaşmış olan yaya yolcu çoktan ölmüş,
sadece bir efsane onun anısını canlı tutuyor; geriye kalan tek şey o -
ayrıca dağ da, değişmemiş, aşılamaz. Ve şimdi ebediyen değişmez olan O
nu düşünün, ki onun için bin yıl sadece bugün gibidir ah, bunu bile
söylemesi çok fazla, bu yıllar onun için bir an gibidir, sanki hiç var
olmamışlar gibi... O ndan ebediyen emin olmayan kişi yerinde duramaz,
ama O nun kuvvetiyle yükselir. Yalnızca ebediyen değişmez olan bu
durumda sabit kalabilir. İnsanlara zaman verir, ve onlara zaman vermeye
gücü yeter, çünkü o sonsuzluğa sahiptir ve ebediyen değişmez olandır.
YENİ AYAKKABILAR
Ödevimiz bir birey olmak olduğunda, kendisinin bir benliği olmadığını
fark etmemiş bir kimseyi neyle kıyaslayacağız.?
Başkente [yalınayak]
gelip kendisine bir çift ayakkabıyla çorap alacak kadar para kazanan;
hatta bu paradan sarhoş olacak kadar para artıran bir köylüyle ilgili bu
hikâye körkütük sarhoş halde evinin yolunu bulmaya çalışırken yolun
ortasına yatıp sızan biriyle ilgili. Bir süre sonra atlı bir araba
gelmiş ve sürücü adama yoldan çekilmesini yoksa bacaklarını çiğneyerek
geçmek zorunda kalacağını söylemiş. Uyanan sarhoş köylü bacaklarına
bakıp ayakkabılarla çorapları tanıyamamış ve "Sen yoluna devam et,
demiş, bunlar benim bacaklarım değil.
YETERİNCE HIZLI YAZAMAYAN YAZAR
Aşırı özgüven - ona nasıl meydan okunulur?
Yıllar önce bir adam yazarlığına ilişkin bana güven duyarak
onurlandırdı beni. Çok fazla fikirden dolayı yorgun düştüğünden kâğıda
herhangi bir şey yazmasının kendisi için olanaksız olduğunu söyleyerek
sızlandı durdu. Yalvar yakar kendisine sekreterlik yapıp yazılarını
kâğıda geçirme nezaketinde bulunup bulunmayacağımı sordu bana. Bu işin
içinde bir bit yeniği sezip derhal dörtnala koşan bir at kadar hızlı
yazabileceğim konusunda güvence verip kendisini teskin ettim; ne de olsa
her kelimeyi sadece bir harfle yazabiliyor ama yine de yazdığım her
şeyi okuyabiliyordum. Ona hizmet etme arzum sınır tanımıyordu. Kocaman
bir masa çıkarıp bir tomar kâğıdı numaralandırdım, böylece kâğıt
çevirmekle zaman kaybetmeyecektim, bir düzine çelik kalemi masaya
serdim, kalemimi mürekkebe batırdım ve adam şu sözlerle konuşmaya
başladı: Pekâlâ, evet, şey, sevgili efendim, gerçekte söylemek
istediğim... Sözlerini bitirip de ben ne yazdırdığını yüksek sesle
okuyunca, o andan sonra sekreteri olmamı bir daha istemedi benden.
Arka Kapak
Batı düşünce tarihinde meseller unutulmaz imgelerle yer alır -
örneğin, iyi Samariyalı, karanlık mağara duvarlarında dans eden gölgeler
(Platon), tarla faresi ile şehir faresi (Luther), Bünyan'ın Hacısı,
Nietzsche'nin En Çirkin Adam'ı, Kafka'nın Şatosu... Bütün bu örneklere
bakınca Batı felsefi geleneğinin ahlaki ve tinsel iletişiminin aracısı
olarak mesele yöneldiğini söyleyebiliriz.
Hiçbir yazar felsefi
yazılarında meselleri, hikâyeleri ve metaforları Saren Kierkegaard kadar
yoğun kullanmamıştır; onun bu çalışmaları zihnimize unutulmaz imgeler
olarak kazınmıştır. Bu kitabın amacı bu hikâyelerin, mesellerin
eleştirel bir inceleme için dikkatli bir biçimde bir araya
toplanmasıdır. Bu çabanın altında yatan en büyük neden, Kierkegaard'ın
Batı geleneğinin en önde gelen meselcileri arasında bulunduğu
gerçeğidir.