orhan kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orhan kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2021

Orhan Kemal’in Nazım Hikmet’i ağlatan şiiri

 Nazım Hikmet'e

Sen
“Promete’nin çığlıklarını
Kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam”
Sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni.

26 Eylül 1943
Seni yapayalnız bırakıp hapishanede
Bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken
Koşacağım memlekete.
Ve tren
Bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek,
Gözü yaşlı bir genç kadına
Beş senenin ardından
Kocasını getirecek.

O dem ki boş verip istasyon halkına
Yanaklarından öperken sevgilimi
Sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın
İçimden bana

O dem ki yürekten her şey atılacak
Ekmek – kin – hasret
Fakat Nâzım Hikmet
Sen şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen
Aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını
Batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını.

Günler geçecek
Ekmek derdi çökecek omuzlarıma.
Fabrika.
Makinalar.
Tezgâhım.
Sana şekerkamışı, portakal yollayacağım.
Karım yün çorap örecek.
Her hafta mektup yazacağız.
-Askere almazlarsa eğer-

Unutabilir miyim seni?
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
Ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
Müthiş anların küfrünü!
-Radyonun yanındaki duvara
Kurşunkalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin-

Unutabilir miyim seni?
Hâlâ beton malta boylarında duyuyorum
Takunyalarının sesini!

Unutabilir miyim seni hiç?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim,
Hikâye, şiir yazmayı
Ve erkekçe kavga etmeyi senden!


02 Haziran 2021

Orhan Kemal - Bir Filiz Vardı

 
 Bir Filiz Vardı, İstanbul'un kenar mahallelerinden birinde yaşayan genç bir kızın hikâyesini anlatıyor. Ailesinin üç kızından en büyüğü olan Filiz de, çevresindeki bütün yaşıtları gibi, baba baskısından kurtulmayı, güzel giyinmeyi, sevdiği ve kendisini seven biriyle hayatını birleştirerek mutlu olmayı istemektedir. Ancak ailenin parasal sıkıntıları; toplumdaki, ekonomik dayatmaların getirdiği yozlaşma sonucu ortaya çıkan küçük hesaplar ve kuşaklar arası iletişimsizlik, genç kızı tutsak etmiştir. Herkesin kendisini kullanmak istediğini görmek ve kaderinden kurtulamayacağına inanmak, onu ölümü arayacak kadar umutsuzluğa düşürse de; üniversite öğrencisi, genç bir dokumacının aşkı ona mutluluk umudu getirecektir. 

Orhan Kemal bu kitabından söz ederken, "...Memleketimin insanları içindeki en kötülerin bile suçsuzluğuna inanmaktan kendimi alamıyorum. Bu, yalnız kendi memleketimin insanları için değil, bütün bozuk düzenli memleketlerin insanları için böyle... Orhan Kemal'in insan sevgisi bir bütündür. Sevmek için sevmekten değil, en kötü, en suçluda bile, asıl sebebin, asıl suçluluğun 'toplum düzensizliği'nden geldiğini gördüğü için 'insan'ı suçlayamamasındandır..." diyor.
 
 
 👍  Gerçekçilik, içinde yaşadığın topluma yer yer ayna tutmaktan ibaret değil ki. Asıl gerçekçilik, asıl yurtseverlik, içinde yaşadığın toplumun bozuk düzenini görmek, bozukluğun nereden geldiğine akıl erdirmek, sonra da bu bozuklukları ortadan kaldırmaya çalışmak. Yurtseverlik, yurdunun insanlarını sevmek, yani, insan gibi yaşamalarını sağlamaya çalışmak. Buna engel olanlarla savaşmak…
 
 

20 Eylül 2020

Orhan Kemal: Yazmak için yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir

 
ORHAN KEMAL SOKAĞI - K A D İ R Y Ü KS E L
 
 
Gözlediği, dinlediği, söyleştiği, soluk alıp verdiği, yaşadığı sokakları yazar Orhan Kemal. “Ben çok iyi bildiğimi yazmak isterim... Yazmak için, görmeliyim, yaşamalıyım... Ve içimdeki o hız beni itmeli...” 

Orhan Kemal’de sokak hem yazdırandır, hem de yazılan. “Ben, masa başından çok, fazlaca gezer dolaşırım. Yani iş, masa başına geçip yazmaya kaldığı zaman, mesele çoktan hallolmuştur. Gezer dolaşırım. Gezip dolaşırken kafam boyuna çalışır. Ya, yıllarca önce beni şiddetle ilgilendirmiş bir konuyu düşünmekteyimdir, ya da hemen o gün kafama bir şey takılmıştır. (...) Öz ve biçim çözümlenmişse, hele bir de nasıl başlayacağım kafamda satırlaşıvermişse, değme keyfime. Bir kol çengi, sırasına göre canımın o an çektiği İstanbul’un artık hangi lokanta, ya da meyhanesiyse, atarım kapağı. (...) Bir iki duble içilirken, konu kendini yazar da yazar.”

Babasının milletvekilliği sırasında çocukluğunun bir bölümünün geçtiği Ankara denince “...yanık, çürük, paslı tahtalar ve kerpiç kalabalığı içinden alt alta, üst üste evleri, bozuk, dar sokaklarda vizyersiz kalpaklarıyla askerleri, kalpaklı subayları, Hakimiyet-i Milliye gazetesi satan çocukları” hatırlar.

Hastalandığı yıllarda bile kendini sokaklara at-madan duramaz: “Düştüm yine İstanbul sokakla-rına ağır aksak... Cebimde başta trinitrine, çeşitli ilaçlar... Hiç acele etmeden, sağı solu kollayarak yürüyorum.(...) hastalıktan sonra nekahetimi kısa kesip, yollara düşmek, kapılar çalmak, merdivenler inip, merdivenler çıkmak zorundayım."

Sokaklar da bu iflah olmaz sokak tutkununa ardı-na dek açar kapılarını. “Beni çoğunlukla gündüzleri sokakta görürler. Ben devamlı bir yerlere giderim. Bir yerlere uğrar, bir yerlerden bir yerlere göçer dururum. Yıllardır her sabah, yaz demez, kış demez sabahın dördünde kal-karım yataktan. Ve sabah dokuza kadar yazımı yazarım. Sonra sokağa çıkarım. İkbal’e uğrar kahvemi içerim... Yazmak için yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir... Bir yazı için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek ve halkın değişimini algılamak. Eskimemek için... Hatta değişimi yakalamak, bu değişimin dışına düşmemek gerekmektedir. Her gün çalışmak, her gün yazmak, her gün boğuşmak gerekir ekmekle. Bu ara halktan yana olduğum için de çok güç bir fatura ödetirler...”

Öykü kitaplarından birine Arka Sokak adını verecektir. Kentin kenar mahallelerinin, gecekondu mahallelerinin sokaklarıdır buralar. Büyük caddelerden söz etse bile, öyküsünü, o büyük caddelere bağlanan ara sokaklara ya da o büyük caddelerin arka sokaklarına taşıyacaktır. “Yıkıldım yıkılacak evlerin karanlık pencereleri kor-kuyla bakıyorlardı bozuk parkeli, dar sokaklara.”(Üçüncü) “Ağır, eski taşlarla örülü, karanlık bir sokakta, yan yana kayboldular.” (Parkta)“Çıktı sokağa. Sokak güneş dolu. Güneş göz alıcı, güneş sımsıcak, güneş patlamamış yeşil yaprakların kokusuyla yüklü. (...) Ahşap evlerin tahtaları kara kara ama gülüyorlar gene de, bozuk parkeler gülüyor, kuru ağaç dalları...” (Ürok Ninile)“Ahşap evlerin arasındaki bozuk parkeli, daracık sokağa gölgeler inmişti.” (Kenar Mahalle)“Dar, eğri, çamurlu sokaklardan ağır ağır dönüyor u m .” (Pırıl Pırıl)Sadece üç öyküsünde “asfalt cadde”den söz ediyor. (Telefon, Yerli Turist, Hemşerim)“Doğduğum memleketteki işim elimden alınmış, çaresiz, büyük şehre itilmiştim. Büyük şehrin beton, asfalt ihtişamını gözlerim görmüyor, tabanları delik pabuçlarımla her gün kilometreler tepiyordum. Ama ne dünyadan, ne de insanlardan ümidimi kesmemiştim, kesemiyordum.” (Hemşerim) “Abidin Paşa Caddesi üzerindeki küçük apartmanlardan birisinin duvarına sırtını dayamıştı. Başında asaletini kaybetmiş, yer yer havı dökülmüş, kepaze bir melon şapka, kaldırımdan gelip geçenleri aşağıdan yukarıya, bir tilki gibi kolluyor, gözüne kestirdiğine gür ve tertemiz sesiyle: “Allah rızası için” diye başlıyordu.” (Propagandacı)

Özellikle Çukurova’nın “kanlı topraklarını”anlattığı romanlarında karşımıza çıkan konakları, çiftlik evlerini öykülerinde pek göremeyiz. Sadece 8 öyküsünde zengin evi, konak anlatılır. Öyküsünün o kendine özgü küçük alanının, bozuk parkeli, çamurlu, dar Orhan Kemal Sokağı’nın içerisinde konakların yeri olmaz, konaklar daha geniş ve katmanlı hikâyelerin mekânları olacaktır. “Ev, tek gözden ibaretti, damı saz örtülüydü, kerpiç duvarları da kambur kambur.” (Teber Çelik’in Karısı)     “İstanbul’un çok büyük, çok süslü yapılarla ünlü semtlerinden birinin kıyısındaydı gittiğim ev. Eski İstanbul ahşap evleri biçiminde, şahnisli, cumbalı, kiremitli, saçakları dantela gibi oymalı. (...) alt katta daracık bir dehliz. Loş, dört beş metre uzunluğunda. Sonda, sağlı sollu ufacık ufacık iki oda. Herhalde o mutlu uşaklar otururdu bu odalarda.”(Yandan Çarklı)

En çok vapurla (10 öykü) yolculuk ediyor Orhan Kemal’in öykü kişileri. Sonra otobüs (8 öykü) ve ardından dolmuş (6 öykü) geliyor. Taksi, tramvay, kamyon ve tren birer ikişer öyküde yer alıyor. “Haliç vapurlarından birinin en alt aynalı salonundayım. Önümde kocaman ayna. Sağımda, Haliç kıyılarını, hırçın denizi gören geniş pencere. Salon kalabalıktı. Bütün sıralar omuz omuza. Bir an, can sıkıntısıyla önümdeki aynaya gözlerimi tam çevirmiştim ki, iri, simsiyah bir çift göz!” (O Kadın)

Öykücülüğünün en nitelikli öyküleri ara-sında yer alacaktır bu tür öyküler. (Çocuk, Aslan Tomson, Tarzan, Sevinç, Delibozuk, Uyku, Harika Çocuk, Kahya, Fırlama)“Ayağında babasının kocaman postalları, başında kulaklarına geçmiş kasketi, boynuna kınnapla asılı işportasıyle evden çıktı. Çoluğu çocuğu etrafını almış, gaileli bir ev erkeği hesaplılığıyle sokağı geçti. Caddedeki tütüncünün bulunduğu köşeye işportasını her zamanki gibi yerleştirdi.” (Aslan Tomson)

Sokakta oynayan çocukların anlatıldığı öykülerin nerdeyse tamamında futbol oynanır. Bazen Orhan Kemal de futbol oynayan çocukların topuna vuracaktır.“Bir arsadan geçerken, top oynayan çocuklara rastlıyorum. Onlar gibi, onlardan biri gibiyim. Ceket-lerden yaptıkları kaleye penaltı atıyorlar. Pervasızca sokuluyorum. (...) Topu on sekize dikerek geriniyorum ve sol açıyı gösterip sağ açıya müthiş bir dış, gol!” (Kırk Yaş)

 Orhan Kemal Sokağı, kendine özgü bir öykü damarı kurabilmiş, öykücülüğümüzün köşe taşlarından biri olan Orhan Kemal’in yazın dünyasına ve kendinden sonra öykü yazacak olanlara bıraktığı en büyük mirastır. Sokağı temizleyip çıkmayalım dolaşmaya, o parkesiz, çamurlu sokakların bugün nasıl bir sokağa dönüştüklerini, o sokağın insanlarının bugün hangi yoksulluklarla boğuşup ekmek kavgası verdiklerini görüp öyle dolaşalım. Orhan Kemal Sokağının hepimize söyleyeceği, öğreteceği çok şey var.yenie.net 

02 Haziran 2020

Vazife bir sırasında Orhan Kemal

Vazife Sırasında

Hikmet Altınkaynak dostumun Hikâye Yazarı Orhan Kemal (Yazko, 1983) adlı inceleme kitabından, Orhan Kemal’in birkaç cümlesini aktaracağım:

“Bana bak Hadi, biliyor musun elime şöyle biraz para geçse, kira, tencere derdi olmasa, bir de çocuklar okuyup kendilerini kurtarsalar, ilk işim bütün yazdıklarımı yeniden yazmak olacak.”

“… esas mesleğim hiçbir titri (unvanı) olmayan, sekizinci planda kalmış işler… Küçük adamların ömürlerini törpüleyen ıvır zıvır işler… Ekseri bu ıvır zıvır işler peşinde koşmak, filmci, sinemacı kovalamak… Beyoğlu’nun ara sokaklarından Cağaloğlu yokuşuna taban tepmek…”

“… yıllardır iş ararım… Bulamadım… Bundan sonra da bulacağımı sanmam… Ama ilenecek değilim tabiî… Bütün iş mademki kalemimle çalışmak zorundayım, velinimetime sımsıkı sarılmakta… Her şeye rağmen ekmeği oradan çıkarmaktan başka çare yok…”

“… beni çoğunlukla gündüzleri sokakta görürler… Ben devamlı bir yerlere giderim… Bir yerlere uğrar, bir yerlerden bir yerlere göçer dururum. Yıllardır her sabah, yaz demez, kış demez, sabahın dördünde kalkarım yataktan… Ve sabah dokuza kadar yazımı yazarım… Sonra sokağa çıkarım… İkbal’e uğrar kahvemi içerim… Yaz­mak için yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir… Bir yazı için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek… Ve halkın değişimini algılamak… Eskimemek için… Hatta değişimi yakalamak, bu değişimin dışına düşmemek gerekmektedir… Ve bunun ötesinde bir yazar olarak yaşamın günü gününe sürer gider… Her gün çalışmak, her gün yazmak, her gün boğuşmak gerekir ekmekle… Bu ara halktan yana olduğum için de çok güç bir fatura ödetirler…”
***
Yaptığım alıntılar, Orhan Kemal’in para derdi olmasa “tek işim bütün yazdıklarımı yeniden yazmak olacak” cümlesine anlamını kazandırıyor. “Ben burada kendi romanlarıma, kendi hikâyelerimle geçiniyorum” cümlesi de “Her gün çalışmak, her gün yazmak, her gün boğuşmak gerekir ekmekle…” cümlesini açıklıyor.

Orhan Kemal, temenni ettiği gibi, maddî sıkıntıdan kurtulup eli bolarsaydı, bütün yazdıklarını silbaştan yeniden yazar mıydı? Bu varsayımsal soruyu yanıtlamak çok zor. Ama Orhan Kemal, yazmanın bol zamanla, yazmak için özgür zamanla ilişkisine dikkat çekmek istiyor. Orhan Kemal, her günün ekmeğini her gün kazanmak zorunda olmadığı “bir gün” gelseydi, sabahları 4 ile 9 arasında çalışmaktan ve İkbal kahvesine uğramaktan vazgeçip bir başka tarzda çalışabilir miydi? Bence çalışamazdı.

Sonuçta, bir yazarı “olsaydı, olmasaydı” varsayımlarının ve hayıflanmaların dışında, arkasında bıraktığı yapıtlarla değerlendireceğiz.

Hesabını vermeye hazırım! Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza, Cemile benim için birer başyapıttır. Bu kitapları okumadan roman ve öykü yazmaya kalkışanları “yazar”, Orhan Kemal’i okumadan Kafka, Proust, Bor­ges, Perec, Pamuk ve post-post modern taifesini okuyup bayılanları da “okur” say(a)mam. Bunca katı olduğum için kimseden özür dilememe gerek yok.

Bir eşleştirme yapacak olursam, Orhan Kemal bizim Maksim Gorki’miz, İgnazio Silone’miz, Émile Zola’mız­dır. Buna karşın kimileri Orhan Kemal’in; Zola, Gorki ve Silone’nin kendi ülkelerinde sahip oldukları edebi makama sahip olmadığını ileri sürebilirler. Yazınsal itibar ne işe yarar, nereden kaynaklanır ve etkinlik alanı nedir? Sanıldığı gibi, çok okunmanın, okur nezdinde amigo-yandaş sahibi olmanın yazınsal saygınlıkla hiçbir ilişkisi yoktur. Yazar, Haydarpaşa’dan Kurtalan’a ya da Afyon’a giden demiryolu üzerinde bir istasyon mu, değil mi? Önemli olan bu. Gerisi palavra. Orhan Kemal, Türk edebiyatının “Sirkeci Garı”dır. “Okur” denen insan türünün belki kitapçı kasalarıyla ilişkisi vardır. Ama edebiyat tarihi kasa değildir. Okurun esamesi okunmaz. Bu alanda, kişisel böbürlenmelere icazet veren, “Renkler ve zevkler tartışılmaz” safsatası da geçerli değildir. Makineyağıyla sütü karıştırıp içene “zevk sahibi” mi diyeceğiz ya da uyumsuz renkleri bir araya getirme cesareti gösteren hödük bulamaççıya?

O misal, Bereketli Topraklar Üzerinde, Eskici ve Oğulları, Cemile ve Murtaza’nınyazınsal varlığından habersiz âdeme tanrılar bile yardımcı olamaz.

Gerçek yazarlar konusunda “unutulmak” fiilinin kullanılmasına razı olamam. Gerçek yazar “var”dır, avam beğenilerin ilgi duyamaması onu değil fakat beğeni sahiplerini “yok” durumuna getirir.

Orhan Kemal’in “yazarlık”a atanmasından değil, “okur”un okur unvanını kazanmasından söz ediyoruz.
 
***
Otomobil ile yazar arasında herhangi bir benzerlik yoktur. Marcel Proust’un ya da William Faulkner’ın dönemine denk düşen otomobillerin şimdiki yeri müzedir, ama gerçek yazarların ancak evleri müze olabilir, yapıtları hayatın içinde yaşarlar ve gerektiğinde hayata müdahale ederler. Bakkalların, süpermarketlerin ve holdinglerin velinimetidir müşteri ama yazarın velinimeti değildir okur. Yazınsal yazarın (şair, romancı, öykü yazan) bir tek efendisi vardır: yazarla özdeşleşmiş olan “Yazı Tanrısı”! İşte bu Yazı Tanrısı her gün sabahın dördünde, Orhan Kemal’in Cibali’deki evinde, yazarla birlikte yazı masasına oturmuştur.
 
***
Bunları, Işık Öğütçü’nün yayına hazırladığı, Orhan Kemal’in Yazmak Doludizgin (Tekin Yayınevi) adlı kitabını bahane ederek yazıyorum. Yazmak Doludizgin’de, Orhan Kemal’in zaman zaman ajandalara da yazdığı günlük notlar ile düzyazı dönemi öncesinde yazdığı şiirler yer alıyor.

Işık Öğütçü kim?..

Orhan Kemal, 1 Kasım 1957 tarihli günlüğüne yazıyor: “… Saat tam 10. Yani 22. Kemali koşa koşa geldi müjdeyi verdi: Oğlan olmuş, 4 kilo 200 gr… Kemali: – Ağzına sıçtığımın! dedi. Niye kız olmadı!”

4 kilo 200 gram doğan bu tosuncuktur Işık Öğütçü. Oğlanın babası Orhan Kemal o gün 43 yaş 1 ay ve 17 günlüktü. Günümüz ölçülerine göre genç bir baba sayılır.

Orhan Kemal ertesi gün, 2 Kasım 1957, günlüğüne yazıyor:

“957 Türkiyesi’nin ‘pahalılığı’ ile alay eder gibi, dördüncü çocuk babası olarak, yeni güne giriyorum. Hayırlısı.”
 
***
Orhan Kemal yazma eylemine şiirle başlamıştır. 1939 yılında şiirleri dergilerde yayınlanmıştır. Ancak 1940 yılında Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le tanıştıktan sonra durum değişecek ve Orhan Kemal düzyazıya yönelecektir.

“… İlk dörtlük henüz bitmemişti:

– Yeter kardeşim, yeter. Bir başkası lütfen.

Halbuki en güvendiklerimden biriydi. İçimde bir şeyler yıkıldı. Bir başkası. İlk, ikinci, üçüncü mısranın yarısı.

– Berbat!

Kanım tepeme çıktı, başım döndü, ufaldım.

Tekrar bir başkası.

– Rezalet!” (s. 86)

Nâzım Hikmet şiir konusunda hatır-gönül dinlemiyor. Şiire saygısı oranında acımasız. Önüne gelen müride el veren ustaların dikkatine!

“… Bir başka gün nerdense bir ‘roman başlangıcım’ eline geçer. Okur. Ayaklarında takunyalar, koşarak, heyecanla geldi. Soluk soluğa sordu:

– Siz mi yazdınız bunu?

Çekinerek:

– Evet, dedim.

– Birader, dedi, neden bahsetmediniz bundan. Siz hikâye yazın, roman yazın!” (s. 87)

Ustasının sözünü dinliyor Orhan Kemal!..
 
***
Orhan Kemal ustasının sözünü dinliyor dinlemesine, ama Nâzım’ın beğendiği şiirlerinin yirmisini bir araya getirmiş, bunların 2000 Senesine Şiirler başlığıyla yayınlanmasını istermiş. Bir vasiyet! Oğul Işık Öğütçü babasının bu dileğini yerine getiriyor.
 
***
“Vazife bir sırasında” Bekçi Murtaza’nın sık sık kullandığı bir cümledir. Bu cümleyi ağzına alınca akan sular durur; görev bilincinin ifadesidir.

“Vazife bir sırasında Orhan Kemal” ise yazma bilincini simgelemektedir! 
 
 
Özdemir İnce - Mevsimsiz Yazılar


15 Eylül 2018

Orhan Kemal

Nazım Hikmet'e
Sen
“Promete’nin çığlıklarını
Kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam”
Sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni.


26 Eylül 1943
Seni yapayalnız bırakıp hapishanede
Bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken
Koşacağım memlekete.
Ve tren
Bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek,
Gözü yaşlı bir genç kadına
Beş senenin ardından
Kocasını getirecek.

O dem ki boş verip istasyon halkına
Yanaklarından öperken sevgilimi
Sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın
İçimden bana

O dem ki yürekten her şey atılacak
Ekmek – kin – hasret
Fakat Nâzım Hikmet
Sen şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen
Aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını
Batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını.

Günler geçecek
Ekmek derdi çökecek omuzlarıma.
Fabrika.
Makinalar.
Tezgâhım.
Sana şekerkamışı, portakal yollayacağım.
Karım yün çorap örecek.
Her hafta mektup yazacağız.
-Askere almazlarsa eğer-

Unutabilir miyim seni?
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
Ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
Müthiş anların küfrünü!
-Radyonun yanındaki duvara
Kurşunkalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin-

Unutabilir miyim seni?
Hâlâ beton malta boylarında duyuyorum
Takunyalarının sesini!

Unutabilir miyim seni hiç?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim,
Hikâye, şiir yazmayı
Ve erkekçe kavga etmeyi senden!



02 Haziran 2018

Orhan Kemal


Sokakları, fabrikaları, tarlada iki büklüm çalışan ırgatları kelimelere döken ve onları an be an olduğu gibi yansıtabilen usta bir yazardı; memleketin her bölgesiyle hısım, sokaktaki her insanla tanıdıktı. Onların diliyle düşünüp, onların diliyle yazdı. Büyük romancılığın tılsımını gerçek insan olmakla yakalamış, toplumun sadece aynası değil aynı zamanda yol arkadaşı olabilmiş yürekli bir sanatçıydı: Orhan Kemal.

Çukurova, hem bereketin hem medeniyetin timsali,  insanı da toprağı gibi kavruk; tam da bu nedenle, efsanelerin, aşk ve mücadele hikâyelerinin membaı olma vasfıyla öne çıkan bölgelerimizdendi. Türkiye,  tarımla sanayiyi ilk kez bu bölgede birleştirdi, toprağın verdiklerini makinelerde işleyerek sınai üretime dönüştürme işi, bir yandan zenginlik getirirken diğer yandan işçi ve iş veren arasındaki uçurumu arttırdı. Sınıfsal çelişkiler çoğu zaman batı ülkelerinde  olduğu gibi büyük gerilimler ve çatışmalar yaratmadı ama bu yeni düzenin getirdiği çarpık kentleşme,  yoksulluk ve yaşam kavgası günlük hayatın alışıldık manzaraları arasında yerini aldı. Bu hercümerç içinde sıradan insanın dertlerini dile getiren, ekmek kavgasının hiç de sıradan olmayan acılarını slogana dönüştürmeden olduğu gibi aktarabilen, sistemin yükünü omuzlayan insanlar adına “biz de  buradayız” diyebilen yazardı Orhan Kemal.. İyilikle bezeli kocaman bir yürek taşıyordu ve onca zorluğun içinden geçerek ayakta kalmayı başarmıştı; bu durum o’nun Anadolu insanını samimi, gerçekçi bir dille adeta  kendinden bilerek yazıya dökmesini sağladı..

Orhan Kemal, kafa kâğıdındaki adıyla Mehmet Raşit Öğütçü büyük savaşın başladığı yılda, 1914’de Adana’nın Ceyhan ilçesinde dünyaya geldi.  Babası Abülkadir Kemali Bey hukuk tahsili yapmış, aynı zamanda siyasetin içinde yoğrulmuş bir taşra münevveriydi. İttihat Terakki’nin ülkeyi savaşa sürüklediği günlerde iktidar partisine karşı en şiddetli muhalefeti yürüten aydınlardan olan Kemali Bey, Kurtuluş Savaşı zamanında milli mücadeleyi sevk ve idare eden  Birinci Büyük Millet Meclisi’nin  üyeleri arasındaydı. Babasının bu çalkantılı zamanlardaki siyasal faaliyetlerinin getirdiği baskıların etkisi altında büyüyen Orhan Kemal’in  hayatı 1931 yılına gelindiğinde tümden değişecekti. Cumhuriyetin ilk yılları tek parti yönetimi altında,  devrimlerin yerleştirilmesi çabasıyla geçilmişken 1930’da  Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Serbest Fırka’nın siyasi faaliyetlere başlaması,  Abdülkadir Bey’e de cesaret verdi.  Bu cesaretle Adana’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu ve muhalefet cephesindeki yerini aldı. Çok partili hayat tecrübesinin ülkedeki karışıklıklar nedeniyle kısa sürmesi üzerine yargılanma ve ceza alma korkusuyla; bütün malvarlığını, zenginliğini Adana’da bırakarak Suriye’ye kaçtı ve böylelikle tahsilini yarıda bırakma zorunda kalan Orhan Kemal’in hayatında yeni bir dönem başladı:

“Beyrut’ta Fıstıklı tarafında oturuyorduk. Lübnan tebaası olmadığımız için, babama avukatlık yaptırmıyorlardı. Babam da annemin bileziklerini bozdurdu, on altın lira sermayeyle, Burç Meydanına çıkan aralıklardan birisinde, yüksek bir apartmanın altında, küçük bir lokanta açtı. Babam lokantaya pek uğramazdı. Yemekleri Süreyya adında bir Türk mültecisi pişirir, Niyazi’yle ben de lokantanın garsonluğuyla bulaşıkçılığını yapardık.. Ortalık yeni yeni ağarmaya başlarken, Niyazi’yle birlikte evden çıkardık. O saatte Beyrut’un yeşil tramvayları bile seyrek işlerdi. Yalnız işçiler, o, dünyanın her tarafında, herkesten az uyuyan, kadınlı erkekli çoluklu çocuklu kalabalık, onlar kümeler halinde ve yollarda olurlardı. Aralarına katılırdık… Tıpkı onlar gibi, ceketlerimiz omuzlarımızda, onların bastıkları parkelere basmak gururu içinde, iş-güç sahibi insanlardık.”

Sokakta işçiler arasında olmaktan, lokantada  ve daha sonra bir mürettiphanede çalışıp emeğiyle ekmek parasını çıkarmaktan mutlu olsa da memleket hasretine bir yıldan fazla dayanamadı. Bir muhalifin oğlu olması hasebiyle başına gelebileceklere aldırmadan, en baştan başlamaktan korkmadan doğup büyüdüğü toprakların yolunu tuttu.  Çırçır Fabrikalarında çalıştı, dokumacılık, kâtiplik ve ambar memurluğu yaptı. İş ayırt etmeden, dürüstlükten taviz vermeden kendi yağıyla kavrulup gidiyordu. 1937 yılında Nuriye Hanım’la evlenerek yuva kurdu, 1938’de ilk çocuğu Yıldız’ı kucağına aldı. Onu kundakta bırakarak askerliğini yapmak üzere Niğde’ye hareket etti.  Hayat gailesinden okumaya fırsat bulamamış, kitapların dünyasına istediği kadar vakit ayıramamış olsa da, toplum meselelerine duyarlı bir gençti ve haksızlık karşısında sessiz kalmayı gururuna yediremeyen, vicdanının sızısını yüksek sesle haykıran bir tabiatı vardı. Açık sözlülüğü ve muhalif karakteri askerlik görevi sırasında başına iş açtı; “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçlamasıyla yargılandı ve beş yıl hapisle cezalandırıldı. Kayseri ve Adana cezaevlerinde bir süre kaldıktan sonra Bursa Cezaevi’ne nakledildi. Burada askeri isyana teşvikten hükümlü olarak kalan şair Nazım Hikmet’le tanıştı

“Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım..(..)  Bir an yüz yüze geliyoruz, sonra göz göze..Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor..Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü, yahut tanış bir yüz arandı..Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeye hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını, hazır oldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini teşrifata zorladığı aşikâr bir tarzda ciddileşmeye çalışarak: – Ben Nazım Hikmet! dedi.”

Bu tanışmanın ardından Orhan Kemal için cezaevi adeta bir okul haline dönüştü. Nazım’ın rehberliğinde felsefe, sosyoloji, tarih okudu; yıllardır içinde bir ukde olan  ilim irfan sahibi olma, olabildiğince çok şey öğrenme özlemiyle kendisini bambaşka dünyalarda buldu. Hapishaneye girmeden önce şiir yazıyordu, şiirleri bazı dergilerde yayınlanıyordu. Nazım Hikmet, onun nazımdan çok nesre istidadının olduğunu söyleyince öyküler karalamaya başladı.  Kaleminin kıvraklığına, yaşanmışlıkları ustaca kurgulayıp kâğıda dökebildiğine kendi bile şaşırdı. Türk edebiyatının en büyük romancılarından biri bu koşullarda doğdu.

1943 yılında cezası bitip, tahliye olduğunda Adana’da zor günler onu bekliyordu. Bakmakla yükümlü olduğu ailesi vardı; ekmek kelimenin tam anlamıyla aslanın ağzındaydı. Hamallık, sebze nakliyeciği, katiplik.. Ne iş bulursa çalıştı. Bir yandan hapishane günleri aklındaydı, yorgun argın işten eve geldiğinde, yazı masasının başına oturuyor, iştahla sayfalar dolduruyordu. Yazdığı öyküler dergilerde yayınlandıkça, yavaş yavaş tanınmaya başlamış, kâtiplik asıl uğraşı olmuş, üç ayrı derneğin yazı işlerini yaparak geçim sıkıntısını az da olsa hafifletebilmişti. Bu kısa sakin, huzurlu dönemde Baba Evi romanını bitirdi ve roman Varlık yayınları tarafından basıldı. Bu güzel haberin getirdiği iyimserlik fazla uzun sürmedi. 1950 yılı ortalarında çalıştığı dernekler tarafından işten çıkarıldı, Öğütçü ailesi yine maddi sıkıntıların pençesinde çıkış yolları aramaya başladı.

Romanın ilgi görmesi ve içinde hiç dinmeyen yazma isteği sonunda gözünü karartıp İstanbul’a gitmeye ve orda yazarak var olmaya karar vermesiyle sonuçlandı.  Çantasında roman taslakları, sıfırdan bir hayata başlamak üzere ailesiyle birlikte Haliç’te bir eve yerleşti. Zamanını Balat ve Fener kahvelerinde işçilerle, semt sakinleriyle sohbet ederek geçirmeye başladı. Bir yandan da  elinde kalem biriktirdiği ne varsa  kağıda döküyordu. Hayatını yazıdan başka hiçbir şeyle kazanmamaya kararlıydı, bu durum edebiyat tarihimizin en velut yazarlarından birini ortaya çıkardı. 1950 -1960 arası on yıllık zaman zarfında yirmi roman yazdı, yayınladı.  Bu romanlarda bir çoğu uzun süre çok satanlar listesinde kaldı, kuşaklar boyunca okundu, defalarca sinema ve televizyona uyarlandı. Kendi hayat penceresinden görüneni yazıyordu, akıcı bir üslup, temiz bir Türkçe kullanıyordu. Ama hiçbir zaman kelime oyunlarına, süslemenin şehvetine dalmadan sadece insana ait olanı bulup çıkarıyor, romanlarında toplumun dertlerini, sıkıntılarını, sevinç ve coşkularını gözden ırak olanı yakınlaştırırcasına okurun belleğine işliyordu. Cemile, Murtaza, 72. Koğuş ve Bereketli Topraklar Üzerinde  hem sıradan okuru hem edebiyat çevrelerini büyülemiş ve o, zamanının önde gelen yazarlarından biri olarak kabul görmüştü.

“Boşnakça bir halk türküsüydü bu. Bu türküde bir Avşar kilimindeki renklerin cümbüşü vardı. Bu türküde hasret vardı, bu türküde arzu, bu türküde aşk.. Bu türkünün motifleri Hint’de, Çin’de, Kazablanka’da, New York’da, Po Vadisi’nde, Güney Amerika Bozkırları’nda, Orta Anadolu’da da vardı. Bu türkü insanlığın hasretlerini, arzularını belirten nakışlarla işli bir türküydü…”

Kitapları ardı ardına baskılar yapıyor, sadece yurt içinde değil dış dünyada da ilgi görüyordu.  Bilhassa Doğu Avrupa ülkelerinin dillerine çevriliyor ve oralarda da okurların teveccühü ile karşılanıyordu. O dönem, telif haklarının gelişmemiş olması nedeniyle ekmeğini sadece yazarak kazananlar emeklerinin gerçek karşılığını hiçbir zaman alamıyordu.  Yazdığı onca esere,  romanlarına gösterilen yoğun ilgiye rağmen geçim sıkıntısından bir türlü kurtulamamıştı Orhan Kemal.  Yazmaktan arda kalan zamanında edebiyatçı dostlarıyla geçiriyor,  Edip Cansever, Muzaffer Buyrukçu, Ara Güler gibi isimlerle sanat, siyaset, Türkiye ve dünya hali üzerine hasbihal ediyordu. O, mizaç olarak her zaman cana yakın, görenlerin ilk bakışta, sözünden, sevgisinden emin olabileceği,  dostlarına her zaman iyilik ve emniyet  vadeden bir adamdı.

1960’lı yıllar Türkiye’de siyasi hareketliliğin hiç olmadığı kadar yoğun yaşandığı; sağda ve solda birçok siyasi partinin 1961 anayasası ile birlikte mecliste kendine yer bulabildiği bir zaman dilimiydi. Bunun dışında sokaklar hareketli, üniversiteler her zamankinden canlıydı.  Orhan Kemal, aynı hız ve şevkle yazmayı sürdürüyor, romanları peş peşe kitapçı vitrinlerindeki yerini alıyor, kısa zamanda başta üniversite gençliği olmak üzere birçok toplum kesiminin gündemine oturuyordu.  Hanımın Çiftliği, Eskici ve Oğulları, Gurbet Kuşları bu dönem en bilinen en sevilen Orhan Kemal eserleri oldu. Gurbet Kuşları’nı Halit Refiğ’le birlikte senaryolaştırdı. Refiğ’in filmi seyirciden büyük ilgi gördü. Bu deneyimle beraber Senaryo yazarlığı da Orhan Kemal’in vazgeçmediği uğraşlarından biri haline geldi.

Toplumcu dünya görüşüne bağlılığıyla bilinen yazar, düşünceleri yüzünden hapis yatmış, bir çok kereler kovuşturmaya uğramış olmasına rağmen, doğru bildiğini söylemekten hiçbir zaman geri durmadı. Türkiye İşçi Partisi’nin sık sık katıldığı toplantılarından birinde tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yapmak suçuyla hakim karşısına çıktı. Sultanahmet cezaevinde üç buçuk ay tutuklu kaldıktan sonra suç unsurunun oluşmadığına hükmedildi ve serbest kaldı. O kendi kuşağından birçok münevver gibi,  düşünceleri nedeniyle kovuşturmaya uğramaktan, hapis yatmaktan kurtulamamış, özgür, herkesin barış içinde yaşadığı bir ülke, bir dünya hayalinin karşılığında zaman zaman özgürlüğünden mahrum kalmıştı.

“Yeryüzünde insanlar ve insanların uydurma hukuku, bu uydurma hukukun tapu senetleri yokken bu topraklar gene vardı. İnsanlardan çok önce var olan bu topraklar, insanlardan önce, şimdikinden çok daha şen ve esendiler herhalde. O zamanlar da topraklar üzerinde sert rüzgarlar eserdi. Kim bilir nerelerden aldıkları tohumları bu şen ve esen topraklara getirip saçar, şen ve esen topraklar da onları bağırlarına sımsıkı alarak, yağmur ve güneşin yardımıyla çimlendirirlerdi. Çimlenen tohum boy atar, toprağın yüzüne çıkar, ürününü vererek yeryüzünü mutlu bir kardeş sofrası halinde bezerlerdi.”

Cezaevinden çıkıp yeniden özgürlüğüne kavuştuktan bir süre sonra sağlık sorunları yaşamaya başladı. 1969 yılında bir kalp krizi geçirdi, atlattı. Ama yıllar geçtikçe yorgunluğun, mücadele dolu hayatın etkilerini daha fazla hissediyordu, dört çocuğunu ve eşini yarı yolda bırakmaktan gizliden gizliye endişe duyuyordu. Hakkındaki suçlamalar kalktıktan sonra pasaport alma hakkı elde etmişti. Bir kez olsun Edirne’den dışarı çıkmak, Bulgaristan Yazarlar Birliği’nin davetine icabet edip Sofya’da Türk ve Bulgar okurlarıyla buluşmanın mutluluğunu yaşamak istiyordu. Eşi Nuriye Hanım’la birlikte yola çıktı.

Sofya’ya vardıktan bir süre sonra otel odasında fenalaştı ve hastaneye kaldırıldı. Hastanede geçirdiği iki günün  ardından 2 Haziran 1970’de hayata veda etti. “İnsan dediğin birden  ölmeli, Her şey birdenbire olmalı… Böyle ölmek isterim… Kimseye muhtaç olmadan…”  demişti ve her şey  dilediği gibi oldu. Ondan, nesiller  boyu yaşayacak bir külliyat, onurlu bir hayat kaldı geride: “Eşe Dosta Selam, inandığım doğruların adamı oldum. Böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım. Kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir…”

İsmail Sancak