“Zihnin Sınırının Ötesi” Osho
Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken bir adam koşarak gelmiş ve sert
bir şekilde ona vurmuş. Üstat yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden
yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış.
Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış.
“Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi
birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden
yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile” demiş.
Üstat da, “Bu onun sorunu, benim değil” demiş.
Siz
aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun
değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O
sizi incitemez. Bu bir duvarı yumruklamak gibidir canınız yanacaktır ama
duvar değildir sizi inciten.
Ego
sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse,
ego acıkmış hisseder. O ilgi ile yaşar. Dolayısıyla, birisi size kızgın
ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi
üzerinizdedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse sizi sevmiyorsa, o
zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azından ilgi üzerinizde
olacaktır. Fakat, kimse size hiç bir ilgi göstermezse, kimse sizin
önemli birisi olduğunuzu düşünmezse, o zaman egonuzu nasıl
besleyeceksiniz?
Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır. Milyonlarca
şekilde insanların ilgisini çekersiniz; belli bir tarzda giyinirsiniz,
güzel görünmeye çalışırsınız, çok kibar olursunuz, roller edinirsiniz,
değişirsiniz. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinizde, hemen
insanların size ilgi göstereceği yönde değişiverirsiniz.
Bu çok
derinden bir dilenciliktir. Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden
kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi
merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.
Buddha bodhi
ağacının altında oturuyor; o an dünya yok oluverse, Budha için bir şey
fark edecek midir? Hiçbir şey… Hiçbir şey fark etmemiş olacaktır. Tüm
dünya kaybolsa bir fark yaratmayacak çünkü o merkezine ulaşmıştır.
Ya
siz; şayet eşiniz kaçar, sizi boşar, başka birisine giderse tamamıyla
dağılırsınız. Çünkü o size ilgi gösteriyordu, özen gösteriyor, seviyor,
etrafınızda dolaşıyor, sizin kendinizi birisi olarak hissetmenize yardım
ediyordu. Tüm imparatorluğunuz kayboldu, siz dağılıverdiniz. İntihar
etmeyi bile düşünmeye başlarsınız. Neden? Neden karınız sizi terk edince
intihar edesiniz? Neden kocanız sizi terk edince intihar edesiniz?
Çünkü kendinize ait bir merkeziniz yok. Karınız size merkezi veriyordu;
kocanız size merkezi veriyordu.
İnsanlar bu şekilde var olurlar.Böylelikle insanlar başkalarına bağımlı hale gelir. O çok derinden bir köleliktir.
Ego
bir köle olmak zorundadır…O başkalarına bağımlıdır.Ve sadece egosu
olmayan kişi ilk defa olarak efendidir; artık o bir köle değildir.
Bunu anlamaya çalışın. Ve egoyu kendi içinizde aramaya başlayın, başkalarında değil, bu sizin işiniz değildir.
Kendinizin
ne zaman mutsuz hissedecek olursanız hemen gözlerinizi kapayın bu
mutsuzluğun nereden gelmekte olduğunu bulmaya çalışın ve her seferinde
göreceksiniz ki, sahte merkeziniz başka biriyle çatışmakta.
Siz
bir şey umdunuz ve gerçekleşmedi. Siz bir şey beklediniz ve tam tersi
oldu. Egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz. Yalnızca bakın; ne zaman mutsuz
olursanız, neden olduğunu bulmaya çalışın. Sebepler sizin dışınızda
değil. Temel neden içinizdedir ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her
zaman sorarsınız:
-Beni kim mutsuz ediyor?
-Benim kızgınlığımın sebebi kim?
-Beni kim hayata küstürüyor?
Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz.
Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın. Tüm
mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde,
egonuzda gizli. Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz
kolaylaşacaktır.
Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz
olduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz. Çünkü hiç
kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz. Ve
şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur. Ondan
vazgeçemezsiniz.
Ondan kurtulmaya çalışırsanız, “Alçak gönüllü oldum” diyen, daha zor fark edilen türden bir egonuz olacaktır.
Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur ama ölü değildir.
Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez ve
kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla!
Ego
ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey
değildir. O gerçek merkezin gölgesidir. Ve gerçekten alçak gönüllü bir
adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil. O sadece basittir. Hatta alçak
gönüllü olduğunun bile farkında değildir.
Eğer alçak gönüllü
olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır. Alçak gönüllü kimselere
bakın. Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca
insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları en sofistike
egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak
gönüllüktür.
“Ben alçak gönüllüyüm” derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler. Sizin onlara “Sen gerçekten alçak gönüllüsün” demenizi isterler. “Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil“. Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın.
Ego nedir? Ego “Kimse benim gibi değil” diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir. “Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim”
Zamanın
birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci
caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle
diyordu, “Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkârların en büyüğüyüm”
Birden, bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam
ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun
farkında değildi . Karanlıktı ve imparator da, “Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim” diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, “Durun!
Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator ‘bir hiç
olduğunu’ söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret
edersin?”
İşte ego böyle çalışır. Çok zor fark edilir.
Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız,
ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın.
Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye
çalışın.
Herkes kendi varlığından ve davranışlarından sorumludur.
Kesinlikle özgür olmayan bir dünyada, tamamen özgür yaşayabilirsin.
Sadece tek bir şeyi hatırlaman gerekiyor; Gören Görülen Değildir.
İnsanoğlu
sanki şimdiki zamanda yaşıyormuş gibi görünür, ama bu sadece bir
görüntüdür. İnsanoğlu geçmişte yaşar. Şimdiki zamandan geçer, ama
kökleri geçmişte kalır. Şimdiki zaman sıradan bilinç için gerçek zaman
değildir. Sıradan bilinç için, geçmiş gerçek zaman olup, şimdiki zaman
sadece geçmişten geleceğe bir geçiştir, sadece anlık bir geçiş.
Geçmiş
gerçektir ve gelecek de gerçektir, ama şimdiki zaman sıradan bilinç
için gerçek değildir. Gelecek, eski geçmişten başka bir şey değildir.
Gelecek sürekli olarak planlanan geçmişten başka bir şey değildir.
Şimdiki
zaman sanki yokmuş gibi görünür. Şimdiki zamanı düşündüğünde, onu
bulamazsın, çünkü bulduğun an geçmiş olacaktır. Bulamadığın andan bir an
önce gelecekteydi.
Bir Buda bilinci, uyanmış varlık için sadece
şimdiki zaman vardır. Farkında olmayan, bir uyurgezer gibi uyuyan
sıradan bilinçler için geçmiş ve gelecek gerçektir, şimdiki zaman gerçek
değildir.
Sadece uyandığın zaman şimdiki zaman gerçek olacaktır.
Geçmiş de gelecek de gerçek olmayacaktır. Bu neden böyledir? Neden
geçişte yaşarsın? Çünkü zihin, geçmişin birikiminden başka bir şey
değildir.
Zihin hafızadır: Geçmişte yaptığın her şey, düşlerinde
gördüğün her şey, istediğin ve yapamadığın her şey, hayal ettiğin her
şey senin zihnindir.Zihin, ölü bir kurumdur. Zihin aracılığıyla
baktığında, şimdiki zamanı asla bulamayacaksın, çünkü şimdiki zaman
hayattır ve hayata ölü bir aracı üzerinden yaklaşamazsın. Hayata ölü
araçlarla asla yaklaşamazsın. Hayata, ölüm aracılığıyla dokunamazsın.
Zihin
ölüdür. Zihin sadece aynada toplanan toz gibidir. Ne kadar çok toz
toplanırsa, ayna o denli az aynaya benzer. Ve toz tabakası çok kalınsa,
tıpkı sende olduğu gibi, ayna artık hiçbir şeyi yansıtmaz. Herkes toz
toplar. Hatta sadece toplamakla kalmaz, ona sıkıca tutunursun ve bir
hazine olduğunu düşünürsün. Geçmiş geçmiştir; neden hala tutunuyorsun?
Onun hakkında artık hiçbir şey yapamazsın. Geri gidemezsin, yaptıklarını
geri alamazsın. Neden hala tutunuyorsun? Geçmiş bir hazine değildir.
Ama geçmişe tutunup, onun bir hazine olduğunu düşünürsen, zihnin onu
gelecekte tabii ki tekrar tekrar yaşamak ister. Geleceğin, değiştirilmiş
geçmişinden başka bir şey olamaz- biraz rafine edilmiş, biraz daha
süslenmiş. Ama tıpkı geçmiş gibi olacaktır, çünkü zihnin bilinmeyen
hakkında düşünemez. Zihnin sadece bilineni yansıtabilir, senin
bildiklerini.
Geçmiş nedir? Geçmişte neler yaptın? Her ne
yaptıysan iyi, kötü, şunu, bunu – her ne yapıyorsan, kendi tekrarını
yaratır. Karma kuramı budur. İki gün önce öfkelendiysen, öfkelenmek için
belirli bir potansiyel yaratmış oldun: Dün tekrar öfkelenmek için.
Sonra onu tekrarladın ve öfkene, öfkeli ruh haline, daha büyük bir
enerji verdin, onu daha da köklendirdin, suladın. Şimdi bugün onu daha
da büyük bir güçle, daha çok enerjiyle tekrarlayacaksın. Ve yarın yine
bugünün bir kurbanı olacaksın.
Yaptığın, hatta düşündüğün her
hareketin, sürekli olarak sürüp gitmek için kendi yolları vardır, çünkü
varlığına bir kanal açmaktadır. Böylece enerjini emmeye başlar.
Öfkelenirsin, sonra o ruh halin geçer ve sen artık öfkeli olmadığını
düşünürsün; o zaman sorunu kavrayamamışsın. Ruh halin geçtikten sonra,
hiçbir şey olmadı. Sadece tekerlek hareket etmiştir ve yukarıda olan
tekerlek parmağı aşağı inmiştir. Öfke birkaç dakika önce yüzeydeydi, ama
artık bilinçaltına, varlığının en derilerine inmiştir. Zamanın
gelmesini bekleyecektir. Bu şekilde hareket ettiysen, onu güçlendirdin
ve yeniden hayata başlamasını sağladın. Ona gene güç, gene enerji
verdin. Bir tohum gibi toprağın altında sürekli olarak çalışarak, uygun
bir fırsat ve uygun bir mevsimi bekleyecektir ki, filizlenebilsin.
Her
hareket kendi kendini devam ettirir; her düşünce kendi kendini devam
ettiririr. Onlarla işbirliği yaptığın takdirde, onlara enerji vermiş
oluyorsun. Er veya geç bu bir alışkanlık haline gelecektir. Yapacaksın
ama yapan sen olmayacaksın. Sadece alışkanlıktan dolayı yapacaksın.
İnsanlar alışkanlığın ikincil bir mizaca sahip olduğunu olduğunu
söylerler. Bu abartı değildir. Aksine az bile. Gerçekte alışkanlıklar
sonunda birinci mizaç haline gelirler ve asıl mizaç ikincil hale düşer.
Mizaç, tıpkı bir kitabın eki veya dipnotu haline gelir ve alışkanlık ana
parça, kitabın ana gövdesi haline gelir.
Alışkanlıkların
aracılığıyla yaşıyorsun, yani alışkanlıklar temelde senin aracılığınla
yaşıyorlar. Alışkanlığın kendisi sürer; kendi enerjisi vardır. Tabii ki
enerjiyi senden alır, ama geçmişte işbirliği yaptığın gibi, şimdiki
zamanda da işbirliği yaparsın. Zamanla alışkanlık efendi haline gelir ve
sen de sadece bir hizmetçi, bir gölge. Emirleri alışkanlık verir ve sen
sadece bunlara itaat eden bir hizmetçi olursun. Bu emirlere uymak
zorunda kalırsın.
Alışkanlıklar, seni bir dizi iş yapmaya zorlar,
sen kurbansın. Tekrarladığın her hareket veya her düşünce -çünkü düşünce
de zihinde fark edilmeyen bir harekettir- gittikçe daha güçlü hale
gelir ve onların kontrolü altına girersin. Alışkanlıklarda
hapsedilirsin. Daha sonra da hapsedilen bir insanın, bir kölenin
hayatını yaşarsın. Ve bu hapis çok zor fark edilir: Alışkanlıklarının ve
koşullanmalarının ve yaptığın hareketlerin hapsidir. Bedenin her yerini
sarmıştır ve sen içinde dolaşırsın, ama yapanın sen olduğunu düşünmeye
ve kendini kandırmaya devam edersin. Öfkelendiğinde sen yaptın sanırsın.
Mantıklı hale getirerek, durumun bunu gerektirdiğini söylersin: “Kızmak
zorundaydım, aksi takdirde çocuk kötü yola sapardı; kızmasaydım, işler
sarpa sarardı, ofis kaos içinde olurdu, hizmetçiler dinlemezdi; işleri
idare etmek, çocuğu disipline sokmak için kızmak zorundaydım. Eşimi yola
getirmek için kızmak zorundaydım.” Bunlar mantıklı bahaneler. Egon bu
şekilde hala senin patron olduğunu düşünmeye devam eder, ama değilsin.
Öfke eski kalıplardan, geçmişten gelir. Geldiğinde ise ona bir mazeret
bulmaya çalışırsın.
Bazı zamanlar, hiçbir neden yokken üzüntü
ortaya çıkar ve bazen kendini mutlu hissedersin, bazen de coşkulu,
kendinden geçmiş olursun. Bütün toplumsal ilişkilerden yoksun, tam bir
konfor içinde izole edilmiş, her ihtiyacı karşılanan insan da senin
ilişkilerinde yaşadığın tüm bu ruh hallerinden geçer. Bu demektir ki,
bazı şeyler senin içinden geliyor ve sen bunları bir başkasına mal
ediyorsun. Bu mantıklı bir açıklamadır. Kendini iyi hissedersin, kendini
kötü hissedersin ve tüm bu duygular kendi bilinçsizliğinden, kendi
geçmişinden gelir. Senin dışında hiç kimse bunlardan sorumlu değildir.
Hiç kimse seni öfkeli yapmaz ve hiç kimse seni mutlu yapamaz. Kendin
mutlu olursun, kendin kızarsın ve kendin üzülürsün. Bunu anlamadığın
sürece hep bir köle olarak kalacaksın.
“Bana ne olursa, kayıtsız şartsız ne olursa, bundan ben kendim sorumluyum. Ben sorumluyum, kesinlikle”
diyebildiğin anda, kendi özünün hakimiyetini eline geçirirsin.
Başlangıçta bu seni çok, ama çok üzecek ve canını sıkacaktır, çünkü
sorumluluğu başkalarına atabildiğin sürece, yanlış yapmadığın için
kendini daha iyi hissedersin. Sorumlu olduğun için ise çok sıkıntılı
bir ruh haline gireceksin, çünkü daima mutlu olmak istediğini
düşünmüşsündür. Öyleyse mutsuzluğundan nasıl sorumlu olabilirsin ki?
Daima büyük bir mutluluk istedin, öyleyse kendi kendine nasıl
kızabilirsin? Bu nedenle de sorumluluğu başkalarına atıyordun.
Sorumluluğu başkalarına atmaya devam edersen, daima bir köle olarak
kalacağını unutma, çünkü hiç kimse karşısındakini değiştiremez.
Karşındakini nasıl değiştirebilirsin ki? Hiç kimse karşısındakini
değiştirmiş mi? Dünya da yerine gelmeyen en büyük dileklerden biri,
karşındakini değiştirmektir. Bunu bugüne kadar hiç kimse başaramamıştır.
Bu imkansızdır, çünkü diğeri de kendi doğrularıyla yaşar onu
değiştiremezsin. Sorumluluğu karşındakinin üstüne atmaya devam
ediyorsun, ama onu değiştiremezsin. Sorumluluğu başkalarına attığın için
de asla asıl sorumluluğun sende olduğunu göremeyeceksin. Temel
değişiklik senin içinde başlamalıdır.
İşte şöyle tuzağa düşersin:
Bütün hareketlerinden, bütün ruh hallerinden sorumlu olduğunu düşünmeye
başladığın anda, başlangıçta depresyon geçirirsin. Ama bu depresyonu
aşabilirsen, kısa bir süre sonra güneşi görürsün, çünkü diğerlerinden
kurtuldun; artık tek başına çalışabilirsin. Özgür olabilirsin, mutlu
olabilirsin. Tüm dünya mutsuz ve bağımlı olsa da fark etmez. Aksi
takdirde bir Buda nasıl mümkün olabilir? Ve bir Patanjali nasıl mümkün
olabilir? Ben nasıl mümkün olabilirim? Tüm dünya aynıdır. Krişna’nın
dünyası da tıpkı senin dünyan gibidir, ama bir Krişna dans etmeye ve
şarkı söylemeye devam eder, çünkü özgür kalmıştır. Ve ilk özgürlüğü,
sorumluluğu başkalarına atmaktan vazgeçmektir; ilk özgürlük, sorumlu
olanın sen olduğunu bilmektir. O zaman birçok şey mümkün olabiliyor.
Karma
felsefesi, sorumlu olanın sen olduğu üzerine kuruludur. Geçmişte ne
ektiysen, onu biçersin. Neden ve sonuç arasındaki bağlantıyı takip
edemeyebilirsin, ama sonuç buradaysa, nedeni de senin içinde bir
yerlerde olmalıdır.
Sana ne olursa olsun -diyelim ki üzüntülüsün-
sadece gözlerini kapat ve üzüntünü seyret. Seni götürdüğü yere git, daha
derinlere in. Kısa bir süre sonra nedenine ulaşacaksın. Belki uzun bir
yolculuk yapmak zorunda kalacaksın, çünkü bütün hayatın söz konusudur;
ve sadece senin hayatın değil, birçok başka hayat söz konusudur. Kendi
içinde canını acıtan birçok yara bulacaksın ve bu yaralar yüzünden
kendini üzüntülü hissedersin. Onlar üzüntülüdür. Bu yaralar henüz
kurumamıştır. Canlıdırlar. Kaynağına geri gitme, etkiden nedenine gitme
yöntemi, onları iyileştirecektir. Nasıl mı iyileştirecektir? Neden mi
iyileştirecektir?
Ne zaman geriye gitsen, vazgeçtiğin ilk şey
sorumluluğu başkalarına atmaktır, çünkü sorumluluğu başkalarına
attığında dışarı çıkarsın. O zaman işlemin tamamı yanlıştır. Nedeni bir
başkasında bulmaya çalışırsın: “Eşim neden bu kadar edepsi” diye
örneğin. O zaman “neden” eşinin davranışlarına nüfuz etmeye devam eder.
İlk adımı atlamışsındır ve işlemin tamamı yanlış olur.
Neden
mutsuzum? Neden öfkeliyim? Gözlerini kapat ve derin bir meditasyona
dal.Yere yat, gözlerini kapat, bedenini gevşet ve neden öfkeli olduğunu
hisset. Eşini unut gitsin; bu sadece bir bahanedir- A, B, C, D ne olursa
olsun, unut gitsin. Sadece kendi içinde daha derinlere in; öfkeye nüfuz
et. Öfkeyi bir nehir gibi kullan; öfkenin içinde akacaksın ve öfken
seni içeriye doğru götürecek. İçinde çok zor fark edilir yaralar
bulacaksın.
Eşin edepsiz görünüyordu, çünkü içinde zor fark edilen
bir yaraya, canını acıtan bir şeye dokundun. Hep güzel olmadığını,
yüzünün çirkin olduğunu düşünüyordun ve bu içinde bir yaraya neden oldu.
Eşin edepsizse, sana hep yüzünü fark ettirecektir. “Git aynaya bak”
diyecektir. İşte o zaman bir şeyler acımaya başlar. Eşini
aldatmışsındır, o da sana sürekli hesap soracaktır, “Neden o kadınla o kadar çok güldün? Neden şu kadınla o kadar mutlu oturuyordun?”
diye. Yine bir yaraya dokunulmuştur. Aldattın, suçlu hissediyorsun.
Yara canlı. Gözlerini kapat, öfkeni hisset, bütünüyle meydana gelmesine
izin ver ki, ne olduğunu tamamen görebilesin. Sonra enerjinin
yardımıyla geçmişe doğru git, çünkü öfken geçmişten gelir. Tabii ki
gelecekten gelemez. Gelecek henüz gelmemiştir. Ayrıca şimdiki zamandan
da gelmez.
Karma’nın olaylara bakış açısı budur: Gelecekten
gelemez, çünkü gelecek henüz gerçekleşmemiştir. Şimdiki zamandan
gelemez, çünkü henüz ne olduğunu bilemiyorsun. Şimdiki zamanı sadece
uyanmış olanlar bilir. Sen sadece geçmişte yaşıyorsun, öyleyse
geçmişinden bir yerlerden gelmek zorundadır. Yara hafızanda bir yerlerde
olmalıdır. Geri git. Orada sadece bir tek yara değil, birkaç yara
olabilir. Küçük, büyük yaralar. Daha derine git ve ilk yarayı bul;
öfkenin asıl kaynağını. Denersen, bulabilirsin, çünkü oradadır. Bütün
geçmişin oradadır. Tıpkı bir film rulosu gibidir, yuvarlanmış içeride
bekliyordur. Ruloyu aç ve filmi seyretmeye başla. Prati-prasay işlemi
budur. Kökteki nedene geri gitmek anlamına gelir. Ve bu işlemin
güzelliği şudur: Bilinçli olarak geri gidebilirsen, bilinçli olarak bir
yarayı hissedebilirsen, yara anında iyileşir.
Neden mi iyileşir?
Çünkü yara bilinçsizlik, bilinmezlik tarafından yaratılmıştır. Yara,
inkarın, uykunun bir parçasıdır. Bilinçli olarak geri gider ve yaraya
bakarsan, bilinç iyileştirici bir güç haline gelir. Geri gitmek,
bilinçsiz olarak yaptığın şeylerin üzerine bilinçli olarak gitmek
anlamına gelir -Sadece bilincin ışığı iyileştirir. O iyileştirici bir
güçtür. Bilinçli yapabildiğin her şey iyileştirilebilir ve artık
acımayacaktır. Geriye giden insan, geçmişi serbest bırakır. O zaman
geçmiş artık çalışmıyordur; geçmiş artık onu sıkıca tutamıyordur ve
geçmiş bitmiştir. Geçmişin artık varlığında bir yeri yoktur. Ve geçmişin
varlığında bir yeri kalmadıktan sonra, şimdiki zamanda yaşayabilirsin,
daha önce hiç olmadığı gibi. Yere ihtiyacın vardır; geçmiş içini o kadar
çok doldurmuştur ki tıpkı ölü şeylerden oluşan bir hurdalık gibi…
Şimdiki zaman gidecek yer bulamamaktadır. Hurdalık, gelecek hakkında
hayal kurmaya devam eder. Böylece hurdalığın yarısı artık olmayan
şeylerle, yarısı da daha henüz olmamış şeylerle doludur. Ya şimdiki
zaman? Sadece kapının önünde bekler. Bu nedenle şimdiki zaman geçmişten
geleceğe bir geçişten başka bir şey değildir, sadece anlık bir geçiştir.
Geçmişi
bir kenara bırakmadığın sürece bir hayalet gibi yaşarsın. Yaşamın
gerçek değildir, var değildir. Geçmiş senin aracılığınla yaşar, ölüler
seni avlamaya devam eder.
Geri git. Ne zaman bir fırsatını
bulursan, sana ne zaman bir şeyler olursa: Mutluluk, mutsuzluk, üzüntü,
öfke, kıskançlık, gözlerini kapat ve geri git. Kısa bir süre içinde
geriye yolculuk etme konusunda etkin olacaksın. Kısa bir süre sonra
zamanda geriye yolculuk yapabileceksin ve birçok yara açılacaktır. Bu
yaralar içinde açıldığında, bir şey yapmaya kalkma. Bunu yapmana gerek
yoktur. Sadece seyret, bak izle. Yara oradadır. Sadece seyret, seyredici
enerjini yaraya ver, ona bak. Yargılamadan ona bak, çünkü yargılarsan
“bu kötü, bu böyle olmamalı” dersen, yara tekrar kapanacaktır. O zaman
tekrar gizlenmek zorunda kalacaktır.
Kınama, takdir etme. Sadece
bir tanıksın, ilgisi olmayan bir seyirci. Reddetme. “Bu iyi değil” deme,
çünkü bu da bir reddetmektir ve bastırmaya çalışırsın. İlgisiz kal.
Sadece seyret ve bak. Merhametle bak ki, iyileştirme gerçekleşsin.
İlgisiz, merhametli bir bilinç, yaranın üzerine geldiğinde, yara yok
olur, buharlaşır. Neden diye sormaz. Sadece doğaldır, nasılsa öyledir,
nasıl oluyorsa öyledir. Bunu söylüyorsam deneyimlerime dayanarak
söylüyorum. Dene ve bu deneyimi sen de kazan. Yolu budur.
Geçmişe
geri git. Geçmişe geri git dediğimde, geçmişi hatırla demek istemiyorum.
Hatırlamak işe yaramayacaktır; hatırlamak güçsüz bir işlemdir.
Unutulmaması gereken ayrım şudur: Hatırlamak hiçbir işe yaramaz, hatta
zararlı bile olabilir. O yüzden tekrar yaşa. Bunlar birbirinden tamamen
farklı şeylerdir. Farkı çok bari değildir ve anlaşılması gerekir. Bir
şeyi hatırla: Çocukluğunu hatırla. Çocukluğunu hatırlarken burada ve
şimdide kalırsın. O çocuğa dönüşmezsin. Hatırlayabilirsin, gözlerini
kapatıp, hatırlayabilirsin ve yedi yaşındaki bir çocukken bahçede
koştuğunu hatırlayabilirsin, görebilirsin. Sen buradasın ve geçmiş bir
film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer: Koşuyorsun, o çocuk koşuyor
ve kelebeği yakalamaya çalışıyor. Sen görensin ve çocuk nesnedir. Hayır,
bu doğru değil; bu hatırlamadır. Güçsüzdür, yardım edemez.
Yaralar
daha derindir. Hatırlamakla iyileşmezler ve hatırlamak, bilinçli zihnin
bir parçası olarak kalır. Çok ama çok önemli olan her şey
bilinçsizlikte saklıdır. Bu yüzden sadece yararsız şeyleri hatırlarsın
ya da sadece zihninin kabul ettiği şeyleri hatırlarsın. Kötü olan,
çirkin olan ne varsa, hepsi bilinçsizliğe itilmiştir, çünkü egon onlara
bakmak istemez. Bütün kötülükler unutulmuştur ve bütün mutluluklar
hatırlanır. Mutluluğu bağrına basmaya ve kötülükleri unutmaya devam
edersin. Bu bir seçimdir. Bu nedenden dolayıdır ki, herkes daha sonra
çocukluğun bir cennet olduğunu söyler, çünkü yanlış olan her şeyi
unutmaya çalışmışsındır. Çocukluğun, senin onu hatırladığın şekilde
gerçek değildir, kurgudur. Egon tarafından yaratılmış bir kurgudur.
Böylece hatırladığın zaman mutlu olayları hatırlayacaksın, mutsuz
olanları değil. Tekrar yaşadığında ise tamamını tekrar yaşıyorsun:
Mutlusunu, mutsuzunu hepsini.
Tekrar yaşamak nedir? Tekrar
yaşamak, tekrar o çocuk haline gelmektir. Çocuğun bahçede nasıl
koştuğuna bakmak değil, o bahçede koşan çocuk haline gelmektir. Seyirci
olma, kendin ol. Bu mümkündür, çünkü o çocuk hala senin içinde var, hala
senin bir parçandır. Tabaka tabaka yaşadığın her şey senin içinde
vardır. Çocuktun, o orada; sonra genç oldun, o da orada; ve yaşlandın, o
da orada. Her şey burada, katman katman.
Gözlerini kapat, yere
yat ve geriye git. Bunu kolayca deneyebilirsin. Bu hüneri
geliştirebilirsin. Her gece yatağına yatıp, sabaha doğru geri
gidebilirsin. Yatağa yatmak en son şeydir-Onu ilk haline getir ve şimdi
geriye doğru git. Yatmadan önce ne yaptın?-Bir bardak süt içtin; tekrar
al, tekrar yaşa. Eşinle kavga ettin; tekrar yaşa. Yargılama, çünkü şu
anda yargılaman gerekmez. Olmuştur. İyi veya kötü deme, değerlendirme
yapma. Sadece tekrar yaşa, o olmuştur. Geriye gidiyorsun: Sabahın erken
saatinde seni uyandıran saatin alarm sesi; onu tekrar dinle. Sadece git
ve saati geri çevirerek , günün her anını tekrar yaşamaya çalış. Kendini
çok ama çok canlanmış hissedeceksin ve çok güzel bir uykuya dalacaksın,
çünkü günle işin bitmiştir. Artık o gün sana asılmıyor. Onu bilinçli
bir şekilde tekrar yaşadın.
Gün boyunca bilinçli olmak zordu; o
kadar çok şeyle boğuşmak zorunda kaldı ki. Ve artık pazara
götürebileceğin bilincin kalmadı. Ama bilinçsizliğin markete, dükkana,
olaylar dünyasına götürecek kadar bilincin yok. Tekrar eski uyurgezer
alışkanlığına geri dönersin. İnsan farkındaysa, anı yaşar, geçmişi
değil. Aradaki fark budur: Geçmişte yaşarsan, gelecek yaratılır ve
Karma’nın çarkı döner. Şimdiki zamanda yaşıyorsan, Karma’nın çarkı
yoktur. Üstesinden gelmişsindir, içinden çıkmışsındır. Hiçbir gelecek
yaratılmaz. Şimdi ki zaman, asla gelecek yaratmaz, sadece geçmiş
geleceği yaratır. O zaman yaşam, geçmişin devamı olmadan anlık bir
fenomen haline gelir. Bu anı yaşarsın. Bu an geçti mi, başka bir an
gelir. Bir diğer anı yaşarsın, ama geçen o an sayesinde değil,
farkındalığın, tetikte oluşun, duyguların, varlığın sayesinde. O zaman
endişe yoktur, rüyalar yoktur, gelecekle ilgili hayaller, geçmişten
gelen içki sersemliği yoktur. İnsan sadece ağırlıksızdır; uçabilir.
Yerçekimi anlamını kaybeder. Geri dönmeye ihtiyaç duymaz. Geri gelinecek
yer yoktur. Geri dönüşü olmayan noktaya ulaşılmıştır.
İnsan, tam
farkındalıkla şimdiki zamanda yaşıyorsa -ki tam farkındalıkla başka bir
yerde yaşayamazsın, çünkü farkında olduğunda sadece şimdiki zaman kalır;
artık geçmiş, gelecek yoktur; tüm hayatın şimdi olan bir fenomene
dönüşür -İşte o zaman hiçbir Karma, Karma’nın tohumu bile birikmez.
Bağlarından, kendi yarattığın bağlarından kopmuşsundur. Gerçekten de
özgür olabilirsin. Bu içsel bir fenomendir: Bağlarından kurtulmak.
Kesinlikle özgür olmayan bir dünyada, tamamen özgür yaşayabilirsin. Bir
hapishanede olsan bile fark etmez, çünkü bu tamamen içsel bir tutumdur.
İçsel tohumların kırılmışsa, özgürsündür. Buda’yı bir mahkum haline
getiremezsin. Onu hapse atsan bile bir mahkum haline getiremezsin. Orada
yaşayacaktır, ama tamamen farkında olarak yaşayacaktır. Tamamen
farkındaysan, daima özgürsündür. Farkındalık özgürlüktür; farkında
olmayış bir bağdır.