6 Şubat 2017 Pazartesi

İstilacı, mütecaviz, saldırgan olan emperyalist devletler; yerküreyi kendilerinin malikânesi kabul etmekte ve insanlığı, kendi hırslarını tatmin için çalışmaya mahkûm esirler olarak görmektedir... Sadece meşru savunmalarını yapan milletleri kendi yurtlarında tutsaklığa düşürmek istiyorlar, zulüm yapıyor, baskılar uyguluyorlar.





Efendiler!
Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olurdu. Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza mani olabilecek şahsi rütbeleri, mevkileri de genel şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğrunda feda ettik. Bunu anlamayıp da milleti hala kendi kafalarının keyfine göre idare etmeye kalkışan kuvvetler birer beladır. Bela çekmeye de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır.
1919


Kristjan Jarvi - Philharmonie Berlin, Baltic Sea Youth Philharmonic


PATHETIQUE

Sıcak sıcak sıcak sıcak
Oturmuşum otların üzerine
Eski bir tiyatronun ortasındayım
Saydam bir sarkaç gibi sallanıyorum durduğum yerde
Buhardan ve güneş kokularından.

Uzanıyorum toprağa yüzükoyun
Papatyalar sırtlarını dönmüş çançiçeklerine
Ne bir kımıltı var, ne bir ses
Ne de bir düşünce, bir anımsama işte
Diyorum, yaşamıma dadanan bir an bu
Sophokles Aiskhylos’a dargın belki de.

Sonrası Kalır

İşte Sessizlik Sesimizle Buluşuyor

İşte sessizlik sesimizle buluşuyor,
Farkında olmasak da.
O şarkılar üzünç iklimi,
Harfler, harfler, harfler,
Harflerin yarattığı bir mutluluk bu..

İşte sessizlik sesimizle çarpışıyor,
Tam karşında tutkunluk,
Tam karşımda bir gül,
Tam karşında özlem,
Tam karşımda vurgunluğum,
Tam karşında süvarin,
Tam karşımda sevinç,
Karşı karşıya aşk..

Sözcüklerin taşıdığı duygular,
Değiştiriyor insanı ne yapsan.
Gözlerin görmeye başlıyor,
Kulaklarım işitmeye,
Yüreklerimiz çarpmaya, coşkulu,
Yorgunluk, unutkanlığa yazdırıyor kendini.

Ben kılıncımı bıraktım,
Sen kalkanını,
Pusatsız kaldık işte..

Aşk, aşk, aşk
Yengisi gövdesine saklı,
Yenilgisi de...


Zulümname




Kıvrıla kıvrıla dönen tel örgüleriniz
Daha çok okuma
Daha çok öğrenme
Daha çok üretme
Aşkıyla dolu
Gümüş tepsinin desenleridir bize.

O tel örgülerle
İlle de bir sınır çiziyorsanız
Onlar sizin düşüncelerinizin
Sizin ufkunuzun sınırlarıdır...


Çünkü zaman yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir.


Bir insanın çok dostu olabilir ama insan, onların içinden bazılarını kendine daha yakın bulur ve onları daha çok sever.

İnsanlar kendilerini korkutan şeylere daha çabuk inanıyorlar.

Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar,taa yüreklerinde hissettiler. Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu. Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe,zaman azalıyordu.

Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır.
Herkesin bunda bir payı bulunur ve herkes onu bilir
ama pek az kimse bu konuya kafa yorar. Çoğu kimse
onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük
sır zamandır.Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır ama
bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyibilir ki bazen
bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken bazen de
göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip
kısalığı uzunluğu o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır.

Bazen öyle anlar olur ki, hiçbir şeyin değeri kalmaz. Bu duyguyu herkes bilir.

Artık öğrendiği bir şey vardı: Başkalarıyla paylaşılmayan zenginlikler insanı mahvediyordu.

İnsanların zamanına hükmedenin gücü sınırsız olur.

An diye bir şey kalmıyor. Ya geçmiş oluyor ya da gelecek. Örneğin şimdi, bu anda ben konuşurken an geçip gidiyor. Geçmiş oluyor! Evet, şimdi anlıyorum ne demek istediğini, 'sen tam onu görüyorum derken, bakarsın ki kardeşi görünmüştür.' Artık ötekileri de iyice anladım. Üç kardeşten daima yalnızca birisinin var olmasını. Yani, ya şimdidir, ya geçmiştir ya da gelecektir. Ya da hiçbiri. Çünkü biri olmadan diğerleri de olamaz! Bütün bunlar insanın başını döndürüyor!


Şiir bu işte .Sevilen insanın eylemi, sevilen insanın tanımlaması.


Bana kalırsa düşler içinde yaşayıp yaşamamaktan,gerçekçi olup olmamaktan daha önemli bir şey varsa,o da daha iyi bir dünyanın özlemini duymaktır.Önemli insanlar bu özlemi duyanlar,yaşatanlardır.

Niye tuhaf olsun?Ormanlarda olup bitenle büyük kentlerde olup bitenleri karşılaştır.Gördüğün değişiklik ne?İkisinde de eş yasalar,eş yöntemler geçerli.Güçlüler,güçsüzlerle besleniyor.Sen ne sanıyorsun yaşamayı?Kaplanlarla bir arada yaşadığını düşünmeye alıştır kendini. Bak nasıl daha açık anlamaya başlayacaksın çevrende olup bitenleri.

Şiir bu işte . Sevilen insanın eylemi,sevilen insanın tanımlaması. Bu dünyadan aşkla geçenlerin,önceden aşkla geçenlere,sonradan aşkla geçeceklere selamı.


Michael Jackson - Heal The World


Anlat Derdi Çocuk







Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Büyüdü. Babası yine de elinden tutuyor. İçinde bir
türlü büyümeyen çocukluğunun
elinden. İçinde bir türlü dinmek bilmeyen deniz
sevgisinin elinden. Doğa sevgisinin
elinden. Tarih sevgisinin elinden. İnsanlık sevgisinin
elinden.
Şimdi, ikisi de, birbirlerinin ellerini daha bir sımsıkı
tutuyorlar, betonla çoraklaşan,
bilisizlikle boğazlanan ağaçların gözyaşlarını
yüreklerinde duyumsayarak. Daha bir
sımsıkı. Elimi tut, bırakma, demeden.


Öfke çılgınlıkla başlar ve pişmanlıkla biter.


Sizden daha az mesut olan birine asla saadetinizden bahsetmeyin.

Her şeyin ölçüsü insandır.

Kendisiyle yalnız kalamayan, diğerleri ile bütünleşemez.

Çok şey bilme akıllı olmayı öğretmez.

İnsan diğer varlıkların acımasız yok edicisi olduğu sürece sağlık ya da barış nedir bilmeyecektir. İnsanlar hayvanları katlettiği sürece birbirlerini öldürecekler. Cinayet ve acı tohumları eken sevinç ve sevgi biçemez.

Çok parlak olan gençlerin pek çoğu, ne kendileri ne de yaşadıkları dünya için hiçbir şey başaramadılar. Çünkü bir şeye başlama cesaretini asla gösteremediler. Başla! Başla! Başla!

En eski ve en kısa kelimeler olan 'evet' ve 'hayır' konuşulurken en çok düşünülerek kullanılması gereken kelimelerdir.

Sebebini bilmediğin hiç bir hareketi yapma ve bilmediğini de öğren. Bu senin için yaşama sevincinin kurallarından biridir.

İnsanlar hayvanları öldürüp yedikçe, dünya üzerinden cinayet, kan dökme ve savaşlar kalkmayacaktır.

Yalnız da olsan , başkalarıyla da olsan utanılacak bir hareket yapma.

Ya susmak, ya da suskunluktan daha kıymetli bir söz söylemek gerekir.

Dostlarımla beraber olduğum zaman yalnız değilim. O dakikadan sonra da iki kişi değiliz.

Dalkavukları yanında tutmamalısın, Çünkü düşmanlardan daha tehlikelidirler.

Sana övgüler yağdırdıkları zamandan çok seni eleştirdikleri zaman sevin.

Hiç kimse kendine hakim olamadığı sürece, özgür olamaz.

Altın ateşle, kadın altınla, erkek de kadınla erir.


Rüzgar




 

Zamanla


Düşününce uzaklarda olduğunu
öyle uzuyor ki zaman...
Bugün ne?
Hafta bitti bile.
Bana sorarsan daha günler var.
Ne acı
günlerle ölçülüyor ayrılıklar.

Duyunca uzaklarda olduğunu
öyle duruyor ki zaman...
Saat kaç?
Gün bitti bile.
Bana sorarsan daha saatler var.
Ne tuhaf
saatlerle ölçülüyor ayrılıklar.

Bilince uzaklarda olduğunu
öyle ağırlaşıyor ki zaman...
Güneş doğdu mu?
Sabah bitti bile.
Bana sorarsan birkaç dakika var.
Ne korkunç
dakikalarla ölçülüyor ayrılıklar.

Yoksulluk


“Mahalle Mektebi uzak…Kış, soğuk, kar…
Paltom yok…
Üşüyorum, ellerim donuyor.

Annem haki renkli kalın bezden bir çanta dikti bana.
Kitabımı, defterimi çantama koyuyorum.
Soğukta elim üşüdüğünden çantayı tutamazdım, kolumun altına
sıkıştırırdım; soğuktan korunmak için elimi de çantanın altına alırdım.

Okul dönüşü eve gelince ellerim sızım sızım sızlar…Bir akşam, eve geldim yine, annem: “Çantan nerde?” dedi.
Eğilip kolumun altına baktım, çanta yok…Yolda, soğuktan elim uyuşmuş, parmaklarım duyarlığını yitirmiş, çantanın düştüğünden haberim bile olmamış. Dönüp baktım, aradım geçtiğim yolları; çanta yok…

Babam bu olayı, sonraları çok başka türlü anlatırdı: “Yepyeni bir çanta almıştım…
çok pahalı bir çanta…Çok güzel bir çanta…Sağlam çanta…
Üç gözü vardı çantanın…Hem de kilidi vardı çantanın…
O güzelim çantayı taşıdığı ilk gün yolda düşürmemiş mi elleri üşüyüp de…
Vah benim oğlum…‘Çantan nerde?’ diye sorup da kolunun altında göremeyince çantayı, başladı ağlamaya…
‘Ağlama oğlum, ben sana daha iyisini alırım’ dedim. Daha güzel bir çanta aldım…“

Babam böyle anlatırdı; anlata anlata, bu anlattıklarına iyice inanmıştı.
Babam, içinden geçenleri, dileğini anlatıyordu.
Dileğini olmuş sanıp, inanarak anlatıyordu.
Hiç bir zaman: Baba öyle değildi diyemedim.

O, gülerek anlatırdı, ben de gülerek dinlerdim.
Çoğumuz kendi suçumuzmuş gibi yoksulluğumuzdan utanırız.
Ben de yıllarca yoksulluk ayıbımdan utandım, taa yazar olana dek…Çoğunluğun yoksul olduğu ülkede, yoksulluğun değil, varlıklılığın daha utanılası olduğunu yazarlığa başlayınca anladım.”


Hayatın Sessizliğinde


Yitirilmiş bir ormanın suskunluğunda dolanacaktım ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında. Defalarca kendimi aramaya gidecek, bulduğumda ardımsıra bırakmak zorunda kalacaktım, geriye dönebilmek için.
*
Aniden saplanan bir sancı gibi şiddetlidir duyduğun özlem. En suskun anında bile diğer sesleri unutturan çağrısı gibi tenin.
*
İnsan yüreği bir aynadır derlerdi eskiden. Sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan taşla yaşıt bir ayna. Elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. Aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle… Belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya… Boşluğun umursamaz elinde.
*
Kentin acımasız, sağır, granit profiline, benim imgem karışıyor, kurşuni denize akan bir yeraltı ırmağı gibi. Hatlarını, ayrıntılarını, ifadelerini yitirmiş, bir insanın ovalliğinden başka hiçbir şeyin seçilemediği, lekeler içindeki hikayesiz yüzüm.
Daha yalın, yoksul ve sığ mı gerçek dünya, bütün bu yansımalardan: imgelerden, sözcüklerden, ışıkla dansından gölgelerin? Yoksa daha derin, karmaşık ve gizemli mi?
*
Irmağın ortasını çoktan geçtim, geri dönemeyeceğim kadar uzaklaştım dünün kıyılarından. En soğuk, dipsiz, anaforlu yerindeyim zamanın, akıntıya kapılmış, ağır ağır sürükleniyorum, yarın diyeceğim – henüz değil, daha sonra yarın diyeceğim- şimdilik ufuktaki bir kırbaç izini andıran kızıllığa doğru.
*
Gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne, konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde.
*
Gidilmemiş yerlerin, okunmamış kitapların, yerine getirilmemiş sözlerin, dilimin ucuna takılıp kalmış cümlelerin pişmanlığını duyuyorum en çok.
*
Bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktadır.
*
Bazen bir düşten uyanır gibi hayatımdan uyanmayı bekliyorum, ama inan, sözünü ettiğim ölüm değil gene.
*
O zamanlar masumdum, çünkü canım acıyor ama bir suçlu aramıyordum.
*
Tek bir sözcük için bile sonsuz bir bakış gerekir… Ben diyebilmek için sonsuz bir bakışla bakmak gerekiyor dünyaya.
*
Dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil.
*
Reçetelerim yok ne kendim, ne toplum, ne de hayat için.
*
Pazar günleri çarçur edilmek içindir… çünkü aslında diğer günleri çarçur ettiğimizi ancak böyle unutabiliriz.
*
İnsanlar. Sabırlı, neşeli, temkinli, dertli, aceleci, yorgun… Gün için gereken yüz ifadelerini daha sabahtan takınmış, çatışmalara, pazarlıklara hazırlar. İnsan hep dünyayı henüz paylaşımı yapılmamış bir arazi sanmak, başkalarının oyunlarında rol kapmak için çabalamak zorunda galiba.
*
Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil. Kan rengi, utanç rengi, tokat rengi, çok lekeli.
*
El sözcüğünün bir anlamının yabancı oluşu, el ve beden arasındaki kopukluğa işaret ediyor olabilir mi?
*
Yalnızca çöle bakmayı bilenler, hiçliği bu denli derinleştirebilenlerdi.
*
Taş gibi hızla batarken, halka halka kıyıya vurmayı başarman gerekiyor, en uzak sınırlara doğru açılmayı.
*
Belki hayat dediğimiz budur yalnızca, bilmediğin bir şeyin peşinde koşadurmaktır, adlandıramadığın için çağıramadığın.
*
Peri masallarına kanmıyor artık. Karanlık sokaklarda tek başına yürüyebiliyor, yediği şamarlarla böbürlenmiyor.
*
Kendiliğinden bulacaksın yaşama giden yolu, bir körün evinin yolunu bulması gibi. Ağır ağır, el yordamıyla, alışkanlıkla.
*
İşte bu da benim hikayem…Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey.