10 Şubat 2022

Yasa Yaparak Hukuk Devleti Olunur Mu?

 

Hukukun tarihsel gerçekliğine baktığımızda Roma döneminden bu yana norm koyarak toplumsal düzenin sağlanacağı tahmin edilmiştir. Ağırlıklı olarak bu yöntemin başarılı olduğu kanaatinde olsak da faşist dikta rejimlerde bu yöntem tam tersine hukuk devleti adı altında birçok suçu örtmek için kullanılmıştır.

Şöyle bir 1500-1600 yıl öncesine küçük bir yolculuk yaptığımızı varsayalım. Dönemin Doğu Roma İmparatoru Justinianus Roma hukukunun temel altyapısını sağlamlaştırmak ve gelecek nesillere derli toplu bir hukuk birikimi bırakmak amacıyla Corpus Iuris Civilis adında bir kitap hazırlatmıştır. İmparator bu kitap ile hukukun belli bir çerçeveye yerleşmesini ve yazılı hukukun, dolayısıyla kanunlaştırma hareketlerinin başlamasına öncülük etmiştir. Böylece yazılı normlarla birlikte hukuki güvence ve öngörülebilirlik sağlanacak, bununla beraber toplumsal yaşama hukukun etkisi bir hayli hızlı bir şekilde adapte edilecekti. Nitekim bu ekseriyetle başarılı da olmuştur.

Ancak toplumun genişlemesi, farklı inanç ve gelenekler nedeniyle ayrışması, gelişen haberleşme ve teknoloji çağı artık tek başına yasa yapmanın yeterli olmadığını gözler önüne sermiştir. Zaman zaman dünyada artan faşist yönetimler hukukun bu olumlu yönlerini suçlarına perde çekmek amacıyla hukuku bir amaç değil araç olarak kullandılar. Yasa yaparak fiillerini meşrulaştırdılar. Bunun en güzel örneği ise Adolf Hitler Almanyası’nda yaşanmıştı. Hitler 1934 yılında bir ceza kanunu yürürlüğe koydu. Alman ceza kanununda ‘’ihanet suçu’’ ismiyle yeni bir ceza türü ortaya çıkardılar. İhanet suçu kapsamında ise Nazi karşıtları suçlanarak cezalandırıldılar.

Bir diğer örnek ise daha da çarpıcı olarak karşımıza çıkıyor. 17 Nisan 1925 İtalya seçimlerine bir göz atalım. Mussolini’nin önderlik ettiği faşist parti 4.5 milyon oy alarak iktidara geldi. Bu oyların büyük çoğunluğu tartışmalara neden olmuştu. Çünkü ölülere ve ülkeyi terk edenlere oylar kullandırıldığı konuşuluyordu. Ancak her şeye rağmen ‘‘Demokrasi’’ ile yönetilen İtalya’nın başında artık faşist bir yönetim vardı. Mussolini iktidarının her ne kadar konuşulması gereken birçok yanı bulunsa da bizi ilgilendiren esas noktası çıkardıkları bir yasaya ilişkin. Faşist irade ülkeyi yönetmeden önce ilk iş olarak seçim sisteminin yapısında değişikliğe giderek kendini garanti altına almayı amaçladı. Nitekim seçim sisteminde köklü bir değişikliğe gittiler ve çıkardıkları yeni bir yasayla oyların yalnızca yüzde 25’ini alarak mecliste bulunan 535 sandalyenin 356’sına sahip olabileceklerdi. Ancak Mussolini’ye bu da yetmedi. 1926 yılına gelindiğinde ise başka bir yasa çıkararak artık İtalyanlara oy hakkı tanımıyor, seçimi tümden rafa kaldırıyordu.

Yukarıda az önce bahsettiğimiz İmparator Justinianus, hukukun yazılı olmasıyla hukuki güvenceyi sağlamayı amaçlarken Adolf Hitler yazılı hukuku suçlarını meşrulaştırmak amacıyla kullandı. Mussolini ise iktidarını sonsuza kadar sürdürmek için yasalar çıkardı. Her şeye rağmen bu faşist dönemlerin sonu insanlık tarihine unutulmayacak şekilde geçti. Bu örneklerle birlikte artık sorumuza bir cevap bulduk gibi gözüküyor olabilir. Ancak şu unutulmamalıdır ki hukuk devleti olmak yasa yapıp yapmaya bağlanamaz. Hukuk devleti olabilmek için en başta vicdan ve adalet duygusuna sahip bir toplum gerekir. İyi bir vicdana ve adalet duygusuna sahip bir millet iyi bir hukuk devletini de inşa eder. Nihayet, Aristo şöyle söylemiştir: Kanun düzendir, iyi kanun iyi düzendir. Devleti oluşturan topluluk yasaların kendisidir, iyi toplum iyi hukuk devletidir.

Kaynakça

1-Tahiroğlu, Bülent, Erdoğmuş, Belgin, Roma Hukuku, Der Yayınları, 2005

2-Toker, Metin, Bir Diktatörün Yolu, 1963

3-Aristo, Poetika, Can Yayınları, 2017

4-Meydan, Sinan, HAFIZA, İnkılap Kitabevi, 2019

Ender Dönmez

 

Bertolt Brecht - Bir Oğul Doğarken


Akıllı olsun derler analar babalar

Oğulları olduğunda.

Ben ise aklımla

İçine ettim tüm yaşantımın.

Şimdi yalnızca

Bilgisiz ve düşüncesiz biri

Olmasını diliyorum oğlumun.

O zaman rahat bir yaşam sürer işte

Bakan olarak kabinede.
 
 

Kötü Camcı - Charles Baudelaire

Kimi insanlar vardır, hep seyirci kalırlar, hiç bir eylemi gerçekleştiremezler, ama bazı bazı, bilinmedik, anlaşılmadık bir itki altında, kendilerine kendi kendilerinin bile yakıştıramayacakları bir çabuklukla, eyleme geçerler.

Kapıcısından üzücü bir haber almaktan korkup da içeriye girmeyi göze alamadan bir saat boyunca kapı önünde korkak korkak dolaşan biri gibi, bir yıldır atılması gereken bir adımı atmaya ancak altı aydan sonra karar verip de birdenbire, yayından fırlamış bir okmuşcasına karşı konulmaz bir güçle eyleme atıldıklarını duyanlar gibi. Her şeyi bildiklerini ileri süren ahlakçılar ve hekimler, bu tembel, bu haz düşkünü ruhlara böyle çılgınca bir gücün böyle birdenbire nereden geldiğini, en basit, en gerekli şeyleri bile yapamazken, en saçma, hatta çoğu zaman en tehlikeli işleri yapmak için, belirli bir dakikada böyle fazladan bir gözüpekliği nerden bulduklarını açıklayamazlar.

Dostlarımdan biri, geçmiş düşçülerin en zararsızı, bir gün bir ormanı ateşlemişti. Söylediğine bakılırsa, ormanın söylendiği kadar kolay tutuşup tutuşmadığını görmek istiyordu. Deney on kez ardarda başarısızlığa uğradı, ama onbirincisinde fazlasıyla başarılı oldu.

Bir başkası, görmek için, öğrenmek için, alın yazısını denemek için, gücünü kendi kendine göstermek için, sıkıntının hazlarını tatmak için, bir zar atmış olmak için, yok yere, iş olsun diye, işsizlikten, bir barut fıçısının yanında sigara yakacaktır.

Sıkıntı ile düşten fışkıran bir güçtür bu; içlerinde rahatça böyle bir güç doğan kimseler de, dediğim gibi, yaratıkların en gevşekleri, en çok düş içinde yaşayanlardır.

Bir başkası, insanların bakışları karşısında bile gözlerini yere dikecek derecede, bir kahveye girmek için ya da denetmenlerini Minos’un, Eaque’ın, Rhadamanthe’ın tantanalı görünüşüne bürünmüş gibi gördüğü tiyatro bürosunun önünden geçmek için bütün zavallı istemini toplaması gerekecek derecede çekingen bir başkası, yanından geçen bir ihtiyarın boynuna atılacaktır birdenbire, şaşırmış kalabalık önünde coşkunlukla öpecektir onu.

Neden? Çünkü... çünkü bu yüz ona dayanılmaz derecede sevimli geliyordu da ondan mı? Belki de; ama nedenini kendisinin de bilmediğini düşünmek daha doğru olur.

Alaycı ifritlerin içimize sızıp da bize, biz farkında bile olmadan, en saçma isteklerini bile yerine getirttiklerine inanmamıza yol açan bu bunalımların, bu atılışların bir çok kez kurbanı oldum ben.

Bir sabah somurtkan, kederliydim, boş durmaktan bitkin düşmüştüm, bana öyle geliyordu ki, büyük bir şey, parlak bir iş yapmaya doğru itilmiş bir durumda kalkmıştım; sonra pencereyi açtım, ne yazık!

(Dikkat buyurun, rica ederim, kimi kişilerde bir çalışmanın ya da bir düzenin değil de rasgele bir esintinin sonucu olan aldatmaca eğilimin, hekimlere göre isterik, hekimlerden biraz daha iyi düşünenlere göre şeytansı olan, bizi dirençsiz olarak bir sürü tehlikeli ve uygunsuz eylemlere doğru iten yaratılışta çok payı vardır.)

Sokakta gördüğüm ilk insan bir camcı oldu, tiz ve uyumsuz bağırtısı, Paris’in ağır, kirli havası içinden bana kadar yükseldi. Bu zavallı adama duyduğum, beklenmedik olduğu kadar da zorbaca kinin nerden geldiğini söylememe olanak yok.

“Hey! hey!” dedim, yukarı çıkmasını söyledim bağırarak. Bu arada, oda altıncı katta, merdiven de pek dar olduğundan, adamın yukarı çıkarken epey güçlük çekeceğini, kırılmaları işten bile olmayan mallarının oraya buraya takılacağını düşünüyor, bundan da epeyce keyif duyuyordum

En sonunda göründü: Merakla gözden geçirdim bütün camları; sonra da: “Nasıl olur! Renkli camlarınız yok mu?” dedim ona. “Pembe, kırmızı, mavi camlar? Sihirli camlar, cennet camları? Ne kadar düşüncesizsiniz! Yoksul semtlerde dolaşmaya kalkıyorsunuz, ama yaşamı güzel gösterecek camlarınız bile yok!” Sonra da hızla merdivene doğru ittim onu, homurdanarak sendeledi.

Balkona çıktım, küçük bir çiçek saksısı aldım elime, adam kapının önüne çıkınca, savaş aracımı diklemesine camlarının arka ucuna doğru bıraktım; çarpma sonunda kendisi de devrilince, bütün o zavallı, gezgin serveti sırtının altında kırıldı, yıldırım çarpmış bir kristal sarayın şangırtılı gürültüsü duyuldu.

Ben çılgınlığımla sarhoş olmuş, kızgın kızgın bağırıyordum ona: “Güzel yaşam! Güzel yaşam!”

Bu sinirli şakalar tehlikesiz değildir, çoğu kez fazlasıyla pahalıya da mal olabilir. Ama bir saniyede erginin sonsuzluğuna kavuşmuşlar için, cehennem sonsuzluğunun sözü mü olur?

 Paris Sıkıntısı