30 Ekim 2015 Cuma

Işık ve Sevgiyle


Dünya karanlık ve nefretten vazgeçti mi? Bilim Kurgu filmlerindeki felaket senaryoları tek tek gerçek oluyor. Yapay seralarla, oksijen fanusları altında karanlık bir dünya kalacak geriye.. Derebeylik çağlarına geri dönüldü. Emperyalistler, görülmedik bir haksızlık ve sahtekarlık tarihi yazıyorlar. Tek tanrıları para ! Hiçbir korkuları, zerre kadar merhametleri yok ! Çokuluslu şirketlerin güdümünde, küreselleşme ( ! ) adına ulusal sınırları hiçleyip ülkeleri parçalıyor, işgal ediyor, insanları, çocukları katlediyorlar. Bütün coğrafyalardaki hesaplar açık açık dile getirildiği halde, madenleri, toprakları, hürriyetleri de satılığa çıkarılan insanlık, hiçbir zaman bu kadar yüz kızartıcı teslimiyet, sessizlik ve aymazlıkla suç ortaklığı içinde olmamıştı. Gökyüzü deliniyor, buzullar eriyor... Tarımı ve geleceği yokedecek çağın felaketi olarak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmalardan sözediliyor ! Öyle bir katastrof yaşanıyor ki ; "Işık ve sevgiyle" tabii... Bir dua gibi ; "Işık ve sevgiyle" Belki de sadece bir cümle değildir ! Terennümünde gizil bir enerji vardır... Birbirine karışan fısıltılar reaksiyona geçer !!!” 


Cumhuriyet / Pazar Dergi / 20 Haziran 2004

29 Ekim 2015 Perşembe

Biz Türkler, Bütün Tarihimiz Boyunca Hürriyet ve İstiklale Timsal Olmuş Ve Olmaya Devam Edecek Bir Milletiz.



Yeni Türkiye Anayasasının ilk maddelerini size tekrar edeceğim: Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.

Yürütme kudreti, yasama yetkisi ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir kelimede anlatmak mümkündür: Cumhuriyet.


Cumhuriyet, fikir hürriyeti taraftarıdır. Samimi ve yasal olmak şartı ile her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir. Yalnız muhaliflerimizin insaflı olması lazımdır.

Bütün dünya bilsin ki, benim için yandaşlık vardır; Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum.

Cumhuriyet, ahlâki erdeme dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayalı olduğu için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aralarındaki fark bundan ibarettir.

Temeli büyük Tük milletinin ve onun kahraman evlatlardan meydana gelen büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun izalesi ile helaldar olabileceği zehabında bulunanlar, çok zayıf dimağlı mutsuzlardır.

Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve en akılcı uygulamasını sağlayan yönetim şekli Cumhuriyettir.

Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk Milletini emin ve sağlam istikbâl yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdeleyicisi olmuştur.

Cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.

Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve en akılcı uygulamasını sağlayan yönetim şekli Cumhuriyettir.

Ey yükselen yeni nesil ! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.

Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk milletini emin ve metin bir bağımsızlık yoluna doğru koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.

Cumhuriyet’in temelinin laik bir dünya görüşüne dayalı olduğu hiçbir zaman unutulmamalı ve bu gerçek gözden kaçmamalıdır. Zira Türk halkı teokratik yönetimden çok acı çekmiştir. Geri kalışının nedenleri arasında bunun önemli bir yeri vardır.

 Türk milletinin yapısına ve ilkelerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.

 Cumhuriyetimizin 92. Yılı Kutlu Olsun!




26 Ekim 2015 Pazartesi

Aziz milletime tavsiyem







Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!



Son Kuşlar

Sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca insana sulh,şiir,şair,edebiyat, resim, musiki,mesut insanlarla dolu anlaşmış,sevişmiş,açsız,hırssız bir dünya düşündürüyor.

İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel. Bu dakikada, bugünün güzelliği, gökte ay, uzakta güneşin bir billur bahçe gibi pırıltısı; hiçbir şey değil... Bütün bunlar kötü resimler gibi...
Hayır, sevgilimden bahsetmiyorum. Onunla beraber, burası Allah'ın yaratmayacağı bir cennettir. Ama onsuz da, başka insanlarla da burası yine güzeldir.

Tabiat çoğunca dosttur. Düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini ve kuvvetini tecrübe imkanları veren, yüz vermez bir babadır;fırtınasında kayığını batırdığı zaman yüzmesini, rüzgarında kulübenin damını uçurduğu zaman daha sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor.

Edebi eserler, insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa neye yarar?

Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.

Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki.

Haritada ada görmeyeyim. İçimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir. Hemen gözlerimin içine bakan bir köpek, hemen az konuşan, hareketleri ağır, elleri çabuk, abalar giymiş bir balıkçı, yırtık bir muşamba kokusuyla beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış, ağır ve kaba bir sandal, sandalın peşini bırakmayan bir kuş,ağ,balık,pul,sahilde harikulade güzel çocuklar, namuslu kulübeler, kırlangıç ve dülger balığı haşlaması, kereviz kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar sisli bir deniz.


Tabiat, bir Van Gogh dehasıyla önümüze çizilivermişti.




Zorba


Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.

Her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır.


Yeni bir yol, yeni planlar! Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni. "Şimdi ne yapıyorsun, Zorba?" diyorum. "Uyuyorum," diyor. "İyi uyu öyleyse!" "Şimdi ne yapıyorsun, Zorba?" diyorum. "Bir kadına sarılıyorum," diyor. "İyi, sarıl öyleyse Zorba, hepsini unut, dünyada başka bir şey yok, yalnız o ve sen. Vira!"

"Güç, patron, çok güç! Bunun için delilik gerek, delilik, duyuyor musun? Ya hep, ya hiç! Ama sende beyin var, bu kadar verdim, bu kadar aldım; kar şu kadar, zarara bu kadar diye yazıyor.Yani, iyi bir sahip, her işi sermiyor, her zaman arkayı kolluyor. Hayır, ipi koparmıyor rezil, onu sıkı sıkı elinde tutuyor, kaçırırsa mahvoldu demektir zavallı, mahvoldu demektir! Ama, ipi koparmadıkça, hayatın ne tadı vardır, söyler misin bana? Papatya papatyacıktır; rom değil ki dünyayı altüst etsin!"


Kendin yarı şeytan olmazsan, şeytandan nasıl kurtulursun be?


Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.


Selam, insan düşüncesi için aşılması güç yükseklik; selam, meleklerin gözüyle bile görülmesi olanaksız derinlik. Selam, gelin olmamış gelin.


Denize vardım; kıyıdan kıyıdan aceleyle yürüyordum. Deniz kıyısında yalnız başına yürümek güçtür; her dalga ve gökteki her kuş bağırıp insana borcunu hatırlatır. Başkalarıyla yürürken güler, konuşur, tartışırsın, gürültü olur, dalgalarla kuşların ne dediğini duymazsın, belki de o zaman hiçbir şey söylemiyorlardır. Sizin bir söz kalabalığının içinden geçmekte olduğunuzu görüp, susarlar.


Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk'tür, bu Bulgar'dır ve bu Yunan'dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar'mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.



Güvercinim Uyur mu?


“Güvercinim Uyur mu,
Çağırsam Uyanır mı?”
Sömürgen cami güvercinleri sizin olsun
O doyumsuz lapacı güvercinler
Kurşun buğusu güvercinleri severim ben
Kanat uçları çelik yeşili
Kuş dediğin piyerlotisiz yaşamalı
Adaksız avlusuz şadırvansız
Buluttan süzmeli suyunu
Kuşçular çarşısında tüy dökmemeli
Benim güvercinim tunç gagalı
Kimlerin bakışı kardeşçedir
Kimlerin bakışı düşmanca
Kendisi hangi kavganın güvercinidir bilir
Tüneyip acımanın saçaklarına
Miskin sevilerle bitlenmez
Kanadından çok pençesine güvenir
Barış taklaları süzülmeler
Gagalarda zeytin dalı
Perendeler maviliklerde
Tüm gösteriler resimlerde kalmalı
Güvercin dediğin uyanık olmalı
Tüyler duman duman öfkeden
Yanıp tutuşmalı gözbebekleri
Sevgiden tıpır tıpır bir yürek
Özgürlüğünce dövüşken


Zarf

   


Bahçe kurmak istiyorsan  
bir nara bak, çok bak, iyi bak 
narın kalbinde bir ilkokul bir mavi kız 
hem bahçedir onlar, hem park 
bir kalbi gezmek istiyorsan 
gönlünü bir nara bırak.




Bulutları çarpışa çarpışa yorgun Bir gökyüzüdür artık gülüşün

 
Dilek Doğan...
Işıklar içinde uyu:(



23 Ekim 2015 Cuma

Bildiklerini Unut


Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın…
Bildiklerini unut.
Gel al eline bir silgi, şu yeni başlayan güne bilgilerini silmekle başla.
Zanlarını, yargılarını, önyargılarını ve dahi bütün genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et…
Gıybet etme sakın, bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker.
Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın.
Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan, onun durumuna düşme ihtimalin o kadar artar.
Kainatın matematiğidir.
Bir koyar, bir alır insan.
Bilmeden kendi hesabını dürer
Hiçbir konuda emin olma Kendini ayrıcalıklı sayma.
Konumuna ya da mevkine, ismine veya şöhretine güvenme.
Şu hayatta tüm zahiri kisveler sabun köpüğünden ibarettir.
Nazlı nazlı yükselir köpük, derken pat diye sönüverir. 
Her zaman başkalarından öğrenmeye açık ol.
En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme, büyük konuşma.
Cümlenin sonuna nokta değil, ünlem değil, virgül yahut üç nokta koy.
Açık bir kapı bırak daima.
Ne kadar bilsen de hiç bir zaman yeterince bilemeyeceğini unutma. 
Tevazudan şaşma.
Ancak o zaman kurtulabilirsin bilginin cehaletinden.
“Bildiklerini Unut” 


22 Ekim 2015 Perşembe

Şiir insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir.


 2015 PEN Şiir Ödülü’nü kazanan Afşar Timuçin’in Dünya Şiir Günü Bildirisi
 
Şiirin ölüm kalım savaşı verdiği bir dünyada yaşıyoruz. Gerici güçler gerçek bilimi gerçek felsefeyi gerçek sanatı boğma yolunda bütün çabalarını ortaya koyarken ince bilge kırılgan şiir gökdelenlerin siyasetlerin çıkarların markaların adaletsizliklerin tankların altında eziliyor.

Bir kazanma hırsıyla dünyaya ele geçiren sermaye herkese ileri teknoloji ürünleri pazarlarken şiiri de bütün gerçek değerlerle birlikte yok etmek istiyor. İletişim araçlarının yetkinliğine karşın yanlış bilinç üretmeyi görev bilenler yüzyılların getirdiği değerleri geçersiz kılmaya, parayı tanrı sayan bir uydurma değerler dizgesini yaşama geçirmeye çalışıyor.

Evrensel cahillik her gün biraz daha yaygınlaşıyor kurumlaşıyor kökleşiyor saldırganlaşıyor. Hiçbir değer tanımama konusunda kararlı görünen dünya sermaye güçleri bu amaçlarını gerçekleştirme yolunda adım adım ilerlerken demokrat görünen demokrasi düşmanlarından, ahlak değerlerini her şeyin üstünde tutar görünen ahlak düşkünlerinden, devrimciliği kimseye bırakmayan kurulu düzen yardakçılarından alabildiğine destek görüyor.  Bu yüzden şiire bugün daha çok gereksinimimiz var.

Kurtuluşun yalan yanlış tasarılarda, köksüz temelsiz düşlerde, ikiyüzlü ya da çokyüzlü ilişkilerde, basit ve bayağı siyasetlerde olmadığını, güçlünün eline bakmanın onursuzluk olduğunu bilenler dünyanın ancak şiirle, şiiri yaratanlarla ve şiiri özümleyenlerle kurtulabileceğini de biliyor. Şiir bize daha da insan olma yolunda neler yapmamız gerektiğinin öngörüsünü sağlıyor. Şiir bize kim olduğumuzu, insan için ne yapmamız gerektiğini, insana adanmanın nasıl bir şey olduğunu öğretiyor.

Şiir kimseyi öldürmüyor, kendi için bir şeyler elde etmek istemiyor, insanlığı üçe dörde beşe bölmeyi düşünmüyor, insana güzelin yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için işsiz babalar için acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışıyor.

Şiir insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır umuttur savaştır inanıştır arayıştır. Şiir ün değildir unvan değildir zenginlik değildir, bir köşeyi tutmak bir yeri ele geçirmek ve orada cahilliğin ve çıkarcılığın saltanatını kurmak değildir. Kendilerini şiire adayanlar, yüce duyguların gerçek savaşçıları, gelin hep birlikte dünyayı şiirle kurtaralım, çünkü bugünkü koşullarda şiirden başka hiçbir şey bize aydınlıkların yolunu açacak gibi görünmüyor. 


Nilüfer Kışlalı (Eşi Ahmet Taner Kışlalı'ya)


Ahmet Taner Kışlalı'nın Anısına Saygıyla ...
Canimmm tam 14 yil sensiz gecti... Sen burdan cok uzaklara gittiginde 50cm, 3.5 kilo olan minocuk, 1.65 boyunda 45 kilo. Benim sacimda beyazlar, yuzumde cizgiler cogaldi... Sensizligi ogrenemedim ama sensiz yasamayi ogrendim... Hani sirf evin onunde bir agac olsun diye diktigin, arabayi bu yuzden yola park etmek zorunda kaldigin"Katalpa" agac o kadar buyudu ki kac kere uzulerek budatmak zorunda kaldim. Hani cok onem verdigin "Tek Dil" vardiya artik yok... ATATURK'un AND'i yasaklandi... TURBAN serbest... Anliyacagin canimmm, senin gidisin bosuna, bizlerin cektigi aci bosuna, Nilhan'nin seni tanimadan buyumesi bosuna... Ulkesini seven butun aydinlar, gazeteciler, pasa'lar hapiste.. Unutmadan Abdullah Ocalan onumuzdeki gunlerde hapisten cikip vekil bile olabilir... Yani canimmm sen gittiginden beri cok sey degisti, degismeye de devam ediyor... Degismeyen seyler de var. Melih Gokcek hala Belediye Baskani... Bosuna gittin canim, bosuna
Nilüfer KIŞLALI
2013

19 Ekim 2015 Pazartesi

Bilgi İnsanla Can Bulur


Karmaşanın İçinde Bütünü Görebilmek
 
Billur gibi akan bir nehirde gerçek olan ne? Ona bakarken duyduğun huzur mu? Yoksa içindeki canlıların verdiği hayat mücadelesi mi?

Sahip olduğun duyguların senin üzerinde yarattığı baskıdan dolayı bütünü görmen mümkün olmaz. Olayların içindeyken yaşadığın duygular sana karmaşık gelebilir. Olayların dışına çıktığında bütünün güzelliğinin, mükemmelliğinin farkına varırsın. O zaman yapman gereken, yaşam döngüsü içinde karşılaştığın olaylarda, duygunun tüm olayı sarıp sarmalamasına, deneyimden alman gerekeni gölgelemesine izin vermemendir. Bunu yapmaya çalışırken acele etme. Unutma ki zorlamayla, aşırı kontrolle yaptığın her şey yolundaki engelleri arttırır.

Bütünü görebilmek için öncelikle kendinin eksik olduğunu kabul edeceksin. Bunu yaptığında seni sımsıkı saran zincirlerinin gevşediğini, nefes aldığını hissedersin. Evet, sen varlıksal olarak mükemmelsin, senin gibi diğer insanoğulları da varlıksal olarak mükemmel. Fakat beşer olan sen eksik, mükemmel olmak için çabalıyor..

Duygularınızı ne kadar yoğun yaşarsanız, nefsinizi o kadar çok beslersiniz. Duyguyu iyi ya da kötü duygu olarak ayırmıyoruz. İnsan olmanın şartlarından biri de duygu sahibi olmaksa, duyguyu yok etmen mümkün olamaz. Duyguların sana yön vermesin, sen duygularını, nefsini terbiye etmek için kullan.


Bilgiyi İçselleştirmek

 
Bilinçaltındaki bir bilginin su yüzüne çıkması için gerekli olan senin o bilgiye ihtiyaç duymandır. Bilgi dağarcığın tahmin ettiğinden daha fazla bilgiyle doludur. Bir bilgiye ihtiyaç duyduğunda, ona yoğunlaşıp araştırdığında, bilinçaltındaki bilginin titreşimi de açığa çıkmaya başlar. Sen bunu sezgi, fikir olarak algılarsın. Sezgi ve fikirlerine ne kadar kulak verirsen, edinmek istediğin bilgiyi, senin için en doğru şekliyle fiziksel algına yerleştirirsin.

Bir bilginin doğruluğunu sezgilerin ve fikirlerinle teyit edebilirsin ama unutma ki bazen aldığın bilginin dünya hayatında uygulanma zamanı gelmemiş olabilir. Bu bilgi sanma ki uçup gider, alt belleğine yerleşir ve zamanı gelince ortaya çıkar. Karşılaştığın hiçbir bilgiyi saçma diye elinin tersiyle itme.

İçselleştiremediğin bilgiyi asla doğru bilgiymiş gibi bir başkasına sunma. Edindiğin bilginin demlenmesine izin ver.


Bilgi İnsanla Can Bulur

 
Taşlara, kağıtlara yazılan bilgi insan onu yaşamadıkça can bulmaz.

Sizde can bulması gereken bilginin kırıntıları muhakkak şuur alanınızda mevcuttur. Siz onu geliştirip yaşamakla yükümlüsünüz. Gereksinim duyduğunuz, ihtiyacınız olan her bilginin tohumları şuur alanınıza atılmıştır, onları beslemek büyütmek sizin insiyatifinize bırakılmıştır.

Nasıl dünya yaşantınızda bilimin gelişmesi için somut adımlar atıp, deneme yanılma yoluyla en doğru çözümü bulmaya çalışıyorsanız, mana aleminizde de gelişiminiz için, geçmişten gününüze getirdiğiniz bilgilerinizi, içsel sezgilerinizi de kullanarak, sizin için en doğru hale getirmeniz gerekir. Bilginin sizde can bulması için onu yaşamanız gerekir. Emek harcamadan alınan bilginin hiçbir kıymeti yoktur.

Yaşadığın hayatta, karşılaştığın her olay, her canlı, ihtiyacın olan bilgiyi canlandırman için gelen yardımlardır. Buna bu şekilde bakabilmeyi dene.

 

Kendinizden sonraya kalmayacaksınız


Ne yaparsanız çaresiz 
Kendinizden sonraya kalmayacaksınız Zaman yenecek sizi O telaşsız bilge, o silahsız güç Silecek yüzünüzden kibrinizi Hükmünüz ömrünüzle sınırlı olacak Öldüğünüz gün unutulacaksınız Yıkıntılar kalacak ardınızda yalnız Yaşarken, korkunun ağır gölgesiyle Örtüp sakladığınız Sindirip susturduğunuz 
İncinmiş onurlar, bunalmış öfkeler Düşler ve acılardan oluşmuş Yıkıntılar kalacak. Babasız çocuklar irkilecek evlerde Oğulsuz anneler, erkeksiz kadınlar, Açık yaralardan bir ayaz gibi Geçtikçe adınız acılı konuşmalarda Soğuk bir ürperti gezinecek Evlerin camlarında Mezarlara hapislere uzanan Yaralı tarihinde bir ince düşüncenin – Bir güzel ülkenin, o iyi insanların- Kötülük simgesi olarak kalacaksınız. 


Hayat Dersi

Gereksiz ihtiyaçlardan oluşan koca bir dağ yarattık. Bir şeyler satın alıp sonra çöpe atıyoruz. Aslında boşa harcadığımız şey hayatlarımız. Bir şey satın aldığımda ve ya siz aldığınızda ödemeyi parayla yapmıyoruz. Ödemeyi yaşamımızdan, para kazanmak için harcadığımız zamanla yapıyoruz. Aradaki fark ise şu; hayatı satın alamazsınız.
Hayat geçip gider... Ve hayatınızı boşa harcayıp özgürlüğünüzü kaybetmek korkunç bir şeydir.



İçinde-içinizde

İçinde yaşadığınız dünya ile içinizde yaşattığınız dünya arasında kurabildiğiniz bağ kadar mutlu olursunuz...


17 Ekim 2015 Cumartesi

Yaşama Uğraşı


Ah! Şu kayıtsızlığın gücü! Budur taşlara milyonlarca yıl değişmeden dayanabilme olanağı veren.

Bir daha yalnız sana bağlı olmayan şeyleri ciddiye alma. Aşk, dostluk, ün gibi.

Beklemek de bir uğraş. Hiçbir şey beklememek korkunç.

Senden çıkarı olmayan hiç kimse kendini sana adamaz.

Başkalarıyla -hatta karşına çıkan tek insanla- sanki her şey o an başlayacak ve biraz sonra bitecekmiş gibi yaşamalısın.

Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoşmuş gibi davranırlar ona: “Hadi, kalk bakalım; yeter bu kadar; hadi işine; öyle değil; ha şöyle.

Acı çekmek hiçbir anlamda bir ayrıcalık, bir soyluluk belirtisi, Tanrı’yı hatırlatan bir özellik değildir. Acı çekmek hayvanca, insanı hırpalayan, sıradan, gereksiz ve hava gibi doğal bir şeydir. Elle tutulamayacak bir şeydir acı; insan ne kavrayabilir, ne de karşı çıkılabilir; zaman içinde vardır- zamanla aynı şeydir; olmadık zamanlarda insanın karşısına çıkması sadece kendisini izleyen anlarda, insanın son işkence anını yeniden yaşadığı ve bir sonraki nöbeti beklediği sürede acı çeken kimseyi savunmasız bırakmak içindir. Bu nöbetler gerçek anlamda acı değil, bize gerçek acının süresini, sıkıcı ve bıktırıcı sonsuzluğunu duyuran sinirsel canlılık anlarıdır. Acı çeken kimse her zaman daha sonraki ve ondan sonraki nöbetin bekleyişi içindedir. O an, acının onu beklemekten yeğ tutabileceği sırada gelir. O an, insanın boş yere zamanın akışı kesmek için, bir şey olduğunu hissetmek için, bu hayvanca acının sonsuz etkisini bir an için bozma amacıyla haykırması gelir – bu haykırış acıyı daha da korkunçlaştırsa bile.

İnsanın çocukluğu, derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını anlayınca biter.

Derin düşünceye dayalı yaşam, tehlikelerle doludur.

Bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi.

İnsanın acı çekmeye alıştığı doğruysa, nasıl oluyor da insan yıllar geçtikçe daha çok acı çekiyor?


İle ( ilişki defteri )



Birine adanmanın,
Kendi hayatımdan kaçmanın bir yolu olduğunu anladım..
Kendimi düşünmekten çok daha kolaydı,
Başka birinin mutsuzluğunu düşünmek ve mutlu etmeye çabalamak..
Uzun yıllar boyu.
*
Kendime ait bir hayat istediğimi anladım..
Sadece bana ait bir hayat..
Acıların, düş kırıklarının, korkuların,
Olması gerekenlerin, adanmışlıkların,
Başkalarının kurallarının yönetmediği bir hayat..
Pişmanlık gibi değil..
Gitme zamanının geldiğini nasıl anlayabilir insan..
Nasıl anlatabilir..
Yalnızlığı özlüyorum,
Yüzümde gölgeler olmadan yaşamayı..
Önceleri çok korktum..
Hala bazen korkuyor olsam da,
Usulca fısıldıyorum kulağına aslında her şeyi..
“İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde” Beni affet.
*
Sen, bir gün,
Şiirsel yazışınla,
“Hiç bilemeyeceksin neden kırılgandır kelebekler..
Suçlu olmuş olacaksın…”
Sözlerinin geçtiği bir sayfa yazmıştın bana,
“Seni seviyorum” diye sona eren;
Ben de, şöyle yanıtlamışım bunu :
– “Çok iyi bilirim ‘kelebeklerin neden kırılgan’ olduklarını:
Kelebek olmayı seçtiklerinden…
Beni ‘sevdiğini’ söylerken ne söylüyorsun
-Asıl ‘bilemediğim’, bu.
*
Aramak, çok zor bastırabildiğim bir dürtüydü;
Aranmamak ise, ince bir sızı :
Yanlızca da ‘arama ‘ ediminde bulunmamamız değildi ilişki için yıkıcı olan :
Ben, seni arama eğilimime ketvurabilmemden;
Bundan önce, onu bastırma gereksinimi duymamdan,
En temelde, seni yeterince özlemediğim,
Senin de beni aramayabilmenden,
Beni yeterince özlemediğin, sonuçlarını çıkarıyordum
Bunlar da, zaten aynı sonuçtu.
*
“Beni itiyorsun” diye seslenmiştim sana, 
“Nereden en iyi itebilecegini de, bilerek…” 
Böyle bir ‘ruh hali’ndeyken de şunu düşünmüştüm : 
“Beni sevip sevmediğinden bile emin değilim, artik -” 
Senden haber alamamak hem seni merak etmem açısından,
Hem de senin bana haber vermeyi önemsememen açısından, 
Acı veriyordu. 
Aldırmayabiliyordun


Salif Keita -Yamore & Folon




 

16 Ekim 2015 Cuma

Sen, senin sana öğrettiğinden mesulsün; bir başkasınınkinden değil.

Bedenli olmanın icabı – Nefis

Bedenli olmanın icaplarından en önemlisi nefsaniyete sahip olmanızdır. Bedenliyken nefis maddeyle olan bağınızda gerekli olan unsurdur.

Beşer varlığınızın ruhi gelişiminde bir noktaya kadar nefsinizi kontrol ederek beraber ilerlemeniz gerekmektedir. Dünya hayatınızdaki planlarınız doğrultusunda nefsiniz size eşlik eder. Ama bu birliktelikte her zaman ihtiyatlı olmak gerekir.

Ruhsal gelişimin belli bir aşamasına gelindiğinde artık nefsaniyeti yok etmek gerekir.

Bu hal zorlamayla, nefsimi yok edeceğim demekle olmaz. Kendiliğinden, beşer varlığın gelişim sürecinde nefsaniyete ihtiyaç duymadığı anda, doğal akışla yavaş yavaş olur. Uzun bir arkadaşlık bir anda bitmez, bitemez.

Bedenden ayrılış gerçekleştiğinde


Bedenli varlığın bedeninden ayrılması durumunda yaşadığı dönüşüm belli aşamalarda olur.

Varlığın bedene bağı, perispiri ya da anlamak için hangi ismi verirseniz o bağla olur. Varlık bedenden ayrılırken bu bağ yavaş yavaş gevşemeye başlar. Beşer her varlık şu ya da bu şekilde bu bağın gevşediğini hisseder. Fakat bu hissiyatı o anki algısına göre yorumlar.

Bedenden ayrılış gerçekleştiğinde şuurunun açılması bir anda olamaz, yavaş yavaş olur. Daha önceki durumun icaplarını bırakmak için varlığının onda yarattığı tesirle dünya hayatındaki yaşantısı gibi bir düzen oluşturur. Bu düzen tam olarak beşer hayatına benzemese de büyük benzerlikler gösterir. Yani bedenliyken gösterdiği gelişim bu ilk aşamada da kendini gösterir. Farkındalığı arttıkça imajinasyonuyla yarattığı bu dünya yavaş yavaş yok olmaya başlar. Gerçekliğiyle karşı karşıya kalır.

Gelişimin hiçbir aşamasında acelecilik yoktur. İster bedenli ister bedensiz, gelişim gösterdiğiniz her aşama sizin şuur alanınızda da yansıma yapar. Buna adapte olmak kolay değildir. Doğal akışa bırakmak en doğru yoldur. Aşamaları sırayla geçmek gerekir. Zira bu aşamalar birbiriyle bağlantılıdır.

Her beşerin aşamalarının sırası farklılık gösterir; hem fizik planda hem de astral boyutta…

Dikkat et acelecilik senin nefsinin sesidir…

Önemli Olan Senin Niyetin


Bilinmezin içinde gittiğini sanıyorsun. Anlamaya, doğruyu yapmaya çalışıyorsun. Doğruyu yapmadığını sanıp üzülüyorsun. Yanlış anlaşılmak seni çok korkutuyor. Bu korkuyu yenmek gerektiğini düşünüyor ancak üstünü örtüyorsun.

Aslında yanlış anlaşılacak bir şey yapmıyorsun. Yaptığın şey o anki doğrun. Bırak korkularını, önemli olan senin niyetin, senin duygun. Başkasının duygusundan sen sorumlu değilsin. Onun ne algısını, ne de duygusunu değiştirebilirsin. İç sesine uygun yaşarsan kendi yolunda ilerler, yanlış ya da doğrunun önemsiz olduğunu anlarsın.

Sen, senin sana öğrettiğinden mesulsün; bir başkasınınkinden değil.




Deli


YENİLGİ
Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim. Binlerce yengiden de bana değerli olan sen! Dünyadaki tüm parlak başarılardan sensin yüreğime yakın olanı! Yenilgi, yenilgim, başkaldırım ve de benim kendimle tanışmam. Sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan ve solmuş defneler peşinde koşmayan biri olduğumun bilincindeyim; ve sende, yalnızlığımı buldum ve de herkesten uzak ve de gururlu olmayı. Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım ve de kalkanım. Gözlerinde okudum tahtı arayanın kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü. Ve bir kimsenin derinliklerindeki esasını anlayabilmemiz için onun gücünü söndürmemiz gerektiğini. Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki, bir meyvenin tadına varılabildiğini. Yenilgi, yenilgim, benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın. Ve senden başka hiçkimse bana söz etmeyecek kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından ve de geceleri yanan dağlardan. Ve sen, tek başına ruhumun sarp ve kayalık yollarından tırmanacaksın. Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim, sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz; ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız içimizde ölmekte olanlara; ve tutunacağız, tüm gücümüzle, güneşin karşısında; ve de tehlikeli olacağız...

Deli - 1918


Üç Nehir Üstüne Küçük Balad

Savaşa gitmemiz buyruldu - Demyan Bedny
Bir Asker Türküsü
Savaşa gitmemiz buyruldu
“Toprak için aslanlar gibi dövüşün” diyerek
Toprak için! Ama kimin toprağı? Söylenmedi bu
– Dere beyinin toprağı olsa gerek!

Savaşa gitmemiz buyruldu
“Özgürlük adına” diyerek
Özgürlük adına!
Ama kimin özgürlüğü? Söylenmedi bu
Halkın özgürlüğü olmasa gerek!

Savaşa gitmemiz buyruldu
“Bizden” dendi “yardım bekliyor müttefik uluslar”
Ama en önemli şey unutuldu:
Kimin cebine girecek banknotlar?
Savaş kimisi için hayatla ödenen bir fatura
Milyonluk kazançtır kimisine
Çoçuklar, daha ne kadar –
Katlanacağız bu ağır işkenceye?
Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU
 
Boşa Giden Zaman-Jack Prevert
 
Fabrikanın kapısında
İşçi zınk diye durdu
Güzel hava ceketinden tutup çekti onu
Arkasına dönüp bakınca
Güneşi gördü
Pırıl pırıl yusyuvarlak
Kurşun gibi gökyüzünde gülümsüyordu
Bizimki pek içli dışlı
Ona şöyle bir göz kırptı
"De hele güneş kardeş
aptallık değil mi pek
Kalkıp böyle bir günü
Patrona vermek?"

Üç Nehir Üstüne Küçük Balad -

 Akar Guadalkuivir
Portakal ve zeytin bahçelerinin gölgesinde
Senin iki nehrin Granada
Düşer karlardan, vadilere

Ah sevda
Geri gelmez bir daha

Guadalkuivir kıvrımlarında
Yanar tutuşur nar çiçekleri
Akar nehirlerin Granada
Bir kanla, gözyaşıyla öteki

Ah sevda
Karıştı rüzgâra

Sevilla’da zarif
Yollar açılmıştır yelkenlilere
Senin nehirlerinde Granada
İniltilerdir yüzen sade

Ah sevda
Geri gelmez bir daha

Guadalkuivir… Çan kulesi
Ve rüzgâr, limon bahçesinde.
Dauro, Genil, ölü kilisecikler
Nehirlerin denize kavuştuğu yerde

Ah sevda
Karıştı rüzgâra

Sular taşıyıp götürürler mi
Çürüyen acının ateşlerini?

Ah sevda
Geri gelmez bir daha

Endülüs, portakal çiçeği alır
Ve zeytin dalları, denizlere

Ah sevda
Karıştı rüzgâra
 
 

14 Ekim 2015 Çarşamba

Esas olan sadece yaşamak değil...

Alçaklığın, hainliğin, ikiyüzlülüğün, puştluğun, kısacası cümle kokuşmuşluğun at oynattığı bir dönemde yaşamdan zevk alabilmek ancak zayıfların bahtiyarlığıdır. Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamaktır...


12 Ekim 2015 Pazartesi

Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun.

 22 yıl süren "Olacak O Kadar" adlı televizyon proğramıyla halkın sevgisini kazanan büyük sanatçı 1998 yılında Kültür Bakanlığınca verilen Devlet Sanatçısı unvanını aldı. 1998 yılında almış olduğu Devlet Sanatçısı ünvanı Nisan 2015'te geri alındı. Saint Petersburg Bal Mumu Heykelleri Müzesi'nde heykeli olan nadir Türk sanatçılardandır. 

Levent Kırca’nın Sevenlerine Son Seslenişi!

"1974'de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için.

Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.

Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler. Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti. 

İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur. Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir? 

Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır. 

Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.

Eski zamanlar; "Ah o eski zamanlardır" 

Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen'ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından "Ahh, o eski zamanlar" cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir. 

Yaşadığımız şu an.. Şuan.. 

Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük. 

Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur'iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir. 

İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin? 

Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum. 

Yine Woody Allen, ''Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir'' der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ''Şu an'', yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun. 

Dik durun... Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. 
Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. 
Atatürk'le kalın, 
Cumhuriyetle kalın! 

Işıklar içinde Uyu:(

  

11 Ekim 2015 Pazar

M. Kemal Atatürk’den




“… Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkar paylaşarak birleşmiş ittifak etmişlerdir.
Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar duygular fikirler Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Bu geleneğin Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir takım bahanelerle Türkiye’nin iç hayatına iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Güç ve kuvvet elde etmişlerdir.
“… Bunların etkisinde kalarak milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin! Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır.
İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakatlanmış bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her yıl, her yüzyıl biraz daha gerilemiş, daha çok düşmüştür.
“…Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektirdiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki, ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı, bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. ‘Onlar Bizi idare etsin’ diyorlardı.”
Mustafa Kemal
6 Mart 1922

 kaynak...banuavar.com

Attila İlhan’dan


ANISINA Saygıyla...

8 Eylül 2004 İzmir Konuşması’ndan Şimdi bu kadar yakınlıktan sonra, Türkiye nasıl birden bire batıdan yana döndü ve Asya’yı kendine düşman gibi görmeye başladı ve Türk Cumhuriyetleriyle ilişkisini kaybetti. Bakın birazcık askerlikten anlayan şunu hemen anlar. Kuzeyini Sovyetler Birliği ile dostluk sayesinde garantiye almıştır. İran ile kurduğu dostluk sayesinde gerisini garantiye almıştır. Balkanlardaki eski Osmanlı toprakları üzerine kurulmuş olan devletleri bir araya getirerek Balkan Paktını kurarak Hitler’e karşı garantiye almıştır. Güneyde, Sadabad Paktını kurarak ki orada Irak, İran ve Afganistan vardır. İngiltere’ye karşı kendini garantiye almıştır. Açık bıraktığı tek cihet batıdır. Neden? Çünkü belanın oradan geleceğini biliyor da ondan. Gerçekten bela gelmekte hiç gecikmemiştir. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonra ortaya çıkan parti kavgalarının ardında hep batı vardır. Herkes, Şeyh Sait İsyanını orada cahil bir Kürt Müslümanlık adına isyan etti zanneder. Hayır öyle bir şey yok. İki kelimeyle onu da anlatayım isterseniz. Biliyorsunuz, Mustafa Kemal Paşa Süleymaniye, Kerkük ve Musul’un Misak-ı Milli sınırları içersinde olduğunda ısrarlıydı. Yani, vermiyorduk. Lozan’da bu tartışıldı. Kabul ettiremedik. Kabul edilmeyince, bir konferans yapar orada anlaşırız dediler. İstanbul’da Haliç’de bir konferans yapıldı. Orada da anlaşılamadı. Her iki tarafta burası bizim diyor. İngilizler bizim diyorlar, biz burası bizim diyoruz. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletlerinin o zamanki varyasyonu olan Milletler Cemiyetine gidildi. İngilizler, orada kulisleri sayesinde kendi lehlerine bir karar çıkardılar. Ve Türkiye’ye denildi ki Süleymaniye, Musul ve Kerkük’ü terk edeceksiniz. Türkiye ne yaptı biliyor musunuz? Türkiye bunu reddetti. Türkiye bunu reddedince ne oldu biliyor musunuz? İngiltere devleti vehimhanesi Ankara’ya bir ültimatom verdi. Eğer orayı bize vermezsen ‘savaş’ çıkar. Türkiye’nin cevabı ne oldu biliyor musunuz? Savaşırız! Oldu. Biz böyle bir devletin çocuklarıyız. Bir de şu halimize bakın. İngiltere devlet vehimhanesine Süleymaniye, Musul ve Kerkük için savaşırız diyoruz. Savaştan çıkalı henüz beş sene olmuş. Halbuki, sonradan savaşsız, bir miktar ‘para alarak’ her üçünü de onlara devrettik. Bütün bunlar gösteriyor ki, Türkiye’nin başında bir ‘batı belası’ vardır ve bu bela hiç eksik olmamıştır. Bu nedenle, Mustafa Kemal ölünceye kadar batıyla hiçbir anlaşma yapmamıştır. Kral 8. Edward, Dolmabahçe Sarayına Mustafa Kemal Paşa’nın ayağına kadar geldi. Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe Sarayında, Kralın Edward’ın isteklerinin hepsini reddetti. İngilizlerle hiçbir anlaşma da yapmadı. Peki İngilizlerle ne zaman anlaşma yaptık? Mustafa Kemal Paşanın ölümünden 144 gün sonra, çok da değil. Ve hiç açık bir mecburiyet yokken İsmet Paşa gitti İngilizlerle bir anlaşma imzaladı. Bugün içine düştüğümüz çıkmazın başlangıcı o anlaşmadır. O anlaşma bizi, İkinci Cihan Harbinde sefil etti. Hatta biraz da rezil etti. Herkesle dost olduk hiç birinin yanında harbe girmedik. Bundan da biz ‘sanki büyük bir başarı kazanmış’ gibi çıktık. Tek başına ve yalnız kalmıştık. O günden bu güne Türkiye artık kendisini ‘ciddi ve önemli bir devlet sayamıyor’. Bu utanç verici bir şeydir. Sizin 70 kusur milyon nüfusunuz olacak ve dünya ekonomisinin ilk 20’si içinde ilk 16. sırada bulunacaksınız, dünya savunma örgütleri içersinde ilk 10’da 6. sırada olacaksınız ve küçük bir devlet gibi acaba beni ‘Avrupa Birliğine alırlar mı?’ acaba ‘Amerika bana bunu verir mi?’ diye ‘Medine fukarası gibi yalvaracaksınız’. Gazi kim bilir mezarında nasıl dönüyor? Bu olacak bir iş değildir. Yapılacak bir iş değildir. Hele bizim yapmamıza kimsenin tahammülü olmaması gereken bir şeydir. Batı bizden korkuyor. Bu o kadar açık ortada. Fakat bir türlü devleti yöneten adamlarımıza bunu anlatamıyoruz ama hiç olmazsa aydınlarımız bunu anlamalı. Bizim amacımız, ‘batılılaşmak’ değildir. Bizim amacımız ‘çağdaşlaşmaktır’. İkisi birbirinden farklı şeylerdir. Batılılaşmak demek, batıda herhangi bir devletin gelişmek için ne yaptıysa, hepsini alıp Türkiye’de yapmak demektir. Bu yaptığınıza, ‘sömürgeleşmek’ denir. Çünkü batılı devletler sömürgelerinde bunu yaparlar. Yani, mesela Cezayirli yazarlar Fransızca yazarlar ve eserlerini Fransa’da yayınlarlar. Şimdi bizim delikanlıların İngilizce yazıp Amerika’da yayınlamak istemeleri gibi. Bu bir hacalettir. Utanç verici bir şeydir. Sen kendi dilinde yazıp oraya kendini kabul ettirebiliyor musun? Sen o zaman önemli bir devletsin. Ve sen bunu yapacak güçtesin. Şimdi buraya nereden ve niçin geliyorum? Çünkü biz buraya gelebilmek için başlangıçta anlattığım o dramatik sahneleri yaşamış olan Ege’yi özellikle İzmir’i kurtarmayı hedef edinmiştik. Büyük Taaruzun hesabı kitabı bunun üzerine yapılmıştı. 26 Ağustos’ta Büyük Taaruz başladığı zaman, kıtalar hedeflerini biliyorlardı. Hedef Akdeniz’di. O da İzmir demekti. O savaşı çeşitli yabancılardan okumak lazım. Ve gene şaşıracaksınız. En iyi Ruslar anlatıyorlar. Çünkü cepheye en yakın sokulabilen Ruslar olmuşlar o zaman. Ve birisinin anlattığı bir sahne vardır ki benim hiç gözümün önünden hiç gitmez. ‘Askerler sıraya girdiler. Bir yerde onlara avuçla arpa veriliyor. Buna bir anlam veremedim.’ diyor bir Rus gazeteci. ‘Gittim ve bunu bu işi yapanlara sordum. Niçin bu arpayı veriyorsunuz? Bu onların ‘tayını’ demişler. Bu arpayı haşlayıp yiyeceklerdir.’ İşte, biz bununla İzmir’e geldik. Bununla, Yunanlıları denize döktük. ‘Sizler o Türkler misiniz, değil misiniz?’ Bunu bir düşünün. Onlar böyle adamlardı. Sözü sonuna bağlamadan önce gene o günlere dönelim. Fahrettin Paşa’nın Süvari Kolordusu Büyük Taaruzda çok faal rol oynamıştır. 8 Eylül günü yani bugün Manisa’ya girer. Manisa kurtulmuştur. Uzun süreden beri savaşmaktadırlar ve henüz süvarilerin midesine sıcak yemek girmemiştir. Manisa’nın kazanılması üzerine, bir yemek yenilmesi emredilir. Seyyar mutfaklar kurulur. Yemek hazırlanmaya başlanır. Fakat bir müddet sonra, bu taraftan (İzmir’den) bir telgraf gelir. Yunanlılar çekiliyor, yerli Rumlar şehri yakacak, acele yetişilmesi lazımdır. Menemen’den bir telgraf geliyor. Rumlar bizi yakacak derhal yetişmeniz lazımdır. Derhal kazanlar dökülüyor ve süvariler atlara atlayıp bu gece İzmir istikametinde ve Menemen istikametinde harekete geçiyorlar. Ve aşağı yukarı sabah yaklaşırken bu civara gelmişlerdir. 9 Eylül sabahı, Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey olan öndeki birliklerden bir tanesi İzmir’e ilk giren birlik olmak hırsı ve hevesiyle şimdiki ismiyle Hilal ve Alsancak dediğimiz bölgeden bir taaruz geliştiriyor. Neticede, dört nala ilerlerken hiç beklemedikleri bir şekilde, bir yıkıntının arkasında pusu kurmuş olan yerli Rumlar ani bir ateş açıyorlar. Ve bu ateş onları durduruyor hatta içlerinden üçü orada şehit oluyor. Fakat Yüzbaşı Şerafettin Bey’in atlıları öyle kolay yılacak atlılar değillerdir. Savaşarak, Alsancak istikametinden İzmir’e girerler. 9 Eylül sabahı, saat 10.30’da, Konak’ta Hükümet Konağının balkonunda asılı olan Yunan bayrağını Yüzbaşı Şerafettin Bey bizzat indirir. Türk Bayrağını çeker. Ve İzmir Türk olur. Çok geçmeden Sarıkışla ve Kadifekale’ye de bayrak çekilir. Böylece hedefe varılır. Varılır da beni düşündüren şudur. Neden bu kadar sene geçtiği halde, hiç birimiz bu üç şehidin kim olduğunu hiç araştırmadık. Onlar her şeyleriyle, İstiklal Savaşının ‘gerçek temsilcileridir’. Sonuna kadar getiriyorlar ve şehre girerken şehit düşüyorlar. Şu kadere bakın. Ben bunu ilk defa, burada (İzmir’de) gazetecilik yaparken Karşıyaka’ya geçtiğim yolda bir abide görünce fark ettim. Sıradan küçük bir taş dikilmişti. Nedir diye merak ettim. Çünkü öyle şatafatlı bir şey değildi. Bir gün arabadan indim ve baktım. Üzerine yaldızla eski harflerle kısacak bir not düşülmüş. Ben Cumhuriyet çocuğu olduğum için eski yazıyı bilmiyorum. Onu aynen kopya ettim. Sonra götürdüm, o zaman sağ olan anneme gösterdim. Annem ona baktı ve iki kelime okudu. ‘Şeref’ ve ‘Namus’. Bu iki kelime, bütün bir İstiklal Savaşının özetidir. Biz tarihte 20’ye yakın devlet kurmuş bir kavimiz. Biz öyle kolay kolay Yunanlıya, İngilize, Fransıza esir olacak bir millet değiliz. Bunu her zaman isteyenler çıkacaktır. Ama görev verilmiştir. Görevi biliyorsunuz. Birinci vazifemiz, Türk İstiklalini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdaafa etmektir. Bu, bizim en büyük hazinemizdir. Ama bu hazineyi, istikbalde dahi elimizden bizim almak isteyecek olan harici ve dahili bedhahlarımız olacaktır. O bedhahlara karşı aynı mantıkla direnebilmeliyiz. O bedhahlar, Mustafa Kemal Paşa’nın nutkun sonunda belirttiği ‘bedhahlar’ ortada. İş o kadar vahim. Onun için ben diyorum ki ‘Parola Vatan, İşareti Namus’ O halde dikkat. Görev başına. Marş marş, marş! 

kaynak...banuavar.com


9 Ekim 2015 Cuma

Geçmiş Bir Dua Kitabından


1
Nice yazsonlarında
eylül yapraklarına
gergeflediğiniz öyküleriniz
tozlu bahçelerde unutuldu mu hiç?

Sonbahar sürgünüdür gidişleriniz.

Benekli kedilerin döktüğü sütlere
en sessiz adımlarla basıp,
kaç izle geçersiniz

Sabahlardan birinde
benim dediğiniz evlerden
kendiliğinizden çıkmalısınız,
vedasız ve kimseyi uyandırmadan.

Anılarınızı yıpratabilirler.

Ayağa takılabilecek ne varsa
toplamalısınız ayrılmadan ve saklamadan
kırık dökük sevgilerinizi köşe bucağa;
bir gün bulup
avuçlarında ısıtırlar diye
beklemeden.

Onları --bilin! -- şimdi yalnız
eskicilerde satılan taş plakların
en iç bulandıran cızırtılarıyla
süpürgelik diplerine üfleyeceklerdir.

Küf kokulu çekmecelerin bile
çok görüldüğü anılarınız varsa eğer,
şimdi kuşların havalanmadığı bahçelerde
solmaya bırakınız.

2
 Büyük gönül serüvenlerinizin ardından gelen bu yıkımlar
için size yardım koşturduk.

İlk iş, geçmişin kırık camlı sabahlarını unutun

artık düşlerinizde kalmış evlere yine arada bir sevgiler
bırakın

kimse yokken ve kimseye gözükmeden

gözükmenize zaten izin yoktur

ama birilerinin ayakları sevgilerinize takılabilir

engelleyemezler.

Şimdi siz kendi tapınaklarınıza koşun ve denizin altına
uzanan yosunlu sunaklarda bin kez kutsanmış alınlarınızı
birbirinize yapıştırın

duyacaksınız

sevdiğiniz gün yeryüzünde beklenmiştiniz

sevginizden geriye kalmalı ki beklensinler

artık katılmadığınız sabah ayinlerinin dualarını yine edin
ve onları ilk sabah rüzgârının kanatlarına usulca
yerleştirin

duyulacaktır. 



Hepiniz saf, temiz birer ışıksınız.


Hepiniz birer ışıksınız
Bak, bakabildiğin her yere bak
Gör, görebildiğin her şeyi gör
Anla, anlayabildiğin kadarını anla
Var, varmak istediğin yere.

Çıktığın bu yolda zannetme ki yalnızsın, yardım hep seninle. Kabullenmek istediğin şeyler seni sen olmaktan alıkoyan şeyler. Kendini tanı, kendini bil, ne yüce olduğunu fark et.

Hepiniz saf, temiz birer ışıksınız. Kendinizi farklı görmekten vazgeçin. Yavaş yavaş emin adımlarla gerçeğinizi hissedin. Onda şimdiye kadar istediğin, seni mutlu ettiğini zannettiğin madde enerjisi yok. Sadece sonsuz ışık, gerçek mutluluk…

Varlığın Bilgisi Sonsuzdur
Kum saati işliyor. Kum saatinden akan her bir kum tanesi saatin altında birikerek bir tepecik oluşturuyor. Yani bittiğini düşündüğünüz şey aslında başka bir şeyin başlangıcı. Olaylardan ve düşüncelerden alınacak bilginin sonu yok, varlığın bilgisi sonsuzdur. Sonsuzluğun içinde kaybolup gitmek aslında bilginin içinde kaybolup gitmektir.

Her bilginin özü ana bilgi kaynağından gelir. Gerçek ve doğru bilgiye erişmek insanoğlunun liyakatine göre değişir. İnsanoğlunun liyakati dediğimiz şey, titreşiminin ana bilgi enerjisine uyumlanmasıyla orantılıdır.

Özünüzle olan bağınızı ne oranda hissederseniz hissedin bilgi size kaynaktan sürekli akmakta. Kaynaktan akan bilginin titreşimi insanoğlundan insanoğluna farklılık göstermez, siz algınıza göre alırsınız. Varlığın kendine göre yaşadığı deneyimler birbirine benzese de bu deneyimlerden edindiği bilginin tamamını kavrayamaz.

Hiçbir zaman düşüncelerinizi sınırlamayın ve hiçbir zaman kesin hüküm vermeyin. O anda hissettikleriniz o an için doğrudur. Düşüncenizi netlik ve kesinlik üzerine oluşturursanız kum saatindeki kumlar tamamen aktığında herşeyin bittiğini zannedersiniz, oysa biten hiçbir şey yok. Kumlar diğer tarafta birikmiştir. İş sizin kum saatini çevirmenize kalmıştır.

Sonsuzluk sizi ürkütmesin. Varlığın bilgisinin sonsuz olduğunu ve şu anki bilginizle bunun hepsini algılayamayacağınızı kabul edin.

Tek Olan Yüce Işık
Varmak istediğin nokta “Tek” olan Yüce Işık olamaz ve sen hiçbir zaman “Tek” olanın alanı içinde kalamazsın.

Ne bedenli ne de bedensiz varabileceğin en maksimum nokta yüksek şuur düzeyindir. Orada da teklik prensibi zuhur eder. O noktada “Tek” olan Yüce Işığın ancak yansımasını hissedebilirsin. Bu noktaya gelmek için yüksek cehit göstermen gerekir. Geldiğini düşündüğün zaman yanılgıya düştüğün zamandır.

O noktaya varıldığında dünya aklı ve hissiyatı yoktur.



Vefa Bazen Unutmaktır


Vefalı olmak, unutmamak değildir. Nedense hep karıştırırız, belki de unutmaya eğilimli olduğumuzdan, her şeyi unuttuğumuzdandır bu yanılgı. Oysa bazen tam tersine, vefamızı göstermek, vefalı olduğumuzu anlatmak için unutmak, unutmak, unutmak gerekir. Unutmak, her zaman alçaklık değildir çünkü, bazen de bağışlamaktır. Aslında hiç unutamadığımız bir şeyi, bir tür bilgelik bilgisiyle, maskesiyle de diyebiliriz, hiç hatırlamıyormuş gibi yapmak da unutmanın erdemlerinden biri sayılabilir. Hem unutmazsak nasıl vefalı olabiliriz ki? Vefa, bazen bir insanı, bir anı, bir durumu unutmaktır, o insana rağmen elbette, o ana, yaşantıya, duyguya, duruma gösterdiğimiz vefa sebebiyle. Bırakalım şimdi 'vefa bir semtten ibaretmiş meğer' diye şairane, cümle kırması dizeler kurmayı, aslında vefa o 'semt'ten hiç ayrılmamaktır, ayrılıp da üstüne timsah gözyaşları akıtmak değil! Vefalı olmak için unutmak zorundayız. Tuhaf mı geldi bu cümle? (...) Aşktan ihanete, tutkudan bağlılığa, dostluktan yoldaşlığa, fedakârlıktan inada, tüm duygularda ve değerlerde bir içerik değişimi, öz yitimi, boyut düşümü yaşanıyor. Vefayı bile reklam ettiklerine bakılırsa, bu hafifleme hayli sürecek demektir. O yüzden bu hafifliğe razı olmaktansa, vefayı unutmak daha vefalı bir davranış bile sayılabilir...


8 Ekim 2015 Perşembe

Narkissos


Teiresias, o ünü her yana yayılmış kahin Aonia şehirlerinden geçerken

Soranlara birçok şeyler söyledi kusursuz ve doğru. İlk defa gövel gözlü Leiriope denedi Sözlerinin gerçek ve onun güvenilmeye değer olduğunu. Günün birinde Kephisos sularını döndüre döndüre onu kucakladı, Dalgadan kollarıyla sardı, dileğine erişti. Gebe kaldı o güzel Leiriope ve dünyaya geldiği anda nymphaların bile Gönül vereceği bir çocuk doğurdu, adını Narkissos koydu. Danışanlara, onun yetişkin bir yaşın uzun senelerine Erişip erişemeyeceğini soranlara geleceği söyleyen o falcı "Kendi kendiyle tanışmazsa" buyurdu. Boş sanıldı toyunun uzun zaman sözleri,

Sonunda olaylar sevdasının, garipliği ve ölüşü Gösterdi doğru olduğunu dediklerinin. Çocuk olduğu kadar, Kephisos'un oğluna, Bir genç diye de bakılabilirdi on beşine bir yıl daha katan ona. Arzusunu kamçıladı nice kızların, nice delikanlıların; Çıkmadı ama içlerinden ona ulaşabilen ne bir oğlan ne bir kız. (Onun ince vücudunda yatan işte böyle bir gururdu.) Sürerken gördü onu ağlara ürkek geyikleri, Kendisine söz söylendi mi susmasını, hem de kendiliğinden söze başlamasını

Bilmeyen, fakat sesleri aksettiren Ekho.

Ses değildi Ekho o zamanlar, vücuttu; fakat konuşamazdı

Başka türlü o geveze ve ağzı yine öyle:

Söylenilenlerden geri yollardı sade

Sözün bitiminde gelenleri kendi diliyle.

Bunu yapan Iuno'ydu, o tam yakalayacağı sırada

Ekseriya dağlarda Iuppiter'in altında yatan nymphaları,

Kaçıncaya kadar onlar, oyalardı Ekho sonu gelmez sözlerle tanrıçayı;

Saturnus'un kızı bunu anlayınca dedi: "Daha az yarasın işe" "Azalsın eski kudreti beni aldatan bu dilin"

Dediğini de yaptı; o günden beri Ekho

işittiklerini söyler, ve sözleri tekrar eder.

Ekho görünce Narkissos'u bir ıssız kırda dolaşırken

Arzu sardı göynünü, düştü gizlenerek izlerinin ardına;

Bir çıranın ucuna sürülmüş yanıcı kükürt

Beni getirilen alevi nasıl kaparsa

Ekho da yaklaştıkça ona daha yakından yanıyordu aşkla.

Kaç kere okşayıcı sözlerle ona sokulmak,

Kaç kere yumuşak dileklerini ona sunmak istedi;

Yaradılışı vermedi izin söze başlamaya,

Bekleyebilirdi ancak sözleri ki onlara cevaplar yollayacak.

Yoldaşlarının sadık sürüsünden ayrılmış genç çocuk

Bağırdı tesadüfen: "Orda kim var?" "Var" diye cevap verdi yankı.

Donakaldı, gözlerini gezdirdi Narkissos etrafa,

Yüksek sesle dedi: "Gel buraya"; Ekho da söylenileni söyledi.

Baktı Narkisssos ne gelen var ne giden "Niçin" dedi

"kaçıyorsun benden?" Ekho da denilenleri yolladı geri ve bu böyle sürdü gitti. Aldanarak art arda söylenilen sözlerin görünüşüne dedi: "Burda buluşalım"; cevap veremezdi hiçbir çağrışa Bundan fazla istekle Ekho, bağırdı: "Buluşalım." Kollarını boynuna dolamak arzusuyla, kendi sözleriyle Kendinden geçmiş, çıkıyordu koşa koşa girdiği ormandan. Narkissos bir yandan kaçıyor, bir yandan "Elini çek boynumdan." "Ölmek yeğdir" diye bağırıyordu "olacaksa senin her şeyim". Ekho başka bir şey söylemedi: "Senin her şeyim". Kaçtı, ormanlarda saklandı, örttü kızaran yüzünü Yapraklarla; o günden beri yaşar ıssız mağaralarda. Kök saldı her şeye rağmen sevgisi yüreğinde, reddedilmesinin üzüntüsüyle

Büyüdükçe büyüdü, zavallı vücudunu dinmeyen kaygılar inceltti, Kuruttu derisini zayıflık, uçtu gitti göklere Eğer ondan ayrılabilirsen seninle gidecektir. Çekemiyordu onu ne ekmek ne uyku kaygusu ordan.

Bakıyordu aldatan hayale doymaz bir bakışla, uzanmış sık çayırlığa Gözleriyle kendini yiyordu. Ayrıldı ordan bir ara, Diz çökerek uzattı kollarını ormanlara: "Var mıdır?" dedi "ey ormanlar daha yaman aşka tutulmuş bir başka seven? Bilirsiniz, çünkü siz saklanacak uygun bir köşeydiniz aşıklara.

Var mıdır? Geçti madem bir sürü asırları hayatınızın, Ebediyet boyunca böyle eriyip giden biri geliyor mu aklınıza? Seviyorum, sevdiğimi de görüyorum; fakat erişemiyorum

gördüğüme, sevdiğime. Sevenin kapıldığı hayal ne kadar aldatıcı? Bizi ayıran, Ne koca deniz, ne bir yol, ne kapıları kilitli surlar; Bu kadar acı çekmem için aramızda sade bir avuç su var. O da kucaklanmak istiyor, ne vakit dudaklarımı öpmek için uzatsam O da ağzını bana yaklaştırmaya çalışıyor.

insana tutulur gibi gelir, o kadar küçük ki engel olan aşkımıza. Kim olursan ol, buraya gel sade. Eşsiz çocuk bana niçin

oyun ediyorsun? Ben seni aradım mı nereye gidiyorsun? Kaçtığın yüzüm değil,

ne de yaşım.

Çünkü benden nymphalar bile hoşlanırlar. Bilmediğim bir ümidi

vaat ediyorsun

Dost yüzünle. Uzatınca kollarımı sen de bana uzatıyor; gülünce ben,

gülüyorsun.

Gözyaşlarını görüyorum ağladıkça; kırpınca ben, gözlerini

kırpıyorsun.

Anlıyorum güzel ağzının oynamasından, kulaklarıma erişmeyen

sözler söylüyorsun. Anlıyorum, o benim, aldatmıyor beni artık hayalim. Tutuşturan da ben, yanan da. Kendime olan sevgimle yanıyorum. Ne yapayım? İsteneyim mi? İsteyeyim mı? İsteyecek ne kaldı artık? Beni yoksul ediyor varlığım; arzuladığım benimle. Ayrılabilsem vücudumdan; garip bir dilek seven için ama, Sevdiğim uzak olsa keşke. Kemirsin artık gücümü acı,

Ve geldi son günleri ömrümün, göçüyorum hayatımın baharında.

Ölüm gelmeyecek bana ağır dinecekse acılarım.

Vücudunun özü kuvveti. Bir ses, bir avuç kemikti ondan arta kalan;

Söylerler sonradan kemiklerinin taşlaştığını, ses kaldığını.

O günden beri ormanlarda gizlenir, görünmez artık dağlarda;

Onu herkes işitir, yaşayan sade bir ses var onda.

Başından savdı nymphaları, dalgalardan ve dağlardan doğanları da;

Başından savdı delikanlıları da. Yalvarır günün birinde

Hor gördüklerinden biri kaldırarak ellerini göğe

"Bırak sevsin bizim gibi, bizim gibi sevdiğine erişemesin."

Bu haklı dileği yerine getirdi Ramnus'lu.

Berrak bir pınar vardı, dalgalarında gümüşler oynaşır,

Ona ulaşan ne bir çoban, ne otlayan bir keçi, ne bir sürü,

Ne vahşi bir hayvan, ne ağaçtan düşen bir dal;

Tek bir kuş bile yoktu onun sükûnunu bozan.

Çevresinde en yakın suyla beslenir bir çayır,

Ve oranın güneş ışığıyla ısınmasına engel olan orman.

Pınar ve yerin güzelliği çeker onu kendine,

Uzanır Narkissos av yorgunluğu ve sıcağın verdiği ağırlıkla yere. Gidermek istersen susuzluğunu, artıyordu bir yandan susuzluğu; içtikçe suya vuran güzelliğine hayran, Seviyordu tensiz bir hayali, vücut sanıyordu sulardakini. Donakaldı Paros mermerinden bir heykele benzeyen o aynı yüzle Kımıldamaksızın, bakıyordu kendine kendi şaşkın şaşkın. Bakıyordu önünde duran ve bir çift yıldızı andıran gözlerine, Bacchus'a, Apollon'a yaraşır saçlarına, Tüysüz yanaklarına, fildişinden boynuna, Parlak, kardan bir beyazla karışan rengine, alımına ağzının, Bakıyordu hayran hayran topuna, kendine bu görülmezlik

güzelliği sunanların. Bilmeden kendini arzuluyor, severken onu kendini seviyor, İsterken kendini istiyordu, içini yakan ateşi tutuşturan da kendiydi. Kaç kere faydasız öpücükler sundu aldatan pınara. Suların ortasında gördüğü boynuna kollarını dolamak arzusuyla Ellerini kaç kere daldırdı, boşa kavuştu kolları sularda.

Neyi gördüğünü bilmiyor, fakat yanıyordu onunla, Gözlerini aldatan hayal onu coşturuyordu. Ey saf çocuk, neden bir kaçan hayal peşindesin? Yok hiçbir yerde dilediğin; sen hele bir dön bak nasıl kaybolacak. Gördüğün o, gölgesi suya vuran şeklin aksidir. Onun olan hiçbir şeyi yok; seninle geldi, seninle kaldı, Sevdiğim daha ömürlü olsun dilerim. Ve şimdi can verelim ikimiz bir solukta". Dedi, kendinden geçmiş, aynı yere seyre döndü. Dalgalandı sular yaşlarla, geri gelen hayal Karardı gölün oynamasıyla. Görünce gittiğini uzaklara Bağırdı: "Nereye gidiyorsun? Bırakma beni." Taş yürekli, seveni Yalnız koma. "Madem bırakmıyorsun dokunmama, hiç olmazsa Doya doya bakayım, yiyecek bulayım sürüp giderken sonu acı çılgınlığım Dertlenerekten gömleğini baştan aşağı yırttı, Çıplak göğsüne vurdu mermer yumruklarıyla. Döğdüğü göğsü bezendi gül kırmızıyla, Nasıl erguvan rengi alır renk taneleri olmamış bir salkımın, Ve bir yanı beyazken bir yanı kızaran elmaların. Görünce suya dönen onları dalgalarda,

Daha fazla duramadı; zayıf bir ateşle nasıl erirse sarı balmumu, Ve ısınır da sabah yağan kırağı güneş ışığıyla nasıl yok olursa. Aşkla incelen o da gizli bir ateşle için için eridi ve yok oldu gitti. Kalmadı artık ne kırmızıya çalan beyaz teni, ne diriliği, ne kuvveti. Ne göz alan onlar, ne de Ekho'nun vaktiyle sevdiği vücut. Her ne kadar küskün ve geçenleri hatırlıyorsa da acıdı gene ona; Zavallı çocuk "Ah" diye bağırdıkça her defasında Çınlayan sesiyle tekrar ediyordu "Ah".

Elleriyle o kollarını yumruklarken çıkan sesleri geri yolluyordu Ekho. Şunlar oldu son sözleri gözlerini ayırmadan sulara bakan

Narkissos'un:

"Ey boş yere sevdiğim çocuk"; yer tekrar iletti dediklerini. "Elveda" deyince o, bağırdı Ekho: "Elveda". Yorgun başını dayadı sık çayırlığa,

Ölüm kapadı efendilerinin güzelliğine hayran gözlerini. Hala bakıyordu kendine, yeraltına göçtükten sonra bile; Bakıyordu Styks sularına. Döğündüler bacıları Naıas'lar Kesik saçlarını yanı başına koydular; döğündüler Dryas'lar Ekho da katıldı onlara, tam sedyeyi, odun yığınını, titreyen meş'aleleri Hazırladılar, vücut yoktu hiçbir yerde, yerinde sarı göbeğini Beyaz yaprakların kucakladığı bir çiçek buldular.


 publius ovidius naso

Türkçesi: Can Yücel - kaynak...aymavisi


7 Ekim 2015 Çarşamba

Hiçlik


Dokunmak acıtmaktır
Güzellik evidir iyiliğin
Ruh, dünyanın direğidir
Düşünce, aşkın artığıdır
Her insan bir toplumdur
Her renk sonsuzluğa varır
Her canlı kendiyle örtüşür
Her şey mutludur kendiyle
Bilgi, bilinmek için değildir
Her düşünce bir tür uykudur
Kendisizlikten ibarettir insan

Kelimelerin salıncağıdır insan
Bütün mesafeler eş anlamlıdır
Teklikten korkmaktır yaşamak
Var olmak, hedefi olmamaktır
İnsan bir alternatifler yığınıdır
İnsana örülü bir boyadır zaman
Yaşayan, yaşanılandır çoğu kez
Yazmak, kendine alışamamaktır
Özgürlük, kendini rehin tutmaktır
İnsan, bir büyük konuşmuşluktur
Kendini bilmek, kendini silmektir
Uyanıncaya kadar uyanıktır insan
İnsan kendiyle örtülü bir gömüdür
Kirli borularda kirlenmez kutsal su
Aştığı yol kadar kabul eder kendini
Bir oyundur insan kendini oynayan
Yaşamak bir martı çığlığıdır karanlık
Yol yürünür, giden değil varan bilir
Kötüye karşı koymak iyilik değildir 
Sonsuzluk, insanın sonunda saklıdır  
Her gün kendi kaderinin yolcusudur
Birbirinden ayrı durur her şey bir yerde
Her şey eklidir birbirine diğer bir yerde

Yaşamak bir intikamın nesnesi olmaktır
Bir nokta kendini kendinden ibaret sanır
Hakikat kendini teslim etmez, teslim alır
Tarih, insanların yaşamadıkları yanlarıdır
Aşk, kelimenin varlığa ulanma sevdasıdır
Bilgi hakikattir, kendini kendi zannetmez
Hayat, insanın kendine olan görüş açısıdır
İyiliği kendi rengiyle boyamak kötülüktür
Başkasının aşkından doğan bir yanılsamadır 
Kelimelerin kendilerine borçlandığı varlıktır  
Olmayan bir duvar alıkoyar insanı kendinden
Hakikat her boyutu içine alan tek bir boyuttur

Her yükseltisinde kendine batan bir yan vardır
İnançların altlarına gerilmiş direklerdir insanlar
Kendine yükselen basamakları kendi sanır insan
Her şey düşmandır ona yine de o dosttur hepsine
Ilık bir rüya serpintisinden kendine damlar insan
Derindir insanın gözlerinin aydınlatabildiği kadar
Bulunan, bulmak arzusunun var olana yansımasıdır
Bütün soruların muhatabı, insanın olamayan yanıdır
Duymak istediklerini söylememek için konuşur insan
Kelimelerle yapılan kelimelerle yıkılmaya mahkumdur
Bilinebilir parçaların oluşturduğu bir bilinemezliktir insan
Gidilebilir yollardan oluşan gidilemez bir diyardır hakikat
İnsan olmayabilir de olandır duyguların kesiştiği kavşaktır
Kendiyle eşleşince sıfır olandır anların birbirine karışmasıdır
Yola düşen insan değildir, harftir kendini insanda yolcu eden
Söylenecek çok söz vardır anlatmak için söylenecek söz olmadığını
Bilinemeyen bir bilgi baş ile sonda ortaktır, insansız da canlıdır kelimeler
Hakikat birdir ve tektir ve sessizdir kabul etmez tasdik edecek kadar ikiliği...