19 Şubat 2022

Engin Geçtan - Rastgele Ben

Rastgele Ben, yakın bir dosta anlatır gibi kaleme alınmış bir anlatı. Engin Geçtan hikâyesine ellili yılların ortalarında genç bir hekim olarak gittiği Amerika'dan başlıyor. Yabancı bir memlekette edindiği ilk mesleki deneyimleri aktarırken, bir yandan da bir zamanların Amerikası'nın renkli bir tasvirini yapıyor: seyahatler, farklı ülkelerden meslektaşlar, etnik gruplar, inanç sistemleri, yaşam biçimleri, dönemin sanat ve kültür hayatı... Sonra Türkiye'ye dönüş, ilk klinik deneyimler, muayenehane tecrübesi, akademik hayatın cilveleriyle tanışma, bir psikiyatristin oluşumu sürecindeki sonu olmayan arayışlar...

Dünden bugüne toplumun dinamikleri ve ona eşlik eden psikolojik süreçler konusunda "izlenimler"le ilerleyen, serbest çağrışımlarla yol alan kitap, yakıcı etkilerini hissettiğimiz güncel konulara da değiniyor: giderek yaygınlaşan depresyon, demokrasi konusundaki algı farklılıkları, kapitalist sistemin bireyden talepleri...

Çocuk merakını, meraklı kedi yanını hiç yitirmeyen Geçtan'dan, yaşam sevinci taşıyan bir yolculuk.

 

 Bir Zamanlar Amerika’da

 "O sıralar bazı sınıf arkadaşlarımın da Amerika'ya gitmek için yollar araştırdıklarını fark ediyorum. Oradaki ciddi doktor açığını keşfetmişler. Mezuniyet albümünde karikatürleri benimle birlikte Çok Gezenler Kulübü başlığıyla aynı sayfaya konulan kızlı erkekli küçük bir grup. Farklı tarihlerle hepimiz tam kadro son gezmemizi Amerika’ya yaptık, en sevdiğim iki arkadaşım ve eşleri orada kaldılar, onları çok özlüyorum. Arkadaşlarımdan Amerika’daki hastanelere intern olarak gideceğimizi öğreniyorum, hepimiz o kelimeyi ilk defa duyuyoruz. İnternin ne olduğuyla ilgili pek fikrim yok, önemi de yok, yola çıkma hazırlığı yapmam gerek.

Beklenmedik bir anda evren önüne bir mecra çıkarıveriyor, orada akmaya başlıyorsun, nereye gidilecekse oraya. Gidilen yerin bir adı var, ama sonrası bilinmez. Eğer bu durum aylar önceden kendi irademle tasarlanmış olsaydı, gideceğim yerde beni nelerin beklediği hakkında fikir sahibi olsaydım, bu bir proje uygulaması olurdu. Ben ise sadece yola çıkmak üzere olduğumu biliyordum."

 

André Gide - Kalpazanlar

Kalpazanlar (Les Faux-monnayeurs), André Gide 'nin yazdığı eser ilk kez 1925 yılında La Nouvelle Revue Française dergisinde yayımlanmıştır. Kalpazanlar Gide'nin kendi deyişiyle "ilk romanı" dır. Bu kitabındaki konu; kişi tam anlamıyla mutluluğa kavuşmak, yaşamın tadını çıkarmak istiyorsa geleneklere değil, kendi yüreğinin sesine uyması gerektiğidir. Andre Gide der ki; "Dünya şayet kurtulabilirse, ancak yerleşik kurallara, kökleşmiş basmakalıp düşüncelere boyun eğmeyenler sayesinde kurtulacaktır".

Romanın konusu genel olarak, Bernard ve Olivier adındaki iki lise öğrencisi ile Edouard isimli bir yazarın çevresinde dönmektedir. Lise bitirme sınavına hazırlanan Bernard tesadüf eseri annesine hitaben yazılmış olan aşk mektuplarını bulur ve kendisinin aslına bir yasak aşkın meyvesi olduğunu öğrenir. Kendisini yetiştiren adamın gerçek babası olmadığını ve asla gerçek bir evlat gibi sevilmediğini düşünerek büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Hâlbuki üvey babası Albéric Profitendieu, Bernard'ı diğer çocuklarından hiçbir zaman ayırt etmemekle birlikte daha fazla sevmiştir. Son derece ağır ve haksız bir mektup kaleme aldıktan sonra evden kaçarak sınıf arkadaşı Olivier in yanına yerleşir. 

 

Umberto Eco - Yanlış Okumalar

 

OĞLUMA MEKTUPLAR

Sevgili Stefano,

Noel yaklaşıyor, çok geçmeden kent merkezindeki büyük mağazalar - oğulları için alıyormuş gibi yaparak- çok sevdikleri elektrikli trenleri, kukla tiyatrosunu, yayı ve oklarıyla birlikte hedef tahtasını ve aile pin-pon setlerini kendileri için satın alacakları ve bu anı sevinçle beklemiş, her yılki ikiyüzlü cömertlik senaryolarını oynayan babalarla dolup taşacak.Ama ben yine de onları gözlemekle yetineceğim, çünkü bu yıl benim sıram henüz gelmedi, sen çok küçüksün daha, Montesori onaylı bebek oyuncakları da büyük bir zevk vermiyor bana, belki de, imalatçı etiketi bütünüyle yutulamayacağına değin garanti verse de bunları ağzıma sokmaktan hoşlanmadığım için.Hayır, beklemem gerekiyor, iki yıl, üç ya da dört yıl.O zaman benim sıram da gelecek; anne egemenliğindeki eğitim aşaması geçecek, tüylü oyuncak ayı yönetimi son bulacak ve kapanacak ve babalık yetkesinin tatlı ve dokunulmaz şiddetiyle senin yurttaş bilincini kalıba dökmeye başlayabileceğim an gelmiş olacak.O zaman Stefano…

O zaman armağanların silahlar olacak.Çifte namlulu tüfekler.Kesintisiz ateş eden silahlar.Hafif makineli tüfekler. Toplar.Bazukalar.Süvari kılıçları.Bütün savaş giysileriyle kurşun askerler ordusu.Açılıp kapanan köprüleriyle şatolar.Kuşatılacak kaleler.Kazamatlar, barut depoları, destroyerler, (…) Kısacası silahlar.Çok sayıda silah.Bunlar, oğlum, bütün Noellerinin anımsanacak şeyleri olacak.

Bayım, şaşkınım-diyecek bazıları-siz, bir nükleer silahsızlanma komitesi üyesi ve barış hareketi destekleyicisi, başkentteki yürüyüşlere katılmış ve arasıra bir Aldermaston mistiği beslemiş olan siz.

Kendimle çelişiyor muyum?Eh, kendimle çelişiyorum (Walt Whitman’ın diyeceği gibi)

Bir sabah, bir dostumun oğluna bir armağan almaya söz verdiğim bir sabah, Frankfurt’taki büyük bir mağazaya girdim ve güzel bir revolver istedim.Herkes şaşkın şaşkın baktı yüzüme:Biz savaş oyuncakları bulundurmuyoruz bayım.Kanınızı dondurmaya yeter bir yanıt.Rezil olmuştum, çıktım oradan ve kaldırımdan geçmekte olan iki Bundeswehr adamıyla burun buruna geldim.Gerçeğe geri dönmüştüm.Hiç kimsenin benimle alay etmesine izin veremezdim.Bundan böyle yalnızca kişisel deneyime güvenecektim, pedagogların canı cehennemeydi.

Benim çocukluğum hep değilse bile çoğunlukla kavgacı geçmişti.Çalılıkların arasında son dakikada doğaçlamadan çaldığım kamışçıklar kullanırdım; park etmiş arabaların gerisine çömelir, otomatik tüfeğimi ateşlerdim; süngü takıp saldırırdım.Çok kanlı savaşlar beni çekiyordu.Evdeyse oyuncak askerlerim vardı.Sinir bozucu stratejilere, haftalarca süren operasyonlara, uzun tüylü oyuncak ayımla kız kardeşimin oyuncak bebeklerinin kalıntılarını seferber ettiğim uzun kampanyalara katılırdı ordular.Paralı askerlerden çeteler kurar, az sayıda fakat sadık taraftarlarıma beni ‘Piazza Cenova terörü’ (şimdi Piazza Mateotti) diye çağırttırırdım.Daha güçlü bir başka birlikle karıştırmak için bir grup Kara Aslan’ı dağıtır, daha sonra da bunlara felaket bir hükümet bildirisi yayınlardım.Monferatto bölgesine yerleşince zorla sokak çetesine alındım ve kıçıma yüz tekme ve tavuk kümesinde üç saat hapislikten oluşan bir erginlenme törenine sokuldum.Nizza Deresi çetesine karşı savaştık, korkunç pis, dehşet saçan bir çeteydi bu.İlk keresinde çok korktum ve kaçtım; ikincisinde dudağımın üzerine bir taş yedim, şimdi hala dilimle hissedebildiğim ufak bir düğüm var orada.(Sonra gerçek savaş başladı.Partizanlar Sten makineli tüfeklerini iki saniyeliğine tutmamıza izin veriyorlardı ve biz alınlarının ortasında bir delikle yerde ölü yatan arkadaşlarımızı görüyorduk.Fakat o zamana kadar erginleşiyorduk, onsekiz yaşındaki gençleri aşk yaparken yakalamak için Belbo nehrinin kıyıları boyunca dolaşıyorduk, bunun dışında, delikanlılığın gizemli bunalımlarının pençesinde, tenin bütün hazlarından vazgeçmiştik.)

Bu savaş oyunları sarhoşluğu, tüfeğe elini sürmeksizin, kışladaki uzun saatlerini ortaçağ felsefesini ciddi ciddi incelemeye adayarak on sekiz aylık askerlik hizmeti yapmayı başarabilen bir adam ortaya çıkardı.Bir çok günahı olan, ama silahları sevmek ve savaşçı değerlerin kutsallığına ve etkinliğine inanmak gibi çirkin bir suçu hiç bir zaman işlememiş olan bir insan.Bir orduyu, ancak askerleri Vajont felaketinden sonra barışçı ve soylu sivil bir amaç uğruna bataklıktan zorla ilerlerken gördüğünde takdir eden bir adam.Savaşlara kesinlikle inanmayan, savaşların haksız ve lanetli olduğuna, insanın bir çatışmaya sürüklendiğinde istemeye istemeye, çabuk biteceğini umarak ve bir onur sorunu olduğunu ve bundan kaçamayacağı için herşeyi tehlikeye atarak dövüştüğüne inanan bir adam.Ve sanıyorum ki, benim savaştan derin, sistemli, aydınca ve belgelere dayanan nefretimi, çocukluk günlerimdeki sağlıklı, masum, platonik olarak oynadığım kanlı oyunlara borçluyum, tıpkı bir kovboy filminden (şiddetli bir kavgadan sonra, hani meyhanenin balkonu çöker, masalar ve büyük ayna kırılır, birisi piyano çalana ateş eder ve dökme cam pencere paramparça aşağıya iner ya, o türden) sinemadan daha temiz, daha sevecen, rahatlamış yanınızdan sizi itip kakarak geçenlere gülümsemeye, yuvasından düşmüş bir serçeyi kurtarmaya hazır çıkışınız gibi; tragedyanın gözlerimizin önünde kan kırmızı bir bayrak sallamasını ve içimizi kutsal Epsom tuzlarıya temizlemesini isterken Aristoteles’in iyice farkında olduğu gibi.

O zaman Eichmann’ın çocukluğu gelir aklıma.Meccano (Çocuklar için çelik konstrüksiyon seti markası) parçalarını inceler ve kitapçıktaki talimatı görev aşkıyla bir bir uygularken yüzündeki o ölüm muhasebecisi ifadesiyle yüzüstü yere uzanmış; kimya setinin kutusunu da açmak istiyor sabırsızca; Küçük Marangoz’un minicik aletlerini, eli genişliğindeki planyayı, yirmi santimlik bir testereyi bir kontrplak parçası üzerine sererken sadistçe bir haz duyuyor.Minyatür vinçler kuran çocuklara bakın!Bu küçük matematikçiler soğuk ve çarpıtılmış zihinlerinde, olgunluk yıllarını güdüleyecek iğrenç karmaşaları baskı altında tutuyorlar. Oyuncak trenin düğmelerini çalıştıran her bir küçük canavarda ölüm kamplarının gelecekteki bir müdürü yatıyor!O sinik oyuncak sanayinin onlar için imal ettiği, gerçekten açılan bagajı, aşağı yukarı indirilebilen pencere camlarıyla aslının kusursuz örnekleri o kibrit kutusu büyüklüğündeki arabalara düşkünlerse, dikkat edin- korkunç!Elektronik bir ordunun her türlü duygudan yoksun, bir atom savaşının kırmızı düğmesine soğukkanlılıkla basacak olan gelecekteki komutanları için korkunç bir eğlence!

Onları şimdiden tanıyabilirsiniz.Büyük arsa spekülatörleri, karakışta kiracısını evi boşaltmaya zorlayan gecekondu ağalarıdır bunlar; o rezil monopol oyununda, mülk alıp satma düşüncesine alışırken, hisse senedi portföyleriyle acımasızca uğraşırken kişiliklerini ortaya çıkarmaktadırlar.Analarının sütünden kazanma tadını almış ve bingo kartlarıyla ticareti öğrenmiş, bugünün Grandet babalarıdır onlar.Lego bloklarında eğitilmiş ölüm bürokratları ve terazileriyle başlamış bürokrasi zombileridir bunlar.

Peki yarın?Sanayileşmiş Noellerin, konuşan, şarkı söyleyen ve yürüyen Amerikan bebekleri, tükenmez pili sayesinde zıplayan,dans eden Japon robotları, düzenekleri her zaman bir giz olarak kalacak radyoyla kontrol edilebilen otomobiller ürettiği bir çocukluktan ne çıkacak ortaya?

Stefano, oğlum benim, sana tüfekler vereceğim.Çünkü tüfek bir oyun değildir.Bir oyun esinidir o.Onunla bir durum, bir dizi ilişki, bir olaylar diyalektiği bulmak zorunda kalacaksın.Bomm diye bağırmak zorunda kalacaksın ve oyunun ancak senin ona verdiğin bir değer taşıdığını, bundan başka bir değeri olmadığını keşfedeceksin.Düşmanları yok ettiğini hayal ederken, can sıkıcı uygarlığın, seni boyuna, şirket psikologlarının verdiği Rorschach testlerine giren bir sinir hastasına döndürmedikçe asla söndüremeyeceği bir atasal dürtüyü doyuruyor olacaksın.Fakat düşmanları öldürmenin bir oyun uydaşımı, bakşa bir sürü oyun gibi bir oyun olduğunu anlayacak ve böylece bunun bir dış gerçeklik olduğunu öğrenecek ve oynarken oyun sınırlarının farkına varacaksın.Öfkenin üstesinden geleceksin, o zaman ne ölümü, ne de yok etmeyi düşünen başka bildirileri almaya hazır olacaksın.Gerçekten de ölümün ve yok etmenin sana hep düşlem öğeleri olarak gelmesi önemlidir, tıpkı hepimizin mutlaka, ama eninde sonunda Alsaslılar için akıl bir dışı bir kin beslemeksizin nefret ettiği Kırmızı Başlıklı Kız öyküsündeki kurt gibi.

Ama öykünün tamamı bu olmayabilir ve ben senin için tamamlamayacağım bu öyküyü.İlk temel içgüdülerin temizlenmesi oyunu içinde, pars construens'ı, değerler bağlantısını daha sonraya, katarsis sonrasına erteleyerek, sırf sinirsel bir boşalım için Colt'unu ateşlemene izin vermeyeceğim.Sen hâlâ koltuğun arkasına gizlenip ateş ederken sana fikirler vermeye çalışacağım.

Önce, Kızılderililere değil, Kızılderililerin yaşadıkları bölgeleri yok eden silah tüccarlarına ve içki satıcılarına ateş etmeyi öğreteceğim.Güneyli köle sahiplerine, Lincoln’e destek olsun diye ateş etmeyi öğreteceğim.Kongolu yamyamlara değil fildişi avcılarına ateş etmeyi öğreteceğim; zayıf bir anımda Dr.Livingstone’u diyelim büyük bir kazan içinde haşlamayı da öğretebilirim.Lawrence’a karşı Arapları oynayacağız; eski Romalıları oynuyorsak, biz Piemontelileri gibi Kelt olan ve yakında kuşkuyla bakmayı öğreneceğin Julius Caesar’dan çok daha temiz olan Galyalılardan yana olacağız; çünkü ölümünden sonra yurttaşların gezinebileceği bahçeleri bahşiş gibi bırakarak, demokratik bir topluluğu özgürlüğünden etmek yanlıştır.O iğrenç General Custer’a karşı Oturan Boğa’nın yanında olacağız.Ve doğallıkla Boxer’ların yanında.İstendiğinde bir Cezayirliyi
sopadan geçirmeyi reddedemeyecek kadar görevinin kölesi Juve ile değil de Fantomas’la birlikte.Ama şaka yapıyorum şimdi:Tabii, Fantomas’ın kötü bir herif olduğunu öğreteceğim sana, ama namussuz Barones Orczy’nin suç ortaklığını yapıp, Scarlet Pimpernel’in bir kahraman olduğunu söylemeyeceğim.İyi insan Danton ve saf Robespierre’in başını belaya sokan pis bir Vendée’liydi ve eğer Fransız İhtilalini oynarsak, Bastille’in alınışına katılacağız.

Bunlar olağanüstü oyunlar olacak.Düşün!Birlikte oynayacağız bunları.Ha, pasta yememize izin vermek istiyordun değil mi?Tamam, M.Santerre, davullar çalsın!Dünyanın bütün örgü örücüleri, birleşin ve örgü şişlerinize ellerinden gelen kötülüğü yaptırın! Bugün Marie Antoinette’in başının uçuruluşu oyununu oynayacağız!

Sapkın çocuk terbiyesi mi diyorsunuz buna?Ve siz doğumundan beri faşist düşmanı bay, çocuğunuzla partizanlar oyununu oynadınız mı hiç?Yatağın arkasına gizlenip de Langhe vadilerindeymiş gibi yaparak , “Dikkatli ol, sağdan Kara Faşist Tugayı geliyor!” diye bağırdınız mı?Bir toparlanmadır bu, ateş ediyorlar, Nazilerin ateşine karşılık verin!Hayır siz oğlunuza inşaat blokları verdiniz ve onu Amerikan yerlilerinin kökünü kurutan dövüşleri göklere çıkaran filmlere gönderdiniz hizmetçiyle.

İşte böyle , sevgili Stefano, sana tüfekler vereceğim.Ve gerçeğin hiçbir zaman tamamen bir yanda olmadığı, son derece karmaşık savaşlar oynamayı öğreteceğim sana.Gençlik yıllarında bir hayli enerji açığa çıkaracaksın, fikirlerin biraz karışık olabilir, ama yavaş yavaş bazı kanılar geliştireceksin.O zaman, büyüdüğünde, bütün bunların bir peri masalı olduğuna inanacaksın:Kırmızı Başlıklı Kız, Sinderella, tüfekler, toplar, düello, büyücü kadın ve yedi cüceler, ordulara karşı ordular.Ama olur da, büyüdüğünde, çocukça düşlerinin o canavar tipleri hala sürüyor olursa, büyücüler, cüceler, devler, ordular, bombalar, zorunlu askerlik hizmeti, belki de peri masallarına karşı eleştirel bir tavır kazandığın için, yaşamayı ve gerçekliği eleştirmeyi öğreneceksin.