aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2022

Rodin ve aşk hayatı

Camille Claudel, Rodin’in yaşamında kadınların hep çok önemli bir yeri olmuştur. Rose Beuret ile tanıştığında Rodin 24 yaşındaydı. 1864'te atölyesini yeni tutmuştu. Rose 20 yaşındaydı ve Rodin’e modellik, hizmetkarlık ve eşlik etti. İki yıl sonra oğulları oldu. Rose onu hep sevdi, Rodin hep dehasının ve dehasına hizmet edenin peşinden koştu. Tam 53 yıl sonra 1917'de evlendiler. 15 gün sonra Rose, 6 ay sonra Rodin öldü. Bugün ikisi de yan yana Meudon’daki atölye evin, müzenin muhteşem bahçesinde birlikte yatmaktadırlar. Üstlerinde yemyeşil çimenler ve Düşünen Adam heykeli ile... 

 Rodin’i 1883'te tanıdı. 19 yaşındaydı, çok yetenekliydi, aydındı, bilgiliydi, güzeldi ve “Usta”ya hayrandı. Rodin’in sevgilisi ve asistanı oldu. Yıllarca onun için çalıştı. 1888’e dek birlikte yaşadılar. Fırtınalarla dolu yıllar, Rodin’in en verimli , Camile Claudel’in Rodin'den kaynaklanan, sonu akıl hastenesine varan en acılı yılları oldu.

Ressam Helene Wahl-Porges, 1890’larda sanatçıya, tüm yolculuklarda eşlik etti.

İngiliz generalin kızı Eve Fairfax'la Rodin’in yaşadığı aşktan (1902-1903) geriye bugün Londra’daki Tate Galeri’de enfes bir bronz heykel kaldı.

İngiliz ressam Gwen John, Rodin’le aşkını 1906-1907 yıllarında, tam 2000 mektuba döktü. Alman yazar Helene von Nostitz- Hindenburg’la Rodin 1901-1914 yılları arasında tutkulu biçimde mektuplaştılar, birlikte İtalya yolculuklarına çıktılar.

1917 yılında Rodin, Rose Beuret ile evlendi. Meudon’da paraları yetmediğinden dolayı, yetersiz ısıtılan evlerinde yaşadı. 14 Şubat’ta Rose zatüree’den öldü. Rodin ise 24 Kasım’da öldü. İkisi de Düşünen Adam adlı heykelin altına gömüldü.

Rodin'in çok fazla kadınla beraber olduğu, gününün neredeyse tamamını kadınlara, uyuşturucuya ve sanata ayırdığı söylenir. 

 

05 Ocak 2022

Beynimizde Aşk ve Nefret Arasındaki İnce Çizgi

Hepimiz aşık olmaya eşlik eden belirsiz hislere aşinayızdır. Siz ve partneriniz duygusal olarak bağlanır, desteklenir ve tamamlanırsınız. Aşk karmaşık ve uzun bir yolculuktur fakat bilimadamları spesifik bir nöropeptid olan oksitosinin daha kur yapma esnasında yani siz henüz yolculuğun başındayken bu hisleri başlattığını bulmaktadırlar.

Aslında geçtiğimiz birkaç onyılda araştırmacılar oksitosini aşk hormonu olarak adlandırmışlardır ve bunun salınımını insanları birbirine bağlayan bir yapıştırıcı olarak görmüşlerdir. Oksitosinin aşık edici etkisi sadece romantik aşka özel değildir. Bunun yanında farklı toplumsal ilişki şekillerinde de etkileri gözlenebilir. Hamilelik ve doğum esnasında anne-bebek bağlanmasını kuvvetlendirecek şekilde de doğal yollarla oksitosin salınımı yapılır. Ayrıca doğum sırasında oksitosin salınmasının uterus kasılmasını sağlayarak doğumu kolaylaştırdığı ve doğum sonrasında da memelerden sütün fışkırmasını sağlayarak emzirmeyi kolaylaştırdığı bilinmektedir.

Erkeklerlere oksitosin verildiğinde ise, birtakım sosyal defisitlere sahip olan erkeklerde güven ve anlayış artışı hatta empati kurma becerilerinde gelişme bulunmuştur. Bununla birlikte oksitosin bilimadamlarının dediği gibi en çok bizi tek eşli olarak partnerimize bağlı tutma özelliği ile bilinir.

Ama oksitosin gerçekten de sosyal yaşamın üzerine serpilmiş bir tatlandırıcı mıdır? Yakın tarihli bulgular öyle olmadığını söylüyor. Oksitosin değer verdiğimiz insanlarla aramızda pozitif duygular ve sosyallik oluştursa da bunun yanında yakın olmadığımız insanlara karşı negatif görüşlere ve davranışlara sebebiyet verebilir. Sosyal Psikoloji araştırmaları gösteriyor ki insanlar kendi sosyal çevrelerindeki kişilere karşı kayırmacı bir tavırla yaklaşırken, yakın çevrelerinden olmayan insanlara karşı dışlayıcı yaklaşım gösteriyorlar. Nihai sonuç olmamasına rağmen yakın zamanlı bulgular oksitosin verilen erkeklerin sadece grup içi kayırmacılıklarının değil bazı durumlarda grup dışındaki insanlara karşı savunmacı tutumlar sergilediğini de göstermiştir.

Etnik merkezciliğin sebep olabileceği zulümler göz önüne alındığında ve oksitosin salınımının grup içi yanlılık da yaratacağı düşünüldüğünde oksitosinin hala beynin güzel aşk kimyasalı olduğunu söyleyebilir miyiz?

 Melis Demircioğlu

10 Temmuz 2021

Marcel Proust "Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki: Bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır."

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki: Bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır. Onda, kendisinde durduran başlangıç noktasına doğru, geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur. İşte "karşımızdakinin hisleri" dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür.

 Kayıp Zamanın İzinde - Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

06 Temmuz 2021

Halil Cibran "Aşka Dair"

Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin...Yolları zorlu ve dik olsa da. Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun. Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da. Hem aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın. Bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgârı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle. Çünkü aşk taçlandırdığı gibi çarmıha da gerer sizi. Hem besler, büyütür hem de budar sizi. 

Yücelerinize tırmanıp, okşar sever güneşte titreyen en körpe dallarınızı. Derken inip köklerinize, sarsar toprağa sıkı sıkıya tutunuşlarını. Mısır demetleri gibi derer sizi aşk. Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır. Kabuklarınızı elemek için kalburdan geçirir. Apak edinceye kadar öğütür sizi. Yumuşayana kadar yoğurur; sonra da atar kutsal ateşine, Tanrı’nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye. 

Aşk bütün bunları, yüreğinizin sırlarına ermeniz ve bu bilgiyle Hayat’ın yüreğinin bir parçası olabilmeniz için yapacaktır. Fakat eğer korkularınızda sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız…O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın harman yerinden çıkın daha iyi. Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya. 

Kendinden başka bir şey vermez aşk ve kendinden başkasından almaz. Ne sahip olur aşk ne de sahip olunmak ister. Çünkü aşka aşk yeter. Sevdiğiniz zaman “Tanrı yüreğimde” değil, “Tanrı’nın yüreğindeyim” deyin. Sanmayın aşkın rotasını çizebileceğinizi, çünkü aşk sizin rotanızı çizer, sizi buna layık bulursa eğer. Aşkın kendini gerçekleştirmekten başka tutkusu yoktur. 

Fakat âşıksanız ve arzularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun arzularınız: Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyen. Tanımak haddinden fazla şefkatin sızısını. Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle. Şafak vakti kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve minnet duymak yine aşkla dolu yeni güne; öğleyin dinlenmek ve aşkın vecdini düşünmek derin derin; akşamleyin eve şükranla dolup taşarak dönmek; sonra da uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir övgü şarkısıyla.

 -Ermiş

30 Mayıs 2021

Onat Kutlar, ilk aşk ve son aşka ilişkin kendisine yöneltilen bir soruya şöyle cevap verir:


 

İlk ve sonu bir an için bir tarafa bırakıp, aşk üzerinden bir şey söyleyeyim. Galiba aşkı bir parça şiir gibi düşünmek gerekir. Yaşamda şiir var mıdır, yoksa bu bizim zihnimizin ona yüklediği bir şey mi? Böyle bir soruyu şairler genellikle sormazlar. Çünkü böyle bir ayrım yapmak ya şiiri yaşamdan koparmak anlamına gelir, ya da yaşamın kendisinde şiirsel dediğimiz şeye uygun birtakım şeylerin bulunmadığı anlamına gelir. Ama biliyoruz ki şiir var. Bir başka özelliği şiirin, kendisi varolmadan önce hakkında genel bir tanımlama yapılamaz. Ancak ondan sonrası vardır ve sadece ona yöneliktir. Galiba aşk da böyle bir şey. Yani bir ön tanımının yapılabileceğine inanmıyorum. (Kutlar,1988)
 
 

28 Şubat 2021

Michel de Montaigne - Denemeler


 Okuyucuya

Okuyucu bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki, ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sama hizmet etmek yahut kendime ün sağlamak hiç aklımdam geçmedi: Böyle bir amaç peşinde koşmaya gücüm yetmez. Bu kitabı, yakınlarım için bir kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha etraflı ve daha canlı olsun. Kendimi herkese beğendirmek niyetinde olsaydım, özenir, bezenir, en gösterişli halimle ortaya çıkardım. Kitabımda sade, tabii ve her günkü halimle, özentisiz bezentisiz görünmek isterim, çünkü ben kendimi olduğum gibi anlatıyorum. Burada kusurlarım, nasıl bir adam olduğum, edebin, terbiyenin  müsaade ettiği ölçüde,açık olarak görülecektir. Hâlâ ilk tabiat kanunlarının rahat serbestliği içinde yaşadıkları söylenen insanlar arasında olsaydım, emin ol ki kendimi tastamam ve çırılçıplakda gösterirdim. Kısacası,okuyucu, kitabımın özü benim: Boş vakitlerini bu kadar sudan ve anlamsız bir konuya harcaman akıl kârı olmaz. Haydi uğurlar olsun.
 

Kanunlar  Üstüne 

Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Kanunları koyanlar da çok kez budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar, insandırlar nihayet,  her yaptıkları  şey  ister  istemez  sudan  ve değişkendir.  Kanunlardan  daha  çok,  daha  ağır,  daha  geniş haksızlıklara yol açan ne vardır? 

Bilgi ve Düşünce

Öğrenimden kazancımız daha iyi ve daha akıllı olmaktır. Epiharmus* der ki, insan düşünce ile görür ve duyar; her şeyden faydalanan, her şeyi düzene sokan, başa geçip yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu muhakkak ki çocuğa kendiliğinden hiçbir şey yapmak özgürlüğünü  vermemekle  onu  korkak  bir  köle  haline  sokuyoruz.
Retorika ve gramer üstüne,  Cicero’ımn  şu veya bu cümlesi üstüne öğrencisinin ne düşündüğünü kim sormuştur? Bunları Tanrı sözü gibi belleğimize basmakalıp yapıştırırlar; harfler ve kelimeler, anlatılan şeyin kendisi haline gelir. Ezber bilmek, bilmek değildir;, hafızamıza emanet edilen her şeyi saklamaktır,  İnsan, kendiliğinden  bildiği her şeyi ustasına bakmadan, kitaptaki yerini aramadan, istediği gibi kullanır. Tamamıyla kitaptan bir bilgi ne sıkıcı bilgidir!  Böyle bir bilgi bir süs olarak kullanılsın: Ama temel olarak değil. Nitekim Platon, gerçek  felsefenin  sağlam  irade, inanç ve  dirüsdük, amaçları- başka olan öteki bilimlerinse sadece süs olduğunu söyler.
 

Yaşamak ve  Çalışmak

Tabiat bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği  şey,  iştihamızın  da  aradığı  şey  olsun:  Onun  kurallarını bozmaya hakkımız yok. Caesar’m ve İskender’in, en büyük işleri başarırken, tabii ve bundan ötürü gerekli ve makul zevkleri bol bol tattıkları­nı görünce, buna ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işle­ri ve yorucu düşünceleri dinç bir yürekle günlük hayatın bir parçası  haline  sokmak,  ruhu  sağlamlaştırmaktır  derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş saymışlarsa bil­ge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca hayatını iş­siz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz. 

-  Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca işiniz değil, en parlak, en şerefli işinizdir. 

-  Bana bü­yük  işler  çevirmek  imkânını  verselerdi,  neler  yapmaya  gü­cüm olduğunu gösterirdim, deriz.  

Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi? Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmüş demeksiniz. Kendini göstermek ve iş gör­mek  için  büyük fırsatlara ihtiyaç  yoktur;  hangi mevkideolursa,  olsun,  perde  arkasında  da,  perde  önünde  de  insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil, ahlakı­mızı yapmaktır; savaşmak memleket kazanmak değil, yaşayışımıza dirlik düzenlik getirmektir. En büyük en şerefli ese­rimiz doğru dürüst yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geç­mek, para yapmak, binalar kurmak, nihayet ufak tefek ek­lentiler, yollardır.  Bir kumandanın,  az sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tamamıyla serbest ve rahatça,  kaygusuzca  sohbete  dalması,  Brutus’un  herkesin kendisine ve  Roma’nın  hürriyetine karşı pusu kurduğu  bir sırada gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sü­kun  içinde  Polybius’u  okuyup  notlar yazması  ne  güzel  bir şey! Düşündükçe içim açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağır­lığı altında ezilir; onlardan sıyrılmayı, bir yerde durup yeni­den başlamayı bilmezler.
  O fortes pejoraque passi
Mecum saepe viri, nunc vino pellite curas;
Cras ingens iterabimus aequor.
Ey  benimle bunca  çetin işler görmüş yiğitler,
Bugün dertlerinizi şarapla giderin
Yarın engin denize açılacağız.

Horatius 

 

Ruh ve Beden

Güzellik, insanlar arasında, çok tutulan  bir şeydir.  Ara­mızda  ilk  anlaşma  onunla  başlar.  İnsan  ne  kadar  vahşi, ne kadar  kötü  yaradılışlı  olursa  olsun  onun  büyüsüne  kapıl­maktan kendini alamaz. Bedenin varlığımızdaki payı ve de­ğeri büyüktür. Bu bakımdan onun yapısına ve düzenine ve­rilen önem pek yerindedir. İki temel taşımızı (ruh ve bedeni) birbirinden ayırmak, koparmak isteyenler yanılıyorlar; tam tersine onları çiftleştirmek,  birleştirmek gerek.  Ruhtan iste­necek şey bir köşeye çekilmek, kendi kendine düşünmek, be­deni hor görüp kendi başına bırakmak değil (Hoş, bunu an­cak sahte bir çeşit maymunlukla yapabilir ya),  ona  bağlan­mak, onu kucaklamak, sevmek, ona arkadaşlık ve kılavuz­luk etmek, Öğüt vermek yanlış yola saptığı zaman geri çevir­mek,  kısacası onunla evlenmek, ona gerçekten  bir koca ol­maktır. Ta ki ikisinin hareketleri arasında başkalık ve karşıt­lık değil, uygunluk ve benzerlik olsun. 

İnsan ve Ötesi

Kendini beğenmek insanın özünde, yaradılışında olan bir hastalıktır. İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır; öyley­ken en mağruru da odur. Şurada, dünyanın çamuru ve pisli­ği içinde oturduğunu, evrenin en fena, en ölü, en aşağı katın­da, göklerin kubbesinden en uzakta, üç cinsten yaratıkların en  kötü  haldekileriyle  birlikte,  dünya  evinin  en  alt  katma bağlı ve çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan yukarılara  çıkıp gökleri  ayaklarının  altına indirmek  sevda­sıyla yaşar.  Aynı  hayal  gücüyle  kendini Tanrı’ya bir  görür; kendine Tanrısal özelikler verir; kendini öteki yaratıklar sü­rüsünden ayırıp kenara çeker, arkadaşları, yoldaşı olan var­lıklara  yukarıdan  bakar;  her birine uygun  gördüğü  ölçüde güçler ve yetenekler dağıtır. Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne  altındayız. Bilge der ki, göklerin altındaki her şey, aynı kanunun ve ay­nı kaderin buyruğundadır.

  Indupedita suis fatalibus omnia vinclis.
Her şey,  kırılmaz zincirleriyle  bağlı kaderin.
Lucretius
  Bazı ayrılıklar, seviyeler ve dereceler vardır; ama her şey­
de aynı doğanın yüzü görülür.

  Res quoeque suo ritu procedit, et ommes
Foedere naturae certo discrimina servant
Her şey kendine göre gelişir ve hepsi
Sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını.

Lucretius 

 

Aşk  Üstüne

Kitapları  bir yana  bırakır  da  dobra  dobra konuşursak, aşk  dediğimiz  şey,  arzulanan  bir varlıkta  bulacağımız  tada susamaktan  başka  bir  şey  değildir,  gibi  geliyor  bana.  Ve­nüs’ün  bize verdiği şey nihayet bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı tabiatın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla ço­ğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzm insana verdiği o aca­yip  gıdıklanma,  Zenon’u,  Kratippos’u  düşürdüğü  o  delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o münasebet­siz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, za­lim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu ka­dar  çılgınca  bir  işin  içinde  o  ciddileşip  kendinden  geçme? Hem  ne  diye  bazlarımızla  pisliklerimizi  sarmaş  dolaş  edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesin­de acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara ba­kınca,  Platon’un  dediği  gibi,  Tanrıların  insanı  kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da tabia­tın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıl­lılarla delileri, insanlarla hayvanları birleştirmek istemiş. İn­sanların  en  ağırbaşlısını o malum hal  içinde  bir  düşündümmü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.
  Oyun  arasında  ciddi  düşüncelere  yer  vermeyenler,  bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çeki­nenler gibidir. Biz de pekâlâ hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hay­vanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gel gelelim öteki iş bütün düşünceleri, Eflatun’un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, in­sanlığımızdan çıkarıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli dünüşülemez  bile.  Bir arayın da  bulun  bakalım bu  iş bilgece  ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gi­bi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladı­ğını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yok eder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder.  Onu sadece meyamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz şüphesiz.
  Tabiat bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü iş­lerin en soylusunu, en faydalı, en güzelini de ona bağlamış­tır; bir yandan da bizi bırakır onu kötüleriz, ondan ayıp, gü­nah diye utanır kaçarız, perhizini sevap sayarız. Bizi yaratan işi  hayvanlık  saymaktan  daha  büyük  hayvanlık  mı  olur? Türlü milletlerin dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir.  Onun  bir cezalanması demek  olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş bir bakıma in­san denilen bu budala varlığı yaratma işini  ayıplamakta bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya...  İnsanın doğuşunu  görmekten  herkes  kaçar,  ama  ölü­münü görmeğe hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık  köşelere  gizleniriz.  İnsanı  yaparken gizlenip  utanmak  bir  ödev,  onu  öldürmesini  bilmekse  birçok  erdemleri içine alan bir şerefter.  Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles memleketinin bir deyimine göre birisini iyileştirmenin öldür­mek anlamına geldiğini söyler.
  Bazı milletler yemek yerken  başlarını  bir örtüyle kapar­larmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:  Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zarafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş.  Bu bayan iştihası olduğu zaman herkesten kaçarmış.  Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeğe ne de başkala­rının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldur­mak içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişa­hının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üs­tün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini parampar­ça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar de­mek  tabiatı  bozdukça  değerlendireceklerini,  yaradılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o ka­dar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hay­van ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevkleri­ni başının  belası sayıyor.  Hayatlarını gizleyen,  başkalarının gözüne  görünmekten  kaçan  insanlar  da  var.  Sağlık,  sevinç içinde  olmak  onlar için en zararlı, en belalı hallerdir.  Değil yalnız  birçok tarikatlar,  birçok  milletler var ki  doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karan­lıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemede gösterdiğimiz zekâyı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o herşeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kasdettiği av kendi kendimizdir.
  O miseri! quorum gaudia erimen habent.
  Ab  zavallılar,  sevinçlerini suç sayanlar.
Gallus

Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeğe özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratma­ya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Tabiatın seni zorladığı  bütün  faydalı işleri  gördün  bitirdin, işsiz  güçsüz  kaldı  da  mı  başka  işler  çıkarıyorsun kendine? Sen tut, tabiatın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez  kanunlarını hor gör, sonra o senin yaptığın, bir taraflı, acayip münasebet­siz kanunlara uymaya çabala. Üstelik bu kanunlar ne kadar
özel,  dar, dayanıksız, gerçeğe  aykırı olursa gayretlerin de o ölçüde artıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gün­delik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; Allah’ın, tabiatın emirleri umurunda değildir. Bak,  bir düşün bunlar  üzerinde:  Bütün hayatın böyle geçiyor.

21 Aralık 2020

Mevlana’da Aşk Metafiziği

Sevgi, insanda fıtrî bir olay olarak değerlendirilir. Bu olay insan ruhunun dinamik bir gücüdür. Bundan dolayı, insan hayatta pek çok şeyi sevebilir yani insan için birçok sevgi objesi bulunabilir. Aslında sevgi bir tanedir ama objeleri değişiktir. Sevginin aşırı hali olarak tanımlanmaya çalışılan aşk kavramı, aslında insanın bütün benliğiyle tek bir objeye odaklanmasından ibarettir. Bu obje insanın kendisi, ailesi, çevresi, erkek, kadın olabileceği gibi, para, makam, şöhret vs. de olabilir. Hatta madde ötesi sevgi veya aşk objeleri de vardır. Mesela dinî literatürde “ilâhî aşk” olarak tarif edilen yoğun sevgi, bu nevi fizik ötesi bir sevgi objesine duyulan aşktır.

Ünlü Türk-İslâm düşünürü Mevlâna”nın eserlerinin hemen hemen tamamında ele aldığı aşk, ilahi aşk türündendir. Mevlâna”nın bu konudaki fikirleri ve aşk yorumları, diğer Türk-İslâm filozof ve mutasavvıflarının düşünceleriyle, aynı zamanda Batı düşün-cesinin önemli filozoflarının bu konudaki fikirleriyle mukayese yapma imkânı verecek nitelikte bir zenginliğe sahiptir. Mevlâna”nın bu konuda düşünce tarihindeki gerçek yerini ortaya koyabilmek için, bildirimizde onun aşk metafiziği konusundaki görüş ve yorumlarını ele aldık.

Sevgi ve Aşk Üzerine:

Mevlâna”da aşk metafiziğini daha iyi anlayabilmemiz için, aşkın ve ona temel teşkil eden sevginin etimolojik ve kavramsal tanımlarının iyi bilinmesi gerekir. Bilindiği üzere, sevgi kelimesi, Türkçe”mizde sevmek mastarından gelir. Klasik kaynaklarda bu kelimenin karşılığı “hub” sözcüğüdür. Hub, Arapça”da kaynama noktasına gelmiş suyun üstüne çıkmaya başlayan kabarcıkların adı olup, buna habbe ve habâb da denir. Nitekim muhabbet kelimesi de buradan alındığı için, susamışlıktan veya fazla arzudan dolayı kalbin kaynamaya ve habbeler çıkarmaya başlamasıdır. İnsan fıtratında var olan sevgi üzerine pek çok şeyler söylenmiştir. Fıtrî bir özellik olduğundan dolayı insan hayatta pek çok şeyi sevebilir. İnsan kendini, çevresini, ailesini, para, makam, şöhret vs. pek çok şeyi sevgi objesi yapabilir. Hatta madde ötesi varlıkları bile. Mesela “ilahî aşk” veya “Allah sevgisi”tabir edilen sevgiler bu gruptandır. Ancak unutmamak gerekir ki, insan ne kadar çok şey severse sevsin sevgi aslında tektir ancak objeleri farklıdır.

Sevginin ferdî ve sosyal pek çok faydası olduğu, hatta sadece insan değil, bütün varlıkların eğitimine temel teşkil ettiği hepimizce bilinmektedir. Sevgi her şeyden önce bir güven işidir. Güvenin olmadığı noktada sevgi yoktur. İnsan hayatını ve toplumu şekillendiren her değer sevgiye dayanır. Toplum sevgiyle kaynaşır. Sevgisiz insanlar katı ve iki yüzlüdür. Sevgisiz adalet de katıdır. Sevgisiz kurallar ve gelenekler insanı dar görüşlü yapar.

Sevgisiz inanç insanı mutaassıp(fanatik) yapar. Sevgi insanı olumlu yönde motive eden bir güçtür. Nitekim “sevgi, dünyayı sıcak dost ve güzel bir evren yapan, insanların biçimini değiştiren, dinamik bir güçtür” diyen Roche”a ve “sevgi ruhun kudretine teslim olmaktır. Kibiri bırakıp benlik davasından geçmektir” diyen Ülken”e hak vermemek elde değil

Ünlü mutasavvıf düşünürümüz Mevlâna, sevginin kudretini Mesnevî”de şu sözlerle dile getirir:

“Sevgiden acılıklar tatlılaşır,

Sevgiden bakırlar altın kesilir

Sevgiden tortulu, bulanık sular arı duru su haline gelir.

Sevgiden dertler şifa bulur.

Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur”.

Sevginin şiddetli haline “aşk” demişlerdir. Bu kelime Kur”an”da geçmez. Kur”anın tercih ettiği kelime, “şiddetli sevgi”(=hubben şedid) veya “vedud”dur. Bilahare İslam literatüründe köklü bir yeri olacak olan Aşk kelimesi, Arapça “A-ş-k”dan gelir ve bir sarmaşık türünün adıdır. “Aşaka” adı verilen bu sarmaşık, ağaca dolanır ve onu tepeden tırnağa sarar. Yapraklarının altından ağacın gövdesine kökler salar ve ağacın öz suyuyla beslenir. Böylece sarmaşık geliştikçe ağaç solmaya, kurumaya başlar. Tıpkı bunun gibi aşk da âşığın benliğini öyle bir kaplar ki, aşk kendisinde geliştikçe, âşık solmaya, kurumaya ve bedenî varlığını yokluğa vermeye, ruhu da maddi irtibatlardan soyutlanmaya başlar.

Aşk konusunda o kadar söylenmiş söz vardır ki, bunlardan burada bahsetmek imkânsızdır. Biz doğrudan Mevlâna”nın bu kavramı nasıl ele aldığını göreceğiz.

Mevlâna”ya Göre Aşk

Mevlâna”ya göre aşk, söylenmez yaşanır, yani sübjektif bir tecrübedir. Diyor ki:

“Aşk da ocak gibi yakar, yandırır. Fakat bu yanışı görmeyen, o tadı almayan da ocak değildir zati”(Mesnevi, II,1380)

“Birisi âşıklık nedir diye sordu:

dedim ki: Bize dönersen bilirsin”

Aşk, sayıya sığmayan sevgidir. Bu yüzden de gerçekte Tanrı sıfatıdır; kula verilişi, geçici bir şeydir, demişlerdir”( Mesnevi, II, s. 5-6)

“Aşk öyle bir alevdir ki, bir tutuştu mu, Ma”şûk”tan başka her şeyi yakar”diyen Mevlâna”ya göre, aşkın izâhı zordur. Mesela hararetin rengi yoktur. Ancak odun, kömür gibi bir cisimde görününce renklenir. Tıpkı bunun gibi, aşk da renksizdir. Ancak bir âşıkta renk kazanır. Yukarıda da belirtildiği gibi, âşıklık nedir diye sorana “ ben olda bil” anlamında cevap vermesi, onun, kelime ve sözlerle ifadesinin güçlüğünü belirtmek içindir.

Mevlâna, Divan”ında aşka yeni bir lakap takar. Aşka hitaben der ki:

“Ey Aşk! Herkesin yanında birçok adın ve lakabın var. (Fakat ben) dün gece sana yeni bir isim taktım: Devâsız dert” (Divan, I, 4) Yine Divan”ında aşkın izâhının güçlüğünü, ezelden ebede uzanan gövdesiz bir ağaç metaforuyla terennüme çalışır.

“Aşk üstünlükte, bilgide, defterde, kitap sahifelerinde değildir. Halk dedikoduya düşmüştür ya, o yol âşıkların yolu değildir. Aşk, öyle bir nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri de ebeddedir. Bu ağaç, ne arşa dayanır, ne de yeryüzüne, bu ağacın gövdesi de yoktur… Aklı işten atıp hevesi kovduk… Sen de fanî güzellere iştiyak var, bir özlem var. Bu ise puttur. Sen kendini kendinde bulur ve kendin sevgili olursan, sende özlem kalmaz”(Divan, I, nr.395)

Mevlâna”ya göre aşk, evrenden de öncedir. Çünkü Tanrı”nın adıdır. Aşk, ona göre kişiyi beşerî alemden alıp, ilahî aleme taşır. Nitekim Rubailerinden ve Divan”ından seçtiğimiz bir kaç beyiti şöyledir.

“Biz aşkın âşıkıyız. Çünkü aşk kurtuluştur”.(Rubailer,343)

“Aşk mezhebinde aşkın yolu yoktur”(Rubailer,216)

“Aşkta alçaklık, yükseklik olmaz; ayıklık, sarhoşluk da aranmaz. Hatta hafızlık, şeyhlik, müritlik ne demek? Kalleşlik, düşkünlük, rintlik de sorulmaz”(Rubailer, 505)

“Sadece aşk, sadece aşk, başka da bir işimiz yoktur” (Divan, 1474)

“Bizim peygamberimizin yolu aşk yoludur.

Biz aşkın çocuğuyuz, aşk da bizim annemiz”(Rubailer, 49)

“Ey sevimli can! Aşkın gamından uzak kalma!

Çünkü onun her nefesinde bin oruç ve namaz vardır”(Rubailer, 703)

Düşünce Tarihinde Bir Gezinti

Pek çok kavram insanlık kavramı kadar eskidir, ama aşkın tarihi insanın tarihinden de eskidir. Birçok filozof ve mutasavvıf, sistemlerinde aşka önemli bir yer ayırmışlar ve varlığın sebebini de aşk olarak göstermişlerdir. Nitekim “sebep sonuçtan daima öncedir” ilkesine göre aşk evrenden de eskidir.

Empedokles, dört unsurun(toprak-su-hava-ateş) birleşmesini aşkla açıklar. Ayrılmaları nefretledir. Ona göre, Tabiatta aşk ve nefret çatışma halindedir.

Platon”a göre Aşk, cismanî ve ilahî olarak ikiye ayrılır. Geçici güzelliklere olan aşk cismanî, salt güzelliğe duyulan aşk da ilahîdir. Salt güzellik ve iyilik ise ancak tanrı”dır. Bedenler birbirine benzediğinden tek bir bireye duyulan aşk gittikçe azalır, aşk kendinin asıl kaynağını aramaya koyulur. Böylece asıl aşkı hak eden varlığa yükselir. Aşkı yücelten Platon bu görüşleriyle, kendisinden sonra pek çok filozof ve mutasavvıfa zemin hazırlamıştır. Platonun, aşkın delilik getirdiği yani eski tabirlerle mecnunluk ve meczupluk getirdiğini belirtmesi, düşünce tarihinde çok eleştiri almıştır. Gerçekten ona izafe edilen ve bugün bizim de kullandığımız “platonik aşk” dediğimiz husus, tek taraflı aşkları tanımlamak için ifade edilir. Buna göre platonik aşk kişinin, kendi iç dünyasında, bütün sevgi ve dikkatini tek bir objeye yoğunlaştırarak ideal sevgiyi ve aşkı bulmaya yönelik bir arayışıdır. Platon, aşkı üç aşamada ele alır. Birincisinde kişi bir objenin güzelliğine kapılır, ona âşık olur. İkincisinde bu objenin (diyelim ki insanın) güzelliğinden sıyrılarak güzelliği bütün beşerîyette gören istidadı kazanır ve sevgisi bütün insanlığa yayılır. Üçüncüsünde ise kişi, ruhî derinlikte “ideler alemi”nin “Güzel idesi”ni hatırlamaya başlar. İşte bugün, her ne kadar basite indirgense de gerçek anlamda “platonik aşk” budur.

Aristo “aşk, sevende sevdiğinin kusurlarını algılama yeteneğinin körelmesidir” demektedir. Bu bizim bugün “aşkın gözü kördür” diye ifade ettiğimiz husustur.

Tıp tarihine göz attığımızda bazı tabiplere göre aşk, melankoliyi andıran bir hastalık halidir. Kişinin kendini bir objeye saplantı halinde kaptırması ve sürekli ona ilgi duyması ve onu düşünmesidir. Bu hal zamanla, bünyede kötü bir buharın oluşmasına ve dimağa yükselmesine sebep olur ve böylece bedenî arızalar meydana getirir.

Aşk konusunda müstakil bir risale yazan İbn Sina, aşkın ilahî kaynaklı olduğunu ve Tanrı”ya ulaşma arzusu taşıdığını belirtir. Beşerî aşkı ise araz olarak görür, eğer bu arazlar hayvanî gayelere götürürse, insanı alçaltır. Fakat neslin devamı gibi bir iyiliği de vardır. En yüce aşk, insanı faziletlere ve ilahî nimetlere ve mutlak iyiye götüren ve O”na benzeme çabası sağlayan aşktır.

Bazı filozoflar gibi, sufiler de aşkı ikiye ayırır: Gerçek ve geçici aşk. Geçici aşk, her hangi birine duyulan aşktır. Bu da makbuldür. Çünkü seven kişi, mahbûbuna karşı sevgisi nispetinde kayıtlı olduğu şeylerden vaz geçer. Böylece hürriyete doğru yol alır. Aslında geçici aşk, gerçek aşka bir köprüdür. Gerçek aşk ise Tanrı”ya olan aşktır. İnsandaki cezbeyi, Tanrı”nın kulunu çekişini meydana getirir. Cezbe de sâlikin varlığını eritir(Gölpınarlı, M. Celâleddin, 164)

Mevlâna”ya Göre Aşığın Vasıfları:

Bazı filozof ve sufiler gibi Mevlâna”nın da aşkı, beşerî ve ilahî olmak üzere iki grupta mülahaza ettiğini biliyoruz. Mevlâna”ya göre aşk bir süreçtir. Bunun için insan, tabiatı gereği farklı psikolojilere girer. Gittikçe olgunlaşır. İnsan ilahî aşka girmeden önce, beşerî aşkla iyice yoğrulmalıdır.

“Ey gönül! Akşamdan tan aydınlığının rengini kim gördü? Adı sanı temiz gerçek bir aşığı kim buldu? Ben yandım diye hep feryad ediyorsun, boşuna feryad etme. Ham yemişin yandığını kim gördü?”(Rubailer, 422)

Mevlâna”nın burada anlatmak istediği husus, çekilen acıların kişiyi hamlıktan kurtarması, benliğinden sıyırmasıdır. Bir âşık sıkıntılı dönemini, feryatlarla dinleyenlere anlatır. Aşığın aşkının gücü oranında feryadı azalır. Nitekim şöyle demektedir:

“Şimdi feryadım azaldı ama aşkım arttı. Nasıl ki ateş, çok alevlenince dumanı(azalır) çıkmaz olur”(Rubailer, 546)

Mevlâna”nın bu ifadeleri, Mevlâna”dan oldukça esinlenen ünlü Divan şairi Fuzulî”nin şu mısralarını hatırlatmaktadır:

“Ehl-i temkinem, beni benzetme ey gül bülbüle

Derde sabrı yok anın her lahza bin feryadı var”

Mevlâna, suret sahibi bir sevgilinin aşkıyla pişmeye başlayan gönül, suretsiz varlığa doğru ilerler görüşündedir. Suretsiz ve“Mutlak Güzellik” olarak vasfedilen bu varlık, Cemal sahibi olan Allah”tır. Bu aşamadan sonra Ma”şûk veya Mahbûb kavramı Cenab-ı Hakk için kullanılır. Bu konuda O:

 “Gönülden suretleri sür çıkar ki, O suretsiz olan sureti bulasın!”( Rubailer, 369) demektedir.

Mevlâna”ya göre beşerî aşkın temelini şehvet yapanlar hakiki aşka eremezler. Bu konuda Rubailer”inde birçok örnek vardır:

“ Sen şehvet ve arzularına aşk adını veriyorsun. Hâlbuki şehvetten aşka giden yol, çok uzundur”

“Eğer şehvet ve heva sevdasında koşacaksan, sana haber vereyim ki eli boş kalacaksın. Eğer bundan vaz geçersen açıkca göreceksin ki, sen ne için geldin, sonra nereye gideceksin”( Rubailer, 310)

Mevlâna”ya göre âşık, kendini, ancak aşkla kendinden geçtikten sonra tanır, bilir:

“Kendimi görmeden önce kendi adımı işitirdim.

Ama kendimi ancak kendimden geçtikten sonra görebildim”( Rubailer, 64)

Mevlâna”ya göre insan, kendi özündeki güzelliğe doğru yol alır, hamlıktan olgunluğa geçer. Bunun gerçekleşmesi için, nefsin olumsuz sıfatlardan ve her türlü ahlâki kötülükten arıtılmış olması gerekir ki, onun Tanrı”yla irtibatı söz konusu olsun. Yani kişi, kendi egosuyla mücâdelesinde galip gelmeli ki, kalbini ilahî ilhamlara açık tutabilsin. Bu ise olgunluk ile olur. Nitekim onun “Âşıklık kemâl ile, gönül avcılığı cemal iledir” demesi bu düşüncenin bir ürünüdür.

Aşığın vasıfları konusunda o, birçok özellik sıralar. Şöyle ki:

“Âşıkların işlediği işin sevabı, Tanrı tarafından verilir; bu karşılık da Tanrı”dır.

Âşıkların sevinçleri de odur, gamları da; el emekleri de O”dur, hizmetlerinin karşılığı da.

Âşık, sevgilisinden başkasını seyre dalarsa, aşk değildir bu, boş bir sevdadır.

Aşk o yalımdır ki alevlendi mi, sevgiliden başka ne varsa, hepsini yakar-yandırır”(Mesnevî, V, 585-589)

“Aşığın hastalığı, hastalıklardan apayrıdır; aşk, Tanrı sırlarının usturlâbıdır (Mesnevî, I, 10)

İbadetin ruhunu, dinin bile temelini aşkta gören Mevlâna”ya göre:

“Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır; âşıklara şeriat da Tanrı”dır, mezhep de Tanrı”dır.”

“Yol gösteren kulluk namaz beş vakittir; âşıklarsa hep namazdadır”(Mesnevî, VI, 2676)

Mevlâna”ya göre, yerine getiriliş amacına göre ibadetler üçe ayrılır: Kölenin ibadeti, tüccarın ibadeti, aşığın ibadeti. Kölenin itaati korkudan dolayıdır. Cehennemden korktuğu için ibadet eder. İşte cehenneme girmemek için ibadet edenlerin ibadeti bu kategoridendir. Bazıları da cennet vaadi olduğu için ibadet eder. Bunlar da tüccar ruhlu insanlardır. Çünkü tüccar, kazançlı olmayacak bir işe yatırım yapmaz. Ama hak katında gerçek ibadet aşığın ibadetidir. Çünkü o, Tanrı kendisini ister cehenneme koysun, isterse cennete, sırf O”nun rızası için, O istediği için, O”nu sevdiği için ibadet eder.

Mevlâna”ya göre ölümsüzlüğün sırrı aşktadır. Âşık o sırrı yakalamalıdır.

“Aşksız yaşama ki ölmeyesin. Bari aşk yolunda öl ki, ebedi hayata kavuşasın!” Rubailer, 1291)

“Her şey sevgilidir, âşıksa bir perde; diri olan sevgilidir, âşıksa bir ölü: kimin aşka meyli yoksa kanatsız bir kuşa döner; eyvahlar olsun ona.”(Mesnevî, I, 30–31)

Âşık- Ma”şûk İlişkisi:

Mevlâna”ya göre insan, insanlık vasfının özünü, ideal mahiyetini bulmuş ve onun idrakine varmışsa, hem “âşık” hem de “Ma”şûk”tur. Yani hem Allah”ı seven, hem de Allah”ın sevdiği kişi olur. Burası Mevlâna”nın aşk felsefesinin önemli bir noktasıdır.

Mevlâna”ya göre Allah”a ulaşmanın en emin ve en kestirme yolunun aşk olduğunu yukarıda bahsetmiştik. İnsan bu yolculuğunda mal, evlat, dünya ve içindekilerden ve hatta kendi benliğinden vazgeçmelidir. Çünkü ona göre aşk, Ma”şûk”tan başka her şeyi yakar.

Mevlâna”yı diğer mutasavvıflardan ayıran özelliklerin içinde en önemli motif, ilahî aşkı kendinde tecelli ettiren insan, sadece Allah”a âşık değil, aynı zamanda Allah da insan-ı kâmile, yani kendine âşık olana âşıktır motifidir. İşte bu motifte metafiziğin en önemli konusu olan varlık konusunda Tanrı-insan ilişkisinin özünü bulabiliriz.

Türk -İslam düşüncesinde insanın mikro kozmik bir varlık olarak telakki edilmesi, onun kainatın bir parçası olması değil, sanki doğrudan bir kainatmış gibi görülmesine yol açmıştır. Yani kainata bak insanı, insana bak kainatı, her ikisine bak Tanrı”yı anla anlamındadır. İşte vahdet şuuruna ulaşan insan da, Tanrı”nın tecellisinden ve O”nun Aşk ve Cemal”inden hissesini alacaktır. Böylece estetik hazza erişen insan, ilahî sevgide kademe kademe yol alacaktır. Sonunda insan, beşerî ve dünyevî kaygıları atıp, şekilden geçip, şekilsiz Varlık”a ulaşacak ve O”nda O”nun aşkını bulacaktır. İşte çift kutuplu bu aşk anlayışına göre insan Tanrı”ya, Tanrı da insana, daha doğrusu, kendinde ilahî aşkı tecelli ettiren “insan-ı kâmil”e âşıktır. Bu metafizik anlayışa göre Tanrı, hem Aşk, hem Âşık, hem Ma”şûk“tur. Kur”an dilinde bu “el-Vedûd” dur.

Gerçek Âşık: İnsan-ı Kâmil:

Mevlâna, görüldüğü gibi her şeyi “aşk”ta odaklamaktadır. Bütün bedii zevkler; sanat, estetik, psikoloji, hayat ve hatta ibadet vs hepsi de aşk adlı sihirli sözcükte temerküz ettirilmiştir. Metafizik bir kavram olan aşk, her şeyde, her fizik varlıkta tecelli etmektedir. İnsan, mikro kozmik addedildiğinden, evrende tecelli eden bütün değerlerin hepsine câmidir. Şu halde Mevlâna, insanda bil kuvve var olan kemâlatı gün yüzüne çıkarıyor. Hatta bu tecelliler bağlamında, ilahî sıfatların yansıdığı uluhiyet aynası, insanda bilhassa insan-ı kâmildedir.

Mevlâna, Mesnevî, Divan ve Rubailer boyunca, aşk yönü kendinde ağır basan evrensel insanı, yaratıcısıyla kurduğu psikolojik birliğin bilinci içinde, tamamen ruhani boyutun zirvesine ulaşmış bir insan- ı kâmil olarak görür. Bu, uzaklarda aranan değil, bilakis insanın kendi derûnunda, bulabileceği gerçek öz varlığında saklıdır. O,sanki şehvani varlığın harabelerinde gömülü bir hazine gibidir. Keşfedilmeyi beklemektedir(Yakıt, Batı Düş.Ve Mevlâna, s. 42). Mesnevî”de:

(Hazine arayan fakire) bir hazine arayıcısı gibi bakma,

O, hazinenin kendisidir.

Âşık, Ma”şûk”un gayri nasıl olabilir”(VI, 2229-İzbudak)

Varlık ve Aşk:

Felsefenin en önemli konularından birinin meta fizik olduğunu söylemiştik. Metafiziğin de en önemli konusu “Varlık”tır. Mevlâna”nın da mensubu olduğu Türk-İslam düşünürlerine göre varlık anlayışı “téocentirique” tir. Yani Tanrı merkezli bir varlık anlayışıdır. Varlığın zirve-sinde veya merkezinde Tanrı vardır. İster vahdet-i vücûd”cu olsun ister diğer doktrinlere bağlı bulunsun, her ekolde bu görüş hakimdir. Varlık, Tanrı, kâinat ve insan ekseninden bakıldığında, kâinat Tanrı”nın eseridir ve O”nun isim ve sıfatlarının tecelligâhıdır. İnsan yaratıklar içinde bu tecelliden en fazla nasibini alan, hatta kâinatın özü telakki edilen bir varlıktır. Şu halde Mutlak Aşk olarak telakki edilen Tanrı”nın, evrende ve insanda aşkının tecellisi olacaktır. Bu tecelliyi insan, kendi öz benliğinde bulacak ve bu yolda yürüyecektir. İşte bu noktada insan, Âşık ve Maşuk kavramlarını iç içe yaşayan bir varlık olacaktır.

Türk-İslâm düşüncesinde varoluş, genellikle Tanrı”nın aşkıyla açıklanmıştır. Tanrı kendi aşkı sebebiyle ilk önce bütün varlığın prototipini yaratmıştır. Buna bazıları İlk Akıl, Evrensel Akıl, Külli Ruh, Nefs-i Evvel ve Nur-u Muhammedî gibi adlar vermişlerdir. Kozmik varoluşun cevheri olan bu aşktan bütün evren varolmuştur. Dolayısıyla Mutlak güzellik her nesnede tecelli edip kendini göstermektedir. Bilhassa sufî ekole göre insan, âleme baktığında bu güzelliği her varlıkta temaşa edecektir, her şeyde bir güzellik arayacaktır. Bunun için insanı, hayvanı, bitkiyi, görünen, görünmeyen her şeyi sevecektir. Surette çirkin olanlar bile sirette yani öz de güzeldir. Öyleyse insan öze ve manaya yönelmeli ve ilahî aşkı kendinde tecelli ettirmelidir. İşte bir Türk-İslâm düşünürü olan Mevlâna”da aşk, aynı zamanda yaratılışın gayesidir Varlıkların her birinde aşk vardır. Onlar, aşkla hasıl olur ve aşkla hareket ederler. Varlıkları “Mutlak Varlık” kendine doğru çeker. Aşkla vuslat gerçekleşir. Bizi çeken bu kuvvet, özümüzün özüdür. Tıpkı Yunus”un “Bir ben vardır bende benden içeru” dediği gibi, Mevlâna da:

Senin canının içinde bir can var, o canı ara!

Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!

Yürüyen dervişi arıyorsan onu senden dışarıda arama, kendi nefsinde ara!

(Rubailer, 43)

Mevlâna”ya göre Allah”ın, hem Âşık, hem Maşuk hem de Aşk”ın kendisi olduğunu söylemiştik. Aynı zamanda bu özelliğinden dolayı Yaratıcı”dır. Görünen âlem, Tanrı”nın aşkının tecellisi veya aşkından başka bir şey değildir. Varlıklar özünü bu aşktan alırlar. Mevlâna, vahdet-i vücud doktrinini benimseyen diğer mutasavvıflar gibi, varoluşu Tanrı aşkıyla açıklamaktadır. Kendisi de bir Aşk olan Tanrı”nın ilk yarattığı kendi aşkından olan aşk”tır. Bu aşkın açılımı metafizik ve fizik varlıkları meydana getirir.

Mevlâna”nın, Aşk ve Güzellik kavramlarının ontolojik zeminde izâhı konusunda ünlü İşrak filozofu Sühreverdi ile aynı kanaatleri paylaştığını ve kendisinden sonra pek çok şaire ilham kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği üzere, sudur teorisinden hareket eden Sühreverdi, oluşu izâh ederken; Tanrı”nın ilk yarattığı varlığın akıl olduğunu ve bu aklı Tanrı”nın üç hassayla donattığını bu hassaların aşk, güzellik ve hüzn olduğunu belirttikten sonra, aynı kaynaktan tevlid eden aşk, güzellik ve hüznün birbirinin kardeşi olduğunu vurguladıktan sonra şunları söyler: “…En büyük kardeş olan güzellik, kendi kendini temaşa etti… Kendini en yüce Hayr olarak gördü. Neş”e ondan doğdu ve gülümsedi. Bu tebessümden üst saftaki binlerce melek zuhûr etti. Ortanca kardeş olan Aşk, bakışını bir türlü güzellikten ayıramayıp, güzelliğin tebessümüyle deli divaneye dönüp, ona ulaşmak istedi: En genç kardeş olan “Hüzn” ona takıldı, ondan ayrılmadı. Bu takılıştan yer ve gök meydana geldi…”(Munisu”l-Uşşâk) Görüldüğü gibi, Aşk, güzelliğin, hüzün ise, aşkın peşini bırakmıyor. Bu demektir ki, nerede güzellik varsa orada aşk vardır. Nerede aşk varsa orada hüzün, keder vardır. Sühreverdi bu kavramları beşerîyet tarihinde vuku bulan büyük aşklara uygular. Nitekim ona göre: Güzellik, Hz.. Yusuf”ta, aşk, Züleyha”da, hüzn ise Hz. Yakup”da tecelli etmiştir.İşte Mevlâna bir mutasavvıf düşünür olarak hem meşşai hem de işraki ekolle bir yerde hem fikir olmaktadır. Mevlâna”nın alabildiğine açılımlarını yaptığı aşk metafiziği konusu kendisinden sonra düşünür ve şairlerce devam ettirilmiştir. Özellikle Fuzuli”nin “Leylâ vü Mecnûn”u ve Şeyh Galip”in “Hüsn ü Aşk”ı buna en güzel örnek teşkil eder.

 

 Prof. Dr. İsmail Yakıt


Aşk ve Gurur - Jane Austen


Taşralı bir beyfendinin kızı olan Elizabeth Bennett ile varlıklı ve soylu toprak sahibi Fitzwilliam Darcy arasındaki çatışmayı anlatır. Gerçi Jane Austen bu iki karakteri birbirlerinin tuzağına düşmüş kişiler gibi sunar, ama "ilk izlenim"i tersine çevirmekte gecikmez: Soyluluk ve servetten kaynaklanan "gurur" ile elizabeth'in ailesinin soylu olmayışı karşısında beslediği "önyargı", Darcy'yi mesafeli davranmak zorunda bırakır. Elizabeth'in davranışında da hem özsaygının uyandırdığı "gurur", hem de Darcy'nin züppeliği karşısındaki "önyargı" etkili olur. Zeki ve coşkulu Elizabeth yalnızca Austen'ın en çok sevdiği kadın kahramanı değil, aynı zaman bütün İngiliz edebiyatının en çok ilgi uyandıran kadın roman kişiliklerinden biridir. 
 
Sıradan insanların günlük yaşamlarını işleyerek romana ilk kez belirgin bir modern nitelik kazandıran Austen'ın en sevilen romanlarından biri olan Aşk ve gurur.
 
 Türkçesi_Nihal Yeğinobalı 
 
*
 
 Bennet ailesi Mr. ve Mrs. Bennet ve kızları Lydia, Mary, Kitty, Elizabeth ve Jane Bennet'tan oluşan yedi kişilik bir ailedir. Dar görüşlü ve sığ bir insan olan Mrs. Bennet'ın hayattaki en büyük amacı kızlarını zengin ve nüfuzlu birer adamla evlendirmektir. Mr. Bennet ise karısının tüm sığlığına karşılık çok akıllı ve düzgün bir beyefendidir. Kitty ve Lydia balodan davete gezerek tam da annelerinin istediği gibi erkeklerle gönül eğlendirmektedirler. Mary oldukça içine kapanık, sürekli kitap okuyan bir kızdır. En büyük kız kardeş olan Jane aralarında en güzel ve en alçakgönüllü, en iyi huylu olandır. Ana karakterimiz Elizabeth ise babası gibi oldukça akıllı, nasıl davranılacağını bilen, ablası kadar olmasa da oldukça güzel bir kızdır.

Her şey, zengin ve genç bir adam olan Charles Bingley'in, Bennet ailesinin yaşadığı yerin yakınındaki bir malikaneyi kiralamasıyla başlar. Mrs. Bennet bu duruma oldukça heyecanlanır, zira bu beyefendinin kızlarından birini beğenme olasılığı oldukça yüksektir. Hemen genç beyefendiyi ziyarete gitmesi konusunda kocasına baskı yapmaya başlar. Bu sayede bir dahaki sefere Bingley'i kendi evlerine davet edebilecektir.

Mr. Bingley'nin taşınmasından sonra civarda verilen bir baloda Bingley, Jane'den çok etkilenir. Fakat kız kardeşleri ve en yakın arkadaşı Fitwilliam hiç de öyle düşünmemektedir. Genç kız kardeşlerin güzel olduğu su götürmezdir, fakat gururları kendilerinden alt sınıfta olan bir kızla yakınlaşmasına izin vermemektedir. Bingley ve Elizabeth baloda birçok kez dans ederler, Darcy ise Elizabeth ile bir kez dans eder. Fakat ardından şu sözleri söyler "Hoş bir kız, ama beni cezbedecek kadar değil. Ayrıca başka erkeklerin reddettiği genç kızları eğlendirecek havamda değilim." O sırada Darcy'nin arkasında ona yakın bir yerde olan Elizabeth bu sözleri duyar ve çok öfkelenir. Darcy ile ilk sürtüşmeleri bu şekilde olur.

Balodan sonra Jane'den çok etkilenen Bingley, onu evine davet eder. Jane geceyi orada geçirebilsin diye Mrs. Bennet onu akşama doğru ve geri dönemeyeceği kadar kötü bir havada gönderir. Fakat Jane yolculuktan sonra çok hastalanır, yatağa düşer. Bingley samimiyet ve endişeyle, kız kardeşleri ise sahte bir kibarlıkla ona bakarlar, iyileşene kadar da bir yere gitmesine izin vermezler. Kardeşinin durumuna çok üzülen ve onun için çok endişelenen Elizabeth, Bingley'lerin evine kardeşini görmeye gider. İyileşene kadar kardeşinin yanında kalmaya karar verir. Bu durum burnu büyük kız kardeşlerin ve Darcy'nin hiç hoşuna gitmez. Bu da Elizabeth ve Darcy'nin ikinci karşılaşmaları olur. Elizabeth ve Darcy arasındaki gururlarına dayalı sürtüşmeli aşk hikayesi de başlamış olur.
 
 * 
Aşk ve Gurur, Jane Austen'ın yirmi bir yaşlarındayken yazdığı ikinci romanı, mutlaka okunması gereken akıcı bir dille yazılmış en güzel klasiklerden biridir. Türkiye'de büyük çoğunlukla Aşk ve Gurur adıyla bilinse de, orijinal adı olan 'Pride and Prejudice'nin karşılığı Gurur ve Önyargı'dır.

Kitabın yazarı olan Jane Austen'ın çok çalkantılı bir aşk yaşamı olmuştur. Mutsuz biten bir aşka sahip olan Jane Austen'ın kendi mutsuz sonuna inat her kitabını mutlu sonla bitirdiği söylenir. Aynı zamanda Aşk ve Gurur'da kendi aşkından izler olduğu öngörülmektedir.
 

28 Eylül 2020

Turgut Özakman - Romantika

Şirin, babasının eski defterindeki notları çözdüğünde yasak bir aşkın hikâyesiyle karşılaşır. Bir süre sonra şifreli olarak yazılmış notların arasında yaşamaya başlayan Şirin polisiye bir gerilim içinde bir yandan notlardaki şifreyi çözerken diğer yandan gerçek aşkın büyüsüyle sarsılır. 1960’larda başlayıp 1987’ye kadar gelen notların içinde, Ankara’nın sokaklarından parklarına, çarşılarından çay bahçelerine akan tertemiz bir aşkın ipuçları saklıdır.

Turgut Özakman, bir öğretmenle öğrencisinin yasak aşkını anlatırken, aşıkların arkasına eşsiz bir Ankara manzarası asıyor. Bu Ankara masalı Eskişehir Yolu’ndan Kızılay’a, Ankara Garı’ndan, Kavaklıdere’ye, Ulus Meydanı’ndan, Altın Park’a, Gölbaşı’ndan Papazınbağı’na, Gül Bahçesi’nden Karpiç’e, Ankara Palas’tan, Eymir Gölü’ne, Atatürk Orman Çiftliği’nden Kurtuluş Parkı’na kadar Ankara’nın her yerine ulaşıyor. Kitaptaki aşk öylesine sahici ki, okurken bile iki aşığın kenetlenmiş ellerinden Ankara’nın soğuk kış akşamlarını ısıtan bir sıcaklık yayıldığını hissedebiliyorsunuz.

Romantika’da aşk bazen şiire dökülüyor:

“dudakları daha kırmızıydı bugün
gözleri daha büyüktü
bir sunak kandili gibi yanıyordu yüzü
heyecandan
boynu
mercan bir gerdanlığı süslüyordu
ne güzelsin
diye fısıldadım
hayran hayran”

Kimi zaman ete kemiğe bürünüp tensel bir aşkın şiiri oluyor:

“göğüslerin iki bereketli
ve çiçekli meyve
dimdik ve kıvrak”

Kimi zaman da kavuşmayı müjdeliyor:

“yaz ortasında
buluştuk yeniden
içki içtik
konuşa konuşa
ve
nar yedik
birbirimizin avucundan”

Farklı kuşakların aşkı nasıl farklı algıladığının da vurgulandığı romanda Şirin’in arkadaşı “Biz (60’lılar) hiç olmazsa sevişmeyi biliyorduk, 70’liler savaşmayı. 80’liler bir tuhaf. Galiba ne savaşmayı biliyorlar, ne sevişmeyi” diyor.

Okur yorumlarında beğeninin dışında belirtilen ortak bir konu ise okuyanların büyük çoğunluğunun kitabı başladıkları gün bitirmesi. Bazıları ise ellerinden bırakamadıkları için tek seferde bitirdiklerini söylüyor.

Belki böylesi aşklara özlem duyduğumuzdan, belki Turgut Özakman’ın akıcı dilinden, belki de kitabın ancak polisiye bir metinde olabilecek şifreli metinleri nedeniyle kitap sürükleyicilikten de öte bir bağımlılık yaratıyor. Pek çok kitabıyla okurların beğenisini kazanan Turgut Özakman’ın saf ve tertemiz bir aşkın anlatıldığı bu romanını en az diğer kitapları kadar, belki onlardan daha fazla seveceksiniz.

“bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum
rüyalarını bile kucaklamak için”                                 

 * * *

Sevene yılan bile dokunmaz. Bu büyük ve önemli sözü daha duymamış olabilirsin. Çünkü az önce uydurdum. Ama bir gün kalbi olan herkesin, bu sözü benimseyeceğine inanıyorum. 
 
 *

Turgut Özakman aşk romanlarına nasıl bakıyordu, kendi tarihsel romanlarını bir yasak aşk hikâyesinden daha üstün mü tutuyordu? Bu sorunun yanıtı da kitabın içinde yer alıyor:Romanda Doğan Hoca’nın yayınevi kuracağını duyan bir arkadaşı ona "Sakın aşk kitabı basma" diye bir uyarıda bulunur ve ekler: “Aşk romanı yazmak aptallıktır, yayımlamak ahmaklık.”

Doğan Hoca ise dostuna şu yanıtı verir “Aşk ilkellikten kurtulmak, bencillikten arınmak, kendine tapmaktan kurtulmak demektir. Bir insanın yalnız güzelliklerini değil, çirkinliklerini, kusurlarını, yanlışlarını da sevmek demektir. Ama kendinden başkasını sevmeyen, bedenini kutsayan, kafası yerine bilmem nesiyle düşünen birinin aşkı anlamasını, övmesini beklemenin, bir kurbağadan arya söylemesini istemek kadar gülünç olduğunu bilirim.”

*

Olayları özel bir yöntemle not etim. Aklını çalıştırırsan kolayca çözebilirsin. 
 
Her şey şu basit, çocukça, sefil işaretlerin içindeydi ve çözemiyorduk. Hani kolaydı baba?
 
 *
 
Bir gün 'aşk ihtilaldir' demiştiniz. Bu sözün anlamını şimdi anlıyorum. Aşk gelince, gerçekten yeni bir dünya kuruluyormuş. İçimde, varlığından haberli bile olmadığım yeni duygular keşfediyorum. Eskiden göl balığıydım. Şimdi akıntıya karşı yüzen bir sazanım. 

İşte aşk böyle anlatılıyor Romantika’da. Turgut Özakman’ın kaleminden çıkmış, bir çırpıda okunan büyüleyici bir aşkın hikâyesi. Romantika, her sayfasında sizi şaşırtacak, her sözcüğüyle içinizi tutuşturacak, şifrelerle korunan bir yasak aşkın romanı. Şifreler çözüldükçe Ankara’nın sokaklarına, parklarına, suyuna, havasına karışan tutkulu bir aşk ve birbirini her şeyden fazla seven iki aşık belirecek sayfalar arasında. “Bir aşk hem yasak, hem de temiz olabilir mi?” diyorsanız, Romantika’yı mutlaka okumalısınız. Yaşamın, aşkın, tutkunun, sadakat ve sevginin anlamını yeniden düşünecek belki de bir okurun yazdığı gibi “Üç saatte okuyup, üç yıldır aklımdan çıkaramadığım kitap” diyeceksiniz.

Ya aşk? "Aşk, doğal afete benzer kızım. İstemekle gerçekleşmez, kendiliğinden gelir." Bir şarkı duyduğunuzda Romantika’dan bir bölüm gelecek aklınıza: “Ben mi savunmasızdım, yoksa şarkı mı acımasızdı.” Gerçek aşkın anlamını düşünürken Romantika’nın sözcükleri koşacak yardımınıza: “Herkesin hayatta bir kez bir mucize yaşamak hakkı olduğuna inanıyorum. Benim payıma düşen mucize de sensin" ya da “İstiridye hayatında nasıl bir tek inci yapabiliyorsa, ben de ancak bir kez sevebilirim" diyecek size. “Aşk nedir?” diye sorulunca Romantika’dan bir dize gelecek dilinizin ucuna:

“nar yedik

birbirimizin avucundan"

25 Eylül 2020

Neşet Ertaş"Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir."

Ne söyleyim şu dünyanın haline dağlar ayrı ayrı, çöl ayrı ayrı, şu insanlar bölüşmüşler dünyayı Hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı.

Güneşe gülle at, karartır mı hiç? Allah sevmediğini yaratır mı hiç? İnsan olan insan darıltırmı hiç? Haksızlık haksızın özünden olur.

Aşk biterse yorulur insan, ben ne zaman ölürsem Neşet yoruldu desinler.

Biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Varlığı görmedik ki yoksulluktan şikayet edelim.

İnsanları birbirinden ayıran mezhepçilere karşıyım, mezheplere değil.

Uyku girmez gözüne , gönlü viran olanın.

Namerde muhtaç olmayacak ve ömrünü tamamlayacak şekilde bir ekmek parası lazım. Bunun fazlası, fazladır. İnsan tam ömre göre ölçmeli onu. Bugün son ekmeğini yeyip ölmeli, artan bir şey kalmamalı. Eğer ben öldüğümde bir çuval unum kalmışsa, ben suç işledim demektir.

Hak bildiğim yoldan ayrı gitmedim, koğular getirip gıybet etmedim, gönülleri kırıp can incitmedim, bir garip sazımı çaldım giderim.

Şeytanca hiçbir şey çalmadım, hırsızlamadım. Ne aldımsa, ne verdimse aşk ile aldım, aşk ile verdim karşımdakine.

Özü gülmeyenin yüzü güler mi?

Denizi seyretmek gibidir bozkırda gökyüzünü seyretmek.

Bir de şu var; Gönlün’ün eşini bulan garip değildir.

Kalpten kalbe bir yol vardır . Gözünen görünmez sırdır.

Ben diyorum ki, insan ve insanoğlu var. Ayrımcılığın sonu kavgadır, kavganın karı var mı?

Kendi kendisinden utanmayan, yeryüzünde hiç kimseden utanmaz.

Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir.

Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur!

Ulu arıyorsan, Analar ulu Sevmişiz Gönülden, Olmuşuz Kulu Analar insandır, Biz İnsanoğlu.

İlimsizlik bilgisizlik yüzünden. Cehalet hoɾtlayıp çıkar mı çıkar. Sevgisizlik saygısızlık yüzünden İnsan insandan bıkar mı bıkar.

Darda kaldım diye umutsuz olma, Yok iken dünyayı var eden vardır.

İnsanın sevdigini kaybetmesi,Dişini kaybetmesi kadar ilginçtir.Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.

Kalpten kalbe bir yol vardır…Görülmez.

Can yakıp da kalp kırma. Senin de gül benzin solacak bir gün. Her canlının kalbi Allah’a bağlı. Herkes ettiğini bulacak bir gün.

İsterim ki bu dünyada, Hiç kimse cahil kalmasın , Okusun ilmin kitabın, Cahilden akıl almasın.

Kusur görenindir.

Gurbette olanların hiç biri mutlu değil ben mutluyum diyene rastlayamassın. Neden?  Gurbet herkesin içinde taş gibidir.

Sevgi dünyasına yalan girmez.Gönülden sevmeyen hakka eremez.

Akordu bozuk sazdan , ağzı bozuk kızdan , Menfaati için seni silen dosttan hayır gelmez.

Ağaçtan düşen yaprak nasıl kurumaya mahkumsa, Gönülden düşen insan da unutulmaya mahkumdur.

Bir ulusun türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.

Sen beni gülünce, mutlu mu sandın, Yalandan yüzüme gülen dünyada.

Birisi var etti beni , birisi yar etti beni

Halden anlamayanı kendi haline bırak, Zaman ona halini anlatır kurban olduğum.

İnsana lazım olan iki sokum ekmek ve yatacak bir yer fazlası haramdır

22 Mayıs 2020

Honoré De Balzac "Kendini arasına dahil etmediğin iki fikri bir araya getiremem."


 

   Sevgili meleğim,
Neredeyse delirmek istediğim kadar, sana kızgınım: Kendini onların arasına sokmadığın iki fikri bir araya getiremem. Artık senden başka hiçbir şey düşünemiyorum. Kendime rağmen, hayal gücüm beni taşıyor. Seni yakaladım, seni öpüyorum, seni okşuyorum. En aşk dolu okşamaların binlercesi beni ele geçiriyor. Her zaman içinde olacağın kalbim gibi… Şu anda da fazlasıyla oradasın. Orada sana dair nefis hislerim var. Ama Tanrım, beni nedenimden mahrum edersen, benim için ne olacaksın? Bu, bu sabah beni korkutan bir monomania (sabit fikir, saplantı). Her an ayağa kalkıp kendime şunu söylüyorum, “Gel, oraya gidiyorum!”. Sonra yükümlülüklerimin duygusuyla hareket edip tekrar oturuyorum. Korkunç bir çatışma var. Bu bir hayat değil. Daha önce hiç böyle olmadım. Her şeyi mahvettin. Seni düşünürken kendimi aptal ve mutlu hissediyorum. Bir anda bin yıl yaşadığım lezzetli bir rüyada koşuşturuyorum. Ne korkunç bir durum! Sevgiyle aşmak, her bakışında sevgiyi hissetmek, yalnızca sevgiyle yaşamak ve kendini kederlerin tükettiğini görmek ve binlerce örümceğin ağına takılmak… O, sevgilim Eva, bunu bilmiyordun. Kartını aldım. Benden önce orada ve şimdi sanki buradaymışsın gibi konuştum. Seni dün gördüğüm gibi görüyorum, çok güzel, şaşırtıcı derecede güzel. Dün, bütün akşam boyunca kendi kendime “O benim!” dedim. Ah! Cennet’te melekler benim dün olduğum kadar mutlu değiller!

Haziran, 1835
 

14 Şubat 2020

Mary Wollstonecraft " Toplumda aşkın dışındaki bütün ilişkilerde cinsiyet ayrımının ortadan kalktığını görmek istiyorum."

Benim hayalimdeki aşk, iki insanın birbirini sahiplenme duygusundan çok daha öte bir şey. Friedrich Nietzsche

Bir erkek ilgi duyduğu zaman sevimli, cesur, dikkatli ve cana yakın olabilir. Ama gerçekten aşık olduğunda bir koyun gibi görünmekten alamaz kendini. Agatha Christie

Her şeye karşın herkes sevdiğini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle, korkak kişi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla. Oscar Wilde

Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup, bunu aşk sanıyorsunuz. William Shakespeare 

Hiçbir şey yaratıcılığı aşk kadar teşvik etmez, tabi aşkın gerçek olması koşuluyla. Erich Fromm

Kadınlar kulaklarıyla severler, erkekler gözleriyle. Oscar Wilde

Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir. Mevlana

İlk aşkımız biraz sersemlikle, bir hayli meraktan ibarettir. Bernard Shaw

Aşk, dört nala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler. Konfüçyüs

Kadınlar bizi kusurlarımız için severler. 
Eğer yeterince varsa her şeyi affedebilirler, zekamızı bile. Oscar Wilde

Bir gerçekliğin belirsiz, kavranamaz ve istikrarsız olması onun var olmadığı anlamına gelmez. Aşk da buna dahildir. Amin Maalouf

Eğer aşk için kelime gerekseydi, Dilsizler nasıl sevecekti. E. E. Cummings

Ozanlar aşktan öyle söz ettiler ki, artık kimse aşka inanmıyor. Oscar Wilde

Uzaklık aşkı koruyor, uzaklığı ortadan kaldırdığınızda aşkı da ortadan kaldırma tehlikesiyle karşılaşırsınız. Amin Maalouf

Aşk sadece türün hayatta kalması, soyunu devam ettirmesi ihtiyacıdır. Arthur Schopenhauer

Hiçbir kadın bir adamla parası için evlenmez. Kadınlar bir milyonerle evlenmeden önce ona aşık olacak kadar akıllıdır. Cesare Pavese

İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez.Aşk bizi tüm çıplaklığımız, sefilliğimiz, düşkunlüğümüz ve hiçliğimizle açığa vurduğu için öldürür. Cesare Pavese

Aşktan korkmak, yaşamdan korkmak demektir ve yaşamdan korkanlar şimdiden üç kez ölmüşlerdir. Bertrand Russell

Ağlamak anlamsız. İnsan doğar ve yalnız ölür. Cesare Pavese

Aşk, gerçekliğin ilk ışığında yok olacak bir sistir. Charles Bukowski

Gerçek adam her kadını fethedebilen değil, aynı kadını defalarca fethedebilendir. Rudyard Kipling


Allen Ginsberg - Şarkı


Dünyanın ağırlığı
Aşktır
Yalnızlığın yükü altında

memnuniyetsizliğin
yükü altında

Ağırlık
Taşıdığımız ağırlık
Aşktır

Kim yadsıyabilir?
Düşlerimizde
O bedene dokunur
Düşüncemizde
yapılanır.

bir mucize
düş içinde
kaçışlardan
doğana kadar
insanlığın içine
kalbin dışından bakar
yaşamın yükü için
saflık içinde yanarak.
Aşktır, o
ama taşırız bu ağırlığı
yorulsak bile
dinlenmeliyiz
onun kollarında
en sonunda
dinlenmeliyiz kollarında
aşkın

Aşksız
Rahat yok
Düşsüz
Uyku yok
Aşkla
deli divane ol yada huzurlan
meleklerle senli benli gibi
yada makinalarla
son isteğin
acı olamaz
aşktır o
yadsınamaz
sürdürülemez
eğer yadsınırsa

Yük çok ağırdır

verilmelidir
karşılıksız
düşünce gibi
verilir
herşeyin içindeki mükemmelliğin
aşırılığında

sıcak bedenler
birlikte parlar
karanlığın içinde
bir el hareket eder
etin merkezine doğru
bedenler titrer
mutluluk içinde
ve ruhun çıka gelir
neşeli gözlerinden bir bakışla

Evet,evet
Budur
İstediğim
Hep istediğim
Her zaman istediğim
Geriye dönmek
Doğduğum yere
Vücuduma.

Çeviri: Erkut Tokman

14 Ocak 2020

Aşkı kariyerine tercih eden kadın: Magdi Rufer Âşık olduğu Sabahattin Eyüboğlu’nun peşine takılıp, hiç bilmediği bir ülkeye geldi.

 
Âşık olduğu Sabahattin Eyüboğlu’nun peşine takılıp, hiç bilmediği bir ülkeye geldi. Üstelik kariyerinin başında, çok yetenekli piyanistken…Devlet memurlarının yabancı uyruklu kadınlarla evlenmesi yasak olduğu için, sevdiği adamla hiç evlenemedi. Tutuklanıp hapse girdi, kariyerini bitirmek zorunda kaldı, hatta sevdiğini kaybetti…Bu, 84 yaşında hayata gözlerini yuman Magdalena Rufer’in buruk hikayesi… Sevdiği adam, son nefesini kucağında verdi. Göz gözeydiler, belki birbirlerine söyleyecekleri, yarım kalan bir şeyler vardı aralarında ve kuşkusuz yaşanacak daha çok şey… Ama çok erken yaşta gözlerini kapattı Sabahattin Eyüboğlu… Gidebilirdi, her şeyi bırakıp tekrar İsviçre’ye ailesinin yanına dönebilir veya evlenebilirdi. Ama hatıraları onunla o kadar birlikteydi ki, bunu yapmak yerine sevdiği adamın yaşadığı topraklarda kalmaya devam etti Magdalena Rufer… Onu tanıdığımda 83 yaşında, yorgun bacakları kendisini zorla taşısa da, kendinden emin ve dimdik yürüyordu. Gümüşsuyu’ndaki bodrum katındaki evinde, Sabahattin Eyüboğlu’nun anıları, resimleri, yazıları ve hiçbir zaman ayrılmadığı piyanosuyla birlikte yaşıyordu. Ha bir de yakın dostu Avni Arbaş’ın imzasını taşıyan kendi portresiyle… Bir kız çocuğununki kadar ince sesiyle anılarını anlatırken, mavi gözleri yine aynı muziplikle parlıyordu Magdi’nin. Benimle anılarını paylaşması o kadar da kolay olmadı. Çünkü kapısı çok aşındırılmasına rağmen, konuşmamayı tercih etmişti. Benimle konuşması ise yakın dostu ve yine kendi gibi artık çok uzaklarda olan Türkan Saylan sayesinde olmuştu. Aşağıdaki okuyacağınız satırlar onun ilk ve son röportajı… Saat 17.00’ye kadar sigara içmeyen, bu saatten sonra da bir kadeh viski ve iki sigara içmeyi adet haline getirmiş bu mavi gözlü kadınla arkadaşlığımın kısa süreceğinin farkındaydım da, bu kadar kısa olacağını düşünmemiştim. Röportaj 2006 yılındaydı, o 2007 yılında göçtü aramızdan. İşte Magdalena Rufer’in, ya da arkadaşlarının seslendiği adıyla Magdi’nin hikayesi. Cesur, aşık ve güçlü bir kadının…
1924 yılında İsviçre’nin başkenti Bern’de Fransız İhtilali ve Helvetic Dönemi Eksperi tarihçi Alfred Rufer ile piyano öğretmeni Lena Rufer’in ikinci kızı olarak dünyaya geldi Magdi Rufer. Piyano çalmayı annesinden öğrendi. Artık yardımsız, yani tek başına çalmaya başladığında dört yaşındaydı. Bern Konservatuarı’nı bitirdiğinde Paris’e gitmek istedi. Ancak Fransa hâlâ savaşın içindeydi. Bu nedenle bir süre beklemek zorunda kaldı. Barış ilan edildiğinde ailesinin de desteği ile Paris’e gitti. Kendine bir pansiyonda küçük bir oda tuttu. Ancak ne yazık ki bir türlü çalışmak için piyano bulamıyordu. En sonunda şu anda adını hatırlayamadığı bir stüdyoda kendisine bir piyano buldu. Ama sadece saat 17.00 ile 19.00 saatleri arasında çalışmasına izin veriliyordu. –Ki bu da konser piyanisti olmak ve bu alanda ciddi bir kariyer yapmak isteyen Magdi için yeterli değildi.- İmdadına annesi yetişti. Kızını ziyaret için Paris’e gelen Lena Rufer, önce genç Magdi’yi Paris’te sanatçıların bir arada yaşadığı – Magdi’nin “İlginç bir pansiyondu” dediği- sonradan müzik okulu olan Scola Cantroum’a yerleştirdi. Sonra piyano araştırmaya başladı. En sonunda kocaman bir konser piyanosu (kuyruklu piyano) bulmuştu. “Piyano o kadar büyüktü ki, zorlukla yukarı taşıtıp, odaya yerleştirince küçük odamda yer kalmamıştı” diyen Magdi, bu sayede artık bir piyanoya ve sınırsız çalışma imkanına da kavuşmuş oluyordu.
Bu arada yeni geldiği pansiyon pek çok sanatçının bir arada kaldığı, bohem bir hayatın yaşandığı “değişik” bir yerdi. Mina Urgan, Azra Erhat, Selim Turhan, Can Yücel, Avni Arbaş gibi pek çok Türk sanatçı da pansiyonun sakinleri arasındaydı. Kısa bir süre sonra aralarında çok güzel bir ilişki kuruldu. Herkes öğrenciydi ve dolayısıyla herkes fakirdi. “Zaman zaman ailelerimizden paketler geliyordu. Çünkü Fransa savaştan yeni çıktığı için pek çok zorluklar yaşıyorduk. Bazen yemek bulamıyor, aç kalıyorduk. Bu paketlerde çoğunlukla yemek oluyordu. İşte paketlerin geldiği zaman, kime gelmişse, onun odasında toplanıp kendimize ziyafet çekiyorduk” diyen Magdalena Rufer için bu bohem hayat, bir süre sonra aşkın kapılarını da aralayacaktı, ama henüz onun bundan haberi bile yoktu.
Magdi’nin 1947 yılında tanışacağı ve âşık olacağı Sabahattin Eyüboğlu ise gelişim sürecini bambaşka şartlar içinde tamamlıyordu. 1908 yılında Akçaabat’ta doğan Eyüboğlu, 1928 yılında Trabzon lisesinin son sınıfındayken, üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan sınavı kazanarak Fransa’ya gönderildi. İki yıl Dijon, bir yıl Lyon Üniversitesi’ne devam ettikten sonra, bir yıl Paris’te kalıp Sorbonne Üniversitesi’nde ders izledi. Ertesi yıl İngiltere’de İngiliz dili ve edebiyatı üzerine incelemeler yaptı. 1933’te Türkiye’ye döndü. İşi neredeyse hazırdı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olarak işe başladı. 1938’e değin Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliği, Talim ve Terbiye kurulu üyeliği, Tercüme bürosu başkan yardımcılığı gibi görevlerde bulundu. 1939-47 arasında Hasan Ali Yücel’in isteğiyle Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde ders verdi. 1946’da çok partili rejime geçtikten sonra köy enstitülerine karşı yürütülen kampanya sırasında Tercüme Bürosu’ndaki ve Hasanoğlan’daki görevlerinden uzaklaştırıldı. Onun için artık Türkiye’de “şimdilik” yapacak bir şey kalmamıştı. Bu nedenle 1947 yılında Paris’e gitti. Öğrenci olmadığı için daha iyi bir otelde kendisine bir oda tuttu. Bu arada Türkiye’den tanıdığı pek çok sanatçının kaldığı Scola Cantroum’a gelip gidiyordu. İşte kızıl saçlı, mavi gözlü güzel kadını bu ziyaretleri sırasında gördü. Arkadaşlarına “Kim bu kadın?” dedi. “O bir piyanist, Magdi” dediler… Bir süre sonra o da Scola Cantroum’a taşındı.
- Sabahattin Eyüboğlu ile nasıl tanıştınız, nasıl âşık oldunuz birbirinize?
MAGDALENA RUFER: Scola Cantroum’a taşındıktan sonra, zaten arkadaşlarımın arasına katılmıştı. Hele paket açma merasiminde o da hep oluyordu. Ama ilişkimiz kedim sayesinde başladı. Odamda beslediğim bir kedim vardı. Sabahattin (Aslında çok tatlı bir aksanla Sabatin diyordu) sürekli olarak ona yiyecekler veriyordu. Okuldan geldiğim zaman kedimi arıyordum, bir türlü bulamıyordum. Sabahattin de kafasını odasından uzatıp “Kedin bende” diyordu. Bir süre sonra kedim ciğerlere de Sabahattin’e de çok alışmıştı.
- Önce kedinizin kalbini mi fethetti yani?
Evet. (Gülüyor) Böylece ilişkimiz de başlamıştı zaten. Söylenmiş bir şey yoktu, kendiliğinden başladı. Bir buçuk sene sonra onu Türkiye’den çağırdılar, dönmek zorundaydı. Ben de onunla gitmek istiyordum. “Evlenelim” dedim. Bana “Hayır. Önce gelip Türkiye’yi bir gör. Orada yaşamak istemeyebilirsin” dedi. Gerçekten ben Türkiye’yi hiç bilmiyordum. Pek çok Avrupa şehrini görmüştüm, Türkiye’yi de onlar gibi zannettim herhalde, bana kolay geldi.
- Aileniz bir Türk’le evlenmek istemenize hatta onun peşinden Türkiye’ye gitmenize itiraz etmedi mi?
O zamanlar böyle şeyler yoktu ki. Babam iyi bir tarihçi ve entelektüeldi. Akıllarına böyle bir şey gelmedi. Bir keresinde Noel için İsviçre’ye gitmiştim. Sabahattin de geldi orada tanışmışlar ve birbirlerini çok sevmişlerdi. Sonra biz Paris’teyken gidip geliyorlardı. Zaten aralarında bir sevgi vardı, bu nedenle karşı çıkmadılar.
- Türkiye’ye geldikten sonra neler oldu?
Sabahattin döndükten bir süre sonra, yaz aylarında ben de Türkiye’ye geldim. Erol Güney’in hanımının Büyükada’da evi vardı. Bir süre orada kaldık. Bu arada annesi ve babası da Trabzon’dan geldi. Babası mükemmel Fransızca konuşuyordu, hatta çeviriler de yapmıştı. Neyse… Bir süre orada oturduk. Ama bir türlü çalışmak için piyano bulamıyordum. Bütün piyanolar kötü ve akortsuzdu. Düzgün bir piyona bulamadım ve tekrar Paris’e gittim. Bir sene sonra tekrar döndüm. Bu sefer Büyükdere’de oturduk. Ev bizim değildi. Bir arkadaşımız bir aylığına yurtiçi seyahate gitmişti, biz de onun evinde kalıyorduk. Sabahattin’in ailesiyle de oturamazdım, bu mümkün değildi. Bir türlü karar veremiyordum. Ayrıca o zamanlar şimdiki gibi konserler verilmiyor Türkiye’de. Bir tek kış aylarında Cemal Reşit’in konserleri oluyordu, o kadar. Bir gün Kalamış’ta, -Bedriler de oradaydı- beni ekmek almaya gönderdiler. Orada denize karşı bir duvarın üzerine oturdum, “Ben nasıl, nasıl yapacağım?” dedim kendi kendime. Çünkü piyano çalmak benim için hayati bir şeydi. Biraz Adalet Cimcoz ile konuşabiliyordum. “Ben ailesi ile oturamam. Türk oldukları için değil, böyle bir şeye alışkın olmadığım için yapamam” dedim. Bunun üzerine yeniden Paris’e gittim. Zavallı Sabahattin… Ne kadar kötü değil mi?
- Tekrar dönüşünüz nasıl oldu?
Paris’teyken Sabahattin bana mektup gönderdi. “Sana bir piyano aldık, iki odalı bir ev tuttuk. Artık gel” yazıyordu, ben de döndüm.
- Bu arada evlenmiş miydiniz?
Hayır, biz hiçbir zaman evlenemedik. Evlenmeyi çok istedik, ama gördük ki böyle bir şey mümkün değil.
- Neden?
Çünkü Sabahattin İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde karşılaştırmalı Türk-Fransız edebiyatı dersleri veriyordu, öğretim üyesiydi. O zamanki yasaya göre devlet memurları, askerler yabancı kadınlarla evlenemiyordu. Bu yasa hâlâ da var sanırım. Artık pek kullanmıyorlar galiba. Ya da işlerine geldiği zaman kullanıyorlar. Solculara, hümanistlere karşı kullanıyorlardır. Sabahattin tam bir hümanistti.
- Siz Türk vatandaşlığına geçebilirdiniz…
Ben de bunu istemedim. Çünkü  yurtdışına konserlere gidiyordum. Türk pasaportuyla yurtdışına çıkmak hiç kolay değildi, hatta neredeyse mümkün değildi. Şimdi değiştirdiler, çift vatandaşlık hakkımız var artık.
- Evlilik dışı birlikte yaşamanız, o dönemin toplumsal koşullarında hiç kolay olmasa gerek. Problemler yaşamadınız mı?
Yaşamaz olur muyuz? Çok şeyler yaşadık. Benim ailem durumu bildiği için karşı çıkmadı. Birlikte yaşamamıza onay verdiler. Ama Sabahattin’in ailesi bu durumdan rahatsız oldu. Biz de onları mutlu edebilmek için imam nikâhı kıydırdık, Beyazıt’ta Sabahattin’in babasının evinde. Tanıklarımız da Ankara’dan iki profesördü. Böylece herkes memnun oldu. Ama beni en çok üzen şey, hiç birlikte seyahat edememiş olmamız. Çünkü ben yabancıydım ve evli değildik. Bir otelde kalmamız mümkün değildi, Sabahattin de bir şey olacak, bana bir zarar gelecek diye çok korkuyordu. Tutuklandığımız zaman Sabahattin çok çok kızdı. Çünkü normal zamanda eşi olarak görülmüyordum. Bunca sene zorluklar çekiyoruz, hiçbir seyahate beraber gidemiyoruz, ama tutuklamaya gelince beni de eşi olarak tutukluyorlardı. Hatta “O İsviçreli, buralı bile değil” demişti, “Olmaz onun da ismi var” dediler.
- Tutuklanma hikâyeniz nasıl oldu?
Muhtıradan sonraydı…  Azra ile telefonda Fransızca olarak konuşuyoruz. Ben de eve çatal almam gerektiğini söylemiştim. Meğer telefonlarımızı dinliyorlarmış. Benim “çatal” sözümü silah olarak çevirmişler. Nasıl yaptılar bilmiyorum, ama mektuplarımızı da okumuşlar. Çok çirkin şeyler bunlar… Beni sorgulamaya götürdüklerinde anladım bunları. Çünkü hakkımda çok şeyler biliyorlardı, İsviçre’deki akrabalarımı bile.
- Kimlerle beraber tutuklanmıştınız?
Sabahattin, Tilda (Yaşar Kemal’in eşi), Azra (Erhat) ve ben tutuklandık, sonradan Vedat’ı (Günyol) da aldılar. Hayatımda ilk kez tutuklanıyordum. Çok ürkmüştüm, ne olacağını bilemiyordum. Eminönü’ndeki o meşhur Sansaryan Han’daydık.
- Sansaryan Han işkenceleriyle ünlü bir yerdi, siz de işkence gördünüz mü?
Çok sıcak bir gündü. Sokaktan lahmacun ısmarladılar, ama sonrasında su vermediler. Sonra benim sigaram bitmişti, paketi sıkıyorum boş olduğunu görüyorlar. Bir sigara bile vermediler. Oysa Türkiye’de sokakta bile hiç tanımadığınız insandan sigara isteseniz, hemen ikram eder. Bana sigara vermediler. Ciddi bir işkence görmedim, böyle küçük şeyler yapıyorlardı; bize yapılanlar psikolojik işkenceydi. Ama polisteyken içeride öğrenciler vardı, tuvalete getiriyorlardı. Çocuklar yürüyemiyordu. Falaka izleri vardı ayaklarında.
- Hapisteyken Sabahattin Bey size bir fırıldak ya da rüzgârgülü yapıp göndermiş galiba?
Doğum günümdeydi. Bana bir hediye göndermek istemiş ve bir fırıldak yapmış. Çok yağmur yağıyordu. Bir de baktım bir asker, paltosunun altına sakladığı bir şeyi bana veriyor. Sabahattin’in gönderdiğini söyledi. Orada askerler bize çok iyi davrandı. O fırıldak son zamanlara kadar duruyordu, ama artık parçalandı ve atmak zorunda kaldım.
- Ne zaman dışarı çıkabildiniz?
Dört ay sonra mahkeme başladı. Beni sorgulayan savcı, çok kötü bir adamdı. O kadar üzerime geliyordu ki, ne söyleyeceğimi şaşırıyordum. Çünkü neyle suçlandığımı bile bilmiyordum. Orada bir Atatürk heykeli vardı (tablosu da olabilir, çok emin değil) ona dönüp yalvardım, “Lütfen yardım et, ne söyleyeceğimi, ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. Hatta neyle suçlandığımı bile bilmiyorum” dedim. Sonradan öğrendim tabii, komünist hareketlerde bulunmak ve komünist parti kurmakla suçlanıyormuşuz. Ama hâkimler çok kibar insanlardı, eski Türk kibarlığını taşıyorlardı. İlk mahkemede hepimiz suçlamaları reddettik. Tilda, Azra çıktılar, ben kaldım.
- Siz neden tahliye edilmediniz?
Bilmiyorum ki, çatal sözünden herhalde. Ben yanılmıyorsam üç ay daha kaldım, ikinci mahkemede beni de tahliye ettiler.
- Tutuklanmanın öncesinde ve sonrasında çok zorluklar çekmişsiniz. Sabahattin Bey’in işsiz kaldığı dönemlerde nasıl geçiniyordunuz?
O çeviriler yapıyordu, ben de piyano dersleri veriyordum. Tutuklandıktan sonra yurtdışına çıkışım yasaklandığı için konserler de bitmişti. İstanbul’un en uzak köşelerine gidip, piyano dersleri veriyordum, Kadıköy’ün tepelerine, Kınalıada’ya… Çok zordu benim için. Ayrıca Şakir Eczacıbaşı da bize yardım etti. Sonra Sabahattin’i yeniden Teknik Üniversite’ye çağırdılar.
- Sonra ne oldu, hayatınız nasıl devam etti? Tüm bu zorlukları da yaşadıktan sonra hâlâ evlenmeyi istemiyor muydunuz?
Biz istiyorduk, ama sürekli problem çıkarıyorlardı. Evraklarımızın eksik olduğunu söylüyorlardı. En sonunda benim nüfus kaydımın İsviçre’den gelmesi gerektiğini söylediler. Tam her şey hazırlandı bütün evraklar geldi, nikâh için başvuru yapacağımız sırada Sabahattin öldü. 13 Ocak 1973… Maçka, Bronz sokakta… Şimdi bir güzellik merkezi var, oturduğumuz apartmanın köşesinde… (Hemen köşedeki MOS kuaförden bahsediyor.)
- Ya çocuk istemediniz mi?
Zamanımız yoktu ve çok zorlu bir hayatımız vardı. Üstelik evli değildik. Çocuk yapsaydık bizim için zaten zor olan bir sürü şey daha da zorlaşacaktı. Bir de benim kedilerim vardı evde. Sabahattin kediler küçükken çok seviyor, onlara tabağından yemek veriyor, büyüdüğü zaman kızıyordu, yanına geldiklerinde kovalıyordu. Hatta bir keresinde Ara Güler bana bir köpek hediye etti. O köpek yüzünden çok kavga ettik. Evin içinde köpek istemediğini söylüyordu. Yani çocuk yapsaydık büyük kavgalar olacaktı. Kedi için, köpek için bile kavga ediyorduk.
- Siz de istemiyor muydunuz, yoksa o istemiyor diye mi siz de ısrarcı olmadınız?
İkimiz çok çalıştık, zamanımız yoktu, koşullarımız uygun değildi… 100 sene geçti üzerinden konuştuk mu unuttum…
- Bir adama âşık oldunuz, o dönemin yokluklar ve imkânsızlıklar ülkesine geldiniz. Üstelik gelecek vaat eden pırıl pırıl bir piyanistken… Sonra geriye dönüp baktığınızda “Keşke gelmeseydim, keşke kariyerime devam etseydim” diye düşündünüz mü?
Bu benim tarzım değil. Tabii ki her gün mutlu değildim, çok zordu. Ama Sabahattin vardı, gelmeseydim onunla birlikte olamazdım. Bazen aklıma böyle şeyler geliyor, ama hemen yok ediyorum, düşünmüyorum. Bunu hiç yapamam. Evet, kariyerim olamadı. Hakkımda yeni yeni yazılar çıkarken, kariyerimin çok başında Türkiye’ye geldim. Ama okullarda çok çaldım. Kendimi böyle tatmin etmeye çalıştım.
- Sabahattin Eyüboğlu öldükten sonra neden burada kalmaya devam ettiniz? Çünkü kalmak istemeseydiniz, kimse yadırgamazdı?
Buna herkes şaşırdı. Ama ben hiçbir yerde bu kadar uzun süre -30 sene- kalmamıştım ki! İsviçre’de bile. Paris’teki arkadaşlarımla, İsviçre’deki akrabalarımla hâlâ görüşüyordum, kopukluk yoktu. Ancak hayatım, dostlarım, en yakın arkadaşlarım buradaydı. İsviçre’ye gitmek istemezdim, belki Paris’e gidebilirdim, ama gitmedim, burada kalmayı tercih ettim.
- En yakın arkadaşlarınızdan Tilda Kemal (Göğçeli), Azra Erhat, Mina Urgan hiçbiri hayatta değil. Yalnızlık çekiyor musunuz?
Hayır, hiç çekmiyorum. Evvela yalnızlığa bayılıyorum. Zaten hiçbir zaman da yalnız kalmadım. Evet, onlar hayatta değiller, ama başka dostlarım var, onlar beni sürekli ziyaret ediyorlar. Yalnız değilim…

  23 Mart 2010 Arzu Erdoğan