Sevgi, insanda fıtrî bir olay olarak değerlendirilir. Bu olay insan
ruhunun dinamik bir gücüdür. Bundan dolayı, insan hayatta pek çok şeyi
sevebilir yani insan için birçok sevgi objesi bulunabilir. Aslında sevgi
bir tanedir ama objeleri değişiktir. Sevginin aşırı hali olarak
tanımlanmaya çalışılan aşk kavramı, aslında insanın bütün benliğiyle tek
bir objeye odaklanmasından ibarettir. Bu obje insanın kendisi, ailesi,
çevresi, erkek, kadın olabileceği gibi, para, makam, şöhret vs. de
olabilir. Hatta madde ötesi sevgi veya aşk objeleri de vardır. Mesela
dinî literatürde “ilâhî aşk” olarak tarif edilen yoğun sevgi, bu nevi
fizik ötesi bir sevgi objesine duyulan aşktır.
Ünlü Türk-İslâm
düşünürü Mevlâna”nın eserlerinin hemen hemen tamamında ele aldığı aşk,
ilahi aşk türündendir. Mevlâna”nın bu konudaki fikirleri ve aşk
yorumları, diğer Türk-İslâm filozof ve mutasavvıflarının düşünceleriyle,
aynı zamanda Batı düşün-cesinin önemli filozoflarının bu konudaki
fikirleriyle mukayese yapma imkânı verecek nitelikte bir zenginliğe
sahiptir. Mevlâna”nın bu konuda düşünce tarihindeki gerçek yerini ortaya
koyabilmek için, bildirimizde onun aşk metafiziği konusundaki görüş ve
yorumlarını ele aldık.
Sevgi ve Aşk Üzerine:
Mevlâna”da aşk
metafiziğini daha iyi anlayabilmemiz için, aşkın ve ona temel teşkil
eden sevginin etimolojik ve kavramsal tanımlarının iyi bilinmesi
gerekir. Bilindiği üzere, sevgi kelimesi, Türkçe”mizde sevmek
mastarından gelir. Klasik kaynaklarda bu kelimenin karşılığı “hub” sözcüğüdür. Hub, Arapça”da kaynama noktasına gelmiş suyun üstüne çıkmaya başlayan kabarcıkların adı olup, buna habbe ve habâb da
denir. Nitekim muhabbet kelimesi de buradan alındığı için,
susamışlıktan veya fazla arzudan dolayı kalbin kaynamaya ve habbeler
çıkarmaya başlamasıdır. İnsan fıtratında var olan sevgi üzerine pek çok
şeyler söylenmiştir. Fıtrî bir özellik olduğundan dolayı insan hayatta
pek çok şeyi sevebilir. İnsan kendini, çevresini, ailesini, para, makam,
şöhret vs. pek çok şeyi sevgi objesi yapabilir. Hatta madde ötesi
varlıkları bile. Mesela “ilahî aşk” veya “Allah sevgisi”tabir
edilen sevgiler bu gruptandır. Ancak unutmamak gerekir ki, insan ne
kadar çok şey severse sevsin sevgi aslında tektir ancak objeleri
farklıdır.
Sevginin ferdî ve sosyal pek çok faydası olduğu, hatta
sadece insan değil, bütün varlıkların eğitimine temel teşkil ettiği
hepimizce bilinmektedir. Sevgi her şeyden önce bir güven işidir. Güvenin
olmadığı noktada sevgi yoktur. İnsan hayatını ve toplumu şekillendiren
her değer sevgiye dayanır. Toplum sevgiyle kaynaşır. Sevgisiz insanlar
katı ve iki yüzlüdür. Sevgisiz adalet de katıdır. Sevgisiz kurallar ve
gelenekler insanı dar görüşlü yapar.
Sevgisiz inanç insanı mutaassıp(fanatik) yapar. Sevgi insanı olumlu yönde motive eden bir güçtür. Nitekim “sevgi, dünyayı sıcak dost ve güzel bir evren yapan, insanların biçimini değiştiren, dinamik bir güçtür” diyen Roche”a ve “sevgi ruhun kudretine teslim olmaktır. Kibiri bırakıp benlik davasından geçmektir” diyen Ülken”e hak vermemek elde değil
Ünlü mutasavvıf düşünürümüz Mevlâna, sevginin kudretini Mesnevî”de şu sözlerle dile getirir:
“Sevgiden acılıklar tatlılaşır,
Sevgiden bakırlar altın kesilir
Sevgiden tortulu, bulanık sular arı duru su haline gelir.
Sevgiden dertler şifa bulur.
Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur”.
Sevginin şiddetli haline “aşk” demişlerdir. Bu kelime Kur”an”da geçmez. Kur”anın tercih ettiği kelime, “şiddetli sevgi”(=hubben şedid) veya “vedud”dur. Bilahare İslam literatüründe köklü bir yeri olacak olan Aşk kelimesi, Arapça “A-ş-k”dan gelir ve bir sarmaşık türünün adıdır. “Aşaka” adı
verilen bu sarmaşık, ağaca dolanır ve onu tepeden tırnağa sarar.
Yapraklarının altından ağacın gövdesine kökler salar ve ağacın öz
suyuyla beslenir. Böylece sarmaşık geliştikçe ağaç solmaya, kurumaya
başlar. Tıpkı bunun gibi aşk da âşığın benliğini öyle bir kaplar ki, aşk
kendisinde geliştikçe, âşık solmaya, kurumaya ve bedenî varlığını
yokluğa vermeye, ruhu da maddi irtibatlardan soyutlanmaya başlar.
Aşk
konusunda o kadar söylenmiş söz vardır ki, bunlardan burada bahsetmek
imkânsızdır. Biz doğrudan Mevlâna”nın bu kavramı nasıl ele aldığını
göreceğiz.
Mevlâna”ya Göre Aşk
Mevlâna”ya göre aşk, söylenmez yaşanır, yani sübjektif bir tecrübedir. Diyor ki:
“Aşk da ocak gibi yakar, yandırır. Fakat bu yanışı görmeyen, o tadı almayan da ocak değildir zati”(Mesnevi, II,1380)
“Birisi âşıklık nedir diye sordu:
dedim ki: Bize dönersen bilirsin”
Aşk, sayıya sığmayan sevgidir. Bu yüzden de gerçekte Tanrı sıfatıdır; kula verilişi, geçici bir şeydir, demişlerdir”( Mesnevi, II, s. 5-6)
“Aşk öyle bir alevdir ki, bir tutuştu mu, Ma”şûk”tan başka her şeyi yakar”diyen
Mevlâna”ya göre, aşkın izâhı zordur. Mesela hararetin rengi yoktur.
Ancak odun, kömür gibi bir cisimde görününce renklenir. Tıpkı bunun
gibi, aşk da renksizdir. Ancak bir âşıkta renk kazanır. Yukarıda da
belirtildiği gibi, âşıklık nedir diye sorana “ ben olda bil” anlamında
cevap vermesi, onun, kelime ve sözlerle ifadesinin güçlüğünü belirtmek
içindir.
Mevlâna, Divan”ında aşka yeni bir lakap takar. Aşka hitaben der ki:
“Ey Aşk! Herkesin yanında birçok adın ve lakabın var. (Fakat ben) dün gece sana yeni bir isim taktım: Devâsız dert” (Divan, I, 4) Yine Divan”ında aşkın izâhının güçlüğünü, ezelden ebede uzanan gövdesiz bir ağaç metaforuyla terennüme çalışır.
“Aşk
üstünlükte, bilgide, defterde, kitap sahifelerinde değildir. Halk
dedikoduya düşmüştür ya, o yol âşıkların yolu değildir. Aşk, öyle bir
nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri de ebeddedir. Bu ağaç, ne arşa
dayanır, ne de yeryüzüne, bu ağacın gövdesi de yoktur… Aklı işten atıp
hevesi kovduk… Sen de fanî güzellere iştiyak var, bir özlem var. Bu ise
puttur. Sen kendini kendinde bulur ve kendin sevgili olursan, sende
özlem kalmaz”(Divan, I, nr.395)
Mevlâna”ya göre aşk, evrenden
de öncedir. Çünkü Tanrı”nın adıdır. Aşk, ona göre kişiyi beşerî alemden
alıp, ilahî aleme taşır. Nitekim Rubailerinden ve Divan”ından
seçtiğimiz bir kaç beyiti şöyledir.
“Biz aşkın âşıkıyız. Çünkü aşk kurtuluştur”.(Rubailer,343)
“Aşk mezhebinde aşkın yolu yoktur”(Rubailer,216)
“Aşkta
alçaklık, yükseklik olmaz; ayıklık, sarhoşluk da aranmaz. Hatta
hafızlık, şeyhlik, müritlik ne demek? Kalleşlik, düşkünlük, rintlik de
sorulmaz”(Rubailer, 505)
“Sadece aşk, sadece aşk, başka da bir işimiz yoktur” (Divan, 1474)
“Bizim peygamberimizin yolu aşk yoludur.
Biz aşkın çocuğuyuz, aşk da bizim annemiz”(Rubailer, 49)
“Ey sevimli can! Aşkın gamından uzak kalma!
Çünkü onun her nefesinde bin oruç ve namaz vardır”(Rubailer, 703)
Düşünce Tarihinde Bir Gezinti
Pek
çok kavram insanlık kavramı kadar eskidir, ama aşkın tarihi insanın
tarihinden de eskidir. Birçok filozof ve mutasavvıf, sistemlerinde aşka
önemli bir yer ayırmışlar ve varlığın sebebini de aşk olarak
göstermişlerdir. Nitekim “sebep sonuçtan daima öncedir” ilkesine göre aşk evrenden de eskidir.
Empedokles,
dört unsurun(toprak-su-hava-ateş) birleşmesini aşkla açıklar.
Ayrılmaları nefretledir. Ona göre, Tabiatta aşk ve nefret çatışma
halindedir.
Platon”a göre Aşk, cismanî ve ilahî olarak ikiye
ayrılır. Geçici güzelliklere olan aşk cismanî, salt güzelliğe duyulan
aşk da ilahîdir. Salt güzellik ve iyilik ise ancak tanrı”dır. Bedenler
birbirine benzediğinden tek bir bireye duyulan aşk gittikçe azalır, aşk
kendinin asıl kaynağını aramaya koyulur. Böylece asıl aşkı hak eden
varlığa yükselir. Aşkı yücelten Platon bu görüşleriyle, kendisinden
sonra pek çok filozof ve mutasavvıfa zemin hazırlamıştır. Platonun,
aşkın delilik getirdiği yani eski tabirlerle mecnunluk ve meczupluk
getirdiğini belirtmesi, düşünce tarihinde çok eleştiri almıştır.
Gerçekten ona izafe edilen ve bugün bizim de kullandığımız “platonik
aşk” dediğimiz husus, tek taraflı aşkları tanımlamak için ifade edilir.
Buna göre platonik aşk kişinin, kendi iç dünyasında, bütün sevgi ve
dikkatini tek bir objeye yoğunlaştırarak ideal sevgiyi ve aşkı bulmaya
yönelik bir arayışıdır. Platon, aşkı üç aşamada ele alır. Birincisinde
kişi bir objenin güzelliğine kapılır, ona âşık olur. İkincisinde bu
objenin (diyelim ki insanın) güzelliğinden sıyrılarak güzelliği bütün
beşerîyette gören istidadı kazanır ve sevgisi bütün insanlığa yayılır.
Üçüncüsünde ise kişi, ruhî derinlikte “ideler alemi”nin “Güzel idesi”ni hatırlamaya başlar. İşte bugün, her ne kadar basite indirgense de gerçek anlamda “platonik aşk” budur.
Aristo “aşk, sevende sevdiğinin kusurlarını algılama yeteneğinin körelmesidir” demektedir. Bu bizim bugün “aşkın gözü kördür” diye ifade ettiğimiz husustur.
Tıp
tarihine göz attığımızda bazı tabiplere göre aşk, melankoliyi andıran
bir hastalık halidir. Kişinin kendini bir objeye saplantı halinde
kaptırması ve sürekli ona ilgi duyması ve onu düşünmesidir. Bu hal
zamanla, bünyede kötü bir buharın oluşmasına ve dimağa yükselmesine
sebep olur ve böylece bedenî arızalar meydana getirir.
Aşk
konusunda müstakil bir risale yazan İbn Sina, aşkın ilahî kaynaklı
olduğunu ve Tanrı”ya ulaşma arzusu taşıdığını belirtir. Beşerî aşkı ise
araz olarak görür, eğer bu arazlar hayvanî gayelere götürürse, insanı
alçaltır. Fakat neslin devamı gibi bir iyiliği de vardır. En yüce aşk,
insanı faziletlere ve ilahî nimetlere ve mutlak iyiye götüren ve O”na
benzeme çabası sağlayan aşktır.
Bazı filozoflar gibi, sufiler de
aşkı ikiye ayırır: Gerçek ve geçici aşk. Geçici aşk, her hangi birine
duyulan aşktır. Bu da makbuldür. Çünkü seven kişi, mahbûbuna karşı
sevgisi nispetinde kayıtlı olduğu şeylerden vaz geçer. Böylece hürriyete
doğru yol alır. Aslında geçici aşk, gerçek aşka bir köprüdür. Gerçek
aşk ise Tanrı”ya olan aşktır. İnsandaki cezbeyi, Tanrı”nın kulunu
çekişini meydana getirir. Cezbe de sâlikin varlığını eritir(Gölpınarlı,
M. Celâleddin, 164)
Mevlâna”ya Göre Aşığın Vasıfları:
Bazı
filozof ve sufiler gibi Mevlâna”nın da aşkı, beşerî ve ilahî olmak
üzere iki grupta mülahaza ettiğini biliyoruz. Mevlâna”ya göre aşk bir
süreçtir. Bunun için insan, tabiatı gereği farklı psikolojilere girer.
Gittikçe olgunlaşır. İnsan ilahî aşka girmeden önce, beşerî aşkla iyice
yoğrulmalıdır.
“Ey gönül! Akşamdan tan aydınlığının rengini
kim gördü? Adı sanı temiz gerçek bir aşığı kim buldu? Ben yandım diye
hep feryad ediyorsun, boşuna feryad etme. Ham yemişin yandığını kim
gördü?”(Rubailer, 422)
Mevlâna”nın burada anlatmak istediği
husus, çekilen acıların kişiyi hamlıktan kurtarması, benliğinden
sıyırmasıdır. Bir âşık sıkıntılı dönemini, feryatlarla dinleyenlere
anlatır. Aşığın aşkının gücü oranında feryadı azalır. Nitekim şöyle
demektedir:
“Şimdi feryadım azaldı ama aşkım arttı. Nasıl ki ateş, çok alevlenince dumanı(azalır) çıkmaz olur”(Rubailer, 546)
Mevlâna”nın bu ifadeleri, Mevlâna”dan oldukça esinlenen ünlü Divan şairi Fuzulî”nin şu mısralarını hatırlatmaktadır:
“Ehl-i temkinem, beni benzetme ey gül bülbüle
Derde sabrı yok anın her lahza bin feryadı var”
Mevlâna, suret sahibi bir sevgilinin aşkıyla pişmeye başlayan gönül, suretsiz varlığa doğru ilerler görüşündedir. Suretsiz ve“Mutlak Güzellik” olarak
vasfedilen bu varlık, Cemal sahibi olan Allah”tır. Bu aşamadan sonra
Ma”şûk veya Mahbûb kavramı Cenab-ı Hakk için kullanılır. Bu konuda O:
“Gönülden suretleri sür çıkar ki, O suretsiz olan sureti bulasın!”( Rubailer, 369) demektedir.
Mevlâna”ya göre beşerî aşkın temelini şehvet yapanlar hakiki aşka eremezler. Bu konuda Rubailer”inde birçok örnek vardır:
“ Sen şehvet ve arzularına aşk adını veriyorsun. Hâlbuki şehvetten aşka giden yol, çok uzundur”
“Eğer
şehvet ve heva sevdasında koşacaksan, sana haber vereyim ki eli boş
kalacaksın. Eğer bundan vaz geçersen açıkca göreceksin ki, sen ne için
geldin, sonra nereye gideceksin”( Rubailer, 310)
Mevlâna”ya göre âşık, kendini, ancak aşkla kendinden geçtikten sonra tanır, bilir:
“Kendimi görmeden önce kendi adımı işitirdim.
Ama kendimi ancak kendimden geçtikten sonra görebildim”( Rubailer, 64)
Mevlâna”ya
göre insan, kendi özündeki güzelliğe doğru yol alır, hamlıktan
olgunluğa geçer. Bunun gerçekleşmesi için, nefsin olumsuz sıfatlardan ve
her türlü ahlâki kötülükten arıtılmış olması gerekir ki, onun Tanrı”yla
irtibatı söz konusu olsun. Yani kişi, kendi egosuyla mücâdelesinde
galip gelmeli ki, kalbini ilahî ilhamlara açık tutabilsin. Bu ise
olgunluk ile olur. Nitekim onun “Âşıklık kemâl ile, gönül avcılığı cemal
iledir” demesi bu düşüncenin bir ürünüdür.
Aşığın vasıfları konusunda o, birçok özellik sıralar. Şöyle ki:
“Âşıkların işlediği işin sevabı, Tanrı tarafından verilir; bu karşılık da Tanrı”dır.
Âşıkların sevinçleri de odur, gamları da; el emekleri de O”dur, hizmetlerinin karşılığı da.
Âşık, sevgilisinden başkasını seyre dalarsa, aşk değildir bu, boş bir sevdadır.
Aşk o yalımdır ki alevlendi mi, sevgiliden başka ne varsa, hepsini yakar-yandırır”(Mesnevî, V, 585-589)
“Aşığın hastalığı, hastalıklardan apayrıdır; aşk, Tanrı sırlarının usturlâbıdır (Mesnevî, I, 10)
İbadetin ruhunu, dinin bile temelini aşkta gören Mevlâna”ya göre:
“Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır; âşıklara şeriat da Tanrı”dır, mezhep de Tanrı”dır.”
“Yol gösteren kulluk namaz beş vakittir; âşıklarsa hep namazdadır”(Mesnevî, VI, 2676)
Mevlâna”ya
göre, yerine getiriliş amacına göre ibadetler üçe ayrılır: Kölenin
ibadeti, tüccarın ibadeti, aşığın ibadeti. Kölenin itaati korkudan
dolayıdır. Cehennemden korktuğu için ibadet eder. İşte cehenneme
girmemek için ibadet edenlerin ibadeti bu kategoridendir. Bazıları da
cennet vaadi olduğu için ibadet eder. Bunlar da tüccar ruhlu
insanlardır. Çünkü tüccar, kazançlı olmayacak bir işe yatırım yapmaz.
Ama hak katında gerçek ibadet aşığın ibadetidir. Çünkü o, Tanrı
kendisini ister cehenneme koysun, isterse cennete, sırf O”nun rızası
için, O istediği için, O”nu sevdiği için ibadet eder.
Mevlâna”ya göre ölümsüzlüğün sırrı aşktadır. Âşık o sırrı yakalamalıdır.
“Aşksız yaşama ki ölmeyesin. Bari aşk yolunda öl ki, ebedi hayata kavuşasın!” Rubailer, 1291)
“Her
şey sevgilidir, âşıksa bir perde; diri olan sevgilidir, âşıksa bir ölü:
kimin aşka meyli yoksa kanatsız bir kuşa döner; eyvahlar olsun ona.”(Mesnevî, I, 30–31)
Âşık- Ma”şûk İlişkisi:
Mevlâna”ya göre insan, insanlık vasfının özünü, ideal mahiyetini bulmuş ve onun idrakine varmışsa, hem “âşık” hem de “Ma”şûk”tur. Yani hem Allah”ı seven, hem de Allah”ın sevdiği kişi olur. Burası Mevlâna”nın aşk felsefesinin önemli bir noktasıdır.
Mevlâna”ya
göre Allah”a ulaşmanın en emin ve en kestirme yolunun aşk olduğunu
yukarıda bahsetmiştik. İnsan bu yolculuğunda mal, evlat, dünya ve
içindekilerden ve hatta kendi benliğinden vazgeçmelidir. Çünkü ona göre
aşk, Ma”şûk”tan başka her şeyi yakar.
Mevlâna”yı diğer
mutasavvıflardan ayıran özelliklerin içinde en önemli motif, ilahî aşkı
kendinde tecelli ettiren insan, sadece Allah”a âşık değil, aynı zamanda
Allah da insan-ı kâmile, yani kendine âşık olana âşıktır motifidir. İşte
bu motifte metafiziğin en önemli konusu olan varlık konusunda
Tanrı-insan ilişkisinin özünü bulabiliriz.
Türk -İslam
düşüncesinde insanın mikro kozmik bir varlık olarak telakki edilmesi,
onun kainatın bir parçası olması değil, sanki doğrudan bir kainatmış
gibi görülmesine yol açmıştır. Yani kainata bak insanı, insana bak
kainatı, her ikisine bak Tanrı”yı anla anlamındadır. İşte vahdet şuuruna
ulaşan insan da, Tanrı”nın tecellisinden ve O”nun Aşk ve Cemal”inden
hissesini alacaktır. Böylece estetik hazza erişen insan, ilahî sevgide
kademe kademe yol alacaktır. Sonunda insan, beşerî ve dünyevî kaygıları
atıp, şekilden geçip, şekilsiz Varlık”a ulaşacak ve O”nda O”nun aşkını
bulacaktır. İşte çift kutuplu bu aşk anlayışına göre insan Tanrı”ya,
Tanrı da insana, daha doğrusu, kendinde ilahî aşkı tecelli ettiren “insan-ı kâmil”e âşıktır. Bu metafizik anlayışa göre Tanrı, hem Aşk, hem Âşık, hem Ma”şûk“tur. Kur”an dilinde bu “el-Vedûd” dur.
Gerçek Âşık: İnsan-ı Kâmil:
Mevlâna,
görüldüğü gibi her şeyi “aşk”ta odaklamaktadır. Bütün bedii zevkler;
sanat, estetik, psikoloji, hayat ve hatta ibadet vs hepsi de aşk adlı
sihirli sözcükte temerküz ettirilmiştir. Metafizik bir kavram olan aşk,
her şeyde, her fizik varlıkta tecelli etmektedir. İnsan, mikro kozmik
addedildiğinden, evrende tecelli eden bütün değerlerin hepsine câmidir.
Şu halde Mevlâna, insanda bil kuvve var olan kemâlatı gün yüzüne
çıkarıyor. Hatta bu tecelliler bağlamında, ilahî sıfatların yansıdığı
uluhiyet aynası, insanda bilhassa insan-ı kâmildedir.
Mevlâna,
Mesnevî, Divan ve Rubailer boyunca, aşk yönü kendinde ağır basan
evrensel insanı, yaratıcısıyla kurduğu psikolojik birliğin bilinci
içinde, tamamen ruhani boyutun zirvesine ulaşmış bir insan- ı kâmil
olarak görür. Bu, uzaklarda aranan değil, bilakis insanın kendi
derûnunda, bulabileceği gerçek öz varlığında saklıdır. O,sanki şehvani
varlığın harabelerinde gömülü bir hazine gibidir. Keşfedilmeyi
beklemektedir(Yakıt, Batı Düş.Ve Mevlâna, s. 42). Mesnevî”de:
(Hazine arayan fakire) bir hazine arayıcısı gibi bakma,
O, hazinenin kendisidir.
Âşık, Ma”şûk”un gayri nasıl olabilir”(VI, 2229-İzbudak)
Varlık ve Aşk:
Felsefenin en önemli konularından birinin meta fizik olduğunu söylemiştik. Metafiziğin de en önemli konusu “Varlık”tır. Mevlâna”nın da mensubu olduğu Türk-İslam düşünürlerine göre varlık anlayışı “téocentirique” tir.
Yani Tanrı merkezli bir varlık anlayışıdır. Varlığın zirve-sinde veya
merkezinde Tanrı vardır. İster vahdet-i vücûd”cu olsun ister diğer
doktrinlere bağlı bulunsun, her ekolde bu görüş hakimdir. Varlık, Tanrı,
kâinat ve insan ekseninden bakıldığında, kâinat Tanrı”nın eseridir ve
O”nun isim ve sıfatlarının tecelligâhıdır. İnsan yaratıklar içinde bu
tecelliden en fazla nasibini alan, hatta kâinatın özü telakki edilen bir
varlıktır. Şu halde Mutlak Aşk olarak telakki edilen Tanrı”nın, evrende
ve insanda aşkının tecellisi olacaktır. Bu tecelliyi insan, kendi öz
benliğinde bulacak ve bu yolda yürüyecektir. İşte bu noktada insan, Âşık
ve Maşuk kavramlarını iç içe yaşayan bir varlık olacaktır.
Türk-İslâm
düşüncesinde varoluş, genellikle Tanrı”nın aşkıyla açıklanmıştır. Tanrı
kendi aşkı sebebiyle ilk önce bütün varlığın prototipini yaratmıştır.
Buna bazıları İlk Akıl, Evrensel Akıl, Külli Ruh, Nefs-i Evvel ve Nur-u
Muhammedî gibi adlar vermişlerdir. Kozmik varoluşun cevheri olan bu
aşktan bütün evren varolmuştur. Dolayısıyla Mutlak güzellik her nesnede
tecelli edip kendini göstermektedir. Bilhassa sufî ekole göre insan,
âleme baktığında bu güzelliği her varlıkta temaşa edecektir, her şeyde
bir güzellik arayacaktır. Bunun için insanı, hayvanı, bitkiyi, görünen,
görünmeyen her şeyi sevecektir. Surette çirkin olanlar bile sirette yani
öz de güzeldir. Öyleyse insan öze ve manaya yönelmeli ve ilahî aşkı
kendinde tecelli ettirmelidir. İşte bir Türk-İslâm düşünürü olan
Mevlâna”da aşk, aynı zamanda yaratılışın gayesidir Varlıkların her
birinde aşk vardır. Onlar, aşkla hasıl olur ve aşkla hareket ederler.
Varlıkları “Mutlak Varlık” kendine doğru çeker. Aşkla vuslat gerçekleşir. Bizi çeken bu kuvvet, özümüzün özüdür. Tıpkı Yunus”un “Bir ben vardır bende benden içeru” dediği gibi, Mevlâna da:
Senin canının içinde bir can var, o canı ara!
Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
Yürüyen dervişi arıyorsan onu senden dışarıda arama, kendi nefsinde ara!
(Rubailer, 43)
Mevlâna”ya
göre Allah”ın, hem Âşık, hem Maşuk hem de Aşk”ın kendisi olduğunu
söylemiştik. Aynı zamanda bu özelliğinden dolayı Yaratıcı”dır. Görünen
âlem, Tanrı”nın aşkının tecellisi veya aşkından başka bir şey değildir.
Varlıklar özünü bu aşktan alırlar. Mevlâna, vahdet-i vücud doktrinini
benimseyen diğer mutasavvıflar gibi, varoluşu Tanrı aşkıyla
açıklamaktadır. Kendisi de bir Aşk olan Tanrı”nın ilk yarattığı kendi
aşkından olan aşk”tır. Bu aşkın açılımı metafizik ve fizik varlıkları
meydana getirir.
Mevlâna”nın, Aşk ve Güzellik kavramlarının
ontolojik zeminde izâhı konusunda ünlü İşrak filozofu Sühreverdi ile
aynı kanaatleri paylaştığını ve kendisinden sonra pek çok şaire ilham
kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği üzere, sudur teorisinden
hareket eden Sühreverdi, oluşu izâh ederken; Tanrı”nın ilk yarattığı
varlığın akıl olduğunu ve bu aklı Tanrı”nın üç hassayla donattığını bu
hassaların aşk, güzellik ve hüzn olduğunu belirttikten sonra, aynı
kaynaktan tevlid eden aşk, güzellik ve hüznün birbirinin kardeşi
olduğunu vurguladıktan sonra şunları söyler: “…En büyük kardeş olan
güzellik, kendi kendini temaşa etti… Kendini en yüce Hayr olarak gördü.
Neş”e ondan doğdu ve gülümsedi. Bu tebessümden üst saftaki binlerce
melek zuhûr etti. Ortanca kardeş olan Aşk, bakışını bir türlü
güzellikten ayıramayıp, güzelliğin tebessümüyle deli divaneye dönüp, ona
ulaşmak istedi: En genç kardeş olan “Hüzn” ona takıldı, ondan
ayrılmadı. Bu takılıştan yer ve gök meydana geldi…”(Munisu”l-Uşşâk)
Görüldüğü gibi, Aşk, güzelliğin, hüzün ise, aşkın peşini bırakmıyor. Bu
demektir ki, nerede güzellik varsa orada aşk vardır. Nerede aşk varsa
orada hüzün, keder vardır. Sühreverdi bu kavramları beşerîyet tarihinde
vuku bulan büyük aşklara uygular. Nitekim ona göre: Güzellik, Hz..
Yusuf”ta, aşk, Züleyha”da, hüzn ise Hz. Yakup”da tecelli etmiştir.İşte
Mevlâna bir mutasavvıf düşünür olarak hem meşşai hem de işraki ekolle
bir yerde hem fikir olmaktadır. Mevlâna”nın alabildiğine açılımlarını
yaptığı aşk metafiziği konusu kendisinden sonra düşünür ve şairlerce
devam ettirilmiştir. Özellikle Fuzuli”nin “Leylâ vü Mecnûn”u ve Şeyh Galip”in “Hüsn ü Aşk”ı buna en güzel örnek teşkil eder.
Prof. Dr. İsmail Yakıt