31 Ocak 2017 Salı

"HAYIR" demezseniz ne olacak?

1) Tek adam rejimi kurulacak, tek adam her şey olacak, devletin tümüne hükmedecek. Bir kişi Başkan seçilecek ve o kişi hem hükümet, hem Meclis, hem de mahkeme olacak.

2) Başkan olan kişi aynı zamanda bir partinin genel başkanı olacak. O parti belki de senin hiç oy vermediğin / hiç sevmediğin bir parti olacak.

3) O partinin genel başkanı hakimleri atayacak. Kararname adı altında kanun yapabilecek. Seçtiğin Millet Meclisini fesih edebilecek. Orduya emir verecek.

4) Seçtiğin milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak. Sözünü kimse dinlemeyecek.

5) Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Japonya gibi değil, Suriye, Libya, Mısır, İran, Kuzey Kore, Uganda gibi bir ülkede yaşayacaksın.

6) Rejim değişecek. Sadece adı Cumhuriyet olacak. Gerçekte krallık gibi her şey bir kişinin elinde olacak. Demokrasi kalmayacak.

7) Başkan sokakta bir kişiyi öldürse, 400 milletvekili izin vermezse mahkemeye çıkarılamayacak.

8) Başkan ve yardımcıları ile bakanları yolsuzluk yapsa, yetim hakkı yese, devlet malına el uzatsa dahi 400 milletvekili izin vermezse mahkemeye çıkarılamayacak.

9) Başkan kendini ve bakanlarını mahkemeye çıkarma girişiminde bulunan meclisi fesih edebilecek

10) Hakimler ve savcılar Başkanın sözünden çıkamayacak. Başkan hak hukuk tanımaz, zorba biriyse seni koruyacak hiç kimse olmayacak. Can ve mal güvenliğin kalmayacak.

11) Tek adam karar verdiğinden belirsizlik hakim olacak. Kimse yatırım yapmaya cesaret edemeyecek. Ekonomi tek adamın keyfine göre vereceği kararlara kurban edilecek. Kriz, iflaslar, işsizlik ve yoksullukla birlikte çöküş gelecek.

12) Asgari ücreti, fiyatları, maaşları, işçi memur alımlarını, dernek sendika kurulması ve kapatılmasını, her şeyi tek adam belirleyecek.

13) Tek adam kimsenin aklına ihtiyaç duymayacağından, devlet ve toplum hayatında danışma, ortak akıl, uzlaşma gibi yöntemler olmayacak. Çatışma, kutuplaşma ve terör için en uygun zemin oluşacak. Çatışma ve terör artacak.

14) Beş yılda bir sandığa gidip bir Başkan bir de onun partisinin çoğunlukta olduğu Meclisi seçeceksin. Bir dahaki seçime kadar sana kimse bir şey sormayacak. Seçtiğin milletvekili de Başkanı kontrol edemeyecek, senin hakkını koruyamayacak.

15) Başbakan olmayacak. Bakanlar sadece Başkana karşı sorumlu olacak, Meclise karşı sorumlu olmayacak. Milletvekillerini umursamayacak.

16) Seçtiğin milletvekilleri bakanlardan ve bürokratlardan hizmet yapmasını isteyemeyecek, hesap soramayacak. Sana hizmet getiremeyecek.

17) Camiye, kışlaya, adliyeye siyaset girecek. Buraların hepsi “Başkanın Partisine” göre düzenlenecek.

18) Devlet parti devleti olacak. Başkan senin partinden değilse devlet kapısında yerin olmayacak.

19) Başkan isterse devlet kurumlarını bölgelere ayırarak ülkenin bölünmesine neden olabilecek.

20) Başkan, padişahlarda dahi olmayan, Atatürk’e bile verilmeyen yetkilere sahip olacak.

cumhuriyet.com.tr


Atatürk ve Tam Bağımsızlık


Anısına... 
Atatürk'ün din düşmanı olduğunu söyleyenler, her alanda kendileri gibi düşünmeyenleri ve farklı inançlara sahip olanları ezmeyi, yok etmeyi din uğruna cihat sayan vicdan özgürlüğü düşmanlarıdır . Atatürkçüler, dinin değil, din bezirganlarının düşmanıdırlar. Vicdan özgürlüğünün değil, başkalarının vicdan özgürlüğünü tanımayan, vicdan ve inancı kendilerinin tekeline almak isteyen saldırganların düşmanıdırlar. Uygarlıktan yana olanlar, gerilikten yana olanlar kadar yürekli ve özverili olmadıkça, Türkiye'nin aydın ufuklara doğru gidişi sürdürülemez, dahası ortaçağ karanlığına gömülmesi önlenemez... Şu gerçeği artık herkesin görmesi gerekir ki, irticanın kitle halinde harekete geçmesi ve Laiklik ilkesini yok etme olasılığı, hiçbir dönemde bu kadar yakın, yaygın ve somut olarak kendini göstermemiştir...Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadar görülmemiş ölçüde ciddi bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır .





Tarikat, Cemaat, Kadın


İslam dünyası felsefe, akıl ve bilimle kurduğu kadim geleneğini, Gazali'den itibaren siyasal İslam'a donüştürerek, medeniyet yaratan bir dini, Tanrı'ya siyasi iktidar armağan etmeye programlanmış İslamcılıkla sınırlandırıp bayağılaştırdı. Böylece siyasal din ile belirlenen süreç Modernizm karşısında daha da keskinleşerek şeriat ve hilafeti, Müslümanların kendilerine açtıkları kutsal savaşın paradigmaları olarak üretti.

"Milliyetçi-Muhafazakârlık", Doğulunun yine Doğulu kalarak kendisini "Batılı" olarak tanımlayıp Müslüman çoğunluğa şeriat ve hilafet söylemiyle üstünlük kurmanın iki farklı yüzüdür. İçteki yüzü Batı adına davranan sömürgen bir Doğulu, dıştaki yüzü ise egemenlik kurdukları çoğunluk Müslüman halklar adına dini söylem geliştirdikleri politik yüzüdür. Başka bir deyişle, milliyetçilikle Batılı, muhafazakârlıkla Doğulu olmak, İslam'ın başlangıcından bugüne süregelen "Müslüman'ın Müslüman üzerinde siyasal egemenlik kurması" mücadelesinin tarihsel fiyaskosunun "Neo-Oryantalist" anlatımıdır.

Oryantalizm'in Doğulu tarzı olan Neo-Oryantalizm, tarihsel süreçte İslam'ın doğasını zorlayarak kurmaya çalıştığı bu politik dini egemenliğin modern çağda da başarısızlığa mahkûm olmasının acısını kadından çıkarmanın yollarını aramaktadır.

Şahin Filiz

30 Ocak 2017 Pazartesi

Cumhuriyetimizin ilk kadın öğretmeni Refet Angın

Atatürk ve Refet Angın
Anısına...
Refet Angın’ın Mustafa Kemal Atatürk ile yolları bir kaç kez kesişir. Birinci karşılaşma Angın’ın ilkokul yıllarında, Atatürk’ün yurtiçi gezisinde yolu Gelibolu’ya düştüğünde gerçekleşir. Atatürk, gittiği her il ve ilçede muhakkak okulları ziyaret ederdi ve burada da öyle oldu. 2 Eylül 1928 günü(1) Gelibolu Cumhuriyet İlkokulu’na ziyarete gittiğinde kendisine çiçek sunan Refet Angın ile karşılaşır ve "Büyüyünce ne olacaksın çocuk?" sözüne, "Öğretmen" diye cevap verir. İkinci karşılaşmaları ise 24 Aralık 1930 günü Edirne Kız Öğretmen Okulu’nu ziyarete gittiğinde(2) Ata’ya çiçek verme görevi yine Angın’a verilir. Öğrenci Angın Atatürk’e çiçeği takdimi sırasında, "Bakın sözümü tuttum Paşam. Öğretmen olacağım işte" dediğinde, Atatürk onun Gelibolu’daki küçük kız olduğunu derhal hatırlar ve ona, ne öğretmeni olmak istediğini sorar. ’Matematik’ cevabını alınca, "Hayır tarih öğretmeni olacaksın. 
Çünkü nesillere tarihlerini öğretmek en önemli vazifedir" sözü üzerine 
Refet Angın, tarih öğretmeni olmaya karar verir.
Saygıyla...

Gençliğimde böyle değildim.

Engin Cezzar ışıklar içinde uyu.


28 Ocak 2017 Cumartesi

Mustafa Kemal Atatürk ile


Anısına...
Mustafa Kemal ile ilk kez Balıkesir'de karşılaşır.
Atatürk Neyzeni çağırdı ve Neyzen'in elini kalbinin üstünde uzun bir süre tuttuktan sonra:
...Ne büyük, kuvvetli ruhun var, dedi.
...Neyzen ne istersin.söyle?
--Sayende herşeyim var, Teşekkür ederim.
...Bir şey iste canım!
...Bir nüfus tezkeresi versinler, emrediniz.
Mustafa Kemal hayretle; "Senin nüfus tezkeren yok mu?"
...Hayır, bundan evvel hükümet yoktu ki nüfus tezkerem olsun!


27 Ocak 2017 Cuma

Bir Köy Enstitüsü Mezunu Emekli Öğretmene Hasan Ali Yücel'den Mektup...


Köy Enstitüleri'nin kurulmasında unutulmaz hizmetleri geçen dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bakanlıktan ve siyasetten ayrıldıktan, hatta Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından sonra da, bu enstitülerden yetişen öğrencilere ve onları yetiştiren öğretmenlere olan ilgisini ilk günkü heyecanıyla sürdürmüştü.
O'nun, bir Köy Enstitüsü mezunu olan şimdi emekli öğretmen Dursun Kut'a 1956 yılında el yazısıyla yazdığı mektubu, onun bu davaya ilgi ve inancının içtenliğini kanıtlaması açısından tarihsel bir belge niteliği de taşımaktadır.

19.Şubat.1956 Ankara 
Aziz Meslekdaşım,
17 Nisan'ı ve o arada beni unutmamış olduğunuz için size minnet ve şükranla duygulanmış bulunuyorum. Köy Enstitüleri, "Efendimiz Köylü"yü "Efendi yapma" dileğinin eseridir. 1839'den 1939'a kadar, yani Garplılaşma hareketinin başlamasından tam 100 yıl geçinceyedek aynı konu üstünde hayli zihin yorulmuş, hayli tedbire başvurulmuştur. Fakat netice ile itiraz götürmez şekide ortaya çıkmıştır ki, bu tedbirlerle 40.000 köyde yaşayan milyonlarca Türk çocuğunu okula ve öğretmene kavuşturmak için kırk bin sene beklemek lazımdır.
Mesele Şudur: Köye, köyden olmayanı yollayarak köylüyü öğretim ve eğitime kavuşturamadık. O halde köye, köyden olanı köy hayat şartları içinde yetiştirip, vermekten başka çare yoktur.
Bu pratik prensip, tamamile bizimdir. Taklit değildir. Türkçe buluştur. Benzersizdir. Çünkü millet sevgisi gibi bir kaynaktan ilhamını almıştır. Pratiktir. Pedagoji kitapları yazmaz. Klasik pedagoglar bilmez. Bilmezler; zira bir terbiye nazariyesi değil, milli bir kalkınmanın temel prensibidir ve onun gerçekleşmesi, hayatileşmesi hamlesidir.
Köy Enstitüleri, her zamanki cinsten bir okul açma teşebbüsü olsaydı, üstüne bu kadar kuvvetli bir dikkat ve ilgi çeker miydi? Daha bir kaç ay önce Ankara'da açılan öğretmen okulunu kim duymuştu? Böyle oluşunun sebebi, enstitülerin sosyal ve geniş ölçüde milli bir hareketin durağı oluşlarıdır. Siyasi dalgalar geçtikten sonra tekrar doğruya dönülecektir. 
Buna kesin olarak inanıyorum.
Size ve hepinize memleket ve meslek hizmetlerine barınak olan yüreğimin bütün sevgilerini yollar, başarı dileklerimle gözlerinizi öperim.
Hasan-Ali Yücel
Zarfın üstündeki adres:
Bay Dursun Kut
Göller Bölgesi Köy Öğ. Derneği, Isparta

26 Ocak 2017 Perşembe

Çemberimde gül oya


Türkiye'yi sevmeyi anlat birilerine, birileri bunu hep yanlış anladı çünkü...



Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğiniz de, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz...



A bunch of music

Itzhak Perlman-Rachmaninoff's Vocalise

 

 

23 Ocak 2017 Pazartesi

Mumcu ve Okkan'dan Bugüne


Anısına...
Yakın tarihimizin en unutulmaz, en acı günlerindendir 24 Ocaklar…
                Uğur Mumcu: Türk gazeteci araştırmacı ve yazar. 24 Ocak 1993'te Ankara'da Karlı Sokak'taki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu, suikasta kurban giderek öldürülmüştür.
                “Yıllar akıp gittikçe, giden gittiği ile kalıyor.” cümlesi takılıyor beynime.  Yaptıkları, bıraktıkları ve yapacakları da onlarla birlikte mi yok olup gidiyor yoksa?..
                Kendini Cumhuriyet için emekten eşitlikten aydınlanmadan bağımsızlıktan yana, antiemperyalist bir devrimci düşünceyle Atatürkçülüğün, Cumhuriyet Devrimlerinin yılmaz yorulmaz, ödünsüz savunucusu,  bir düşünürü olarak siper etmişken, geleceğe dair son nefesinde acaba endişesi, şüphesi mi vardı?..
                Ben, bu yol da bu yolu oluşturacak ve devamını sağlayacak - sağlaması gereken taşlardan sadece biriyim!..
                 Biliyorum ki benim gibi nice yıkılmaz, değişmez, bağımsız, hür, adaletten eşitlikten yana daha binlerce kişi bu yolu devam ettirecek, bombayla yok edileceği sanılan meşaleyi taşıyacak nice taşlar vardır diye düşünürken, inanıyorum ki Demokrasi Şehidimiz Mumcu’nun yüreğinde, aklında hiç mi hiç şüphe yoktu!..
                Bugün yaşasaydı  yarının gündemi için kim bilir ne neler yazardı? Bizlere gösterilmeyen hangi olayları, konuları tüm çıplaklığı ile serecekti gözlerimizin önüne?..
                …………………………

                Ali Gaffar Okkan: Diyarbakır Emniyet Müdürü, 24 ocak 2001’de  elim bir saldırıyla koparıldı, görev yaptığı Diyarbakır’da Halk ile Devleti barıştırmayı başaran yaşamından, inandığı insan sevgisiyle birlikte.
                Aslında son konuşmasını kendi cenaze töreninde yapmıştı, Milli Devlet Şehidimiz Okkan…  Cenaze töreninde,  Diyarbakır halkı tek vücut halinde; şehidimizin Türk Bayrağına sarılı tabutunu, Türk Bayrakları eşliğinde Türkçe ve Kürtçe ağıtları eşliğinde uğurlamışlardı, son yolculuğuna. Bu durum dahi tek başına, Ali Gaffar Okkan'ın ne kadar büyük bir iş başardığının ispatıdır, bugün bile hala anlamak istemeyenlere!
                Tarihe yön veren, yaydıkları gelecek aydınlığıyla kitleleri arkasına alıp yürüyen liderler, devlet adamları, gazeteciler, yazarlar, bilim adamalarının arkasında, kalan insanlar tek ses olarak, tek yürek halinde mıraldanmaya devam ediyorlar hala ama garip bir sessizlik içerisinde: “Uğurlar olsun uğurlar olsun!..”
 Birsen Tankaya Dinç

21 Ocak 2017 Cumartesi

Bengi İz

Bir kahkahayla silkindim
dalıp gittiğim mektuptan;
yaşam hep böyle uyarır bizi,
katıksız neşeye dönüşür
altunî bir sesle
en derin kederler;
mutlu bir düşteymiş gibi
zamanın dibinden gülümser,
artık yanaklarından öpemeyeceğimiz
sevgili yüzler.

Budur odaya süzülen mehtabın,
kurumuş eski çeşmenin
açıklayıp durduğu bilgelik ve giz

Sevinç de olgunlaştırır kalbi
acı ve ayrılık gibi;
süzülüp dibe çökeldikçe anılar
anlarız ki
çürüme ve tohum süreçtirler.

Yine de yetmez zaman
gecenin ve kitapların söylediğini çözmeye,
kaç kent, kaç aşk terk edilmiştir;
sinmiştir ölümler
satırlara bir koku gibi;
hep bir şeyler kalmıştır geride
asla unutmak istemediğimiz

Yüzyıllar içre konuşur farklı Yazılar,
solar, yıpranır meşin ve parşömen
bellekte kalır o bengi iz.

Asla yok olmayan tek güzellik, zarafettir.


Bir insan hakkında, başkalarının onun hakkında söylediğinden çok, onun başkaları hakkında söylediklerinden fikir sahibi olabilirsiniz.

Yaş aldıkça iki elin olduğunu keşfedersin; bir tanesi kendine yardım eder, diğeri başkalarına.

İmkansız diye bir şey yoktur! Çünkü 'imkansız' kelimesinin içinde bile 'imkan' vardır.

Sesini iyi ayarla! Neden değiştiresin ki? 
Kavga esnasında yükseltince daha mı haklı oluyorsun? Herkesin bir yaratılış sesi var, kendini tanı ve mutlu ol.

Yaşamak, bir müzeyi hızlıca gezmeye benzer. Gördüklerini hazmetmen, onlar üzerinde düşünmen ve müzedekiler hakkında okuman zaman ɑlır. Her şeyi bir anda anlayamazsın. Uzun bir hayat ve güzel bir akşam yemeği arasında sadece bir fark vardır. Akşam yemeğinde en tatlı şeyler en son gelir.


Sevgi

Rahip mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi. O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam: ”Onu ne kadar çok sevdim.” diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Diğer aile bireyleri ve dostlar şaşırmış, utanç içindeydiler. Yetişkin çocukları babalarını yatıştırmaya çalıştılar: “Tamam, baba. Seni anlıyoruz.”
Yaşlı adam mezara indirilen tabuta
bakıyordu... Tören bitti ve tabutun üstüne
toprak atılmaya başladı. Yaşlı adam hâlâ,
“Onu ne kadar çok sevdim” diye konuşuyordu. Çocukları yine engellemek istediler, ama o devam etti, “Onu sevmiştim!”
Kalabalık dağılırken, yaşlı adam
gitmemekte direniyordu. Rahip yaklaştı: “Üzgünsünüz biliyorum, ama gitme zamanı
geldi.” dedi. Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha “Onu ne kadar çok sevdim.”
diyerek söylendi. “Beni anlamıyorsunuz” dedi rahibe. “Ama ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim...”
Zil çalmadığı sürece zil değildir.
Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir.
Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır.
Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir.

Bu günlerin talihsizliği delilerin körleri yönetmesidir...


Tanrı, iradesini egemen kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini egemen kılmak için Tanrı’yı kullanır...Giordano Bruno

Verebileceğin en cesurca karar, kalbini ve ruhunu inciten şeyi bırakmandır...Brigitte Nicole

Doğanın her üretimi bir değişikliktir ama öz daima aynı kalır çünkü sadece tek bir öz vardır. O da ilahi ve ölümsüz olandır...Giordano Bruno

Olanaksızı hayal etmenin özel bir ismi var. Biz ona ‘umut’ deriz...Jostein Gaarder

Zorluk öyle birşeydir ki alçakları vazgeçirmek için düzenlenmiştir. Kolay ve kaba şeyler kaba insanlar ve sokak insanları içindir...Giordano Bruno

Çoğu insan birbirinin aynıdır. Onların düşünceleri başkalarının fikirleridir, onların hayatları taklit, tutkuları alıntıdır...Oscar Wilde

Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var bu dünyada...Hayrettin Karaca

 Yaşamın amacı kaderi anlayabilmektir çünkü bu bilgi gerçek kurtuluş olan Tanrı ve sonsuzla birleşme bilincine bizi yöneltebilen tek şeydir...Giordano Bruno

Bu günlerin talihsizliği delilerin körleri yönetmesidir...Eduardo Galeano

Mustafa Kemal'i düşünüyorum; Ölmemiş bir kasım sabahı! Yine bizimle beraber her yerde, Yaşıyor dört köşesinde vatanın Yaşıyor damar damar yüreklerde...Ü.Yaşar Oğuzcan

Herkes Gerçeğin, Bir'in ve Var olanın aynı şeyler olduğunu söylemeyi bildi ama insanlar bunu anlamadılar. Bazıları bilgelerin düşünme şekline ulaşmadan, konuşma tarzlarını uyguladılar...Giordano Bruno

Bolluk Paradoksu


Etrafımızdaki insanların ne yaptığıyla daha az ilgilenirsek daha mutlu olabiliriz.
*
En iyiyi aramaktansa “yeterince iyiyi” ararsak daha mutlu olabiliriz (siz hiç “Çocuklarım için yalnızca yeterince iyi olanı istiyorum” diyen bir anne baba gördünüz mü?).
*
Seçim özgürlüğümüze gönüllü olarak belirli sınırlamalar getirmeyi kabul edersek, daha mutlu olabiliriz.
*
Kararlarımızın sonuçlarıyla ilgili beklentilerimizi azaltırsak daha mutlu olabiliriz.
*
Verdiğimiz kararlar geri alınamaz olursa daha mutlu olabiliriz.


Önemli olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir.


ANISINA...
Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.

Dindarların ve ahlaksızların doğal olarak birbirlerini buldukları bir gerçektir .

Milliyetçi, kendi tarafınca girişilen katliama karşı çıkmamakla kalmaz, ayrıca bunları hiç duymamak gibi müthiş bir yeteneğe de sahiptir.


Wigan İskelesi Yolu...Paranın feodalizme karşı savaşı olan İçsavaş’ta, Kuzey ve Batı kraldan yanayken, Güney ve Doğu parlamentodan yanaydı. Fakat kömür kullanımındaki artışla birlikte, sanayi Kuzey'e kaydı ve orada yeni bir insan tipi, başarısını kendisine borçlu olan Kuzeyli işadamı ortaya çıktı. Nefret dolu ‘ya başarılı olursun ya defolursun’ felsefesiyle Kuzeyli işadamı, yarım kron ile yola çıkan ve sonunda elli bin sterlini olan ve her şeyden çok, para kazandıktan sonra eskisine oranla daha da nobran olmasıyla övünen tiptir. İncelendiğinde, yegâne meziyetinin para kazanma yeteneği olduğu görülür. Bizden ona hayranlık duymamız beklenir; çünkü dar kafalı, çıkarcı, cahil, açgözlü ve görgüsüz olsa da, adamda ‘cevher’ vardır, ‘başarılı olmuştur’, başka bir ifadeyle, nasıl para kazanılacağını biliyordur.

Hayvan Çiftliği(Minikitap)...Hayvan Çiftliği’nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin’i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

1984(Minikitap)...Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.

Balinanın Karnında...Franco faşizmine karşı İspanya’ya savaşmaya gitmekten, hapishane üzerine yazmak için sahte bir isimle kendini tutuklatmaya; evsizlerin arasına karışarak düşkünlerevinde vakit geçirme çabasından, Britanya’da İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte yükselmekte olan antisemitizm dalgasına karşı açık yüreklilikle getirdiği eleştirilere kadar uzanan bir berraklıkla hem de.

Boğulmamak İçin...Göbeğinin çapı giderek genişleyen ve evinin taksitlerini ödemekle uğraşan George Bowling kırk beş yaşında, evli ve çocuklu –ve yeni aldığı takma dişleriyle kasvetli hayatından çaresizce kurtulmak isteyen– bir sigorta pazarlamacısıdır. 1939’da patlak verecek olan savaşın gelişini; yemek kuyruklarını, askerleri, gizli polisi ve zorbalığı görerek modern zamanlardan korkmaktadır. Böylece çocukluğunun dünyasına, huzur ve sükûn dolu bir yer olarak hatırladığı köyüne sığınmaya karar verir. Fakat köyünde aradığını bulabilecek mi, orası şüphelidir.

Paris ve Londra’da Beş Parasız...Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hala ayaktasınız. Avrupa’nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra’da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser. Bir gün Paris’in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra’ya atmasıyla sona erer ama Londra’da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir.İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar.

Neden Yazıyorum...Politikacıların ipliğini pazara çıkarırken, İngiliz karakterini bir kadavra gibi parçalarına ayırırken, savaşa dair dile getirilmeyenleri dile getirirken iğneyi başkaları kadar kendine de batırmaktan sakınmıyor. "Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı ve anlayamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.

Katalonya’ya Selam...Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir." -George Orwell- George Orwell’in 1938 yılında yayımlanan kitabı Katalonya’ya Selam, Orwell’in bir milis olarak katıldığı İspanya İç Savaşı’ndaki deneyimlerini konu alır. Orwell’in birinci elden tanıklığına dayanan bu kitap, faşizme karşı yürütülen savaşa ışık tutmanın yanı sıra İspanya’da başlayan toplumsal devrimi, cumhuriyetçiler cephesinde anarşistler ile komünistler arasındaki çatışmaları önyargılardan uzak bir yaklaşımla yansıtmaktadır. Ne var ki yayımlandığı dönemde açık ve çarpıcı içeriği sebebiyle uzunca bir dönem gözlerden uzak tutulmuş, gereken ilgiyi görmemiştir. Yazarın en ünlü kitaplarından 1984 ve Hayvan Çiftliği’nin olgusal arka planını merak edenler için Katalonya’ya Selam muhakkak okunması gereken bir kitaptır. "Katalonya’ya Selam bence George Orwell’in en önemli eseridir. İspanya İç Savaşı’na dair pek çok şey biliyor olmama rağmen, bu kitap benim için oldukça aydınlatıcı oldu... Orwell dürüst bir adamdı. Kendisini, ideolojik denetim sistemlerinden kurtarmaya çalışmış ve bunda başarılı olmuştur; işte tam da bu sebeple gayet sıradışı ve takdire şayan bir insandır. Noam Chomsky

Kitaplar ve Sigaralar...Kitaplar, gerçekten de okuyucuların yakınmalarına neden olacak kadar pahalı mıdır? Sigaraya harcanan parayla kitaba harcanan para arasında bir kıyas yapıyor. Cevap sizce ne? Edebiyat dünyasına ve bu dünyadaki ilişkileri yöneten ve yönlendiren etiğe ilişkin özgün bir bakış açısı sunan Orwell, yazar, eleştirmen ve okurların panoramasını dönemin politik atmosferi eşliğinde değerlendiriyor. "Sahafta çalışırken -eğer sahafta çalışmıyorsanız bu mekanı kafanızda çekici yaşlı beyefendilerin uçsuz bucaksız deri ciltli kitap sayfalarının arasında gezindiği bir tür cennet olarak canlandırmanız ne kadar da kolay- beni en çok etkileyen şey gerçek kitapseverlerin az bulunurluğu olmuştu. İlk baskı züppeleri, edebiyat sevdalılarından daha fazlaydı; ucuz ders kitapları için pazarlık yapan doğulu öğrenciler onlardan da çoktu; ama en çok yeğenleri için doğum günü hediyesi arayan kafası karışık kadınlar geliyordu. Örneğin 1897’de çok hoş bir kitap okumuş olan, kendisi için o kitabın bir nüshasını bulup bulamayacağınızı soran sevgili yaşlı hanımefendi. Ne yazık ki kitabın adını ya da yazarını hatırlamıyor, tıpkı hangi konuyla ilgili olduğunu da hatırlamadığı gibi; fakat kırmızı bir kapağının olduğunu unutmamış.

Burma Günleri...Bu ülkede bulunmamızın, hırsızlıktan başka bir nedeni olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu öylesine kolay ki. İngiltere'nin memuru, Burmalı'nın kollarını tutar, tüccar da adamın ceplerini boşaltır. Britanya İmparatorluğu, İngilizlerin, daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerinin ticaret tekelleri kurmalarını sağlayan bir aracıdan başka bir şey değildir." Bu sözler, George Orwell'in Burma'daki İngiliz sömürgeciliğine bakış açısını yansıtıyro. Kendisi de Burma'da görev yapmış olan Orwell, en başarılı yapıtı olarak tanımlanan Burma Günleri'nde, İngilizlerin bu sömürgedeki yaşamını ve yaptıklarını, yerli işbirlikçileri ve fırsatçıları, yerli halka insanca yaklaşarak İmparatorluğun tutumuna karşı çıkanları, aşk, nefret, tutku çemberinde destansı bir anlatımla ele alıyor. Burma Günleri, ilk kez 1934 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlandı. Kitap ve yazarı hakkında herhangi bir dava açılmayınca, ertesi yıl İngiltere'de de basıldı. Ama sömürgecilik dönemi sona erinceye kadar kitabın Hindistan ve Burma'da satılması yasaklandı ve okuyanlar hakkında yasal işlemler yapıldı. Burma Günleri, İngiltere'nin, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olduğu dönemdeki politik ve sosyal yaklaşımını göz önüne sererken, romandaki karakterlerin işlenmesindeki ayrıntılı ustalıkla da Orwell'in başarısını pekiştirdi.

1984...O dönemin ekonomik, siyasi koşulları göz önüne alındığı zaman çoğu kişinin yazmaya cesaret edemediği konuları ele almıştır. George Orwell, ömrünün sonlarına doğru yazdığı bu eserinde toplumsal alandaki düşüncelerini çok açık bir şekilde ifade ederek insanların fikri dünyasını aydınlatmıştır. 1984 eseri, okuyucuya verdiği mesajlar ile okuru eserdeki olayların içine çekerek okuyucuya dünyada meydana gelen siyasi ve ekonomik olayların bilinmeyen yanlarını göstermektedir. Kapitalizm ve komünizm sitemlerinin karışımından oluşan otoriter sistemlerin altında insanların hem düşüncelerinin hem de bedenlerinin nasıl eritildiğinin hikayesidir. George Orwell, 1984 eserinde dünyada iktidar olanların iktidarda kalmak için insanların beyinlerini görsel ve yazılı medyayı kullanarak kendi istekleri doğrultusunda nasıl yönlendirdiğini, insanların hem güncel konularda, hem tarih konularında, hem ekonomik konularda gerçek bilgiye ulaşmasının ne tür entrikalar çevrilerek engellendiğinin, toplumda güvensiz bir ortam oluşturularak insanın kardeşine bile güvenmesinin nasıl engellendiğini çok açık şekilde işleyerek okuyucuyu ürkütmektedir. George Orwell, 1984 eserinde insanların yaptığı her davranışın devletin kontrolü altına nasıl alındığını, iktidara gelen partinin geçmişi kendi menfaatleri doğrultusunda değiştirerek insanların siyasi görüşünü nasıl etkilediğini ve insanların sorgusuz sualsiz her şeye nasıl inandırıldığını okuyucular okurken dehşete kapılacaklar. Gelecekte insanlığı etkisi altına alacak fikir hareketlerinin daha doğrusu fikir hareketi gibi gösterilip dikta rejimi uygulamalarının toplumda oluşturabileceği tüm tehlikeleri okuyucularının gözü önüne sermiştir. 1984 eseri, gelecekte toplumu bekleyen tehlikeli hareketlere karşı bir uyarı niteliğinde bir başyapıttır. Bu kitabı okuyan tüm okuyucular, düşünce özgürlüğü olmayan insanların kafalarında oluşturmuş olduğu bir kafes içerisinde muhabbet kuşu gibi nasıl yaşadıklarını çok iyi idrak ederek düşünce özgürlüğünün paha biçilmez bir değer olduğunu kavrayacaklar. Bu eserin okuyucuya vermek istediği ana fikir, fikirlerini özgürce ifade edebilen insanların özgür olabileceğidir. Hayatta her şeyinizden vazgeçin ama düşünce özgürlüğünüzden asla vazgeçmeyin.

Hayvan Çiftliği...Hayvan Çiftliği'nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler...Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler başlığı altında bir araya getirdiğimiz bu yazılarda da Orwell, kalemini kah bir neşter kâh bir tüy gibi kullanarak; ilkbaharın güzelliklerinden intikam duygusuna, Dali’nin yaşamı ve eserlerinden ideal pub’ın nasıl olması gerektiğine, İspanya İç Savaşı’ndan suç ve dedektiflik romanlarına, Marakeş ve sakinleri üzerine insani gözlemlerden bilim-siyaset ilişkisine, şömine başında aile saadetinden Arthur Koestler’in eserlerinin edebi eleştirisine kadar birbirinden çok farklı konuları büyük bir ustalıkla, ivmesinden ve entelektüel keskinliğinden hiçbir şey kaybetmeden işliyor. Hangi konuyu ele alırsa alsın, derinlikten taviz vermeden, tadına doyulmaz bir yazınsal şölen sunuyor. “Bir duvardan talep edeceğimiz ilk şey, dik durmasıdır. Dik duruyorsa iyi bir duvardır ve hangi amaca hizmet ettiği bundan ayrı değerlendirilebilir. Fakat bir toplama kampını çevreliyorsa, en iyi duvar bile yıkılmayı hak eder.

Papazın Kızı...Knype Hill papazı olan babasının zorlamaları Dorothy’yi, itaatkar ev kızı rolünü kabul etmek zorunda bırakmıştır Kilise okulunun temsili için dikmekte olduğu kostümler, yoksullara vaaz vermenin yarattığı umutsuzluk duygusu ve 1930’lu yılların mali bunalım yaşamakta olan İngiltere’sinde ödeyemediği borçları bütün düşüncelerini işgal etmektedir. Ancak Dorothy’nin tekdüze hayatı aniden alt üst olur ve kendisini, Londra’da beş parasız bulur. Adını bile hatırlamamaktadır. Onun hayatını değiştiren, alt üst eden toplumsal gerçekler Dorothy’nin inançlarına meydan okumaktadır.

Aspidistra...Sınıf atlama özentisindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklâm ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklâmcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın sürpriz sonunu yine sevgilisi yaratacaktır. İnsanlar için hayatta en kötü şey kendilerini birilerine karşı bağımlı hissetmesidir. Bu noktada mecburi bağımlılıkla, gönüllü bağımlılığı birbirinden ayırt etmek gerekir. Hedefimizde gönüllü bağımlı kitlesi vardır. Örneğin iş yerinde sırf başlarına bir dert gelmesin diye kendilerini amirlerine karşı bağımlı hisseden ve her dediklerini onaylayan insanlar, kişilik ve karakterlerinden de çok şey yitirirler. Hatta böyle insanlar için kişilik ve karakterlerinden çok şey yitirirler sözü fazla lüks kaçmaktadır. Çünkü böyle insanlarda kişilik ve karakter olmaz. Onlar, kişiliklerini ve karakterlerini bağımlı oldukları insanlara gönüllü olarak bağışlamışlardır. Yoksulluk, insanı öldürmez ama düşüncelerini öldürerek insanlık vasfını elinden alır. Burada amaç kesinlikle yoksul insanlarımıza hakaret etmek değildir. Yoksulluk bir insanın değil, toplumun ayıbıdır. Sonuçta insan, düşünebildiği ve fikir üretebildiği sürece insandır. İnsan, yoksulluk bataklığına düşünce doğal olarak tek derdi ve düşüncesi geçinebilmek oluyor. Etrafında olup, biten hiçbir şey umuruna gelmiyor. Keşke dünyada parasız olmakla paradan kaçılabilseydi. O zaman yoksulluk diye bir kavram olmazdı. Ama böyle bir şeyin maalesef mümkünatı yoktur. Aspidistra eserini okuduktan sonra günümüzde dünyadaki en büyük gücün nükleer silahlar değil, para olduğunu anlıyorsunuz. Bu nedenle olacak ki günümüzde para için ruhunu satan insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Günümüzde dünya insanları için artık vatan, millet, hatta din kavramı bile önemini yitirmiş ve her şey paraya odaklanmıştır. Yazar, bu eserinde aslında paranın nasıl putlaştırıldığını çok iyi anlatmıştır.

20 Ocak 2017 Cuma

Anısına...

Bedia Muvahhit sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadındır. Bilindiği gibi 1919 yılında Afife Jale sahneye çıkmayı denemiş fakat zamanın koşulları gereği sahneye çıkması birkaç denemeden sonra kesinlikle yasak edilmiştir. 1923’te Cumhuriyetin kuruluşundan sonra MUSTAFA KEMAL o yılın yaz aylarında İzmir’i ziyaret etmiş ve İzmir’de turnede bulunan Darülbedayi (şimdiki İstanbul Şehir Tiyatrosu) PAŞA’yı oyunlarına davet etmek için ziyarete gitmişlerdir. Gidenler arasında tiyatronun ünlü aktörü Muvahhit Bey de varmış. Muvahhit Bey’in eşi iyi eğitilmiş Fransızcayı ve Rumcayı çok iyi konuşan o yıllarda da bir telefon merkezinde çalışan Bedia Hanım eşine “ben de Paşa’yı tanımak istiyorum beni de ziyaretine götürün demiş. Bedia Hanım oyunculukla ilgisi olmadığı halde o yıl çekilen Ateşten Gömlek filminde başrollerden birini oynamıştı. MUSTAFA KEMAL ziyaretçileri büyük bir nezaketle karşılamış ve “Bu akşam oyununuza bir şartla gelirim.” Muvahhit Bey’i işaret ederek “Eşiniz rollerden birini oynarsa…” demiş. Davet edildiği oyundaki bütün kadın rolleri o yıllarda adet olduğu gibi Ermeni oyuncular tarafından oynanıyormuş. Bedia Muvahhit o gece İzmir’de ister istemez rollerden birini oynamak zorunda kalmış. MUSTAFA KEMAL PASA oyuncuları tebrik etmiş. Bedia Hanım’a dönerek “Bundan sonra güzel Türkçemizi sizin gibi yetenekli hanımların ağzından duymak istiyorum. Daha önce gördüğüm Ateşten Gömlek filminde çok başarılıydınız. Bu başarınızı tiyatro sahnelerine de taşımanız gerekmektedir.” diye bir çeşit emir vermiş. Böylelikle İzmir’de o gece bir tarih yazılmış ve Müslüman Türk kadınları için muhteşem bir yol açılmıştı. Bedia Hanim o yıl mevsim başında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Othello’da Desdamona rolünü oynayarak oyunculuğunu perçinlemiş ve şehir tiyatrosundan hiç ayrılmadan 250’nin üstünde başrol oynamış, birçok filmde de önemli roller üstlenmiştir. Bedia Muvahhit’in ayrıca 50’nin üstünde oyun çevirisi vardır.

 Kaynak: Haldun DORMEN


Aslı Erdoğan: Ya birilerini kızdırdım ya da bu Beyaz Türklere verilen mesajdı


Herkesin bildiği bir yazar değil. Ama bildiğiniz herkesten daha iyi yazar. Hemen hemen herkesten. Kitapları, ‘Çağdaş klasik’ olarak nitelendirilen yapıtlar. Ve Le Monde, Frankfurter Allgemeine, die Welt gibi dünya çapındaki gazete ve dergilerde kitapları üzerine yüzden fazla makale ve çalışma yayınlandı. Öyle böyle değil yani. Harbi yazar. Onu Kafka ve James Joyce ile kıyaslayanlar bile oldu. Aslı Erdoğan o. Biraz ürkek, biraz yabani, çok içe dönük, gerçek bir sanatçı. Ve bütün sanatçılar gibi delilik ve dahilik arasında gidip gelen biri. Ama kimseye zarar verebilecek biri değil. Hele terör örgütü yöneticiliği filan hak getire. Hayatı boyunca şiddete karşı olmuş birinden söz ediyoruz. Hayat boyu yalnızlığı tercih etmiş birinde söz ediyoruz. Hep yazıp çizmiş bir kadın. 3500 kitap ve 10 bin kağıt arasında yaşayan biri. Bir kere, kişiliği örgüte uygun değil. Ruhunun yaralı bir tarafı da var, bir sürü travma yaşamış. Ama bu kadın aynı zamanda ultra zeki bir kadın. Robert Koleji‘nde okuyor, sonra ver elini Boğaziçi hem bilgisayar mühendisliği hem fizik. Böyle zehir gibi bir kadın. CERN’de iki yıl alışıyor. Tanrı parçacığını üzerine tez hazırlıyor. Ama kendisini en iyi yazarak ifade ediyor. Aslı Erdoğan bir yazar, bir mühendis ve çok çok güzel dans eden biri. Bale, modern dans, tango, salsa, klasik müzik aşığı. O, bu dünyaya ait değil. İşte bu kadını, PKK yöneticisi olarak tutukladılar. Neden? Özgür Gündem‘in danışmanı olduğu için, orada yazılar yazdığı için. İçeride geçirdiği 136 gün bakın nasıl anlattı…

Tamamı...Aslı Erdoğan: Ya birilerini kızdırdım ya da bu Beyaz Türklere verilen 


İyi Hissetmek İçin Sanat


Bugünlerde kendimizi kötü hissettiğimiz bir sır değil ya; gazeteler, internet siteleri habire bir ‘kendini iyi hisetmenin, huzuru bulmanın, başarıyı yakalamanın, nirvanaya ermenin ‘10-15-20 yolu’ listeleriyle dolu.

Ne yalan söyleyeyim, ben de bakıyorum, çıkar mı içimizdeki daralmaya iyi gelecek, nefes açacak bir şeyler diye. İşin aslı, bu bizim yeni okuma biçimimiz. Bir şey liste halinde, madde madde önümüze gelince anlaşılır oluyor.

Ben diyorum ki, önce ‘oldies but goldies’leri yerine getirmeye çalışıp, beden sağlığımızı kazanmaya uğraşalım. Yani sigarayı, unu ve şekeri azaltmak, sporu çoğaltmak, en azından daha çok yürümek, sebzeye yüklenmek gibi.

Sonra sıra gelsin ruh ve akıl sağlığına. Yine altın klasiklerden sevdiklerinize daha çok sarılmayı, ailenizin, dostlarınızın kıymetini bilmeyi, hayvan beslemeyi, çocuk okutmayı, sokakta üşüyen bir insanın üzerini örtmeyi deneyebilirsiniz. Kendinden başka birilerini düşünmek, her şekilde iyi geliyor insana.

Üretmek, en önemli dostumuz. Çok büyük hedeflere gerek yok, önemli olan sizin ona harcadığınız mesai, verdiğiniz emek. Evet, aklınıza ilk gelen ‘Küçük Prens’in gülü gibi. Aslı Erdoğan’ın Ayşe Arman’a verdiği röportaja bir bakın, içilmiş çayların demine yumurta kabuğu katarak oluşturdukları toprakta nasıl bitki yetiştirdiklerini anlatıyor içerideyken. İnsanı hayata bunlar bağlıyor, küçücük ilmeklerle.
Asu Maro-Milliyet

En kötü kitabı yazan bile, kitap yasaklayandan daha saygılı ve daha az zararlıdır insanlığa.

Anadolu’nun tarihini biraz bilenler, burada derin, sürekli bir dindarlığın barınamayacağını kestirebilirler. Anadolu halkı ırkçı olmadığı gibi koyu müslüman da değildir. Bu softalıklara ne tarihi elverişlidir, ne coğrafyası.


Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır.


...Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var, insanın yok.
Şu dünyada yalnız kalan, kimsesiz çaresiz olan yalnız be yalnız insandır. Herkesin, her şeyin yaşaması, ölümsüzlüğü var, insanın yok. Ağaç, kuş, otlar, böcekler, yılanlar çiyanlar, hiç birisi, hiç birisi yok olmuyor. Ama insan yok oluyor. Çünkü insan kendinde başlayıp, kendinde bitiyor...

...Belki kuşlar çok derin, eski bir içgüdüyle buraya, o zaman kesilmiş olacak olan şu ulu çınarın üstüne, göğüne uğrayacaklar...
bir an duraklayıp bir şeyler arayacak, bir şeyleri anımsamaya çalışacak, beton yığını evlerin üstünde küme küme dolaşacak, konacak bir yer bulamayıp bir uzak keder gibi başlarını alıp çekip gidecekler.

...İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.
Çocuklar İnsandır...

...İnce Memed'den
Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır...

...1971'de Abdi İpekçi'ye verdiği röportajdan
Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir.

...Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.

...Sait Faik hakkında
"Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık.. Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanım efendileri seyrederken rastlarsınız ."

....Ağrı Dağı Efsanesi
Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.

....Yalnızlık" isimli şiirinden
"çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı."

...Yılanların Öfkesi, Yılanların Öcü, Yılanların Hışmı ve Özgürlük Üstüne
Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Allah beterin beterinden saklasın derler, bir de düşünenleri, gelin şuna düşünenleri demeyelim, düşünmeye çabalayanları hep öldürmüşler.

...İnce Memed 1
Ne olursa olsun kadın konuşmuştu. Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmayıp da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.

...Yalan üzerine
Kendine güvendiğin için yalancı değilsin. Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin. Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. Sen yenileceksin. Yenilmenin tadına varacaksın. Doğru yenilmeli. Yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki… Yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıltaşı gibi.

...İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır.

...Kim bilir, bir insanın iyilik mi kötülük mü, dostluk mu düşmanlık mı düşündüğünü şöyle yüzüne bakınca, kim bilir?
Kim bilir? Tanışmadan, konuşup görüşmeden bir insan korkuludur, başka bir şeydir. Yani herhangi bir şeydir. Konuşup görüşüncedir ki işte o zaman insan insan olur. Tanışmadan görüşmeden bir insan bir ıssız ada gibidir. Tehlikelerle doludur.

...Bir dil bulacağız her şeye varan. Bir şeyleri anlatabilen..." "Böyle dilsiz, böyle düşmanca, böyle bölük pörçük dolaşmayacağız bu dünyada.
O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.


20.Ocak.1956 - Yaşar Kemal, "İnce Memed" romanıyla Varlık dergisi Roman Armağanı'nı kazandı.