hayyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Aralık 2022

Ömer Hayyam’ın Kübik Denklem Çözümü


Ömer Hayyam’ın kübik denklemler üzerindeki çalışması, bir kübik denklemin tüm farklı biçimlerinin kapsamlı değerlendirmelerini içeriyordu. Örneğin, x3 + bx = a ve x3 + a = bx’in farklı çözüm yöntemlerine sahip farklı denklem türleri olduğunu düşündü. Bunun sonucunda, bir düzineden fazla farklı kübik denklem biçimine çözümler sağladı. Hayyam’ın bu denklemleri çözme yöntemine bir örnek, bir daire ve bir parabolün kesişimini bularak x3 + bx = a denklemini çözmesidir. Bu iki eğrinin kesişimi denklemin çözümüdür.

Ömer Hayyam bir çift kesişen konik kesiti kullanarak x3 + a2x=b kübik denkleminin geometrik çözümünü görebilirsiniz. Önce x2 = ay  parabolünü oluşturdu. Daha sonra x ekseni üzerine AC=b/a2 yarıçaplı bir yarım çember çizdi ve yarım çember ile parabolün kesişim noktasına P dedi. Bir Q noktası oluşturmak için P’den x eksenine bir diklik indirdi. P noktasının x koordinatı (yani AQ doğru parçasının uzunluğu) verilen kübik denkleminin köküydü.

Kübik Denklemler Neden Geometri İle Çözüldü?

Ancak bir kübik denklemin üç çözümü olması gerektiğini hatırlayın. Diğer iki çözüm, yüzyıllar sonrasına kadar kabul edilmeyen bir kavram olan hayali sayılardır. Bu nedenle Hayyam sadece gerçek kökler ile ilgili çözümler bulabilmişti. Hayyam ve onun çağdaşları tarafından çözülen bu problemlerin geometrik çözümleri, günümüzde bizim için pek bir anlam taşımayacaktır. Ancak aslında bu problemler bizim sayı problemleri diye isimlendirdiğimiz problemlerin çözümleriydi.

Örneğin şu soruyu düşünün. On sayısını iki parçaya bölün. Öyle ki her iki parçanın kareleri ile büyük parçanın küçüğe bölümünün toplamı 72 olsun. Bu problemi denkleme dökerseniz karşınıza 3. dereceden bir denklem çıktığını göreceksiniz. Günümüzde cebir yardımı ile bu denklemi çözmemiz kolay. Ancak modern çağdan önce matematikçiler aynı Ömer Hayyam gibi bu soruyu geometrik bir yaklaşım ile çözmek zorundaydı.

Aykut Çelikel

18 Mayıs 2021

Ömer Hayyam "Adalet, evrenin ruhudur."

 Ömer Hayyam Kimdir Kısaca Hayatı - Matematik Çözümleri
Hayyamın rubailerinde; dünya, varoluş, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgür ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Bunu yaparken de içinde yaşadığı toplumun ve öncesinin kabul ettiği kurallara bağlı kalmamış, konulan sınırları kabul etmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, varoluşu kendi aklıyla baştan tanımlamıştır.

Hayyam’ın şiirlerinde temel konu ötedünya (ahiret) değil içinde yaşanan henüz duyularla özümsenen ve algılanan evrendir.

Tanrısal evren, ölümden sonra yaşam ve dirilme, yargı günü, hep birer vesveseden, kuruntudan başka bir şey değildir, diye düşünür ve şiirlerinde bunu dile getirir. İnsan aklını kullanarak; onun ışığında yürüyerek, "varlık-yokluk kaygısından kurtulmalı, öte dünyayı değil, kendini bilmelidir." Bu evrendeki yaşam geçicidir. İnsan yeryüzüne ancak bir kez gelir. Bu nedenle, yaşamın tadını çıkarmalı, elinden geldiğince, mutlu olmanın yollarını aramalıdır. Hayyam’a göre; insanı Tanrı yaratmış ve onu yazgının denetimi altına vermişse; eylemlerinde suç aramanın hiç gereği yoktur. Çünkü insan ancak özgür istenciyle yaptığı şeylerden, us ilkelerine göre davranışlarından sorumlu tutulabilir. Elinde olmayan yalnızca yazgının (kader) yapısı gereği oluşturulan işlerden dolayı kişiyi sorumlu tutmak, suçlu saymak Ulu Tanrı’ya yakışmaz. Tüm evreni ve onun içinde insanın yararlandığı varlıkları; Tanrı yaratmışsa; onlarda suç aramanın da gereği yoktur. Şarabın yapıldığı üzümü yaratan Tanrı’nın, şarabı içen insanı günahkar sayması, Tanrısal adaletle hiç bir biçimde bağdaşmaz. Güzeli yaratan Tanrı, onun sevilmesini de ister. Bunu büyük bir şekilde gerçekleştirir. Bu nedenle sevmek, Tanrısal iradeye (istence) aykırı düşmez. 

 Ömer Hayyam, birçok bilim insanınca Bâtınî ve Mu'tezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hâkim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.

Açılmaz kapıları açmanız mı gerek?
Dünyada insanca yaşamanız mı gerek?
Bırak öyleyse iki dünyayı birden:
Ey ölü canlılar, canlar uyanık gerek!

Sadece bilgili olmak degildir adam olmak ;
Vefalı mı değil mi insan, sen ona bak.
Yücelerin yücesi kata yükselirsin,
Hakka verdiğin sözün eri olarak

Gönlüne göre dönse de bu dünyanın sonu ne?
Okunup bitse de ömür destanının sonu ne?
Yüzyıl boyunca dilediğince yaşadın diyelim;
Bir yüzyıl daha yaşasaydın, bunun sonu ne?


Şu dünyada günah işlemeyen söyle kim var ?
Günah işlemeden yaşamak mümkün mü ey yâr ?
Kötüyüm diye bana kötülük edeceksen,
Ey tanrı aramızda öyleyse ne fark var ?

Hayyam, günahım var diye üzme kendini,
Nasıl olsa faydası yok çekme derdini,
Hani tanrı rahman ve rahimdir derler ya
Günahkar olmayınca sunar mı rahmetini ?

Aşk imiş şu âlemde duyguların sultanı,
Aşk imiş gençlik destanının fermanı,
Ey bu âlemde aşksız yaşayanlar !
Bilin ki aşktır tüm varlığın dermanı.

Şarap sonsuz hayat kaynağıdir, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç

Gönüle yüreğe hüzün fidanını dikmemek gerek ey can
Hiç durmadan umut ve neşe kitabını okumak gerek durmadan
Sürüp atmalı içimizdeki dileği bir vakit bırak gitsin;
Tas tas şarap içmeli vazgeçmemeli hoş yaşamalı her zaman.

Ya gül mevsimi, ya ırmak boyu henüz vakit erken
Bir huriye benzer iki genç bizle yerken, içerken
Böyle zamanlarda şarap sun, içti mi eğer insan;
Kopmuştur bir anda o mescit ve kilise ikisinden.


Der ki onlar hurili cennet hoştur sana
Yok derim, üzüm suyu içmek hoştur bana
Sen bak peşin gelene o hayale boş ver
Çünkü davul çalarken uzakta hoştur daha.

Sen de yarından için durma üzülüp
Böyle günleri yaşamak fırsat bilip
Ederiz köhne tapınağa veda yarın
Göçenlere bir yıl önce yoldaş olup


Can bir şaraptır, insan onun destisi;
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi.
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümü varlık:
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.


04 Aralık 2020

Hayyam

Dedim: artık bilgiden yana eksiğim yok; 

Şu dünyanın sırına ermişim az çok. 

Derken aklım geldi başıma, bir de baktım: 

Ömrüm gelip geçmiş, hiç bir şey bildiğim yok.

 

 

18 Mayıs 2020

Ya sırtımıza alıp taşıyoruz, ya ayağımızın altına alıp çiğniyoruz; Öğrenemedik bir türlü yan yana yürümeyi...Ömer Hayyam



Toprak halıda çok uyuyanlar gördüm               Altında yerin ne saklananlar gördüm
Yokluk çölüne baktığımda ben heyhat              hiç gelmemiş ile gitmiş olanlar gördüm


Hayyam eğer şarapla sarhoşsan hoş ol             Ay yüzlü güzelle oturmuşsan hoş ol
Zira ki cihanın sonu yokluktur yok,                  yoksun diyelim eğer ki varsan hoş ol


Birliktelik elini bir birine koymalıyız               Neşe tekmesini bu hüzne biz vurmalıyız
Kalkıp tan atmadan soluk almalıyız                  yoksa tan atar bizse soluksuz kalırız


Dün çarşıda bir testici gördüm ben de               Bir parça çamura vururdu hep tekme
O parça çamur kendi diliyle söylendi                bir gün ben de senin gibiydim etme


Ne zamana değin günlük usun esiri oluruz        Dünyada yüz yıllık ya ki bir günlük oluruz
Ver bir kâse şarap geç olmadan                          Yarın testicilerin işliğinde testi oluruz


Ölünce beni badeyle şarapla yıkayın                  Kulağımda katıksız şarap fısıltısı adayın
Mahşer günü şayet bulmak ister iseniz               Beni meyhanenin toprağında arayın


Eğer tanrı gibi elimde olsaydı felek                    Yok ederdim onu kalmasında ne gerek
Sonra yeni bir felek ederdim inşa                        Azadeler onda hep bulsunlardı erek


Ey göz kör değilsen mezarı bir dem gör              Bu fitne figan coşku dolu âlem gör
Şahlar da çamur altındadır nice başlar da             ay yüzlüyü köstebeğe bir yem gör


İç şarabını ölümsüz ömür işte budur                     gençlikten elinde kalan işte budur
Çiçekler ve şarap vaktidir dostlar sarhoş               hoş ol ki bütün yaşam işte budur


Bir testçinin işliğine gittim dün                              gördüm binlerce testi konuşkan, suskun
Aniden bir testi haykırdı ki hani                             nerde testi yapan testi alan testi satan


 *


Dünyanın sırları defterimizde, kimse bilemez
boynumuzun vebalidir o söylenemez
Bu cahil insanlarda bulunmadıkça bir ehli
hatırımızda kalandır asla dillenemez


Bir süre çocuktuk sonra üstat olduk
bir an üstatlığımızdan nice şen şâd olduk
Sözün sonrasını dinle n’oldu bize bak
topraktan gelmiş idik sonunda barbâd olduk


Bir testiciden testiyi aldım bâri
o testi açık etti bütün esrarı
Altın kadehi tutan elim vardı benim
şimdi testiyim beklerim o hummâri


Ey müftüsü şehrin senden daha çalışkanız
bu sarhoşlukla bile senden ayığız
Sen halkın kanını içersin biz asma kanı
insaf ile söyle hangimiz kan emeniz?


Bir kadehtir akıl yaratan ki vurur o
sevgi öpücükleri alnımıza kondurur o
Dünyanın testicisidir bu narin kadehi
yapar ancak yere vurur savurur o


Ey dost gel yarını gam etmeyelim
ömrün bu kısa demin ganimet bilelim
Yarın bu fani diyardan göçünce hepimiz
binlerce seneliklerle yoldaşlık edelim


Biz, mey, çalgıcı bir de bu güşe harap
can, yürek, bir de kadeh dolusu bu şarap
Rahmet umudu azap korkusundan kurtulmuş
bağlamaz bizi toprak ne yel ne od ne de ab


O saray ki Cemşit onda cam aldı
ahu yavruladı tilki onda kam aldı
Bir ömür av yakalardı Behram
gördün nice av ki Behram aldı


Var olandan yok elde rüzgardan başka
var ise ne varsa eksik ve kırıklardan başka
Varların tümü yok alemindedirler sanki
yoklarsa yok sanki bu alemde olandan başka


Olur biz olmayız dünya olacaktır
Bizden ne bir ad ne bir nişan kalacaktır
Bundan önceleri yoktuk bir eksiklik yoktu
bundan sonra olmasak da aynı olacaktır


10 Aralık 2018

Tarihin en muhteşem kitabı: Ömer Hayyam'ın Rubaileri

1909'da Londralı iki ciltçiye dünyanın en muhteşem kitabını hazırlama görevi verilmişti: Ömer Hayyam'ın Rubaileri. Atlas Okyanusu'nun dibini boylayan bu kitap günümüzü hala nasıl etkiliyor?

Titanik 14 Nisan 1912 gecesi Yeni Dünya'nın denizlerine gömüldüğünde, en seçkin kurbanı bir kitap olmuştu…" Bu sözler Lübnan kökenli Fransız yazar Amin Maalouf'un 1988'de yayımlanan tarihi romanı Semerkant'ta geçiyor.

Sözü edilen kitap, 11. yüzyıl bilginlerinden İranlı Ömer Hayyam'ın Rubaileri'ydi. Bu şiirlerin çok sayıda yazılı kopyası olsa da bu kitap yeganeydi. Maalouf'un romanında anlatılan da onun hikâyesiydi.

1900'lerin başında Londra'da iki ciltçi, George Sutcliffe ile Francis Sangorski eskiden kalma kitap ciltleme zanaatını yeniden canlandırmaya çalışıyor, ciltlerinde kullandıkları zengin desenlerle tanınıyorlardı. Henry Sotheran adlı kitapçı onlardan eşi benzeri olmayan bir kitap sipariş etmişti. Kitabın masrafı hiç önemli değildi. Dünyanın en muhteşem kitabını ortaya çıkarmaları için ciltçilere açık çek verilmişti.

I. Dünya Savaşı öncesi yıllarda restoranlara, diş macunlarına, iskambil kağıtlarına bile Ömer Hayyam adı veriliyordu.

İki yıllık yoğun çalışmanın ardından 1911'de tamamlanan kitapta Elihu Vedder'in resimleri eşliğinde Ömer Hayyam'ın rubailerinin İngilizce yorumları yer alıyordu. Kitap 'Büyük Ömer' adının yanı sıra, ihtişamından dolayı 'Muhteşem Kitap' adıyla da tanınır olmuştu.

Ön kapağında süslü üç tavus kuşu, arka kapakta ise Yunan sazı buzuki resmi işlenmiş olan kitapta, binden fazla yakut ve zümrüt gibi değerli taş, beş bin parça deri, gümüş, fildişi, abanoz ile 600 sayfalık 22 karat yaprak altın kullanılmıştı.

'Büyük Ömer'

Sotheran kitapçısı bu kitabı New York'a göndermek istiyordu. Ama Amerikan gümrüğünün talep ettiği yüksek gümrük vergisini ödemeyi reddettiği için kitap İngiltere'ye geri döndü.

Bunun üzerine Gabriel Wells bir müzayedede kitabı 450 sterline satın aldı (kitabın satışı için alt sınır 1000 sterlin olarak belirlenmişti). Wells de kitabı Amerika'ya göndermek istiyordu. Ama ne yazık ki başvurulan gemi onu taşımayı kabul etmedi.

Rubailerin birçok versiyonu basıldı; bunlardan biri de Edmund Dulac'ın illüstrasyonlarını içeriyordu.

Bunun üzerine 1912'de İngiltere'den Amerika'ya ilk seferini yapan Titanik'e başvuruldu. Kitap geminin kargosuna verildi. Ama gemi bir buzdağına çarpıp batınca kitap da onunla birlikte okyanusun derinliklerine gömüldü.

Ancak kitabın hikayesi Titanik'in batmasıyla sona ermedi. Birkaç hafta sonra kitabı hazırlayan iki kişiden biri olan Sangorski tuhaf bir biçimde boğularak öldü.

Diğerinin (Sutcliffe) yeğeni Stanley Bray ise kitabın ve 'Büyük Ömer'in anısını canlandırmaya kararlıydı. Sangorski'nin orijinal çizimlerini kullanarak altı yıllık bir çalışmanın ardından kitabın yeni bir kopyasını yapmayı başardı. Bu kitap korunmak üzere bir banka kasasına kondu.

Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi uçaklarının Londra'yı bombalaması üzerine bu kitap da paramparça oldu.

Bray kolları yeniden sıvayarak yeni bir kopya hazırlamaya koyuldu. Aralıklarla 40 yıl süren bir çalışmanın ardından ürettiği olağanüstü yeni kopyayı British Library'ye (Britanya Kütüphanesi) ödünç verdi. Ölümünün ardından Bray'in vasiyeti üzerine kitap kütüphaneye bağışlandı. Bugün burada bu eseri görmek mümkün.

Ölümünden kısa bir süre önce şöyle demişti Bray: "Batıl inançlarım yok, ama tavus kuşunun felaket sembolü olduğu söyleniyor."

Yazar GK Chesterton'a göre Rubailer 'günü yaşa' anlayışını yansıtıyor.

Ömer Hayyam kimdir?

Peki Ömer Hayyam'ın Rubaileri ne ifade ediyordu ve Sotheran kitapçısını ve sayısız birçok insanı cezbeden bu esrarengiz insan kimdi?

Ömer Hayyam 11. yüzyılda İran'ın doğusunda yaşamış bir gökbilimci ve matematikçiydi. İbni Sina gibi diğer İranlı bilginler gibi o da aynı zamanda bir şairdi. Ama onun şiirleri yüzyıllar boyunca klasik İran edebiyatında özel bir yer tutmuştu.

Meraklı özelliklerinden dolayı Hayyam, etrafındaki diğer insanların normal gördüğü, inanç, öbür dünya, yaşamın anlamı gibi birçok şeyi sorguluyordu. Dinin vaatlerine inancı pek olmadığı gibi, cennet ve cehennemi, hatta tanrının mantığını sorguluyordu. Hayyam'ın emin olduğu bir şey vardı: bu dünyadaki yaşam.

Belki de yaşadığı dönemin çalkantılı özelliklerinden dolayı (o sıralar Türklerin işgali altında olan İran son zamanlarda Arap istilasına uğramıştı ve bir süre sonra Moğollar ülkesini yıkıp yerle bir edecekti) Hayyam yaşamın faniliğini, ölümün kaçınılmazlığını ve yaşanan anı yakalamanın önemini iyi anlamıştı. Din veya öbür dünya ile ilgili sözler ona boş geliyordu.

 John Ruskin Rubailer için "Bugüne kadar okuduğum en muhteşem şey" demişti.

Cenneti cehennemi kimse görmedi gönül;
Söyle haydi kim geldi öte dünyadan gönül?
Umudumuz, korkumuz öyle bir şeyden ki,
Adından, sanından başka nesi belli gönül?


Hayyam hayatın faniliğine hayıflanmakla birlikte, bol şarap (ve sevgili) ile onun tadını çıkarmaya çalışmıştı.

Batılı aydınlarda İranlı şairlere hayranlık söz konusuydu. Alman şair Goethe'nin Hafız'a, Fransa'da Voltaire'in Sadi'ye olan hayranlığını İngiltere'den Edward Fitz Gerald da Hayyam'a karşı duyuyordu.

Hayyam'a ilgi duymaya başladığında birçok İranlı şairin şiirlerini İngilizceye çevirmişti zaten. Ama onun çeviri başyapıtı Rubailer olacaktı. Bu çeviriler aslına çok sadık olmasa da Rubailer'deki ruhu yakalamıştı ve bundan sonra Fitz Gerald 'Fitz Ömer' adıyla anılacaktı.

Başlangıçta bu eser çok ilgi görmese de zamanla popüler olmuştu. Londra'da hala aktif olan Ömer Hayyam Kulübü 19. yüzyılda seçkinlerin toplandığı bir edebiyat kulübüydü. Rubailer, William Morris gibi ressamlara da ilham kaynağı olmuştu.

 Edmund Joseph Sullivan'ın Rubailer için yaptığı illüstrasyonlardan birini Grateful Dead 1971'de albüm kapağı olarak kullandı.

Hayyam'ın evrenselliği

Başka birçok ressam de Rubailer'den esinlenen illüstrasyonlar yaptı. Agatha Christie'nin 1942'de yazdığı Cinayet Reçetesi (The Moving Finger) adlı romanında Hayyam'a gönderme yapıldığı gibi, 1957 yapımı Hollywood filminde Hayyam'ın hayatı konu edilmiş, 1960'ta Amerikalı aktör Alfred Drake Rubaileri okumuş, 1967'de Martin Luther King savaş karşıtı bir konuşmasında Hayyam'dan alıntı yapmıştı. 1950'lerde Rubailer öyle ün kazanmıştı ki en çok alıntı yapılan eserler kitabına girmişti.

Hayyam'ın şiiri zaman sınavını geçmiştir. İran'da Hafız gibi onun da kitaplarını her evde bulmak mümkündür. Fitz Gerald'ın Hayyam çevirisi bir İngiliz klasiği haline geldi. Bugün dünyanın bütün dillerinde Hayyam'ın Rubailer'ini bulabilirsiniz.

Peki nasıl oluyor da 11. yüzyılda yaşamış bir bilgin hem kraliçe Victoria dönemi İngiltere'sinde, hem 20. yüzyıl ortalarında, hem de bugün hala anlam buluyor?

Bu, Rubailer'in zaman üstü özelliğinden, kültür, din, mezhep sınırlarını aşan evrensel gerçekleri ifade etmesinden kaynaklanıyor. Aslında belirsizliklerle dolu günümüz dünyasında Rubailer belki de yazıldıkları çalkantılı dönemdekinden daha büyük anlam taşıyor.

Ömer Hayyam bugün hayatta olsaydı, yaşadığımız çılgın dünya için şundan başka ne diyebilirdi?

Bu ömür kervanı bir tuhaf gelir gider
Kazancın, yaşamasını bildiğin günler
Saki, bırak şu yarını düşünenleri
Geçti gidiyor gece, geçmeden şarap ver.
 

DERGİ - Tarihin en muhteşem kitabı: Ömer Hayyam'ın Rubaileri
Joobin Bekhrad BBC Culture

29 Eylül 2018

Hayyam




Celladına aşık olmuşsa bir millet, 
İster ezan ister çan dinlet. 
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, 
Müstehaktır ona her türlü zillet.





29 Haziran 2018

Ömer Hayyam " Yaşamanı akla uydurman gerekir, Ama bilmezsin akla uygun olan nedir; Bereket eli çabuktur Zaman Usta'nın, Başına vura vura sana da öğretir."

Putların, Kabenin istediği: Kölelik;
Çanların, ezanın dilediği: Kölelik;
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.
*
Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.
 *
Bu sarayın başı göklerdeydi bir zaman;
Padişahlar girer çıkardı kapısından.
Şimdi duvarında bir kumru: Guguk, diyor.
Guguk, guguk, o şanlı günlerin ardından
*
Bu ucsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,
Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi:
Biri iyinin kötünün aslını bilir,
Öteki ne dünyayı bilir ne kendini.
*
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.
 *
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!
 *
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?
 *
Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana:
Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
Kendine gel de düşün, içine iyi bak:
Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!
*
Sabah doldu göklere mavi mavi;
Doldur, ışık döker gibi, kaseyi!
Acı olmasına acıdır şarap:
Ama gerçek acıdır demezler mi?
 *
Ne bilginler geldi, neler buldular!
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar.
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?
Birer masal söyleyip uyuya kaldılar.
 *
Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık daha var, ışıklardan başka.
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye:
Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka.
 *
Nerde yüreği tertemiz uyanık insan?
Nerde güzel düşünceler ardında koşan?
Herkes kendi kafasının kulu kölesi:
Hangi Tanrının kulu, nerde o kahraman?
 *
Yüce varlık bize bir beden verince
Sevmesini öğretti her şeyden önce
Sonra şu delik deşik yüreğimize
Mana incileri sakladı binlerce.
 *
Gerçek eren içinde kir tutmayandır;
Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;
Bu topraklar üstünde en temiz kişi
Sağlığında toprak kesilmiş olandır.
 *
Dert çekme boşuna, hep gül de yaşa;
Zulüm yolunda hakkı bul da yaşa;
Sonu yokluk madem bu dünyamızın
Yok bil kendini, özgür ol da yaşa.
 *
Ey doğru yolun yolcusu, çaresiz kalma;
Çıkma kendinden dışarı, serseri olma;
Kendi içine sefer et erenler gibi:
Sen görenlerdensin, dünya seyrine dalma.
 *
Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden,
Ne dine, edebe aykırı gitmemizden;
Bir an geçmek istiyoruz kendimizden:
İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden.
 *
Baharlar yazlar gider, kara kış gelir;
Varlığın yaprakları dürülür bir bir;
Şarap iç, gam yeme; bak ne demiş bilge:
Dünya dertleri zehir, şarap panzehir.
 *
Gülün yüzünde çiy tanesi nevruzun ne hoş;
Yeşillikte canı aydınlatan yüzün ne hoş;
Geçmiş gitmiş gün üstüne ne söylesen boş:
Bırak dünü, hoş et gönlünü, bak bugün ne hoş.
 *
Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin;
Erenlerin dilini de söktüremezsin;
İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı:
Öbür cennette ya girer, ya giremezsin.
 *
Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti;
Derede akan su, ovada esen yel gibi.
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok:
Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.
 *
Tanrı, ışığıyla doldu can gözüme;
Bu dünyadan o dünyadan bana ne!
Gönlüm ter gibi çıkıp bedenimden
Karıştı varlığın denizlerine.
 *
Sevgili, sırlarına eren gönül nerde?
Sözlerinin tekini duyan kulak nerde?
Gece gündüz serilirsin de karşımıza:
Yüzünü bir kez gören mutlu göz nerde?
 *
Dert içinde sevinci bul da yaşa;
Haksız düzende haklı ol da yaşa;
Sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
Varından yoğundan kurtul da yaşa.
 *
Ne yazık, pişmiş ekmek çiğlerin elinde;
Ne yazık, çeşmeler cimrilerin elinde.
O canım Türk güzeli kömür gözleriyle,
Çaylakların, uğruların, eğrilerin elinde.
 *
Yaşamak elindeyken bugüne bugün,
Ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
Geçmiş, gelecek, kuru sevda bütün bunlar;
Kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün.
*
Toprak olup gitmişlere sorarsan
Ha gavur olmuşsun ha müslüman.
Kimler bu dünyada eğlenmemişse
Ötekinde yalnız onlar pişman
 *
Bu zamanda az dostun oldun, daha iyi.
Herkesle uzaktan hoş beş edip geçmeli.
Can gözünü açınca görüyor ki insan
En büyük düşmanıymış en çok güvendiği.
*
İnsan çeker çeker de sonra hür olur;
İnci sedef zindanlarda yuğrulur.
Paran pulun yoksa bugün, sağlık olsun:
Bugün boş duran kadeh yarın doludur.
 *
Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?
 *
Dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
Dünyayı kara zindan etme başına.
Yaşamana bak, elinden tek gelen bu:
Olacakları danışan var mı sana?
 *
Gül de şarab da bilene güzel gelir;
Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
Her şeyden geçmenin tadını ne bilir?
 *
Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
 *
Yok olmamış varlık var mı bir tek?
Herşey bir gün, dağılıp gidecek.
Öyleyse vara yoğa ne bakarsın?
En iyisi yoku var, varı yok bilmek.
 *
Dünyayı allar pullar boyarlar gözünü;
Aklı olan hor görür süsünü püsünü.
Kimler geldi gitti, kimler gelip gidecek:
Al gitmeden alacağını, doyur gönlünü.
 *
Hep bir çember, dolanıp durduğumuz!
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nerden geldik? Nereye gidiyoruz?
 *
Seni kuru sofraların softası seni!
Seni cehenneme kömür olası seni!
Sen mi Hak' tan rahmet dileyeceksin bana?
Hakka akıl öğretmek senin haddine mi?
 *
Aklı olan paraya değer vermez,
Ama parasız dünya da çekilmez;
Eli boş menekşe boynunu büker,
Gül altın kasede gülmezlik etmez.
 *
Evren kırıntısı bu güzelim yıldızlar
Gelir giderler, dünyayı bezer dururlar;
Göklerin eteğinde, toprağın koynunda
Doğdukça doğacak daha neler neler var.
 *
Canların canı dost, gel etme, dinle beni.
Küsme Feleğe, değmez, yeme kendini;
Çekil, otur gürültüsüz bir köşeye,
Seyret bu hengamede olan biteni.
 *
Ne güzel gün! Hava ne sıcak, ne serin;
Bir bulut, tozunu siliyor bahçenin;
Bülbül coşmuş, sesleniyor sarı güle:
Şarap iç şarap da yüzüne renk gelsin!
 *
Vefasız dünya diye yakınıp durma;
Dünya elindeyken tadını çıkarsana!
Herkese vefalı olsaydı dünya
Sıra mı gelirdi senin yaşamana?
 *
Dostlar, bir gün, sözleşip bir yerde birleşin;
Oturup sofrasına dünya cennetinin;
Saki doldururken kadehleri cömertçe,
İçin bir kadeh de zavallı Hayyam için!
 *
Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde.
 *
En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
İyilik seven kötülük edemez zaten.
Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
Düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.
 *
O kızıl yakutun madeni, başka maden;
O eşsiz incinin sedefi, başka sedef;
Aklın buldukları kuruntu, dedi kodu:
Bizim aşk efsanemizin dili, başka dil.
 *
Sen nesin, varlık nedir, nerden bileceksin?
Dünyan esen yel üstüne kurulmuş senin.
İki yokluk arasında bir varlık seninki:
Hiçlik ne varsa çevrende, sen de bir hiçsin.
 *
Sen içmiyorsan, içenleri kınama bari;
Bırak aldatmacayı, iki yüzlülükleri;
Şarap içmem diye övünüyorsun, ama,
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki?
 *
Bilge, yüce varlığın seyrine dalar;
Gafil ise onda dostluk düşmanlık arar.
Deniz, deniz olduğu için dalgalanır,
Çöpe sor, hep onun içindir dalgalar.
 *
Yeryüzünü gül bahçesine çevirmekten
Daha güzeldir bir insanı sevindirmen.
Bin kulu azat edenden daha büyüktür
Bir hür insanı iyilikle kul edebilen.
 *
İnsan yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
Bunlar için didinmene bir şey denmez.
Ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
Bu güzelim ömrünü satmaya değmez.
*
Okunu attı mı ölüm, siperler boşuna;
O şatafatlar, altınlar, gümüşler boşuna;
Gördük bütün insan işlerinin iç yüzünü:
Tek güzel şey iyilik, başka düşler boşuna.
 *
Gelip de eskiyenler, yeni gelenler,
Hepsi gider bugün yarın, birer birer;
Kimselere kalmamış bu eski dünya:
Kimi gitti gider, kimi geldi gider.
 *
Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla;
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola;
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık:
Ben dediğin kim ola, nerde, ne zaman var ola?
 *
Haksızlık etmekten sakın, hak yoluna gir;
Yediğin ekmeği başkasına da yedir;
Cana kıyma, kimsenin sırtından geçinme,
Seni cennete sokmak benden: Şarap getir!
 *
Şarap güllere çevirsin sabahımızı;
Çalalım yere şan şeref külahımızı;
Nemize gerek bizim uzun dilekler,
Uzun saçlar, çalgılar sarsın havamızı.
 *
Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil;
Erdiğim sırları söylemek elimde değil;
Aklım düşüncenin derin denizlerinden
Bir inci çıkardı ki delmek elimde değil.
 *
Yüreğim, kimselerden ihsan dileme;
Bu amansız felekten aman dileme;
Bil ki, derman aradıkça artar derdin:
Derdinle haldaş ol, derman dileme.
 *
Şu sonsuz sayvanı donatan yıldızlar
Akılların aklını durdururlar;
Sen aklından şaşmamaya bak ve bil ki
O tedbirli yıldızlar da yoldan çıkarlar.
*
İnsanlık yaratılalı olgun kişiler
Bulduklarıyla yetinip dert çekmediler
Birbirine girdi gözü doymayanlarsa:
Çok isteme kaderden başın derde girer.
*
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işde.
*
Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden
Melekler bu bedenin duyuları hep birden
Yerde gökte canlı, cansız ne varsa birer uzuv:
Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen
*
Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;
Öyle bir inci ki bu büyük sır delen yok;
Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,
İşin kaynağına giden yolu bulan yok.
*
Kimileri laf dünyasında şişinip durmuş;
Kimi güzel ardında koşturmuş;
Perdeler inince anlar her biri, ey Gerçek,
Senden ne uzak, ne uzak yollara vurmuş.
*
Hayat evini sağlam kurmak istersen,
Günlerini gamsız geçirmek istersen,
Işıl ışıl şaraptan sakın el çekme,
Her gününün tadına varmak istersen.
*
Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi.
*
Yanlız bilgili olmak değil adam olmak;
Vefalı mı değil mi insan, ona bak.
Yücelerin yücesine yükselirsin
Halka verdiğin sözün eri olarak.
  

04 Aralık 2017

Hayyam - Bir gün gelir

Anısına...

Yaşadın, yaşadın, bin yıl yaşadın diyelim hadi, 
Sen bana sonunu de bunun, sonunu. 
Şu yıkık dökük saraydan çekip gitmek değil mi? 
Ha anlı şanlı bir sultansın, ha bir dilenci, 
Bir gün gelir ikisi de çıkar bir kapıdan.



07 Kasım 2017

Hayyam Dörtlükler


Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.

Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.

Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek.

Şu serviyle süsen neden dillere destan?
Neden hep onlara benzetilir hür insan?
Birinin on dili var, boşboğazlık etmez,
Ötekinin yüz eli var el açmaz, ondan!

Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana:
Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
Kendine gel de düşün, içine iyi bak:
Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!

Bir damla şarap ver Çin senin olsun;
Bir yudumu bütün dinlerden üstün.
Söyle, ne var dünyada şaraptan hoş?
O acıya tatlılar feda olsun.

Varlık yokluk derdini aklından sil;
Bırak öteleri de kendini bil.
Doldur şarabı, geniş bir nefes al:
Kaç nefes alacağın belli değil.

Leyla isteyen kişi Mecnun olmalı;
Kendinden de, dünyasından da geçmeli.
Sevenlerin sofrasına çağrılınca
Ben körüm, ben dilsizim demeli.

Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
Her işine güzel demek kolaydı.
Böyle özü doğruluk olaydı?
Evrenin özü doğruluk olaydı?

Nerde yüreği tertemiz uyanık insan?
Nerde güzel düşünceler ardında koşan?
Herkes kendi kafasının kulu kölesi:
Hangi Tanrının kulu, nerde o kahraman?

Kim için bu yerler gökler? Bizim için.
Biz görüş cevheriyiz akıl gözünün
Evren bir yüzük gibiyse çepeçevre
İnsan, taşında bir nakış o yüzüğün.

Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;
Ağaçlara Musa'nın eli değecek,
Kuru tohumlara İsa'nın nefesi;
Gözler açıp buluta çevrilecek.

Gerçek eren içinde kir tutmayandır;
Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;
Bu topraklar üstünde en temiz kişi
Sağlığında toprak kesilmiş olandır.

Dert çekme boşuna, hep gül de yaşa;
Zulüm yolunda hakkı bul da yaşa;
Sonu yokluk madem bu dünyamızın
Yok bil kendini, özgür ol da yaşa.

Ey doğru yolun yolcusu, çaresiz kalma;
Çıkma kendinden dışarı, serseri olma;
Kendi içine sefer et erenler gibi:
Sen görenlerdensin, dünya seyrine dalma.

Duru sudan daha temizdir benim sevgim;
Sevgiyle bu oynayış da hakkımdır benim;
Halden hale girer başkalarında sevgi:
Neyse hep odur benim sevgim ve sevgilim.

Baharlar yazlar gider, kara kış gelir;
Varlığın yaprakları dürülür bir bir;
Şarap iç, gam yeme; bak ne demiş bilge:
Dünya dertleri zehir, şarap panzehir.

Gülün yüzünde çiy tanesi nevruzun ne hoş;
Yeşillikte canı aydınlatan yüzün ne hoş;
Geçmiş gitmiş gün üstüne ne söylesen boş:
Bırak dünü, hoş et gönlünü, bak bugün ne hoş.

Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik;
Bildiklerimizle övündük, eğlendik.
Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra?
Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik.

Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti;
Derede akan su, ovada esen yel gibi.
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok:
Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.

Tanrı, ışığıyla doldu can gözüme;
Bu dünyadan o dünyadan bana ne!
Gönlüm ter gibi çıkıp bedenimden
Karıştı varlığın denizlerine.

Gönül, her an sevdiğinin kapısında ol;
Her istediğini onda ara, onda bul.
Aşk tavlasında hileye kaçma kalleşçe:
Koy canını ortaya, soyulursan soyul.

Sevgili, sırlarına eren gönül nerde?
Sözlerinin tekini duyan kulak nerde?
Gece gündüz serilirsin de karşımıza:
Yüzünü bir kez gören mutlu göz nerde?

Dert içinde sevinci bul da yaşa;
Haksız düzende haklı ol da yaşa;
Sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
Varından yoğundan kurtul da yaşa.

Açılmaz kapıları açmanız mı gerek?
Dünyada insanca yaşamanız mı gerek?
Bırak öyleyse iki dünyayı birden:
Ey ölü canlılar, canlar uyanık gerek!

Dün özledim de seni coştum birden bire;
Çıktım senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukarıda, yıldızlardan:
Gafil, dedi; bizde sandığın Tanrı sende!

Kambur Felek, sen ne konaklar yıka geldin;
Kin beslersin bize, zulüm eski adetin.
Şu kara toprağın göğsünü bir yarsalar,
Ne inciler yatar içinde bilir misin?

Ha Belh'te ölmüşsün, ha Bağdat'ta hepsi bir;
Kadeh doldu mu, acı da olsa içilir.
Keyfine bak; çok aylar doğmuş batmış sensiz;
Sensiz daha çok ayların ondördü gelir.

Yaşamak elindeyken bugüne bugün,
Ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
Geçmiş, gelecek, kuru sevda bütün bunlar;
Kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün.

Toprak olup gitmişlere sorarsan
Ha gavur olmuşsun ha müslüman.
Kimler bu dünyada eğlenmemişse
Ötekinde yalnız onlar pişman

Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?

Her gün biri çıkar, başlar ben, ben demeğe,
Altınları gümüşleriyle övünmeğe.
Tam işleri dilediği düzene girer:
Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.

Dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
Dünyayı kara zindan etme başına.
Yaşamana bak, elinden tek gelen bu:
Olacakları danışan var mı sana?

Sevgilim, ömrü derdim gibi bitmeyesi,
Bu sabah bütün cömertliği üstündeydi.
Bir göz atıverdi bana geçip giderken:
İyilik et denize at mı demek istedi?

Gül de şarab da bilene güzel gelir;
Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
Her şeyden geçmenin tadını ne bilir

Yok olmamış varlık var mı bir tek?
Herşey bir gün, dağılıp gidecek.
Öyleyse vara yoğa ne bakarsın?
En iyisi yoku var, varı yok bilmek.

Dinle dinsizliğin arası bir tek soluk;
Düşle gerçeğin arası bir tek soluk.
Aldığın her soluğun değerini bil
Bütün yaşamak macerası bir tek soluk.

Nerdesin? Sana baş kaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işde?

Aşk bir beladır, ama Tanrıdan gelme;
Halk neden karşı kor Tanrı emrine?
Bize herşeyi yaptıran kendi madem,
Kulu sorguya çekmenin alemi ne?

Dert de neymiş? O mu bizi ağlatacak?
O mu sevinç bayrağımızı yırtacak?
Gelin, atalım şunu gönül yurdundan:
Yoksa içimizde fitne çıkartacak.

Hep bir çember, dolanıp durduğumuz!
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nerden geldik? Nereye gidiyoruz?

Aklı olan paraya değer vermez,
Ama parasız dünya da çekilmez;
Eli boş menekşe boynunu büker,
Gül altın kasede gülmezlik etmez.

Sevgiyle yuğrulmamışsa yüreğin
Tekkede, manastırda eremezsin.
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin.

Bu evren her gece ne gömlekler diker!
Kimini gelen, kimini giden giyer.
Her gün nice sevinçlerle dolar dünya,
Nice dertler toprağa karışır gider.

Dileğin Tanrı dileği değil ki senin;
Muradına ermeyi nasıl beklersin?
Doğru olan Tanrı' nın dilekleriyse
Yanlış demek senin bütün dileklerin.

Ehil insana canım feda olsun;
Ayağı öpülse öperim onun.
Bir de git ehil olmayanla konuş:
Cehennem ne imiş görmüş olursun.

Evren kırıntısı bu güzelim yıldızlar
Gelir giderler, dünyayı bezer dururlar;
Göklerin eteğinde, toprağın koynunda
Doğdukça doğacak daha neler neler var.

Ne güzel gün! Hava ne sıcak, ne serin;
Bir bulut, tozunu siliyor bahçenin;
Bülbül coşmuş, sesleniyor sarı güle:
Şarap iç şarap da yüzüne renk gelsin!

Vefasız dünya diye yakınıp durma;
Dünya elindeyken tadını çıkarsana!
Herkese vefalı olsaydı dünya
Sıra mı gelirdi senin yaşamana?

Dostlar, bir gün, sözleşip bir yerde birleşin;
Oturup sofrasına dünya cennetinin;
Saki doldururken kadehleri cömertçe,
İçin bir kadeh de zavallı Hayyam için!

Hayyam, günahım var diye tasalanma,
Bunun için dertlere düşmek boşuna.
Günah olacak ki Tanrı bağışlasın:
Rahmet neye yarar günah olmayınca.

Bahar geldi mi başka şey dinler miyim;
Hele aklın defterini hemen dürerim.
Şarap, sığınağım sensin bahar günü,
Söğüt ağacı, senin de gölgendeyim.

Ey dörtle yedinin doğurduğu insan,
Dörtle yedidir seni dertlere salan.
Boşuna mı şarap iç diyorum sana:
Bir gittin mi bir gelme yok, inan.

Gerçek aydınlığa erince can gözüm,
İki dünyayı birden silinmiş gördüm.
Eriyip gittim sanki engin denizlerde:
Ter olup çıktı, denize döndü gönlüm.

Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde.

Can o güzel yüzüne vurgun, neyleyim;
Gönül tatlı diline tutkun, neyleyim;
Can da, gönül de sır incileriyle dolu:
Ama dile kilit vurmuşsun, neyleyim.

En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
İyilik seven kötülük edemez zaten.
Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
Düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.

O kızıl yakutun madeni, başka maden;
O eşsiz incinin sedefi, başka sedef;
Aklın buldukları kuruntu, dedi kodu:
Bizim aşk efsanemizin dili, başka dil.

Hem sana el değdirmeğe elim varmaz,
Hem sensiz aldığım nefes, nefes olmaz:
Bir garip dert bu, kimseye de açılmaz:
Bir zehir zakkum ki tadına da doyulmaz.

Sır saklamasını bilirsen Hayyam söyler
İnsanoğlu nedir, ne yapar, ne eder:
Dert çamuruyla yuğrulup gelir dünyaya
Yer içer, karın doyurur ve çeker gider.

Benim canım hep şarabın izindedir,
Kulağım ney ve rubap sesindedir.
Toprağımdan desti yaparlarsa benim
O desti şarap doldurulmak içindir.

Sen nesin, varlık nedir, nerden bileceksin?
Dünyan esen yel üstüne kurulmuş senin.
İki yokluk arasında bir varlık seninki:
Hiçlik ne varsa çevrende, sen de bir hiçsin.

Kadeh bir bedendir, içinde can var can;
Candır kadehin bedeninde camlaşan.
Donmuş sudan ateş süzülür sanki:
Erimiş yakut, gönül sırçasından

Uğrunda dertlere düştüğüm sevgili
Bir başkasına tutulmuş, o da dertli;
Derdimin dermanı kendi derdinde:
Hekim hasta olunca kime gitmeli?

Gece, gül bahçesinde, araken seni,
Gülden gelen kokun sarhoş etti beni;
Seni anlatmaya başlayınca güle
Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi.

Hem aklın mutluluk peşinde senin,
Hem söylerim, söylerim dinlemezsin;
Aldığın her nefesin kadrini bil
Ot değilsin ki kesildikçe bitesin.

Sen içmiyorsan, içenleri kınama bari;
Bırak aldatmacayı, iki yüzlülükleri;
Şarap içmem diye övünüyorsun, ama,
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki?

Benim yasam artık şarap, çalgı, eğlenti;
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti;
Nişanlım dünyaya: Ne çeyiz istersin, dedim:
Çeyizim, senin gamsız yüreğindir, dedi.

Yanlız bilgili olmak değil adam olmak;
Vefalı mı değil mi insan, ona bak.
Yücelerin yücesine yükselirsin
Halka verdiğin sözün eri olarak.

Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam?
Ben haramı helalı karıştırmam:
Seninle içilen şarap helaldir,
Sensiz içtiğimiz su bile haram.

Yeryüzünü gül bahçesine çevirmekten
Daha güzeldir bir insanı sevindirmen.
Bin kulu azat edenden daha büyüktür
Bir hür insanı iyilikle kul edebilen.

Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı
Yaratırken de beni yanında tutaydı;
Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.

Tekkede, medresede, maastırda, kilisede,
Bir cennet cehennem kaygısıdır sürüp gitmede.
Oysa yüce varlığın sırlarına eren kişi
Bunların tohumunu uğratmaz düşüncesine

Ben şarap içiyorum, doğrudur;
Aklı olan da beni haklı bulur:
İçeceğimi biliyordu Tanrı,
İçmezsem Tanrı yanılmış olur.

İnsan yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
Bunlar için didinmene bir şey denmez.
Ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
Bu güzelim ömrünü satmaya değmez.

Okunu attı mı ölüm, siperler boşuna;
O şatafatlar, altınlar, gümüşler boşuna;
Gördük bütün insan işlerinin iç yüzünü:
Tek güzel şey iyilik, başka düşler boşuna.

Saki, gökler, denizlerce dolgunum;
İçime sığmaz oldu coşkunluğum;
Ak saçlarımla sarhoş ettin beni,
Kış ortasında bahar bulutuyum!

Bir yürek ki yanmaz, yürek denir mi ona?
Sevmek haram, yüreğinde ateş olmayana.
Bir gününü sevgisiz geçirdinse, yazık:
En boş geçen günün o gündür, inan bana.

Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi.

Haksızlık etmekten sakın, hak yoluna gir;
Yediğin ekmeği başkasına da yedir;
Cana kıyma, kimsenin sırtından geçinme,
Seni cennete sokmak benden: Şarap getir!

Ne gündüz oturduk, ne gece uyuduk;
Dünyada Cem'in kadehini aradık durduk.
Öğrenince dünyaları yansıttığını,
Cem' in kadehini yüreğimizde bulduk.

Bu ucsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,
Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi:
Biri iyinin kötünün aslını bilir,
Öteki ne dünyayı bilir ne kendini.

Gören göze güzel, çirkin hepsi bir;
Aşıklara cennet, cehennem, hepsi bir;
Ermiş ha çul giymiş, ha atlas;
Yün yastık, taş yastık, seven başa hepsi bir.

Yüreğim, kimselerden ihsan dileme;
Bu amansız felekten aman dileme;
Bil ki, derman aradıkça artar derdin:
Derdinle haldaş ol, derman dileme.

Tanrı gülüşünle öfkeni almış senin,
Birinden cennet yapmış, birinden cehennem.
Sen cennetimsin benim, ben senin uslu kulun:
Açılsın kapıları bana cennetimin!

Ey kara cübbeli, senin gündüzün gece;
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar Yaradanın sanatı peşindeler:
Senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde

Her gün şarap cümbüşüne dalanların da
Her gece mihrap önünde kalanların da
Islanmayanı yok, yağmur altında hepsi:
Bir uyanık var, ötekiler hep uykuda.

Şarap sonsuz hayat kaynağıdır, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç.

İnsanlık yaratılalı olgun kişiler
Bulduklarıyla yetinip dert çekmediler
Birbirine girdi gözü doymayanlarsa:
Çok isteme kaderden başın derde girer.

Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işde.

Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden
Melekler bu bedenin duyuları hep birden
Yerde gökte canlı, cansız ne varsa birer uzuv:
Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen

Yaşamanı akla uydurman gerekir,
Ama bilmezsin akla uygun olan nedir;
Bereket eli çabuktur Zaman Usta'nın,
Başına vura vura sana da öğretir.

Tanrı gönlünce yaratır da her şeyi
Neden ölüme mahkum eder hepsini?
Yaptığı güzelse neden kırar atar
Çirkinse suçu kim kime yüklemeli?

Ezel avcısı bir yem koydu oltasına
Bir canlı avladı Adem dedi adına
İyi kötü ne varsa yapan kendisiyken
Tutar suçu yükler kendinden başkasına.

Bu ömür kervanı bir tuhaf gelir gider
Kazancın, yaşamasını bildiğin günler;
Saki, bırak şu yarını düşünenleri
Geçti gidiyor gece, geçmeden şarap ver.

Gönlünce de dönse, bu dünyanın sonu ne?
Okunup bitse de ömür destanının, sonu ne?
Yüz yıl dilediğince yaşadın diyelim,
Bir yüz yıl daha yaşasaydın, donu ne?

Bulut geçti, göz yaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
Gezecek bizim toprağın yeşilliğinde.

Kendi çarkını döndürmeye bak döndükçe dünya;
Keyfinin tahtına çık kadehle dudak dudağa;
Tanrının umrunda mı senin günahın sevabın:
Sen kendi muradını kendi güzelinde ara.

Baharlar yazlar geçer sonbahar gelir;
Ömrümün yaprakları dökülür bir bir;
Şarap iç, gam yeme, bak ne demiş bilge:
Dünya dertleri zehir, şarap panzehir.



02 Eylül 2016

Hayyam

Çayda akan su gibi , çölde esen yel gibi
İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.
Ben ben oldukça iki günün gamını bir çekmem.
Biri geçip giden gün biri gelecek gün.



29 Mart 2016

Şarabi Haller


Şarabi Haller
Ömer Hayyam “Cemşit” rubaisinde:
Yıkık bir saray bu dünya dedikleri
Gece ve gündüz atlarının durak yeri
Yüz Cemşit’den arda kalmış bir dünya bu
Yüz Behram kendinin sanmış bu gökleri.” der…
Cemşit: Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da geçer. Pers ülkesi kralıdır. Kral Cemşit bağ bozumu sonrası çok sevdiği üzümleri kışın bile yemeği umarak, büyük küplere doldurulup mahsende saklanmasını emreder. Zaman içinde üzümler çatlayarak fermantasyon ile köpürmeye başlar ve farklı kokular yükselir.
Bunun zehirli olabileceğini düşünen Cemşit, küplerin üzerine zehirlidir diye yazdırır. Depresyona giren cariyelerinden biri ölmek ister ve zehirli sıvıdan içmeye başlar. Zaman içinde cariyede ne gam kalır ne keder. Bunun üzerine cariye durumu Cemşit’e anlatır.. O günden sonra şarap, Cemşit’in ve tören yemeklerinin vazgeçilmez içkisi olur.
Fransa’nın Chardonnay üzümünün orijini; Kudüs’ün tepelerindeki bağlardır. İbranice etimolojisi Shaar-adonay yani “tanrının kapısı” demektir.
Şarap – Peynir ilişkisi:
6 bin yıllık Sümer tabletinden; “Onda olup da bende olmayan ne var? O bana taze şarabını sunar, ben ona taze süt veririm. O bana olgunlaşmış şarabını sunar, ben ona iyi peynirlerimden veririm.”

 felsefe taşı 

22 Ocak 2015

Hayyam ” Ağzımda boğul! İç kana kana! Bu dünyaya bir daha gelmeyeceksin asla!”

Kitaplara, insanlara sormaktan usanmış, bir gün bir testiye sordum. 
Dudaklarımı dudaklarına koydum ve mırıldandım: 
” Ne zaman öleceğim? 
Nereye gideceğim?” 
cevap verdi: 
” Ağzımda boğul!  İç kana kana! 
Bu dünyaya bir daha gelmeyeceksin asla!”
***

Dinle dinsizliğin arası bir tek soluk; 
Düşle gerçeğin arası bir tek soluk. 
Aldığın her soluğun değerini bil 
Bütün yaşamak macerası bir tek soluk.

05 Ocak 2015

Bir Çöl Rüzgarı Ömrümüz - Ömer Hayyam

Rubailer
Yoğun bir acıyla titrediğinde ve artık gözyaşların da akmadığında, yağmurdan sonra harelenen çimenleri düşün! Ne zaman duru bir gökyüzüyle çılgına dönüp, sonsuz bir gecenin dünyaya çökmesini dilersen, uykusunda gülümseyen bir çocuğu hatırla!

Her aşkın başlangıcı: Tatlılık, dostluk ve güzellik!
Ardından, sevmeler okşamalar! Ve sonra, yırtık bir zarf gibi yürekler…
Herbiri bir yanda!
Yeryüzünde yüzyıllar boyu okunan ender ozanlardan biri Hayyam.

Bu ölümlü dünya güzelliğinin anlamını sorgulayan şiirleri insanların dilinden düşmüyor.İnsanın temel sorunlarının konu edinildiği rubailer, katı düşünce sistemlerinin egemen olduğu bir dünyada hayatın güzelliklerini öne çıkarmasıyla her dönemde yaygın biçimde okundu

Neye yarar?
Bir meyhaneye çöküp vicdanı sınava
çekmek. Camide secdeye kapanmak bitmiş
bir ruhla. Bir yazgımız olduğunu bilmek
ve ne yazıldığını hiç bilmemek:

Dert değil!

Öyle davran ki,
kimse bilgeliğinden acı çekmesin. Kendini
tut, öfkelenme. Gerçek bir gönül arılığına
varmak istiyorsan, senden başka hiç kimseye
vurmayan
talihine gülümse!

Ne aşağılıktır,
sevmesini bilmeyen, sevgiden esrimeyen
yürek! Sevmiyorsan eğer, ayın ya da
güneşin tatlı parlak ışınlarına nasıl
değer biçersin?

Cehennem
korkakları sığınırlar tapınaklara…
Tanrı’nın yüceliğini bilenler, kalplerine
sokmazlar böyle düşünceleri!

Definemiz
şarap, köşkümüz meyhane. Sarhoşluk
ve susuzluk en eski dostlarımız. Bir
hırka, bir kadeh, bir ruh ve bir yürekle
ne topraktan sakınınız, ne
ateşten
ne sudan!

Yakınma
bu dünyada dostlarının azlığından!
Birkaç candostundan öte umursamaz
hiçbiri. Bir insanın elini almadan
önce, o elin bir gün sana vurmayacağını
düşün!

Cenneti
ve cehennemi arıyordum, dünyanın ve
sonsuzluğun ötesinde. Görkemli bir ses
yankılandı göklerde: “Ne arıyorsun?
Cennet de sendedir, cehennem de!”

Umurumda
değil dünya! Doldur kadehi güzelim.
Dudakların bir goncagül bu akşam…
Yanakların gibi lâl olsun şarap…
Ve pişmanlıklarım uçup gitsin
zülfündeki
rüzgârla!

Ben, her zaman
Ermişlerin veresiye mutluluğuna karşın
yaşam şarabının peşin coşkusunu seçtim.
Gönlüm yok
Uzaktan hoş gelen tambur sesinde!

Gül gibi
bir yüzü okşamadan önce, dikenlerini
ç›karmalısın bedeninden, benliğinden!
Bak şu tarağa: Bir odun parçasıydı..
Kesildi, parçalandı, ne acılar çekti.
Ama şimdi, bir güzelin kokulu
saçlarında!

Tanrı,
ey Tanrı, cevap ver bize: Göz verdin,
güzellikler verdin. Mutluluğu tattırdın!
“Bakma, görme!” diyorsun, “Tatma”
diyorsun… Dolu bir kadehi boşaltmadan
ters çevirin
bakalım!

Sabah rüzgârı,
giysilerinden soyunan güllerin fisıltısıyla
duyulduğunda, yalnız biri vardır yaşam› anlamlı
olan: Uykuda gülümseyen masum bir genç
kız! İşte buna içmeli ve kırmalı
kadehi sonra!

Bilgisizler, 
ya da çokbilmifller: “Ruh ve beden ayrıdır.”
derler! Ben de derim ki: “Şarap
var, şarap! Ayrılığı›, endişeyi yok
eden!”

Ölümden
korkmuyorum! Doğduğum andan beri yakamı
bırakmayan hayata yeğlerim ölümü! Nedir
ki hayat? Ben istemeden, bana emanet
edilen armağan… Umursamadan geri
vereceğim!

Biraz ekmek,
biraz taze su! Bir ağaç gölgesi ve gözlerin! Hiçbir
Sultan benden mutlu değildir artğk! Ve
hiçbir dilenci,
benim gibi kederli!

Her aşkın
bafllangıcı: Tatlılık, dostluk ve güzellik!
Ardından, sevmeler okşamalar! Ve sonra, yırtık
bir zarf gibi yürekler… Herbiri bir
yanda!

“İçme artık,
Hayyam!” diyorlar bana. Oysa ben içince
anlıyorum lâlelerin, güllerin, zambakların dilini.
Ve karşımda suskun duran sevgilimi!

Bak, ne diyor
gül: “Dünyanın hârikasıyım! Bir damla
gülsuyuna, nasıl kıyarlar bana?” İçini çekti bülbül:
“Bir mutlu günün ardından bin yıl gelir
gözyaşlarıyla!”

Yoğun
bir acıyla titrediğinde ve artık gözyaşların
akmadığında, yağmurdan sonra harelenen çimenleri
düşün! Ne zaman duru bir gökyüzüyle çılgına
dönüp, sonsuz bir gecenin dünyaya çökmesini
dilersen, uykusunda gülümseyen bir çocuğu
hatırla!

29 Haziran 2014

Ömer Hayyam

Ömer Hayyam ve X harfi

Ömer Hayyam , 11. Yüzyıl'da Semerkant'da cebir üzerine çalısırken, denklemde bilinmeyen sayılara Arapça "şey" diyordu. Bu sözcük Endülüs'deki İspanyolca yapıtlarda xey olarak yazıldığından, zamanla X biçimini aldı ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüştü...

Ömer Hayyam takvimi

Sultan Celalettin Melikşah tarafından başkent Merv'e çağrılan Ömer Hayyam yeni bir takvim oluşturmak için kurulan bilim adamları heyetinin başına getirildi. O zamanlar halk arasında Ömer Hayyam takvimi bugünse Celali Takvimi olarak bilinen bu takvim her 5000 yılda bir gün hata veriyordu ve güneş yılına göre düzenlenmişti. Günümüzde kullanılan Gregoryen takvimi ise her 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Bu da Hayyam'ın bilimsel düzeyinin kendi zamanının ne kadar ötesinde oluşunun açık bir göstergesidir.
Bilim ve Teknik - Ağustos 98 sayı 369, S. 63

Kim senin yasanı çiğnemedi ki, söyle?
Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?
Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen sen,
Sen ile ben arasında ne fark kalır ki. söyle?

Halk arasında yüzyıllardır anlatılan bir hikâye vardır. Hikâyeye göre birbirlerini çok seven, oldukça başarılı üç öğrenci aralarında bir karar alırlar: "Hangimi/ ileride bir gün yükselir, yeterli gücü eline geçirirse, diğerlerine de yardım edecek". Bu üç öğrenciden biri olan Nizamülmülk, yıllar sonra çok yetenekli bir devlet adamı olur ve Selçuklu hükümdarı Alparslan ile onun oglıı Melikşah dönemlerinde vezirlik yapar. Kendisi sarayda böylesine önemli bir göreve geldikten sonra arkadaşlarına verdiği sözü unutmaz ve onlardan Hasan Sabbah'ın sarayda mabeynci olarak görev almasını sağlar. Fakat Hasan arkadaşı Nizam'ın yaptığı iyiliğe ihanet eder, onu Sultan'ın gözünden düşürüp kendisi onun yerine geçmek ister. Bunu farkeden Nizamülmülk'de Hasan'ı saraydan uzaklaştırır. Saraydan kovulan Hasan Sabbah, Ismailiye mezhebinden olan taraftarlarıyla Haşhaşiler adlı bir örgüt kurar. Bu aynı zamanda dünya üzerinde gelmiş geçmiş en kanlı terör örgütüdür.

(Hatta Haşhaşiler (Haşhaşın) sözcüğü bugün batı dillerinde kullanılan ve suıikastçi anlamına gelen 'assasin' sözcüğünün de kökenidir). Bu örgüt bir gün Nizamülmülk'ü de hançerleyerek öldürür ve Hasan Sabbah'ın intikamı da alınmış olur.

Üçüncü arkadaş Ömer ise Nizam'ın tüm ısrarına rağmen saray işlerine karışmak istemez. Kendisine bağlanan yeterli miktarda bir aylıkla yaşamayı tercih eder. Kendi kurduğu rasathanede gökyüzünü inceler, bilimsel çalışmalar yapar. Hükümdarın özel müneccimi olur: ancak siyasetten ve saray entrikalarından uzak durmaya çalışır. Tüm bunların yanında günümüze kadar ulaşmış ve oldukça önemli bir eser olarak kabul edilen Rubaiyat'ı yazar. İşte yukarıdaki mısralar Ömer'in Rubaiyat'ındandır.

Bu hikâye halk arasında sevilip anlatılır, ancak Ömer'le Hasan'ın Nizamülmülk'le yaşıt olabilmeleri için her ikisinin de yaklaşık ularak yüzyirmi yaşlarına değin yaşamış olmaları gerekir. Bu ise zamanın tarihçilerinden elde edilen bilgilerle çelişmektedir.

Tarihçilerin verdikleri bilgilere göre Ömer Havyam 1048 yılında Nişabur kentinde doğdu. (Doğum yılını 1144 olarak veren kaynaklar da vardır) Asıl adı Gıyaseddin Ebu'lfeth Bin İbrahim El-Hayvam olan Ömer, yaptığı bilimsel çalışmaları ve yazdığı rubailerle tanınmıştı. Daha yaşadığı dönemde Ibn-i Sina'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Ancak Hayyam'ın felsefe, tasavvuf, fıkıh, tarih ve tıp konularında yazdığı bilinen birçok yapıtı bugüne ulaşamamıştır.

Farsça'da 'çadırcı' anlamına gelen bir sözcükten türemiş olan Hayyam adını büyük olasılıkla babasının ya da bir başka aile büyüğünün mesleğinden dolayı verilmiştir . Nişabur ve Belh'te öğrenim gördükten sonra Semerkant'a giden Ömer, burada kendisine bugünlere uzanacak bir ün kazandıran cebirle ilgili risalesini yazdı. Daha sonra Sultan Celaleddin Melikşah tarafından başkent Merv'e çağrılan Ömer Havyam, yeni bir takvim oluşturmak için kurulan bilim adamları heyetinin başına getirildi. O zamanlar halk arasında 'Ömer Hayyam takvimi', bugünse 'Celali takvimi' olarak bilinen bu takvim her 5000 yılda bir gün hata veriyordu ve güneş yılına göre düzenlenmişti, günümüzde kullanılan Gregoryen takvimi ise her 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Bu da Hayyam'ın bilimsel düzeyinin kendi zamanının ne kadar ötesinde oluşunun açık bir göstergesidir.

Ah, diyorlar ki benim hesaplamalarım
Yılı insan pusulasına uydurdu, ha?
Eğer öyleyse takvimden
Doğmamış yarını ve ölü dünü koparalım.

Ömer Hayyam'ın yüzyıllar sonra Batı dünyasında tanınmasını ve belki de en çok okunan, en çok sevilen Doğulu yazar olmasını sağlayan yapıtıysa Rubaiyat'tır. Rubaiyat'ın bu derece ünlenmesinin en önemli nedenlerinden biri de büyük İngiliz ozan Edward Kitzgerald tarafından yapılan çevirinin oldukça başarılı olmasıydı. Bir şiiri kendi dilinden başka bir dile içerdiği anlamı ve duygulan koruyarak hem de şiir olarak çevirmek oldukça zor bir iştir. Fakat Fitzgerald, birçok edebiyatçının belirttiği gibi rubaileri sanki tekrar yaratmıştır. Dünyanın en büyük ansiklopedik sözlüklerinden biri olan Longatname-ye Dehhada'nın yazarı Dehhada; eserinin 167. fasikiilünde Fitzgerald ve çevirisi için şunları yazmıştır: "Fitzgerald Havyam rubailerini İngiliz diline öylesine bir doğruluk, zevk inceliği ve şiir gücüyle çevirmiştir ki. sözlerin açıklığı, anlamın gücü bakımından hemen hemen Farsça'nın tıpkısıdır".

Fitzgerald'ın çevirisinin 1859 yılında Londra'da yayımlanmasının ardından tüm edebiyat dünyasının ilgisi Havyam üzerinde yoğunlaştı. Başta İngiltere, Amerika ve Fransa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde, birçok dilde Hayyam'ın rubailerinin çevirileri birbirini izledi. 1892 yılında Londra'da bir de Hayyani Kulübü kuruldu. İngiliz edebiyatçı ve gazetecilerin öncülüğünde kurulan kulüp, resmi bir törenle Hayyam'ın mezarından getirtilip üretilen iki kırmızı gül dalını Fitzgerald'ın mezarına dikti. Hayyam Kulübü'nün kapısına da onun şu rubaisi yazıldı.

Var eyledi yetiş iki millet yaradan.
Ben sevgi için doğmuşum, ancak anadan.
Kafir ya da İslam ne imiş, sensin amaç!
Din ayrımını, kaldır a Tanrım aradan.

Edebiyat dünyasında bu derecede sevilen ve ünlü olan Hayyam bilim dünyasında da oldukça tanınmıştır. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Hayyam için "zamanın tüm bilgilerini bildiği" söylenir. Rubaiyat dışında Hayyam'ın kaleme aldığı ve çoğu bilimsel içerikli olan kitaplar şunlardır.

1) Risale fi'l Barehin alâ Mesailü'l Cebr ve'I- Mukabele (Cebir ve geometri üzerine)

2) Muhasar fi'l- Tabiiyat (fiziksel bilimler alanında bir özet)

3) Muhtasar fi'l- Vücud (Varlıkla ilgili bilgi özeti, kitap şu anda Londra'da British Museum'dadır)

4) El-Kevnn ve't-Teklif (Oluş ve Görüşler)

5) Mizan-ül-Hikem (Bilgelikler Ölçüsü)

6) Ravzat-ül- Ukul (Akıllar Bahçesi )

7) Fi Şerh-i ma eşkel-i men Mosaderhât-e Ketâb-e Oklides (Kitap şu anda Hollanda'dadır)

Bu kitaplardan özellikle Cebir kitabı Doğu'da matematik dünyasında uzun yıllar etkili olmuştur. Batılı matematikçilere bu eserle ancak 1851 yılında F. VVoepcke'nin çevirisiyle tanışmışlardır. Aslında Ömer'in çalışmasından Batıda ilk söz eden Gerard Meerman idi. Meerman 1742 yılında yazdığı 'Speicmen Calculi FIuxionaIis' adlı eserinin önsözünde islam bilginlerinin matematiğe yaptıkları hizmetleri sayarken Levden kütüphanesinde bulunan ve Ömer Hayyam'a ait olan bir el yazmasından bahsetmişti. Warner tarafından kütüphaneye bağışlanan eserde kübik denklemlerin cebirsel çözümlerinin bulunduğunu yazıyordu Meerman, işte Woepcke, L'AIgébre d'Omar Alkhayyâmî adını vereceği çevirisini yaparken bu elyazmasını ve bunun dışında Paris Ulusal Müzesi'nde bulunan iki elyazmasını kullandı. Aynı kitabın bir kopyası da Columbia Üniversitesi kütüphanesi Profesör David Kugene Smith koleksiyonunda bulunmaktadır. Profesör Smith tarafından Hindistan'ın Lahor kentinde bulunan bu elyazması esas itibariyle Levden'deki kopyanın çok benzeridir.

Ömer Hayyam'ın Cebir kitabı, on bölümden oluşur. Kübik denklemlerle ilgili kısımlar birleştirildiğinde geriye altı bölüm kalır.
Bunlar.

1) Önsöz ve cebirle ilgili temel kavramların tanımları.

2) Çözülmesi için önerilmiş basit ikinci derece denklemlerle, bileşik ikinci derece denklemlerin tablosu.

3) Birinci ve ikinci derece denklemlerin sayısal yoluyla ve geometrik olarak kuruluşları.

4) Kübik denklemlerin, koniklerin kesiştirilmesi yoluyla kuruluşları ve gösterimleri.

5) Kesirli denklemlerin tartışması.

6) Abû'l Jûd'un eseri üzerine yorumlar.

Ömer Hayyam. kitabının birinci bölümünde cebiri "Sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini amaçlayan bilim" olarak tanımlar. Bu tanım onun cebire yaklaşımını
gösterir. Onun temel amacı cebirsel denklemlere geometrik çözümler önermekti. Kitabının genelinde de bu yöntemi tüm denklemlere uygulamaya çalışmıştır.

Örnek olarak x3+a2x=bdenklemini inceleyelim. Hayyam bu denklemin çözümü için aşağıdaki geometrik yöntemi önermişti:

Önce x2=ay parabolü çizilir. Daha sonra merkezi x- ekseninde olacak şekilde |AC|=b/a2 çaplı çember çizilir. Çember ile parabolün kesişim noktası P olsun. P'den x- eksenine indirilen dikmenin avagı Q olmak üzere verilen kübik denklemin çözümü [AQ] doğru parçasıdır.

İşte bu ve buna benzer başka kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır Hayyam. Matematik tarihinde ilk olan bu sınıflandırmayı yapan Hayyam'ın ayrıca Pascal üçgeni olarak bilinen üçgenle de ilgili bir kitap yazdığı bilinmektedir. Bugün kayıp olan bu kitapta Hayyam Pascal'dan yıllar önce bu üçgenin özelliklerini incelemiştir. (Ömer Hayyam bu kitaptan öteki kitaplarında söz eder: fakat kitabın içeriğiyle ilgili bilgilerimiz oldukça sınırlıdır).

Matematikteki bilgisi ve yeteneği zamanının çok ötesinde olan Ömer Hayyam; denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmış ancak negatif, kesirli ve sanal kökleri görememiştir. Sadece pozitif köklere ulaşmayı başaran Hayyam, ayrıca kübik denklemlerde genelde bir, en fazla da iki kökü bulabilmiştir. Bunun nedenlerinden biri olarak Hayyam'ın geometrik çizimleri tam olarak yapmamış olması gösterilmektedir.

Bir kitabında da Öklit'in aksiyomlarıyla ilgili çalışmalarını toplayan Hayyam, Öklit'in paralellik aksiyomunu başka bir önerme kümesiyle değiştirdi. Bunun sonunda, bugün Öklitdışı geometrilerde kullanılan "geniş, dar ve dik açı hipotezleri" ile ilgili biçimlere ulaştı. Böylelikle bir bakıma Öklitdışı geometri anlayışının da temellerini atan kişi Hayyam olmuştur.

Özellikle matematik ve edebiyat dallarında bu derece önemli çalışmalar yapmış olan. Doğu'nun yetiştirdiği en önemli bilim adamlarından biri olarak kabul edilmiştir Ömer Hayyam. Zamanın tarihçilerinden edindiğimiz bilgilere göre 1122-1131 tarihleri arasında yaşama gözlerini yummuştur. Hayyam'la ilgili bilgileri veren kaynaklar arasında en önemlisi olarak kabul edileni Hayyam'ın çağdaşı Nezami-ye Arûzî tarafından kaleme alınmış Çehar Megaale (Dört Yazı) adlı yapıtıdır. Hayyam'la ilgili en eski belge olan bu kitabın yazarı, kitabın üçüncü bölümünde astronomi alanındaki ünlü kişilerden söz ederken şöyle diyor:

"Ömer Hayyam'a, ölümünden yirmi yıl önce Belh'te rastladım. Köle tüccarları sokağında oturan eşraftan birinin evinde konuktu. Ününü bildiğimden, bir sözünü kaydetmek üzere onu bir gölge gibi izledim. Böylece 'mezarım her ilkbahar kuzey rüzgârlarının çiçek açtığı bir yerde bulunacak' dediğini duymuş oldum. O sıralar bu sözcükler bana saçma geldi, ama onun gibi bir adamın gelişigüzel konuşmadığını da biliyordum. Hayyam'ın ölümünden dört yıl sonra, Nişabur'dan geçtim. Bir bilim ustasına duyulması gereken saygıyı duyduğumdan mezarını ziyarete gittim. Bir rehber beni oraya götürdü. Mezarı bahçe duvarının dibindeydi, şeftali ve armut ağaçlarının dalları kabrin üzerine uzanmış, çiçeklerini boydan boya üzerine dökmüştüm. Kabrin üzerinde sanki çiçeklerden bir halı vardı. O zaman Belh'teyken söylediği sözleri anımsayıp ağladım".

Deniz Gündüz - Bilim Teknik Dergisi

29 Mart 2014

Jiddu Krishnamurti "Zekasız sevgi olamaz köleliği yaratır; Sevgisiz zeka olamaz diktatörlüğü yaratır."

Sular hep aktı geçti, kurudu vakti geçti,
Nice han nice sultan, tahtı bıraktı geçti,
Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti...
Yunus Emre

Celladına aşık olmuşsa bir millet,
İster ezan ister çan dinlet.
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,
Müstehaktır ona her türlü zillet...Hayyam

25 Aralık 2012

Dörtlükler - Hayyam


Öyle davran ki, kimse bilgeliğinden
acı çekmesin. Kendini tut, öfkelenme.
Gerçek bir gönül arılığına
varmak istiyorsan,
senden başka hiç kimseye vurmayan
talihine Gülümse...
 
Varlık yokluk derdini aklından sil. Bırak ötekileri de kendini bil. Doldur şarabı geniş bir nefes al, Kaç nefes alacağın belli değil.

Yeryüzünü gül bahçesine çevirmekten
Daha güzeldir bir insanı sevindirmen.
Bin kulu azat edenden daha büyüktür
Bir hür insanı iyilikle kul edebilen.
 
 
 
Akla değer veren yok madem, 
Aklı az olanın parası çok madem. 
Getirin şarabı alın aklımızı 
Belki böyle beğenir bizi elalem.  
 
Dört unsurdan yaratmışsa seni felek
Ruha dair şu sözleri bilmen gerek
Seninledir insan, hayvan, şeytan, melek
Hangisine çekiyorsan O'sun demek
 
Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.
 
Bu uçsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,
Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi:
Biri iyinin kötünün aslını bilir,
Öteki ne dünyayı bilir ne kendini.
 
İnsanlık yaratılalı olgun kişiler
Bulduklarıyla yetinip dert çekmediler
Birbirine girdi gözü doymayanlarsa:
Çok isteme kaderden başın derde girer.


Yeryüzünü gül bahçesine çevirmekten
Daha güzeldir bir insanı sevindirmen.
Bin kulu azat edenden daha büyüktür
Bir hür insanı iyilikle kul edebilen.


Dert de neymiş? O mu bizi ağlatacak?
O mu sevinç bayrağımızı yırtacak?
Gelin, atalım şunu gönül yurdundan:
Yoksa içimizde fitne çıkartacak.


Sen nesin, varlık nedir, nerden bileceksin?
Dünyan esen yel üstüne kurulmuş senin.
İki yokluk arasında bir varlık seninki:
Hiçlik ne varsa çevrende, sen de bir hiçsin.


Dileğin Tanrı dileği değil ki senin;
Muradına ermeyi nasıl beklersin?
Doğru olan Tanrı' nın dilekleriyse
Yanlış demek senin bütün dileklerin.


Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde.


Hep bir çember, dolanıp durduğumuz!
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nerden geldik? Nereye gidiyoruz?


Tepemizde dönüp duran gökler
Büyücünün fanusu gibidirler:
Güneş bu fanus içinde lamba,
Biz de gelip geçen görüntüler.


Yaşamak elindeyken bugüne bugün,
Ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
Geçmiş, gelecek, kuru sevda bütün bunlar;
Kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün.


Kim için bu yerler gökler? Bizim için.
Biz görüş cevheriyiz akıl gözünün
Evren bir yüzük gibiyse çepeçevre
İnsan, taşında bir nakış o yüzüğün.


Gerçek eren içinde kir tutmayandır;
Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;
Bu topraklar üstünde en temiz kişi
Sağlığında toprak kesilmiş olandır.


Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.


Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
Kendini satmıyan adama akmek yok:
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!


Okunu attı mı ölüm, siperler boşuna;
O şatafatlar, altınlar, gümüşler boşuna;
Gördük bütün insan işlerinin iç yüzünü:
Tek güzel şey iyilik, başka düşler boşuna.


Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek.


Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.


Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!


Şu serviyle süsen neden dillere destan?
Neden hep onlara benzetilir hür insan?
Birinin on dili var, boşboğazlık etmez,
Ötekinin yüz eli var el açmaz, ondan!


Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
Her işine güzel demek kolaydı.
Böyle özü doğruluk olaydı?
Evrenin özü doğruluk olaydı?


Yüreğim, kimselerden ihsan dileme;
Bu amansız felekten aman dileme;
Bil ki, derman aradıkça artar derdin:
Derdinle haldaş ol, derman dileme.


Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
Kimselerin kulu kölesi değil misin?
Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
Keyfine bak: en hoş dünyası olan sensin.


Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti;
Derede akan su, ovada esen yel gibi.
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok:
Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.


Can verinceye dek bu çorak yerde
Dertten başka ne geçer ki eline?
Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!


Dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
Dünyayı kara zindan etme başına.
Yaşamana bak, elinden tek gelen bu:
Olacakları danışan var mı sana?


Dinle dinsizliğin arası bir tek soluk;
Düşle gerçeğin arası bir tek soluk.
Aldığın her soluğun değerini bil
Bütün yaşamak macerası bir tek soluk.


Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden
Melekler bu bedenin duyuları hep birden
Yerde gökte canlı, cansız ne varsa birer uzuv:
Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen


Olanların olacağı belliydi çoktan;
İyiyi kötüyü yazmış kaderi yazan;
Ta baştan gereği düşünülmüş her şeyin:
Neden boşuna uğraşır, dertlenir insan?


O bilginler ki evrenin özetidirler;
Düşüncelerinin atı göklerde gezer;
İş kavramaya gelince Senin özünü
Şaşkınlıktan Felek gibi başları döner.

 Bu şarabı dilenci içti, bey oldu gitti.
Bu şarabı tilki içti, aslan kesildi.
Bu şarabı ihtiyar içti, oldu delikanlı.
Delikanli içti, ömrü bi uzadı, bi uzadı, bi uzadı.


Gül de şarab da bilene güzel gelir;
Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
Her şeyden geçmenin tadını ne bilir?

 
Dün özledim de seni coştum birden bire; 
Çıktım senin yerin dedikleri göklere. 
Bir ses yükseldi ta yukarıda, yıldızlardan: 
Gafil, dedi; bizde sandığın Tanrı sende! 

Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
Sana soracaklarım var, dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
Birkaç yıl daha katlan, dedi.
Nedir; dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç görüntü.
Evi barkı olmak nedir? dedim;
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek, dedi.
Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;
Kurt, köpek, çakal, makal, dedi.
Ne dersin bu adamlara, dedim;
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
Benim bu deli gönlüm, dedim;
Ne zaman akıllanacak?
Biraz daha kulağı burkulunca, dedi.
Hayyam' ın bu sözlerine ne dersin, dedim;
Dizmiş alt alta sözleri,
Hoşbeş etmiş derim, dedi.