gabriel garcia marquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gabriel garcia marquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2021

Başkan Babamızın Sonbaharı - Gabriel Garcia Marquez

 

Başkan Babamızın Sonbaharı", ölmek üzere olan, ama bir türlü ölmek bilmeyen, yaşama tutunmak adına ne cinayetler işleyip ne kanlar döken bir diktatörün öyküsüdür. Romanın karmaşık öyküsü, sözü edilen ülkedeki yaşamın karmaşıklığı ile atbaşı gider. Öyle ki, Başkan'la ilgili anılarını anlatanları, yalnızca bir noktalı virgül ayırır. Romanın sonunda yinelenen belli sahneleri birleştirerek, konuşanların yaşam öykülerini bütünleyebiliriz. "Başkan Babamızın Sonbaharı"nı okurken, çağımızda sürüp gelen umutsuzlukla, sürüp gidecek olan umudun öyküsünü de izlemiş oluyoruz. Bu arada yazarın, yine Latin Amerika edebiyatı geleneğine bağlı kaldığını, birtakım 'tip'ler aracılığıyla, yalnızca sevgisiz, zavallı, bunak bir başkan'ı değil, onu yaratan gerçekdışı düzeni yargılama amacı da güttüğünü görüyoruz. Kolombiyalı bu ünlü yazar, çoksatar yazarların deneyimlerinden de yararlanıyor; böylece günümüzde şiddet ve cinsellikle uyarılan okurun da ilgisini çekmeyi başarıyor.
 
* * *
 

Latin Amerika’da askeri diktatörlük yönetimi altında bir ülke bulunmakta ve başındaki diktatörün kaç yaşında olduğu bilinmemektedir. Ülkede yaşayan halk, uzun yıllardır devam eden diktatörlük yönetiminin bir gün sona ereceğine inanmamaktadırlar. Ülkede güneşin doğuşuna ve batışına, sabahın ve gecenin hangi saatte başlayacağına karar veren Başkan’ın Kutsal Ruh’tan doğduğunu ve ölümsüz olduğunu herkes kabul etmektedir. Diktatör emri altında bulunan hiç kimseye güvenmiyor, sürekli bir güvenlik paranoyası altında yaşamını sürüyor ve her an kendisine karşı bir darbe veya isyan kalkışmasının korkusunu yaşıyor. Sırf bu sebeple kendisine tıpatıp benzeyen Patricio Aragones adlı generali yerine geçirip ölümüne göz yumar ve halkın tepkisini ölçmeye çalışır. Kendisinden kurtulmaya çalışanlardan intikamı büyük olur. Çoğu kişiyi kendisine isyan etmekle suçlar ve çeşitli işkence metotlarıyla hepsini idam ettirir. Dünyada sadece annesi Benedicion Alvarado Ana onun için değerli ve kutsaldır. Onun ölümü üzerine dünyada kendisini yapayalnız hisseder. Annesini tüm ülkenin anası ilan eder ve onun adına vergi toplar, insan öldürür.

Hayatı sürekli bir şekilde iktidarını koruma, şüphe ve tedirginlik çerçevesinde döner. Halk onsuz bir hayatın var olabileceğini hayal bile edemez duruma gelir. Kurduğu korku imparatorluğunda kendisi de korku içinde yaşamaktadır. Her an darbe olabileceği endişesiyle bulunduğu odada ancak sayısız kilitli kapılar ardında uyuyarak kendini güvende hisseder. Dini değerlere sırt çevirir, emperyalist işgalciler ile işbirliği yapar. Düzenlenen piyangoları ve horoz dövüşlerini daima başkan kazanır. Kendisi kazanmak için vardır fakat diğer tüm ülke ona karşı kaybetmekle ve itaat etmekle yükümlüdür. Gerçekten öldüğünde ise yaşanılan şok ve inanamama duygusu ölümün hiçbir şekilde başkana uğramayacağı hissini halkta uyandırır. Başkan babamızın ömrü sonsuz olsun naraları atan kalabalıklar, gerçekten başkanın öldüğünü idrak ettiklerinde sokaklara fırlar ve bir şenlik havasında ezgiler eşliğinde diktatörlükten kurtuluşun sevincini yaşarlar. Marquez’in romanında veciz bir ifadeyle belirttiği üzere: ‘‘..kutlu haber, bütün dünyaya bildiriliyordu; sonsuzun bitmeyen süresi dolmuştu artık.’’

   Başkan Babamızın Sonbaharı’nda Diktatörlük ve Faşizm

   Romanın başkahramanı olan başkan/general üzerinden şekillenen olay örgüsü Marquez’in devlet yönetimi hakkında radikal uzanımlara sahip bir yönetici portresi çizmesi, devlet-yöneten ilişkiselliğini irdelemeyi gerektirmektedir. Bu bağlamda diktatörlüğün baskıcı-otoriter sistemin neşvünema bulduğu faşizm ile birlikte yükseldiği belirtilmelidir. Roman katı bir otoriteryanizm örneği sunarken tek kişinin bütün bir ulusun otonom yapısını şahsında toplamasına gönderme yapmaktadır.

Roman, Alman siyaset bilimci Carl Schmitt’in siyasal alanı açıklarken kullandığı devlet yönetiminin dost ve düşmanlar arasında bir mücadele alanı olduğu teziyle uyuşmaktadır. Zira başkan, devlet yönetimini dost-düşman ayrımı üzerine kurmuştur. Siyaseti ve devlet yönetimini bir ölüm-kalım savaşı olarak nitelendiren Schmitt, dostu düşmandan ayırmanın ve sürekli tetikte olmanın gerekliliğini vurgular. Marquez’in romanda fazlasıyla temas ettiği esas nokta da başkanın çevresindekileri -hatta en yakınlarına varıncaya kadar- düşman olarak nitelemesi ve devlet yönetiminde sınırsız bir faşizan eğilime yönelmesidir. Başkanın gücünü maksimize etmesi ve sürekli hale taşıyabilmesi ancak zihinlere yerleştirdiği düşman(lar) ile mümkün olmuştur. Nitekim kendisine sadık yönetici ve generalleri ile düşman ve olası düşman potansiyeline haiz olanları yok etme anlayışını benimsemiştir. Dolayısıyla Başkan Babamızın Sonbaharı’nı devlet-siyaset nosyonu bakımından, Schmitt’in dost-düşman kavramsallaştırması bağlamında okumak mümkündür.

Başkan elinde mutlak ve sınırsız yetkilere sahip olarak kendisini siyasal alanın merkezine taşırken ‘‘adalet güçlü olanın çıkarına olan şeydir’’ ilkesinin de somut bir tezahürü olarak yansıtılmaktadır. Platon’un Devlet adlı eserinde geçen ve adaleti güçlünün işine gelen şeyler olarak tanımlayan Thrasymakhos ile romandaki çoğu aksiyom ilişkilendirilebilir. Romanda başkana karşı darbe ve suikast girişimleri yaşanmıştır ancak başkan her defasında bu girişimleri püskürtmeyi başarmıştır. Sofist bir anlayışı yansıtan başkan, güçlünün daima haklı sayıldığı bir sistem içinde hükmetmektedir. Esas olan güç mücadelesidir. Bu yüzden başkan, gücünü asla kaybetmemek ve tetikte kalmak adına darbe ve halk ayaklanmaları ile devrilen diktatörlerden sürekli ibret alır.

Başkanın yerine geçirdiği Rodrigo de Aguilar’ın öldürülmesi sonrası, isyancıların bir anda rejime son vermenin sevincini yaşarken ortaya çıkıp tüm isyancıları öldürmesi ve halkın, isyancılar ile ölüp ölmediğini bir türlü kestiremedikleri başkan arasında bocalamaları romanda kesif bir dille anlatılmaktadır: ‘‘… ölümünü kutlamak amacıyla başlayan şenlik çanlarının bu kere ölümsüzlüğünü kutlamak üzere çalıp duruşu, alanda da bitmek bilmeyen bir şenlik vardı, bağlılıklarını haykıran sesler ve kocaman afişler, (Ölümünün Üçüncü Günü Dirilen Muhteşem Başkanımızı Tanrı Korusun)…’’ Toplumun diktatör yönetimi altında yaşadığı ruhsal bozukluk ve travmanın anlaşılmasında bu pasaj önemlidir. Zira kitleler faşist yönetim altında bir yandan sindirilirken diğer yandan her türlü özgürlük ve düşünme alanı sıfırlanmış dolayısıyla devlet aygıtıyla olan bağları tamamen itaat etme üzerine şekillenmiştir.

Romanda siyasal iktidarın betimlenişi, başkanın devlet erklerini yalnız kendisinde topladığını ve tüm isteklerini dikta ettiğini ortaya koymaktadır: ‘‘…hükümet kendisiydi tek başına; hiç kimse, keyfi yönetimini sözle de eylemle de bozmaya yeltenmiyordu, zaferinde öyle yalnızdı ki, düşmanları bile kalmamıştı artık..’’ Bu minvalde devletin kişiselleştiği ve halkın yönetim mekanizmalarından soyutlandığı gözlemlenmektedir.

       Sonuç

       Başkan Babamızın Sonbaharı, edebi bir roman olsa da siyaset biliminin temel konularıyla doğrudan ilişkili yapısı dikkat çekicidir. Diktatörlük ve faşizmin toplumsal yaşamı bütünüyle kuşattığı takdirde ‘‘genel iradenin’’ ortadan kaybolacağı ortaya konulmuştur. Roman, dikta rejimlerinde güç mücadelesinin doğa durumundaki anarşi ortamını aratmayan türde şekillendiğini göstermektedir. Devlet aygıtına yabancılaşan halkın rejimin devamlılığından başka herhangi bir işlevsel fonksiyonunun bulunmadığı zikredilmiştir. Sonuç olarak eserin keskin bir faşizm/diktatörlük eleştirisi, güç temerküzü mücadelesi ve devlet-halk arasındaki uçurumu betimlediği belirtilmelidir.ilimvemedeniyet.com

08 Mart 2021

Aşk ve Öbür Cinler - Gabriel Garcia Marquez

    https://productimages.hepsiburada.net/s/48/500/10940089794610.jpg

Gabriel Garcia Marquez'in, gençliğinde, günlük bir gazetenin muhabiriyken tanık olduğu bir olaydan yola çıkarak yazdığı bu roman, 1994 yılında ilk kez yayımlandığında hem dünyada hem Türkiye'de çok ses getirmişti. Çok eski bir manastırın yıkıntıları üzerine, beş yıldızlı bir otel yapılacaktır. Manastırın mahzenindeki mezarlar kazılıp boşaltılırken, bir mezarda bakır rengi canlı bir saç yığını bulunur. Bu gür saçlar çekilip çıkarılmakta, ama bir türlü sonu gelmemektedir; sonunda hâlâ bir kız çocuğunun kafatasına yapışık son saç telleri de dışarı çıkar. O harikulâde saçlar yirmi iki metre, on bir santim uzunluğundadır. Gabriel Garcia Marquez, yıllar önce tanık olduğu bu ilginç olaydan yola çıkarak, çocukluğunda büyükannesinden dinlediği bir köpek ısırması sonucunda kuduzdan ölen küçük bir kızın masalını birleştirerek olağanüstü güzellikteki bu yeni romanını yazmış. İnci Kut'un İspanyolca aslından büyük bir özenle Türkçeye çevirdiği Aşk ve Öbür Cinler, bu ünlü yazarın yarattığı büyülü gerçekçiliğe yeni bir örnek.

"Mezar yazıtı ilk kazma darbesiyle parça parça yerinden fırlamış, bakır renginde canlı bir saç yığını mezardan dışarı taşmıştı. Ustabaşı, işçilerinin de yardımıyla bunları tümüyle dışarı çıkarmak istedi, ama saçları ne kadar çok çekerlerse o kadar uzun ve gür görünüyorlardı; sonunda hâlâ bir kız çocuğunun kafatasına yapışık son saç telleri de dışarı çıktı... Yere yayılan o harikulade saçlar yirmi iki metre on bir santim uzunluğundaydı..."

Gabriel García Márquez, yıllar önce tanık olduğu bu ürkünç olayın izini sürerek, gizemli bir aşk öyküsü çıkarıyor ortaya, bahtsız bir genç kızla bir rahibin olağandışı aşklarının öyküsünü. Büyülü gerçekliğin büyük ustası, Aşk ve Öbür Cinler’de, yaşama ve ölüme meydan okumakla kalmayan, aklın ve inancın sınırlarını da zorlayan bir aşk hikâyesi sunuyor okurlarına. Gerçekle söylencenin ustalıkla harmanlandığı çağdaş bir novella.

*

 Kaygılanmayın saygıdeğer hanımefendi,’ dedi köle. ‘Bana istediğinizi yasaklayabilirsiniz, ben de yerine getiririm.’ Sonra da ekledi: ‘Ama düşünmemi yasaklayamazsınız.

Onu ne kadar çok tanısam, o kadar az tanıdığımı hissediyorum.

“Ne kadar uzaklardayız!" diye içini çekti.
“Neden?”
“Kendimizden,” dedi psikopos. “İnsanın öksüz olduğunu öğrenmek için bazen bir yıla ihtiyacı olması sence haksızlık değil mi?” Bir yanıt alamayınca da, hasretini açığa vurdu: “Bu gece İspanya’da uyuyor olmalarının düşüncesi bile içimi korkuyla dolduruyor.”
“Dünyanın dönmesine karışamayız,” dedi Delaura.
“Ama bize acı vermemesi için bunu bilmezden gelebilirdik,” dedi psikopos. “Galile’ye asıl gereken, inanç değil yürekti.”

 Herkes bir uyuşukluğun içine gömülüp kalmıştı.

O zamana kadar her ikisi de, mutlu olmak için aşkın yeterli olduğu düşüncesindeydiler.


17 Nisan 2020

Gabriel García Márquez & Johnny Welch "Kukla"



Tanrı, bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup
can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen
her şeyi dile getiremeyebilirdim ama en azından dile
getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.
Eşyaların maddi yönlerine değil, anlamlarına değer verirdim.
Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada,
60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.
İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır…

Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.
Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim.
Başkaları konuşurken dinler,
çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.
Eğer, Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir,

yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil,
ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.
Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi
buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim.
Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca
Van Gogh resimleri çizer,
Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.
Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan
dikenlerinin acısını hissederek
dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.
Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı…
Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara
onları sevdiğimi söylemeyeyim.
Tüm kadın ve erkekleri,
en sevdiğim insanlar oldukları konusunda
birer birer ikna ederdim ve aşk içinde yaşardım.
Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının
ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü;
insan aşkı bırakınca yaşlanır.
Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı
kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım.
Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil
unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim.
Tüm insanların, mutluluğun
gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden,
dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.
Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken
aslında onu kendisine sonsuza dek
kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.
Sizlerden çok şey öğrendim.

Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak.

Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim.
Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?

Johnny Welch


Original   GABRIEL GARCÍA MÁRQUEZ vs JOHNNY WELCH – THE


08 Mart 2020

“Büyülü gerçekliğin” gerçek büyücüsü Gabriel Garcia Marquez

“1947 yılıydı. On dokuz yaşındaydım. Hukuk fakültesinin birinci sınıfında öğrenciydim… İlk sayfadaki giriş cümlesini hatırlıyorum, şöyle diyordu: “Bir sabah sıkıntılı rüyalarından uyanan Gregor Samsa kendisini yatağın içinde devasa bir böceğe dönüşmüş bulur.” … Lanet Olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime, “Bu doğru olamaz! Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş! Öyleyse ben de yapabilirim! Lanet olsun! Benim büyükannem de böyle anlatırdı hikâyelerini… En olmadık masalları sanki gerçekmiş gibi.”

Her şey, kökleri İspanya’nın Bask bölgesine uzanan aristokrat bir aileden gelme Don Juan Vicente Bolivar’ın, Dona Maria’ya evlenme teklif etmesiyle başlar.

1783 yılında Caracas’ta doğan Simon Bolivar küçük yaşta öksüz kalmasına rağmen hayata sımsıkı tutunur. Önce hayatla, ardından İspanya Kralıyla mücadele eder ve en nihayetinde Latin Amerika’yı bağımsızlığına kavuşturur.

Şimdi artık, Latin Amerika yerlileri, And dağlarının eteklerindeki İnka kökenli yerliler, İspanyollar ve Portekizlilerden oluşan bu renk cümbüşü yıllar içinde kendi müziğini, sanatını ve edebiyatını yaratabilecektir.

19. yüzyıl Rus klasik müziğini nasıl beş büyükler diye anılan Balakirev, Cui, Borodin, Mussorgsky ve Rimsky-Korsakov temsil etmişse, 20. Yüzyıl Latin edebiyatını dünyaya duyurma görevini de Arjantinli Cortazar, Perulu Vargas Llosa, Mersikalı Carlos Fuentes ve Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez üstlenir.

“Yazarların birer megolaman olduğu, kendilerini toplumun vicdanı, evrenin merkezi gibi hissettikleri sıkça söylenir. Doğrudur da. Ben en çok bir şeyin iyi yapılmış olmasına hayranlık duyarım. Havada uçarken pilotların mesleklerini kendi yazarlığımdan daha iyi icra etmeleri beni her zaman mutlu etmiştir.”

Gabriel Garcia Marquez, ya da yaygın bilinen lakabıyla Gabo, 1927 yılının 6 Mart günü, Kolombiya’nın küçük bir kasabasında, Aracataca’da doğar. Babası Gabriel Garcia, annesi Luisa Marquez’dir. Küçük yaşlardayken ebeveynleri bir başka kente taşınır, Gabo’yu anneannesi ve dedesi büyütür. Çevresinden saygı gören entelektüel bir asker olan dedesi ve özellikle kendisine çocukluk yıllarında unutulmaz hikâyeler anlatan ninesi, Gabo’nun hayatını şekillendirmesinde önemli rol oynarlar.

Gabo 19 yaşına geldiğinde Cartagena Üniversitesi’nde bir hukuk öğrencisidir. Bir yandan da yerel gazetelerde muhabirlik yaparken en çok Virgina Woolf ve William Faulkner’in etkisi altında kaldığı söylense de onu yere seren, ya da bulutların üzerine uçuran ilk sadmeyi Kafka’nın Dönüşüm adlı eserinden alır.

“Eleştirmenlerin benim hakkında ne söylediği umurumda değil; zaten yıllardır onları okumuyorum. Kendilerini yazarlarla okurların arasında konumlandırmaya çalışıyorlar. Bense hayatım boyunca okurlarıma bir eleştirmenin aracılığı olmadan doğrudan ulaşabilmek için son derece yalın ve kesin bir üslupla yazmaya çalıştım.”

Gabo’nun ilk başarısı, batan bir gemiden kurtulup tahta parçalarından devşirme küçük bir sal üzerinde tek başına okyanusta on gün geçiren bir gemicinin hatıralarını gazetesi için tefrika şeklinde yazmak olmuştur (1955).  Olaylar gemicinin ağzından anlatıldığından, Bir Kayıp Denizci – Relato de un Naufrage adlı eser 1970 yılında Marquez adıyla yayınlanıncaya kadar hiç kimse bu satırların Gabo’ya ait olduğunu bilemeyecektir.

“En önemli şey ilk paragraftır. İlk paragraf için aylarımı harcamışımdır. Bir kez istediğimi elde ettim mi, gerisi arkadan gelir.”

İşte kendi çalışma tarzını bu şekilde özetleyen Nobelli yazarın ünlü novellası “Albaya Mektup Yok” (1961) bu çabayla damıtılmış sade, etkileyici bir anlatımla karşılar okurlarını:

 “Albay kahve tenekesinin tepesini kaldırdı ve yalnızca bir küçük kaşık kahve kalmış olduğunu gördü. Kabı ateşten indirip suyun yarısını toprak zemine döktü ve çekilmiş kahvenin son zerreleri de pas kırıntılarına karışıp kaba dökülene kadar tenekenin içini bıçakla kazıdı.

Masum ve inançlı bir tavırla ocağın yanında oturup kahvenin kaynamasını beklerken, bağırsaklarında mantar ve zehirli zambakların kök saldığı duygusuna kapıldı. Aylardan ekimdi. Kendisi gibi buna benzer pek çok sabahı atlatabilmiş biri için bile geçirmesi zor bir sabahtı. Neredeyse altmış yıldır –son iç savaşın bittiğinden beri- beklemekten başka bir şey yapmamıştı albay. Gelen birkaç şeyden biri de ekimdi.

Kahveyle yatak odasına girdiğini gören karısı cibinliği kaldırdı. Bir gece önce bir astım nöbetine tutulmuştu ve şimdi uykulu bir hali vardı. Ama fincanı almak için doğruldu.

“Ya sen?”

         “Ben içtim,” diye yalan söyledi albay.

“Koca bir kaşık daha vardı.”

Çağdaş Amerikan Edebiyatının önde gelen yazarlarından Kurt Vonnegut, karmaşık bir dil kullanmakla edebi metin yazmayı birbirine karıştıran eleştirmenlere “Bir çocuğun sesiyle yazıyorum. Bu da beni lisede okunabilir kılıyor” diyerek Marquez’in tarafında yer alırken Orwell de “Sade bir dilin en büyük düşmanı samimiyetsizliktir”  dememiş miydi?

Marquez otuz bir yaşındayken gençlik aşkı Mercedes’le evlenir, kısa bir süre sonra da Mexico şehrine yerleşirler. Ardından İlk romanı Şer Saati – La Mala Hora 1962 yılında yayınlanır. Kolombiya’nın herhangi bir yerleşkesinde gelişen yasadışı olayları anlatan bu eserini en büyük başyapıtlarından Yüzyıllık Yalnızlık – Cien Anos de Soledat (1967) izleyecektir.

Yazar, kendi doğduğu kasabanın, yani Aracataca’nın bir benzerini, Macondo’yu yaratmıştır Yüzyıllık Yalnızlık’ta. Jose Buendia soyunun yedi kuşağını anlatan masalımsı hikâye orada geçecektir. Tıpkı Faulker’ın romanlarında olduğu gibi, Marquez de Maconda motifini kullanarak yaşadığı toplumun tüm öğelerini barındıran bir mikrokozmosu, hayali bir evreni yaratmıştır. Hikâyesini fantastik kurgular ve metaforlar eşliğinde sürdüren yazar, çocukluğunda kendisine sanki hepsi gerçekmiş gibi son derece ciddi bir yüzle olmadık hikâyeler anlatan ninesinden aldığı ilhamla bir büyülü gerçekçiliği okurlarına sunmaktadır.

“Tanrı’ya inanmıyorum. Ama O’ndan korkuyorum.”

Marquez uzunca bir süredir çektiği çıban hastalığının  (fronküloz) ızdırabı içinde kıvranırken bir yandan da romanın kahramanlarından Jose’nin oğlu Albay Aureliana Buendia’yı öldürüp romanında üçüncü kuşağa geçmenin yollarını aramaktadır. Özetle Albay Buenda’nın artık ölmesi gerekmektir. Ama nasıl? Ve ne zaman? İşte o sırada, çok çektiği çıban hastalığına Albayı ortak etmeye karar verir yazar. Birkaç gün sonra, uzun bir çalışma gününün ardından Marquez sessizce yazı masasından kalkar ve yatak odasında uyumakta olan karısının yanına kıvrılıp mırıldanır. “Albay öldü…” Ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.

Bir söyleşisi sırasında, inanmaz gözlerle kendisini dinleyen konuğunun kulağına eğilip şöyle fısıldayacaktır romanın yazarı. “Sonra ne oldu biliyor musun? Albay Buendia’ya hastalığımı bulaştırdım. O öldü ve bir daha bende hiç çıban çıkmadı!”

Bir eleştirmenin “Yüzyıllık Yalnızlık’ı ne kadar zamanda yazdınız” sorusunu da “tüm yaşamım boyunca” diye cevaplar Gabriel Garcia Marquez. Bu olağanüstü eser ona 1982 Nobel ödülünü kazandıracaktır.

“İnsanoğlu anasının karnından çıktığı an doğmaz yalnızca, yaşam kendilerini defalarca yeniden doğurmalarına mecbur kılacaktır onları.”

Yazarlık hayatını Hanım Ana’nın Cenaze Töreni – Los Funerales de la Mama Grande (1962) ve İyi Kalpli Erendira ile İnsafsız Büyükannesinin İnanılmaz ve Acıklı Öyküsü – La Increible y Triste Historia de la Candida Erendira y de su Abuela Desalmada (1962) adlı öykü kitaplarıyla sürdüren Marquez bir yandan da bir sonraki romanı için hazırlık yapmaktadır.

Şimdi artık sıra o romana gelmiştir. Marquez uzunca bir süredir Latin Amerika’nın tarihine damgasını vuran diktatörlerle ilgili bir kurgu tasarlamaktadır zihninde. Gözünün önünden diktatör örnekleri gelir geçer sırayla. Julius Sezar, Mussolini, Franco, Peron ve diğerleri. Hayalinde yaşattığı bu tiran, temel karakteristiklerini bu diktatörlerden alacaktır.

“Her roman karakteri şahsen tanıdığın, hakkında bir şeyler duyduğun, okuduğun kişilerden oluşan bir kolajdır.”

Marquez bu karakteri hayalinde yeterince oluşturduktan sonra onu fiziki bir varlığa dönüştürecek sembolü aramaya koyulur. “Bir gün Roma sokaklarında çaresizlik içinde dolaşıyordum. Girdiğim kitapçıda bulduğum fotoğraf albümünü karıştırırken birden o yüzü gördüm” der. Çok lüks bir malikânenin salonunda tek başına oturan bitik, zalim, yaşlı bir adamın çehresi canlanmıştır gözünde. Hemen oteline dönüp Karayip Adaları’nın birinde yaşamış bu diktatörün ölümünü yazmaya koyulur. Bu başyapıt 1975 yılında Başkan Babamızın Sonbaharı – El Otono del Patriarca adıyla yayınlanacaktır.

“Aşk üzerine yazılmış bir roman en az diğerleri kadar sahicidir. Kanımca bir yazarın görevi, hatta devrimsel görevi… iyi yazmaktan ibarettir.”

Marquez’in 1981 yılında yayınlanan novellası Kırmızı Pazartesi – Cronica de Una Muerte Anunciada ünlü İtalyan yönetmen Francesco Rosi tarafından beyaz perdeye uyarlanır. Şimdi sıra yazarın Holywood başarısına dönüşecek eserlerinden bir başkasına, Kolera Günlerinde Aşk – El Amor en Los Tiempos del Colera (1985) adlı romanına gelmiştir.

“Evet, de ona. Korkudan ölsen bile, sonradan üzülecek olsan bile, çünkü her ne yaparsan yap, hayır diyecek olursan eğer, tüm hayatın boyunca pişman olacaksın.”

Kolera Günlerinde Aşk, peşinde koşan uçarı Florentino’dan vazgeçip Doktor Juvenal’ın güçlü, güvenli kollarına evet diyerek bir ömür süren Fermina’nın öyküsünü anlatan sıradan bir aşk hikâyesi gibi görünebilir kimilerine. Yine de yazarın “kurduğum tuzağa düşmemek için dikkatli olmalısınız” sözlerine kulak vermekte yarar var. Deneyimli okurlar aşkın bir gökkuşağı gibi renkten renge giren tüm evrelerini fark edebilirler satır aralarında. Gençlik aşkı, romantizm, tutku, şehvet, kıskançlık, öfke ve öte yanda güvenli bir hayat arkadaşlığının vazgeçilmez huzuru…

Hasan Saraç

17 Nisan 2018

G.Garcia Marquez - Bir Kayıp Denizci

Gücüm olsaydı kürek çekerdim. Ama tükenmiştim. Ancak bir iki dakika ayakta durabiliyordum. Kıyıdan iki günden az bir uzaklıkta bulunduğuma inanarak avucuma biraz su aldım ve güneş ciğerlerime gelmesin diye sırtüstü uzandım salın kenarına. Yüzümü örtmedim, çünkü martıların süzülerek uçuşlarını izlemek istiyordum. Dar bir açıyla ufka doğru dalıyorlardı. Saat bir olmuştu ve ben zoraki yolculuğumun beşinci günündeydim. Olay saat tam kaçta oldu bilmiyorum, ama beşe yaklaşıyordu sanırım. Yukarıda söylediğim gibi uzanmıştım ve köpekbalıklarının gelişinden önce salın içine çekilmeye hazırlanıyordum. El kadar bir martı yavrusunu salın çevresinde uçarken gördüm ve bir süre sonra yattığım kenarın karşısına kondu. Ağzım sulandı. Kuşu yakalamak için bir şeyim yoktu. Ellerim ve açtığımın bilediği kurnazlığımdan başka bir şeyim yoktu. Öteki martılar yok olmuştu. Yalnızca parlak tüylü, kahverengi ve salın kenarında sıçrayıp duran bu yavru martı kalmıştı. 
 
 
Bir Kayıp DenizciHaber 28 Şubat 1955'te öğrenildi: Kolombia Deniz Kuvvetlerine bağlı Caldas adlı bir muhribin mürettebatından sekiz kişi Antiller denizinde fırtınaya tutulan bu muhripten denize düşüp kayboldu. Mobil kenti tersanelerinde onarıldıktan sonra Alabama'dan ayrılıp Cartagenaya gitmekte olan muhrip, faciadan yüz yirmi dakika sonra bu limana ulaştı. Panama Kanalının denetiminden sorumlu Birleşik Devletler askeri birliklerinin ve Güney Karaibler bölgesindeki öbür yardım kuruluşlarının da katılmasıyla kazazedelerin aranmasına hemen başlandı. Dört gün sonra aramalar durduruldu ve bu kayıp denizciler resmen ölmüş kabul edildi. Ama bu kayıp denizcilerden biri, bir hafta sonra Kuzey Kolombia'da ıssız bir kumsalda can çekişir durumda bulundu. Luis Alejandro Velasco adlı bu denizci on gün yemeden içmeden, başıboş bir salda kalmıştı. Bu kitap, onun başından geçenlerin öyküsüdür.
-Gabriel Garcia Marquez-

06 Mart 2018

"Bir insanın en büyük hatası; gereğinden fazla değer vermek değil, kendine hak ettiğinden daha az değer vermektir."G.Garcia Marquez

 
Kaybedecek bir şeyi olmayanlardan korkmalısın. Çünkü onlar, kazanmak için herşeyi yaparlar.
 
Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse.

Önemli olan, hayatta başına ne geldiği değil, neyi nasıl hatırladığındır.

Birlikte gülüyorsanız mutluluktur, Birlikte ağlıyorsanız dostluktur; ama birlikte susuyorsanız bu aşktır...

İnsanı sadece sözler ele vermez, Gözler de içinde birşeyler gizler. Hatta sözler ne kadar inkar etsede; gözler herşeyi söyler.

Eğer biraz aklın varsa; mutluluk için istediği şartları bulamayınca, bulduğun şartlarda mutlu olmayı bilmelisin.

Her an gülümse, boşver ne düşündüğünü bilmesinler. Ve herşeye rağman patlat bir kahkaha, bırak neden güldüğünü merak etsinler.

Birini özlemenin en kötü yolu, yan yana oturduğun halde onu hiçbir zaman elde edemeyeceğini bilmendir.

Aslında kötü insan yoktur hayatın hiçbir evresinde, her insan huzur verir; kimi geldiğinde, kimi gittiğinde.

Birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiçbir zaman ulaşamayacağını bilmektir.

Hiçbir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile. kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin.
 
Eğer ona bir şans daha veriyorsan, kendini birdaha kandırmayı göze alıyorsun demektir.

Kimi ne kadar düşünürsen düşün; Düşüncelerin en derini, başına yastığa koyduğun an başlar.

Bir ilişkiyi kadın başlatır, kadın bitirir. Ama başlatan ve bitiren aynı kadın olmayabilir.

Kişisel bir tavır olarak alma.. Hayatın sahte olduğunu öğrendikten sonra, Sadece seni değil kimseyi umursamıyorum. hepsi bu!.

Öyle güzel gülmelisin ki, İnsanlar seni ağlatmaya utanmalı.

Daha iyi bir insan ol ve yeni bir insanla karşılaşmadan, o kişinin de senin kim olduğunu bildiğini ümit etmeden önce, kendisinin kim olduğunu bildiğinden emin ol.

Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

Ne kadar yaşayabileceğini biliyor musun ? O halde sarıl sevdiğine son nefesin gibi.
 
Fakirlik, elini cebine attığında boş olması değil; elini çıkardığında tutacak birinin olmamasıdır.
 
Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun? dedi. Öleceğini bildiği halde yaşadığını unutmuştu.

Hayır, ben zengin değilim. Parası olan fakir bir adamım. Zengin olmak ve parası olmak aynı şey değil.

Sevdiğinin bir başkasıyla mutlu olduğunu görmekten daha acı bir şey varsa, O da sevdiğinin seninle mutsuz olduğunu görmektir.
 
Bir bayana hanımefendilikten daha çok yakışan bir kıyafet, ve onu zerafetten daha çok güzelleştiren bir makyaj yoktur.

Benden nefret edenlerden nefret edecek vaktim yok. Çünkü ben, bana değer verenleri sevmekle meşgulüm.

Seni kıracak insanlar her zaman olacaktır; öyleyse güvenmeye ihtiyacın var, sadece dikkatli ol.

Zamanını seninle geçirmekle ilgilenmeyen biriyle zamanını harcama.

Asla unutmayın ki, bir evlilikte en önemli şey mutluluk değil, istikrardır.

Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

Adalet…Topallayarak gelir fakat geldiği her yerde aynıdır.
 
Seni kıracak insanlar her zaman olacaktır; Yani güvenmeye ihtiyacın var, O halde onu boş insanlar uğruna harcama.

Ağzıma giren her şey beni şişmanlatıyor, ağzımdan çıkan her şey ise bana sıkıntı veriyor, beni utandırıyor.

Ucuz insanlara pahalı gelmen senin değil onların suçu. Unutma ki, İnsan anlayana çok, anlamayana eksik görünür. hepsi bu !

Olmuyorsa zorlama, ya hayallerin kırılır ya kalbin. Unutmuş gibi yap. Çünkü güzel şeyler; Onları hiç beklemediğinde gerçekleşir.
 
Konuşarak anlatılmaz herşey, bazen susmak yeter aslında. Unutma; Konuşmak bir ihtiyaç olabilir, ama susmak cevaptır anlayana.
 
Gitme zamanı gelmişse 'dur' demenin; Zaman geçmişse 'dön' demenin; Ve aşk bitmişse 'yeniden' demenin. Hiçbir anlamı yoktur.
 
Her erkek zeki, güzel, anlayışlı ve onu çok sevecek bi kadın ister. İyi güzelde adama sormazlar mı, bunları hakedecek ne yaptın.

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

Çok bekleyen, daha az olanı ümit etmeyi de bilir.

Bazen öyle konuşacaksın ki karşndaki cevap veremeyecek. Bazen de öyle bi susacaksın ki karşındaki konuşmaya cesaret edemeyecek .
 
Keşke tanımasaydım dediğim kiç kimse olmadı benim. Keşke beni tanımasına izin vermeseydim" dediklerim oldu !
 
Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur.

Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise zaten seni ağlatmaz.

İnsanı sadece sözler ele vermez, Gözler de içinde birşeyler gizler. Hatta sözler ne kadar inkar etsede; gözler herşeyi söyler.

Zamanı, onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin, fakat bazıları için sen bir dünyasın.

Sen istediğinde sana âşık olmaması, sana âşık olmadığı anlamına gelmez.

Mutluluk kapsını kapadığında, bir diğeri açılır; ama biz kapanan kapıya o kadar bakarız ki, açılmış olan yeni kapıyı göremeyiz.

Yüreğin hafızası kötülükleri unutur, iyilikleri ise saklar ve büyütür. Ve bu hileli ustalık sayesinde geçmişin yüklerini kolaylıkla omuzlayabiliyoruz.

Seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.
 
Günün birinde hepimiz sonsuza dek susacağız. Onun için sevdiklerinize şimdi 'Seni seviyorum.' demekten çekinmeyin.

Ruh eşini hala bulamadıysan üzülme.. Bu senin eşsiz bir ruhunun olduğunu göster...

Daha iyi bir insan ol ve yeni bir insanla karşılaşmadan, o kişinin de senin kim olduğunu bildiğini ümit etmeden önce, kendisinin kim olduğunu bildiğinden emin ol.

Bitti diye üzülme, yaşandı diye sevin.

Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

Sen üşürken onun yokluğunda, O senin varlığından bile habersizdir.

Herşeyin bir sonu var, doğrudur ! ama en mutlu son haftasonudur.

Yaşanan her şeyin bir sebebi vardır.

Yazmayı sürdürmek isteyen ünlü bir yazar şöhrete karşı kendisini sürekli korumalıdır.

Bir adam babasına benzemeye başladığı anda yaşlandığını anlar.


02 Kasım 2014

Yaşam İçin 13 Satır

 
1. Seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.

2. Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.

3. Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.

4. Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

5. Birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiç bir zaman ulaşamayacağını bilmektir.

6. Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin...

7. Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin, fakat bazıları için sen bir dünyasın.

8. Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

9. Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

10. "Bitti" diye üzülme, "yaşandı" diye sevin.

11. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

12. Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

13. Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur...

12 Nisan 2014

Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel García Márquez

  Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.
 
TIK
 
Uzun süredir yapmak istediği, ama gerçekten yapabileceğini hiç sanmadığı bir şeyi yaptığını belli belirsiz kavrıyor, yine de ne yaptığını bilmiyordu…

Şu havaya bak, güneşin vızıltısına kulak ver, her şey tıpkı dünkü ve önceki günkü gibi. Bugün de pazartesi.

 İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.
 
 Kendine iyice yabancı gelen, içindeki hiçbir şeyin ve hiç kimsenin yüreğinde en ufak bir sevgi kıpırtısı uyandırmadığı bir evde yapayalnız kalmış, kaybolmuştu.
  
Dünya yuvarlak, tıpkı bir portakal gibi.
 
 Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde
ikinci bir deney fırsatları olamazdı.
 
Nerede olursan ol geçmişin bir yalan olduğunu, anıların dönüşü bulunmadığını, geçip giden hiçbir baharın yeniden ele geçirilemeyeceğini, aşkların en çılgınca ve en vazgeçilmez olanının ömrün sonundaki bir anlık gerçek olduğunu aklından çıkarma. 
 
Gitme zamanı gelmişse ‘dur’ demenin, zaman geçmişse ‘dön’ demenin ve aşk bitmişse ‘yeniden’ demenin hiçbir anlamı yoktur. 
 
Birisi kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve kanamaya başlıyor yeniden oluk oluk. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıyor. O yüzden değil mi içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta gergin ve tedirgin dolanmalarımız? “Anlatsam mı, anlatmasam mı?” kararsızlığımız. “Bu sevgi beni acıtır mı?” kuşkularımız. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Tek yapmamız gereken; sevginin bize vaad ettiklerine güvenmeyi sürdürmek ama kime ikinci defa güveneceğimizi de iyi seçmek.

Sadeliğin üstünlüğünü, ayrıcalığını anlayabilmesi için otuz iki savaş çıkarması, ölümle bütün anlaşmalarını bozması, ün denilen pisliğe bir domuz gibi bulanması ve tam kırk yıl yitirmesi gerekmişti.

Sonunda düşünceleri öylesine durulaştı ki, her şeyin önünü ardına görebilir duruma geldi. Bir gece Albay Gerineldo Marquez'e, "Sana bir şey soracağım, arkadaş," dedi. "Niçin savaşıyorsun?"Albay Gerineldo Marquez, "Niçin olacak?" diye karşılık verdi. "Yüce Liberal Parti için tabii.” "Niçin savaştığını bildiğin için şanslısın doğrusu. Bana gelince, ancak şimdi kafama dank etti: Ben yiğitliğe kara çaldırmamak için savaşıyorum."Albay Gerineldo Marquez, "Bu kötü işte," dedi. Albay Aureliano Buendia, onun bu tavrından hoşlanmıştı. "Doğru," dedi. "Ama yine de, niçin dövüştüğünü bilmemekten iyidir." Arkadaşının gözlerinin içine baktı ve gülümseyerek sözünü tamamladı: "Ya da senin yaptığın gibi, hiç kimse için anlam taşımayan bir şey adına savaşmaktan iyidir."

Amaranta, her an, ister uykuda, ister uyanık olsun, ister öfkeli, ister sakin olsun, hep Rebecca'yı düşünürdü. Çünkü yalnızlık, anılarını ayıklamış, yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem dolu süprüntüleri yakmış, geriye en acı anıları bırakarak onları arıtmış büyütmüş, sonsuzlaştırmıştı.

Yüreğin o giderilemez unutkanlığıyla değil, çok daha amansız ve hiç dönüşü olmayan bir başka çeşit unutkanlıkla unutulmuş olduğunu anladı.Bu unutkanlığı iyi bilirdi, çünkü ölümün unutkanlığıyla bu. İşte o zaman ayıldı.

Düşlerinin paramparça oluşundan çok, yaralarının verdiği sızıdan acı duyuyordu.

Papaz efendi o tarihlerde bunamaya başlamıştı. Bu bunaklığı giderek artacak ve yıllar sonra papaz, şeytanın Tanrıya başkaldırışının belki de zaferle sonuçlandığını ve gaflet içindekileri faka bastırmak için gerçek kimliğini gizleyerek, gökler katındaki taht'a şeytanın oturduğunu ileri sürecekti.