sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2023

Rav Naftali Haleva 'Sevgi ve Dostluk'

Kavgayı bir ağacın yaprağına yazmak isterdim, sonbahar gelsin yaprak kurusun diye.  

Öfkeyi bir bulutun üzerine yazmak isterdim, yağmur yağsın, Bulut yok olsun diye.  

Nefreti karların üzerine yazmak isterdim, güneş açsın karlar erisin diye.

Ve Dostluk ile Sevgiyi yeni doğmuş bebeklerin yüreğine yazmak isterdim, onlarla Büyüsün, dünyayı sarsın diye.

 

03 Ocak 2022

Leo Buskologlia " Sevgiyi Öğrenmek "

  

Kendi sorunlarımı sana yüklemeyeceğim. Senin de yeterince sorunun vardır eminim...Benimkilere ihtiyacın yok. Sevgim senin hayatını kolaylaştırıyor olmalı, zorlaştırmamalı.

 
Her zaman haklı çıkmak zorunda değilim. Ben kaç kere haklı çıkarsam, sen de bir o kadar haklı çıkabilirsin. Sevmek birbiriyle paylaşmak demektir. Ben haklı olduğumu zaten biliyorsam  o zaman senin görüşünden birşey sağlayamam. Her zaman gösterinin yönetmeni ben olmayabilirim. Sevgi inişli çıkışlıdır. Bazen teslim olmaya ihtiyacım olur, bazen de kontrolü ben alırım...


Kusursuz olmak zorunda değilim...Sende değilsin. Sevgi insanlığımızın bir kutlamasıdır. Yoksa kusursuzluğumuzun değil. 
 
Seni değiştirmek istemekten vazgeçebilirim. Eğer seni hayatımda istiyorsam, ikimiz için de en iyisi seni olduğun gibi kabul etmektir.  Ne de olsa sevgi demek birarada büyümek ve ilerlemek demektir.

Kimseye suç yüklemeye ihtiyacım yok. kararları kendi tecrübeme dayanarak veren bir yetişkin olduğuma göre, kötü bir kararımin  sorumluluğundan da yalnız ben suçluyum. Sevgi sorumluluğu gerekli yere yükler. 
 
Beklentilerimden vazgeçebilirim. Dilek başka şey, beklemek başka şeydir. Birincisi umut verir, öteki ancak acı verir.  Sevgi beklentilerden arınmıştır.

"Sözle iyilik güven yaratır; düşünceyle iyilik derinlik yaratır; vermekle iyilik sevgi yaratır." Lao Tzu
 


28 Aralık 2021

Atatürk " İnsan İlişkileri ve İnsan Sevgisi, Evrensellik,"

İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insani olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir. 

İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarım karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. 

Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.
1931

İnsanlar daima yüksek, asil ve kutsal hedeflere yürümelidirler. Bu hareket şeklidir ki, insan olanın vicdanını, beynini ve bütün insanlık anlayışını tatmin eder. Bu şekilde yürüyenler, ne kadar büyük fedakârlık yaparlarsa, o kadar yükselirler ve bu hareket şekli mutlaka açık olur.
1926

Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek kendisine zarar verenlere karşı kırgınlığı derin olan milletimizin kendi uğrunda esaslı ve hayırlı hizmet verenlere karşı da sonsuz bir bağlılık ve kıymet bilirlik gösterdiği gerçektir. Bu büyük millet, arzu ve kabiliyetinin yönelmiş olduğu istikametleri görmeye çalışan ve görebilen evlâdını daima takdir etmiş ve korumuştur.
1926

Bir toplumda kıymet ve kuvvet, onu oluşturan kişilerin kendilerini bir kıymet ve kuvvet olarak kabul etmelerindendir. Ancak, bu gibi kişilerden meydana gelmiş sosyal toplumlar tam bir bütün olarak kıymet ve kudret görünümü arz edebilirler.
1937

Bence diktatör, diğerlerini iradesine boyun eğdirendir. Ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.
1935

Yemin kutsal bir söz vermek demektir. Namus sahibi olan bir kimse verdiği sözden dönmez.
1919

Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.
1936

Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar mutsuzdurlar. Apaçıktır ki, o adamın insan olarak yok olacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için lazım gelen şey, kendisi için değil kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Olumlu düşünen bir adam ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir. Bir insan böyle hareket ederken, "Benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi?" diye bile düşünmemelidir. Hatta en mutlu olanlar, hizmetlerinin bütün nesillerce bilinmemesini tercih edecek karakterde bulunanlardır...

Bir adam ki; memleketin ve milletin mutluluğunu düşünmekten çok kendini düşünür, o adamın değeri ikinci derecedir. Esas kıymeti kendine veren ve mensup olduğu millet ve memleketi ancak kendi kişiliği ile ayakta tuttuğunu zanneden adamlar, milletlerinin mutluluğuna hizmet etmiş sayılmazlar. Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler, milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkânlarına kavuştururlar. Kendi gidince ilerleme ve hareket durur zannetmek bir gaflettir.
1937

En iyi kişi kendinden çok ait olduğu sosyal toplumu düşünen, onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına kendini adayan insandır.

Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türk’ün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin arzu ve iradesi altında senelerden beri çalışmış olan bir kişiyim. Şimdi beni çok heyecana getiren olay Türk köylüsüne naçizane (önemsiz) olsa da küçük bir vazife yapmış olduğumdur. Milletin yüksek temsilcileri bunu iyi görmüş ve kabul etmişler ise benim için ne unutulmaz bir mutluluk hatırasını bana vermişlerdir. Bundan dolayı çok büyük bir zevkle millet, memleket ve Cumhuriyet Hükümetine yapmaya mecbur olduğum vazifelerden en basiti karşısında gösterilmiş olan iyi dilekten, takdirden ne kadar duygulandığımı ifade edemiyorum. Söz konusu olan hediyenin yüksek Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında hiçbir kıymeti yoktur. Ben gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.
1937

İnsanların saygı ve şerefinin, itaat ve uyumunun kendinden maddeten değil, manen yüksek olanlar için gösterilmesi insan ruhunun gereklerindendir.
1914

Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ideal neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.
1908

Bugün bütün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakta meşguldürler. Bu itibarla İnsan mensup olduğu milletin varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin mutluluğuna ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin mutluluğuna hizmet etmeye elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Bütün akıllı adamlar takdir ederler ki, bu yolda çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez. Çünkü dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğunu temine çalışmak demektir. 

Dünyada ve dünya milletleri arasında huzur, anlaşma ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendi kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan yoksundur. Onun için ben sevdiklerime şunu tavsiye ederim: Milletleri yönetenler doğal olarak öncelikle kendi milletinin varlığı ve mutluluğunun gerçekleştiricisi olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lâzımdır. 

Bütün dünya olayları bize bunu açıktan açığa ispat eder. En uzakta zannettiğimiz bir olayın bize bir gün etki etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için insanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir. 

"Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne?" dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz. Olay ne kadar uzak olursa olsun bu esastan şaşmamak lazımdır. İşte bu düşünüş, 

İnsanları milletleri ve hükümetleri bencillikten kurtarır, Bencillik kişisel olsun, milli olsun daima kötü olarak kabul edilmelidir. O halde konuştuklarımızdan şu neticeyi çıkaracağım: Doğal olarak kendimiz için lazım olan bütün şeyleri düşüneceğiz ve gerekeni yapacağız. Fakat bundan sonra bütün dünya ile ilgileneceğiz.
1937

Milletler yerleştikleri arazinin gerçek sahibi olmakla beraber, insanlığın vekilleri olarak da o arazide bulunurlar. O arazinin servet kaynaklarından hem kendileri faydalanırlar ve hem de bütün insanlığı faydalandırmakla yükümlüdürler. Bu kurala göre bunu yapamayan milletlerin yaşama hakkına ve bağımsızlığa layık olmamaları gerekir.
1920

Bağımsızlık ve hürriyetlerin her ne bahasına ve her ne karşılığında olursa olsun, bozulmasına ve bir kayda bağlanmasına asla göz yummamak; bağımsızlık ve hürriyetlerini tam anlamı ile güven içinde bulundurmak; ve bunun için gerekirse, son kişisinin son damla kanını akıtarak, insanlık tarihini şanlı bir örnek ile süslemek. İşte, bağımsızlık ve hürriyetin hakiki esasını, tam manasını, yüksek kıymetini vicdanında hissetmiş milletler için esas ve en önemli prensip... Ancak bu prensip uğrunda her türlü fedakârlığı, her an yapmaya hazır ve güçlü olan milletler devamlı olarak insanlığın hürmet ve saygısına layık bir toplum olarak düşünülebilirler.
1928

Bir millet varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için yapılması düşünülebilecek teşebbüsleri ve fedakârlığı yaptıktan sonra başardı olur. Ya başarılı olamazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna hükmetmek demektir. Bundan dolayı millet hayatta oldukça ve fedakârca teşebbüslerine devam ettikçe başarısızlık söz konusu olamaz.
  1927

Bayrak, bir milletin bağımsızlık simgesidir. Düşmanın da olsa saygı göstermek lâzımdır.

Bağımsızlığı için ölümü göze alan millet, insanlık onur ve şerefinin gereği olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve doğal olarak kölelik zincirini kendi eliyle boynuna geçiren tembel, kendine saygısı olmayan bir millete göre de dost ve düşman gözünde yeri farklı olur.
1927

Gerek askeri birlikler ve gerekse milli kuvvetler tarafından esir edilen düşman askerlerinin hayatlarının korunmasına olağanüstü özen gösterilmesi istenir. Milletimizin fertlerine en ağır saldırılarda bulunan katiller bile esir edildiği zaman öç alma duygusuna kapılmayarak hayatlarının korunmasını nasıl olursa olsun sağlamalarını bütün amirlerden diler esirlerin hastalık sebebiyle olsun elimizde ölmeleri, dini ve milli ahlakımıza uygun düşmedikten başka vatani çıkarlarımızı da gerçek biçimde yaralar.
1920

Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. 

Neşeli olmayan insanlardan iki türlü şüphe edilir; ya hastadır, veyahut o insanın başkalarına bildirmek istemediği bir kuruntusu, bir derdi vardır.


29 Mart 2021

Kayahan "Hayal ettiğiniz sürece yaşarsınız."

https://i2.milimaj.com/i/milliyet/75/0x0/5c8cd5d145d2a05010d11135

29 Mart 1949 tarihinde İzmir’de albay bir baba ve ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Kayahan, daha sonra taşındıkları Ankara’da ilkokul yıllarında müziğe merak sardı. İleride adeta vücudunun bir uzvu gibi tüm fotoğraflarında yer alacak olan gitarıyla ilişkisi de o sıralarda başladı. Lise yıllarında Ankara’nın çeşitli mekanlarında şarkı söylerken, bunu bir yaşam biçimi haline getireceğini anladı ve müzisyen olacağını öğrenince kendisini silahla kovalayan babasına rağmen, İstanbul’a gelerek Yonca Plak’tan 1978 yılında ‘Neden Olmasın/İstanbul Hatırası’ adlı ilk 45’liğini yayınladı. İki şarkı da dönemi tutturamamıştı, ‘zamanının ötesinde’ydi belki. 

Kayahan - Neden Olmasın - YouTube

 
Umut dünyası bu dünya Herkes kendi dünyasında Herkes kendi hülyasında Hergün bugün başka diye Bugün dünden güzel diye Bugün her şey güzel diye Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Çoktan yıkılırdık biz çoktan Umut olmasa Ha bugün, ha yarın oldu olacak Kaç gün bitti Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Neden olmasın Umut dünyası bu dünya Herkes kendi dünyasında Herkes kendi hülyasında Hergün bugün başka diye Bugün dünden güzel diye Bugün her şey güzel diye Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Başlarken yeni güne (Bir umut) Bir umut içimizde (Yaşamak) Yaşamak gönlümüzce (Bir ömür) Bir ömür mutlulukla Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Çoktan yıkılırdık biz çoktan Umut olmasa Ha bugün, ha yarın oldu olacak Kaç gün bitti Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Ha bugün, ha yarın oldu olacak Neden olmasın Neden olmasın
 

25 Mart 2021

Erich Fromm Seçme Sözler


-Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin fakına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı yönlendirmedir.

-Burası ve şimdiki an sonsuzluktur.

-Bu açıdan bakılırsa insanın kattığı anlam dışında yaşamın hiçbir anlamı yoktur; insan başkalarına yardım etmediği sürece yapayalnızdır.


-Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez.


-Her insan mutlu olamaz. Çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü. Her insan mutlu olamaz. Çünkü gereğinden fazla özler hayatından çıkanları. Hak ettiğinden daha büyük umutla bekler hayatına girecekleri ve asla göremez yanı başındakileri.

- "Sevginin yalnızca ayrıcalıklı bireysel değil de sosyal bir olgu olarak gerçekleşebilirliğine inanmak, insanın doğasını bilerek temellendirilmiş ussal bir inançtır."

-İnsan yaratma süreci içinde kendini dünya ile bütünleştirir. Tam çözüm, insanlar arası birlikteki başarıda, bir başka insanla sevgi içinde kaynaşmada yatmaktadır.

-Mantıklı düşünce kavramından bir kuramın oluşturulmasına doğru atılan her adımda inanca gerek vardır.

-Milyonlarca insanın aynı kötülükleri paylaşması o kötülükleri erdeme dönüştürmez; aynı hataları yapmaları, o hataları doğru kılmaz.

-Özel mülkiyetin, ona sahip olmayan insanlar için bile ne kadar önemli, dokunulmaz olduğuna çok güzel bir örnek şöyledir. Almanya'da Birinci Dünya Savaşından sonra insanlar çok zor şartlar altında iken bir referandum yapılır ve insanlara sorulur, "Savaşı kaybetmemizin sorumlusu olan Alman imparatoruna/luğuna ait mülklere el konulması ve bunun fakir/zor durumdaki halk yararına kullanılması veya mülkiyete dokunulmaması hakkında ne istedikleri". Referandum sonucunda özel mülkiyet kendilerine ait olmadığı halde halk "Hayır, el konulmamalı" kararını alır.

-Tüm uygarlığımız, karşılıklı kar sağlayan bir alış veriş düşüncesi, satın alma açlığı üzerinde yükseliyor.

11 Nisan 2020

Halil Cibran'ın Beşeri ve Evrensel Sevgisi


Beşeri Sevgi
Bu kimliğin arkasındaki temel güçlerden birisi ise hiç şüphesiz hayatının ilk yıllarından itibaren kendisini hissettiren ve uçsuz bucaksız bir umman gibi kalbinde çağlayan sevgi mefhumu olmuştur. Zira ona göre; “ İnsanın yaşamı ne rahimde başlar ne de mezarda biter; ay ışığı ve yıldızlar-la dolu olan bu uçsuz bucaksız gökyüzü sevgiyle birbirine sarılmış ve birbiriyle hemhal olmuş ruhlar tarafından hiçbir zaman terkedilmez.”
 Cibran’ın arayışlar içindeki ruhu, çocukluktan gençliğe geç iş dönemlerinde farkındalık sancılarıyla yalnızlık ve keder içinde kıvranıyordu. Ve o,bu durumu şöyle izah ediyordu: “ Derler ki; saflık boşluğun beşiğidir. Ve boşluk rehavetin yatağıdır. Bu söz ölü doğup, soğuk cesetler gibi yaşayanlar için doğru olabilir. Ancak çok fazla hissedip çok az şey bilen duyarlı bir genç, güneşin altında yaşayan yaratılmışlar içersinde en talihsiz olanıdır. Çünkü iki güç arasında bölünür. İlki onu yükseklere çıkarıp bir düş bulutu içinden varoluşun güzelliğini gösterirken, ikincisi aşağıda toprağa bağlayıp gözlerini tozla doldurur ve yok edici bir karanlık içinde kaybolmuş ve korkmuş bir şekilde bırakır.”
 O, Selma’yı hayatın anlamını kav-ramasına neden olan, kendi hayatının Havva’sı olarak görür. Ancak O’na göre kendi Havva’sının ilk Havva’dan bir farkı vardır. Ve bunu: “Havva, arzusuyla Adem’i cennetten çıkarttı. Oysa Selma tatlılığı ve sevgisiyle beni aşkın ve saflığın cennetine soktu.”
 İki farklı cins, kadın ve erkek arasındaki sevgiyi ve güzelliğin bu sevgiyle olan ilişkisini şöyle açıklamaktadır Cibran; “ Güzelliğin ağızdan çıkan kelimelere tepeden bakan yüce bir dili vardır. Gü-zellik ancak ruhlarımızın idrak edebileceği, kendisiyle sevinebileceği ve etkileriyle gelişebileceği bir sırdır... Gerçek güzellik tıpkı toprağın derinliklerinden gelen ve çiçeğe rengini ve kokusunu kazandıran hayat gibi, ruhun en kutsal noktasından yayılan ve bedeni aydınlatan bir ışıktır. Bu kadınla erkek arasında bir anda ortaya çıkan ruhsal bir uyumdur. Bir anda bütün eğilimlerden tek bir meyil doğar. İşte bu, aşk adını verdiğimiz ruhsal uyumluluk halidir.”
 İnsanlar arasındaki aşkın ruhsal bir uyumum meyvesi olduğunu düşünen Cibran’a göre, başta yakalanamayan bu ruhsal uyumun sonradan yakalanması güçtür. Ve bu konuda şunları söyler: “İnsanların aşkın uzun kurlar ve bir süre devam eden bir arkadaşlığın sonunda doğacağını zannetmeleri ne kadar da yanlıştır. Gerçek aşk, ruhsal bir uyumun meyvesidir. Bu uyum ilk bakışta kurulamamışsa değil bir yılda, bir asırda bile kurulamaz.”
 Ve eğer kadınlar olmasaydı hayatın anlamını huzurunu ve rahatını horlamalar arasında geçen bir uykuda arayacağını ifade etmiştir. Zira 1926 yılında yazdığı bir mektuba şöyle başlar: “ Sevgili Mey;Çocukluğumdan beri beni, “ben” olarak tanıttığım tüm kadınlara borçluyum. Kadınlar gözlerimin pencerelerini ve ruhumun kapılarını araladılar. Eğer kadın-anne, kadın-abla ve kadın-arkadaş olmasaydı, ben de dünyadaki huzuru ve sükûneti, horlamalarında arayanlar arasında uyuyor olacaktım.”

Evrensel Sevgi
Cibran , bir günün evreleri ile hayatın evrelerini eşleştirerek sembolize eder. Şafak, çocukluğun, öğlen vakti gençliğin, gün batımı yaşlılığın ve gece ölümün ve yok oluşun sembolüdür. Nebi’de şöyle geçer; “Şafakta kanatlanmış bir kalple uyanmak ve bir aşk gününe daha şükür görevini yerine getirmek,
Öğlen vakti dinlenmek ve aşkın coşkusunun ruhunda yankı bulması,
Akşam eve dönmek şükrederek,
Ve sonra uyumak kalbinizde sevdiğiniz kişi için dua ve dudaklarınızda şükür ve övgü ezgisiyle”

 Nitekim bir şiirinde sevgiye şöyle seslenmektedir Cibrân:  “ Ve sen ey,
Tanrısal eliyle arzularımı dizginleyen, Açlığımı ve susuzluğumu
Onura ve gurura dönüştüren sevgi...
İzin verme içimde güçlü ve değişmez olana
Ki zayıf benliğimi baştan çıkaran
Ekmeği yemesin, şarabı içmesin
Bırak, aç kalayım daha iyi
Ve bırak yüreğim kavrulsun susuzluktan,
Ve ölüp yok olayım;
Elimi uzatmadan önce
Senin doldurmadığın bir bardağa
Yahut kutsamadığın bir kaseye.”

 Nitekim Cibran, Nebî’de Mitra’nın aşkla ilgili konuşmasını istemesi üzerine yaptığı konuşmada şunları söyler:  “Aşk size işaret ettiğinde izleyin onu,
Ona giden yollar çetin ve sarp olsa da.
Ve kanatları sizi sarmaladığında boyun eğin ona,
Tüyleri arasındaki gizli kılıç sizi yaralasa da.
Ve sizinle söyleştiğinde inanın ona,
Kuzey rüzgarının bahçeyi altüst etmesi gibi, onun sesi rüyalarınızı darmadağın etse de.
Sevgi sizi yücelttiği gibi çarmıha da gerecektir.
Sizin gelişiminiz için çabaladığı gibi size öğretmenlik de yapar ve içlerinizdeki kötülüğün kökünü kurutur.."

 Tanrı ile buluşmak için kutsal bir ateşin içine sürükleyen bir el gibi tasvir eder ve şöyle der: “Sevginin size yap-tığı her şey kalplerinizin gizlerini çözmeniz ve bu idrakle yaşamın kalbinden bir parça olmanız içindir.”
  Cibran sevgiyi hayatın iksiri olarak tanımlamıştır. Ona göre sevgi her şeyi yönlendiren bir güce sahiptir. Bu husus Reml ve Zebed’de şöyle geçer; “Evim bana der ki: Beni bırakıp gitme. Geçmişin var burada.Ve yol der ki: “ Hadi benim peşimden gel, ben senin geleceğinim.”Ben evime ve yola derim ki; benim ne geçmişim var, ne geleceğim. Eğer bura-da kalırsam kalışımda bir ayrılış vardır. Ve gidersem ayrılışımda bir kalış vardır. Yalnızca sevgi ve ölüm her şeyi değiştirir.”
 Cibran bu hikayelerinde dini taassubu şiddetle yererken, farklı dinlerden insanlık ortak paydasında buluştuğu herkese sevgisini şöyle ifade etmiştir: “Ey kardeşim seni camiinde secde ederken de, tapınağında eğilirken de kilisende dua ederken de seviyorum. Sen bulutlar ardında gizlenmiş yaşam yolundaki yoldaşımsın.”
 Cibrân Tanrı’nın insana sevgi nedeniyle ruh vermiş olduğunu keşfetmiş ve “Sevgi olmasaydı hiçbir şey var olmazdı” demiştir.
 Zira onun için sevgi baştan sona aydınlıktır. O, Reml ve Zebed’de sevgiyi şöyle tanımlamıştır: “Sevgi aydınlık bir elin, aydınlık bir sayfaya yazdığı aydınlık bir sözcüktür.”
 Cibrân “Beyne’l-Harâib” (Harabeler Arasında) adlı yazısında şunları söyler: “Orişalem’de ibadet için bir tapınak inşa ettim ve kâhinler tapınağı kutsadılar. Sonra geçen günler o tapınağı yok etti. Sevgi için kalbimde bir tapınak inşa ettim ve Tanrı tapınağı kutsadı. (O öyle bir tapınak ki,) hiçbir güç ona asla galip gelemeyecek.”
 Ona göre sevgiyi kelimelere dökmek kolay değildir. Bu konuda Cibran’ın Nâsıralı hikaye kahramanı sevgisini şöyle özetlemiştir: “Sevgi her ne zaman çoğalsa onu sözle açıklamak zorlaşır.” Bu sözlerden sonra sevgi hakkındaki ifadeler devam eder ve ilaveten şunları söyler: “Sevgi kutsal bir sırdır. Gerçekten sevenler sevgilerini açıklamak için asla sözcükler bulamayacaktır. Sevmeyenlere gelince onların inançlarında sevgi acımasız bir alay konusudur.”
 Cibrân’a göre sevgi, sonunda özgürlük ve en büyük varlığa dönüşür. Ulaşabileceğimiz en uç noktadır. Âlihatu’l-Ard’da bu sefer de sevgi ile ilgili şu ifadeleri kullanır Cibrân “ Sevgi zincirlerini parçalamış bir gençliktir 
Ve dünyanın cefasından azat olmuş bir yiğitlik.
Sevgi ruhun derinliklerinde var olan kocaman bir gülüştür 
Ve seni uyanıklığına götüren güçlü bir hamle. 
Sevgi yeni bir şafaktır yeryüzünde ...”


 Cibrân’a göre sevgi insanın eğiticisi, öğretmeni ve yüceliğe sürükleyicisidir.
dergipark.org.tr

11 Ocak 2020

Osho - Sevgi Aşkın En Yüksek Hali



Sevgi sadece anlayış ve farkındalıkla mümkündür. Sadece diğer kişiyi anlayıp ona saygı duymakla kalmayıp varlığının da en derindeki özüne varmışsındır. Kendi en derin özünü görerek, diğerindeki en derin özü de görmeye muktedir hale gelmişsindir. Artık diğeri bir beden yahut bir zihin olarak var olmaz; diğeri bir ruh olarak da var olur. Ve ruhlar ayrı değildir; iki ruh buluştuğunda bir olurlar. Sevgi aşkın en yüksek halidir. 
 
Tamamı:  docplayer.biz.tr


25 Mart 2019

Wilhelm Reich "Sevgi, çalışma ve bilgi yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır. Öyleyse, yaşamı onların yönetmesi gerekir."

Önümüzdeki yüzyıllar boyunca dostlarını öldürecek, bütün halkların, proleterlerin ve tüm ülkelerin führerlerini efendilerin olarak selâmlayacaksın. Her geçen gün, her geçen hafta, her geçen onyıl bir efendiyi bırakıp öteki efendiyi göklere çıkaracaksın; bu arada kendi bebelerinin yakarılarını, delikanlılarının perişanlığını, kadın ve erkeklerin özlemlerini işitmeyeceksin.

Yüzyıllar boyunca, yaşamın korunması gereken durumlarda kan dökeceksin ve özgürlüğü cellatların yardımıyla sağlayacağına inanacaksın; böylece kendini tekrar tekrar aynı bataklığın içinde bulacaksın. Yüzyıllar boyunca, kendilerini bir şey sanan laf ebelerinin dediklerini yapacaksın ve yaşam, senin yaşamın, seni çağırdığında sağır kesilecek, duymayacaksın. Çünkü yaşamdan korkuyorsun, küçük adam, çok korkuyorsun. Yaşamı öldüreceksin, bunu yaparken de "sosyalizm" uğruna, ya da "devlet", "ulusal onur" uğruna, ya da "Tanrı'nın büyüklüğü" uğruna yaptığına inanacaksın. Bilmediğin ve bilmek istemediğin tek bir şey var: Kendi zavallılığını saatten saate, günden güne yaratmakta olan kendinsin; çocuklarını anlamıyorsun; yürekliliklerinin, özgüvenlerinin gelişmesine fırsat vermeden öldürüyorsun onları, köreltiyorsun; dimdik durmalarına fırsat kalmadan belkemiklerini yok ediyorsun; sevgiyi çalıyorsun, para delisisin, başkalarına üstün olmak, onları yönetmek, güçlü olmak için can atıyorsun; iktidar delisisin sen, "efendi" olabilmek için kapında köpek besliyorsun.

İşte bütün bunları bilmiyorsun sen küçük adam. Yüzyıllar boyunca yolunu sapıtacaksın, sonunda sen ve senin gibiler, genel bir toplumsal sefalet sonucu hep birlikte öleceksiniz; sonunda, ilk kez kendi içine baktığında, varlığının korkunçluğu ve çirkinliği, ince, zayıf bir kıvılcım halinde belirecek. Bu senin içinde yanan ilk kıvılcım olacak. Sonra yavaş yavaş ilerleyecek ve karanlıkta el yordamıyla yolunu bulan biri gibi, dostunu —yaşamın sevgi, çalışma ve bilgi üzerine kurulduğuna inanan adamı aramayı öğreneceksin; onu anlamayı ve ona saygı duymayı öğreneceksin. Bundan sonra yaşamın için kitaplığın boks maçından daha önemli olduğunu anlamaya başlayacaksın; ormanda düşüne düşüne yürümenin sokaklarda tören yürüyüşü yapmaktan daha önemli olduğunu, iyileştirmenin öldürmekten, sağlıklı bir özgüvenin ulusal bilinçten daha önemli olduğunu ve alçakgönüllülüğün yurtsever ya da yurt düşmanı naralardan daha iyi olduğunu anlamaya başlayacaksın.

Bir ereğe varmak için her türlü aracın, aşağılık ve alçaklıkların, çirkin yöntemlerin bile geçerli olduğunu sanıyorsun. Yanılıyorsun: Amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. Bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır. Hiçbir büyük ereğe kötü ve aşağılık yöntemle varılmaz. Yaptığın her toplumsal devrim bunun doğruluğunu gösterdi. Ereğe giden yolun kötülüğü, iğrençliği ya da insancıllıktan uzak oluşu seni de seni de kötü ya da insanlıkdışı yapmakta ve böylece ereğe varmanı da olanaksız kılmaktadır.

TIK

WİLHELM REİCH - DİNLE KÜÇÜK ADAM


16 Ekim 2018

İnsanın Anlam Arayışı - Viktor Emil Frankl

Adam rüya görür. (çok ünlü bir besteci) Rüyasında bir ses ona bir şey istemesini söyler. Aylardan Şubat 1945. Adam bu işkencenin ne zaman biteceğini, ne zaman huzura kavuşacağını sorar. O ses ona ’30 Mart’ diye cevap verir. Adam ümitlenir ama 30 Mart yaklaşıp durumda bir değişiklik olmadığını görünce hastalanır ve ölür. Öldüğü gün 30 Mart’tır. Ölüm nedeni tifüstür. Aslında umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesinin öldürücü bir etkisi olduğu açıktır. Adamın ölüm nedeni ağır bir hayal kırıklığıdır. Geleceğe olan inancı ve yaşama isteği felce uğramış ve bedeni hastalığa yenik düşmüştü. Böylece rüyasındaki ses haklı çıkmıştı.

"Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.

Geçmişteki hiçbir şey tekrar erişilemeyecek derecede kaybedilmez, tersine, her şey geri dönülmez bir şekilde saklanır.

Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok ötesine geçer. Sevgi, en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini o kadar çok gerçekleştirir.

Logoterapiye göre bu yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfederiz:

1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak;
2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek;
3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek. 

Bunlardan ilki yani başarı yolu oldukça açıktır. İkinci ve üçüncü ise, biraz daha ayrıntı gerektirir.

Beni kalbine mühürle; sevgi, ölüm kadar güçlüdür.

Bir insanın elinden her şeyini alabilirsiniz bir şeyini hariç; belli tutumlar karşısında kendi tutumunu belirleme özgürlüğünü.

28 Şubat 2018

Yaşar Kemal 'Sevinç, Sevgi, Coşku '

Sevinç, Sevgi, Coşku
Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince… Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden… Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık… Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana… Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine… İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini… Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur. 



25 Şubat 2018

Falih Rıfkı Atay - Atatürk ve Orman Sevgisi

Ormansız yurt topraklarından üzüntü duyan Atatürk, yeşile hayran bir kişiydi.
İşte, Atatürk ve Orman Sevgisi’ne yönelik bir yazı…

Atatürk tabiatı ve ağacı çok severdi. Ankara'daki Orman Çiftliğini boz topraktan ormanlık haline soktu. Ağaçların dikilişini, tutuşunu, büyüyüşünü adım adım kollardı. Akköprü tarafından çiftliğe giden yolun etrafındaki boş topraklar meyvelik olmuştu. Bir gün bu meyvelikten geçerken birdenbire şoförüne:

— Dur dedi.
Arabadan inerek orada bulunanlara:

— Burada bir iğde ağacı vardı, ne oldu? diye sordu. Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Atatürk'ün biraz önceki neşesi kalmamıştı. Çünkü Çiftlik'in ilk çorak günlerinin yeşilliği sökülüp atılmıştı. Yol boyunca hep iğde ağacını aradı.

— İğde, yaşlanmış ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşıyordu. Baharda güzel kokular veriyordu, diye sızlandı. Atatürk, İstanbul'daki büyük ağaçtan gördükçe:

— Bunlar da güzel ama ben yapraklarının ve dallarının her yıl ne kadar büyüdüğünü gördüğüm ağaçlarımı seviyorum, derdi. Vatanı yeşil ve bayındır görmek için çok çalıştı. Yalova'yı, Florya'yı o değerlendirmişti. Bursa'yı bir kaplıca şehri yapmak için uğraşıp durmuştu. Planlı Ankara onun fikri idi.

Çankaya'daki bahçesini yapan memur şu fıkrayı anlatmıştı.

Bahçeyi dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağaç Atatürk'ün geçeceği yolu kapıyordu. Ağacın bir yanı havuz, bir yanı dik bir yokuştu. Atatürk ağaca yaslanarak güçlükle karşı tarafa geçti. Atıldım,

— Emrederseniz hemen keseyim, efendim, dedim.
Yüzüme baktı:

— Sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin? dedi.

Falih Rıfkı Atay
(Babamız Atatürk)


01 Ocak 2018

Leo Buscaglia - Sevgi için doğmak

BİR SEVGİ EYLEMİYLE HARCANMAMIŞ BİR GÜN, KAYBEDİLMİŞ BİR GÜNDÜR
Sevmek için o kadar fırsatımız olmasına karşın dünyada o kadar az sevgi vardır ki. İnsanlar yalnız ağlamakta, yalnız ölmekteler. Çocuklara kötü muamele edilmekte, yaşlılar son günlerini sevecenlik ve sevgiden uzak geçirmektedirler. Sevgi gösterisine bu kadar çok ihtiyaç olan bir dünyada,yaşamımızdaki insanlara sadece sıcak bir kucaklama yada uzatılan bir elden daha karmaşık olmayan bir hareketle yardım edecek büyük bir gücümüz olduğunu,anlamak çok önemlidir. Avila'li Teresa şöyle yalvarmaktadır: "Pek çok sevgi eylemine alıştırın kendinizi, çünkü bunlar ruhu tutuşturur ve eritir." Dünyayı daha iyi, daha sevgi dolu bir yer yapmak için neler yaptığımızı düşünmek için en uygun zaman günün sonudur. Geceler boyunca aklımıza hiç bir şey gelmiyorsa dünyayı daha iyiye doğru nasıl değiştirebileceğimizi düşünmek için de uygun bir zamandır bu. Öyle çok büyük boyutlu şeyler yapmamıza gerek yoktur; var olan basit şeyler üzerinde bir şeyler yapmak da yeterlidir: Etmediğimiz bir telefon,yazmayı ertelediğimiz o not, takdir etmediğimiz o iyilik. İş sevgiyi vermeye gelince fırsatlar sonsuzdur ve bunu hepimiz yapabiliriz.  
 
SEVGİ ANLAYIŞLA YAŞAR 
 Anlayış karşıdakinin görüşünü anlamaktır. Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran kuralı,anlayışın bir örneğidir. Bu, kişisel ilişkilerimizi güçlendirmeye yarayan çok kuvvetli bir insan huyudur.Anlayış, başkalarının görüşünü kabul etmemiz gerektiği demek değildir. Sadece onu anlamaya çalışmaya hazır olduğumuz demektir. Herkesin, bizimkilere uymayan,kendileri için geçerli olan kendi deneyimleri olduğunu kabul etmedikçe, bunu yapamayız. Herkesin dünyayı bizim gibi görmesini bekleyemeyiz. Gerçek anlayış,ancak kendi dışımıza çıkabildiğimiz ve nesnelerin öteki insanlara nasıl göründüğünü anlamaya çalıştığımız zaman gelecektir.  Pek çok kere ilk görüşte kolaylıkla umursanmayacak ve unutulacak insanlara rastlamışımdır. Ancak, onlar hakkında daha çok bilgi edinmek için zaman ayırdığımda hemen hemen her zaman onların davranışlarını kabul edebilir >bulmuşumdur. Bu da bana olumsuz önyargılarımın çoğu zaman ne kadar yanlış olabileceğini öğretmiştir.Anlayış bir huy haline dönünce, artık o anın tutkusunun esiri değilizdir ve sevme yeteneğimiz sınırsıza ulaşacaktır.  
 
GÜÇLÜKLERİ SEVGİYLE YENMEK 
Karşılaştığımız güçlükler eylem gerektirir. Sevgi eylemi çözüm getirir. Sevgimizin gücü, sorunlarla ve düş kırıklıklarıyla nasıl başa çıktığımızda kendini gösterir. Yaşamımızda her şey güzelce akıp giderken hoş ve olumlu olmak kolaydır. Ama yaşamın akışı değişip de geçici olarak bizi güçsüz bırakırsa, o zaman gerçek gücümüz ortaya çıkar. Sevgi bize "Neden ben?" diyerek zaman kaybetmemeyi,onun yerine, "Şimdi ne yapmalı?" demeyi öğretir.Birinci soru gereksiz ve anlamsız bir çatışmaya götürür, ama ikincisi kendine acımanın ve anlamsız suçlamanın yükünü taşımayan bir eylemi akla getirir.Eğer sevgi varsa, güçlükler bozulan ilişkilerin nedeni değildir. Aslında bu durum bizim değişip ayakta kalmamızı sağlar.

22 Ekim 2017

Ortega y Gasset - Sevgi Üstüne 'Sevgide Seçmenin Payı'


1

Bireyselliğimizin   temel   çekirdeğini    fikirlerimiz    ve    yaşantılarımız   oluşturmaz;   bu   bireysellik,  yaratılışımız  üzerine  değil,  daha  ince,  daha  uçucu  ve  bütün  bunlardan  bağımsız  bir  şey  üzerine  kurulmuştur. Bizler,  her  şeyden  çok,  içsel  bir  seçmeler  ve  itmeler dizgesinden oluşmuşuzdur. Her birimiz, dizgesini içinde taşır; bu dizge az ya da çok ölçüde, hemen yanımızdaki kişinin dizgesine benzer; her zaman tetikte ve hazırdır; hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeylerden oluşan bir piller dizini gibi, bizi bir şeyden yana  ya  da  bir  şeye  karşı  harekete  geçirmeyi  bekler.  Bir  benimseme  ve  yadsıma düzeneği  olan  yürek,  kişiliğimizin  temelidir.  Bir  durumu  bütünüyle  tanımadan,  belli  bir  yönde,   belli   değerlere   doğru   çekilmekte   olduğumuzu   görürüz.   Bundan   dolayı, yeğlediğimiz  değerlerin  öne  çıktığı  durumlarda  olağanüstü  bilgeleşir,  duyarlıklarımıza yabancı  olan  değişik  eşit  ya  da  üstün  değerlerin  öne  çıktığı  durumlarda  da  görmez  oluruz.
 
Büyük  bir  düşünürler  topluluğunun  bugün  candan  desteklediği  bu  fikre,  başka  hiçbir  yerde rastlamadığım ikinci bir fikir eklemek istiyorum.
 
  Başka  bir  insanla  birlikte  yaşarken,  en  çok  ilgimizi  çeken  şeyin  onun  inandığı  değerler dizisi,  yeğlediği şeyler  olmasında  anlaşılmayacak  bir  şey  yoktur  çünkü,  o  insanın varlığının  kökeninde  ve  kişiliğinin  kaynağında  bunlar  yatar.  Benzer  biçimde,  bir  çağıanlamaya  çalışan  tarihçi  de,  her  şeyden  önce  o  dönemde  yaşayan  insanların  ağır basan değerlerinin bir listesini çıkarmaya çalışır.
 
  Yoksa  o  çağın  belgelerinin  tarihçiye  açıkladığı  gerçekler  ve  bildiriler,  ölü  birer  mektup,  birer  bilmece,  birer  sessiz  oyun  olup  çıkar;  derinlerine  inemediğimiz,  o  kişinin  gizli  ben'inde  ne  gibi  değerlere  hizmet  ettiğini  yakalayamadığımız  zaman,  başkalarının  söz  ve davranışları da tıpkı böyledir. Bu ben, yüreğin oluşturduğu bu çekirdek, aslında büyük ölçüde   onu   içinde   taşıyan  daha   doğrusu   onunla   birlikte   doğmuş   olan-   bizden,   kendimizden   bile   saklanmıştır.   Bu   çekirdek,   yeraltının   yarı   karanlığında,   kişiliğin mahzeninde  iş  görür;  onu  algılayabilmek,  ayaklarımızı  bastığımız  toprak  parçasınıgörmek  ölçüsünde  güçtür.  Gözbebeği  de  kendisini  görmez. Üstelik,  yaşamlarımızın büyük  kesimi  kendi  çıkarımız  için  oynadığımız  iyi  niyetli  bir  güldürüden  oluşur.  Bize  ait  olmayan  davranışlar  edinir,  üstelik  bunları,  başkalarını  kandırmak  için  değil,  kendi  gözümüzde  kendimizi  yüceltmek  için,  tüm  içtenliğimizle  oynarız.  Kendimizi  oynayan  bizler, toplumsal çevrenin ya da istemimizin organizmamız üzerinde yarattığı ve gerçek yaşamlarımızın şimdilik  yerine  geçen  yapay  etkilerin  dürtüsüyle  konuşur  ve  davranırız. Okur bir an durup da kendini çözümlemeye girişirse, "kendi" fikri ve duygularının büyük bir   kesiminin   kendisine   ait   olmadığını,   bunların   kişisel   ben'inden   kendiliğinden doğmadığını,  tersine  yoldaki  tozun  gelip  yolcunun  üstüne  konması  gibi,  toplumsal  çevreden  gelerek  onun  içindeki  en  derin  koyakta  birikmiş  başıboş  fikirler  ve  duygular  yığını olduğunu şaşkınlıkla -belki de korkuyla- keşfedecektir.
 
  Öyleyse edimler ve sözler, bir konuşucunun içindeki en derin gizleri çözmeye giden en iyi ipuçları değildir. Bunların ikisi de hem denetlenerek değiştirilebilecek hem de taklitle edinilebilecek şeylerdir.  Suç  işleyerek  bir  servet  biriktiren  hırsız,  bir  gün  bir  insanse-verlik ediminde bulunabilir ama gene de hırsız olmaktan kurtulamaz. Sözleri ve edimleri çözümlemek yerine, önemsizmiş gibi görünen şu şeylere bakmak daha yararlıdır: el kol hareketleri,   yüzdeki   anlatım.   Önceden   düşünülüp   hazırlanmadıkları   için   bunlar,   derinlerde yatan gizleri ele verir, genellikle tam bir doğrulukla yansıtırlar.
 
  Yaşamda  öyle  durumlar,  öyle  anlar  vardır  ki  insan  hiç  farkında  olmadan  kişiliğinin özünü,  gerçek  yaradılışını  büyük  ölçüde  ortaya  koyar.  Bu  durumlardan  biri  de  sevgidir.  Sevgililerini  seçişleriyle  erkekler  de,  kadınlar  da  temel  yaradılışlarını  ortaya  koyarlar.  Yeğlediğimiz insan tipi, kendi yüreğimizin çizgilerini taşıyan kişidir.
 
  Sevgi,   varlığımızın   en   derinlerinden   doğan   bir   tepidir;   yaşamın   görünür   yüzeyine   çıkarken, deniz kabuklarından ve yosunlardan oluşan bir alüvyonu da kendisiyle birlikte derinlerden   sürükleyip   getirir.   Yetenekli   bir   doğa   bilimci   ayırıp   sınıflandırarak   bu   malzemelerin sökülüp getirildiği okyanus tabanını kurarak yeniden oluşturabilir.
 
  Birisi  çıkıp, çoğu  zaman  üstün  kişilik  yapısında  saydığımız  bir  kadının  hevesini  düşük düzeyli,  aptal  bir  adama  yönelttiğini  söyleyerek  çürütmek  isteyebilir  bu  görüşü.  Ama  bana  öyle  geliyor  ki  böyle  bir  yargıda  bulunanlar,  hemen  her  seferinde  bir  görsel yanılsamanın  kurbanı  olmaktadırlar;  yargılarını  çok  uzaktan  bakarak  vermektedirler;  oysa  sevgi  son  derece  narin  iplerden  örülmüş  çok  ince  bir  ağ  olduğundan,  ancak  çok  yakından  gözlenebilir.  Pek  çok  durumda,  sevgi  yalnızca  dışa  yansıyan  bir  hevestir:  gerçekteyse yoktur. Gerçek sevgi de, yalancı sevgi de -uzaktan bakıldığında-kendilerini aynı  edimlerle  belli  eder.  Ama  biz,  böyle  bir  hevesin  gerçek  olduğu  bir  durumla  karşıkarşıya  olduğumuzu  varsayalım:  Ne  düşünmemiz  gerekir?  Şu  iki  şeyden  birini:  Ya  o  adam  sandığımız  ölçüde  kötü  birisi  değildir;  ya  da  kadın,  aslında,  sandığımız  kertede  seçkin bir kişilikte değildir.
 
  Söyleşilerde  ve  üniversitede  verdiğim  derslerde  ("kişilik"  dediğimiz şeyin  anlamını belirlemek gerektiği zamanlarda) bu yoldaki inancımı gene gene ortaya koydum; hemen her  seferinde  de  bunun,  birdenbire  doğuveren  bir  karşı çıkma  tepkisi  ve  dirençle  karşılaştığını  gördüm.  Fikrin  kendisinde  sanki  insanları kızdıran  ya  da  yakıcı  bir  şey varmış  gibi  -  genel  bir  tez  olarak,  seçtiğimiz  sevgililerin,  gizli  varlıklarımızın  belirtisi  olduğunu  söyleyerek  neden  övmüş  olmayalım  kendimizi?  -  İşte  kendiliğinden,  hemen  doğuveren  bu  direnç,  bu  fikrin  doğruluğunu  onaylamakla  aynı  anlama  geliyor.  Birey,  kapatamadığı bir açıktan dolayı, kendini apansız, herkesin gözü önünde yakalanıvermişgibi  hissediyor.  Kişiliğimizin,  ihmal  yüzünden  ele  verdiğimiz  bir  yanından  dolayı  başka birisi    bizi    yargılamaya    kalktığında    hep    canımız    sıkılır. İnsanlar    bizi    habersiz    yakalamışlardır;  bu  da  bizi  rahatsız  eder.  Aslında  istediğimiz,  yargılanmadan  önce  uyarılmak ve fotoğraf çektiriyormuş gibi, kendi istemimizle denetim altına alabileceğimiz bir  duruma  girerek  poz  vermektir.  ("Anlık"  olandan  dehşete  kapılma.)  Elbette,  insan  yüreğini  araştıran kişinin  görüş açısından  bakıldığında  en  ilginç  serüven,  insanın başka birisinin içine en beklemedik yerden sızması ve onu in flagranti yakalamasıdır.
 
  İnsan    istemi,    kendiliğindenliğin    yerine    tümüyle    geçebilseydi,    kişiliğinin    gölgeli    derinliklerine  dalmak  için  hiçbir  neden  kalmazdı.  Ne  var  ki  istem,  kendiliğindenliğin taşıdığı canlılığı her seferinde ancak birkaç dakika için engelleyebilir. Bütün bir yaşamın akışı  içinde,  istemin,  kişiliğin  işine  karışma  oranı  hemen  hemen  sıfırdır.  Varlığımız, yalancılığı   istem   yoluyla   ancak   bir   ölçüde   hoşgörebilir:   Bu   ölçü   içinde   istemin,   yalancılaştırmaktan  çok  bizi  tamamladığı  ve  mükemmelleştirdiği  söylenebilir.  Bunlar,  zihnin  -zekânın  ve  istemin-  bizi  ilk  oluşturan  toprağa  uyguladığı  son  düzeltmelerdir.  Tinsel  gücün  böylesi  bir  kutsallıkla  işe  karışması,  dilerim  tüm  görkemiyle  uzun  süre  yaşar. Ne var ki, insanın bu konuda kapıldığı yanılsamayı düzeltmesi ve bu olağanüstü etkinin  belli  bir  sınırı aşabileceğine  inanmaktan  kurtulması  gerekir.  Bu  sınırın  ötesinde,  gerçek  yalancılaştırmalar  başlar.  Gerçek  şudur  :  Tüm  yaşamı  boyunca  içgüdüsel  eğilimlerine  ters  giden  insan,  sonuçta  yalancılığa  doğru  bir  eğilim  geliştirir.  Ayrıca gerçek bir içtenlikle yalancı ya da doğuştan sahte olan insanlar da vardır.
 
  Günümüzde ruhbilim,  insan  düzeneklerinin  derinlerine  sızdıkça,  istemin  ve  genelde  zihnin rolünün yaratıcı olmaktan çok, salt düzeltici olduğu açık seçik bir kez daha ortaya çıkışıyor.  Bilinçaltından  hayvanca  doğan şu  ya  da  bu  istem  dışı  tepiyi,  istem  yaratmaz,  tersine  saptırır;  öyleyse  istemin  araya  girmesi,  olumsuz  bir  etki  yapıyor.  Bize  bazen  bunun  tersi  doğruymuş  gibi  geliyorsa,  nedeni  şudur:  Eğilimlerimizin,  iştahlarımızın, isteklerimizin  karma karışık  etkileşimleri  içinde  bunlardan  birinin  öbürü  üzerinde  etki  yaratması sürekli görülen bir şeydir. İstem, bu etkiyi saptırdığında, takıntıya uğramış olan eğilimin   rahatça   akmasına,   bütünüyle   ortaya   dökülmesine   olanak   sağlamış   olur.   "İstememiz"  etkin  bir  güç  yaratmış  gibi  görünür;  oysa  yaptığı şey  yalnızca,  zaten  var  olan bir tepiyi engelleyen kapıları açmak olmuştur.
 
 Yenidendoğuş'tan  bugüne  en  büyük  yanlışımız  -Descartes'la  birlikte-  yaşamımızın, varlığımızın, bilincimizin açıkça gördüğümüz ve istemimizin dayandığı o küçük kesimini, yönettiğine  inanmaktır. İnsanın  usçu  ve  özgür  olduğunu  söylemek,  bence  neredeyse  yanlış sayılabilecek bir önermeyi dile getirmektir. Aslında usumuz da, özgürlüğümüz de vardır elbette; ama bu güçlerin ikisi de, varlığımızı saran ince bir zar oluşturur; bu zarın içindekiler  ne  ussaldır  ne  de  özgür.  Usu  oluşturan  fikirler,  bilincimizin  altında  bir  yere  yerleştirilmiş  uçsuz  bucaksız,  karanlık  bir  kaynaktan  hazır  olarak  gelir.  Benzer  biçimde  istekler    de,    gölgeli,    gizemli    kulislerden,    kostümleri    içinde    dupduru    zihnimizin    oluşturduğu sahneye çıkıp ezberledikleri dizeleri okuyan oyuncular gibi dolaşırlar.  
 
  Tiyatroyu, ışıklı  sahnesinde  oynanan  oyunla  karıştırmak  nasıl  yanlış  olursa,  insanın  da  yaşamını,  bilincinin,  ruhunun  içinden  yönettiğini  savunmak  bence  aynı  ölçüde  yanlışolur. Gerçek şudur: İstemimizin yapay olarak işe karışması dışında, bilincimize boşalan ve  içimizdeki  gizli  kaynaktan,  aslında  bizi  belirleyen  görünmez  derinliklerden  doğan usdışı bir yaşam sürdürürüz. Yukarıda sayılan nedenlerden dolayıruhbilimci, bir dalgıca dönüşmeli  ve  insanların  söylediklerinin,  edimlerinin  ve  düşüncelerinin  derinliklerine  dalmalıdır; çünkü bunlar derin suları gözlerden saklayan yüzeysel görünüşlerdir. Önemli olan şeyler,  görünenlerin  ardında  yatar.  Seyirci  için,  Hamlet'in,  nevrastenisini  kurmaca  bir  bahçede  sürükleyip  dolaşışını  seyretmek  yeterlidir.  Oysa  ruhbilimci  onun  sahneden  çıkmasını  bekler;  perdenin  ve  sahne  süslerinin  oluşturduğu  yarı  karanlıkta  Hamlet'i  oynayan oyuncu'nun kim olduğunu bilmek ister.
 
 Öyleyse  ruh bilimcinin,  bireyin  gizli  yanına  sızabileceği  gizli  kapılar ve çatlaklar araması doğaldır.  Sevgi  de  işte  bu  gizli  kapılardan  biridir.  Öylesine  seçkin  görünmeye  çalışan, bizi  aldatmaya  çalışan  hanımefendi  boşuna  uğraşmaktadır.  Biz  bir  zamanlar  onun  bilmem  kimi  sevdiğini  görmüşüzdür.  Bilmem  kim  de  aptalın,  kaba  adamın  biridir;  düşündüğü yalnızca kravatının düzgün durması ve Rolls-Royce'unun cilasıdır...

José Ortega y Gasset - Sevgi Üstüne

01 Eylül 2017

Sofokles "Bir kelime bizi hayatın tüm acılarından ve ağırlığından kurtarır. O kelime sevgidir."


Sevdiklerimizle Birlikte İyi Bayramlar.


🌼

Vücudum köle olsa da düşüncelerim özgürdür.

Bir kelime bizi hayatın tüm acılarından ve ağırlığından kurtarır. O kelime sevgidir.

Korku içinde olana, her şey hışırdar.

Bilerek yaşarsan, hiçbir şeyden öyle fazla tat alamazsın.

Başkasına yararı dokunan insan en kusursuz insandır.

Korkuya yer vermeyen bir devlette, kanunlar hiçbir zaman gerekli saygıyı görmezler.

Azla yetinmek bütün bilgeliklerin hocasıdır ve bizim için en güzel düşünceleri yaratır. 

 

20 Haziran 2017

Mevlana’nın İnsan Sevgisi

Mevlana’nın insan sevgisi tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Aynı zamanda Mevlana’nın insanlara duyduğu saygı da tarif edilemeyecek kadar derindi: Ayırmadan herkese saygı ve sevgi… Başkaları da bu nezakete karşılık verirler, ona saygı göstermeye uğraşırlardı. Mesela bir topluluğa girdiği zaman kendisine saygı duyarak ayağa kalkarlardı. Mevlana bunu istemezdi. Hele de kendisi için birini oturduğu yerden kaldırdıkları zaman bu hale çok üzülürdü. Mevlana’nın insan sevgisi ne güzel bir örnek:
Mevlana bir gün hamama gitmişti. Soyunup hazırlandı, yıkanma yerine girdi. Girdi, ama girmesiyle çıkması da bir oldu. Tekrar giyindi ve gitmeye hazırlandı.
Sebebini sordular.
Dedi ki:
“Soyunup hamama girmiştim. Tellak beni görünce, bana yer açmak için bir şahsı havuzun başından uzaklaştırdı. Benim yüzümden rahatsız edilen o kişiye karşı utancımdan o kadar terledim ki dayanamayıp dışarı çıktım!”

Ortega y Gasset - Sevgi Üstüne "Sevginin Özellikleri"


 İşe "aşk ilişkileri"nden değil de sevgiden söz ederek başlayalım. "Aşk ilişkileri" erkeklerle kadınlar arasında geçen oldukça rastlantısal öykülerdir. Bu ilişkilere katılan sayısız etken, ilişkinin gelişmesini öylesine karmaşıklaştırır, öylesine arap saçına çevirir ki "aşk ilişkileri"nin çoğuna gerçek anlamda sevgi dışında her şey karışır. "Aşk ilişkileri"ni, bu ilişkilerin bin bir renkli aldatıcı mantığını ruhbilimsel çözümlemeden geçirmek çok ilginç olacaktır; ama gerçek sevginin ne olduğunu belirlemeden yola koyulursak pek bir yere varamayız. Bundan başka, sevgi incelemesini yalnızca erkeklerle kadınların birbirleri için geliştirdikleri duygulara indirgemek, konuyu daraltmak olur; kaldı ki Dante, güneşle öteki gezegenleri sevginin yönettiğine inanıyordu. Bu astronomik boyutlara çıkmadan, sevgi olgusunu kendi içinde taşıdığı çeşitli yönlerden ele alalım. Bizler erkek olarak kadını, kadın olarak da erkeği sevmekle kalmayız; sanatı ve bilimi de severiz; anne çocuğunu sever; dindar kişi Tanrı'yı sever. Sevgi nesnelerinin sonsuz çeşitliliği ve birbirinden uzaklığı, sevgiyi oluşturan belli özellik ve nitelikleri düşünürken uyanık olmaya götürmelidir bizi; bunlar sevginin kendisinden değil de, sevilebilecek değişik nesnelerden gelen özellikler ve nitelikler olabilir. 
 
Yıllardır aşk ilişkileri üzerine çok fazla, sevgi üzerineyse çok az şey söylenegelmiştir. O görkemli Yunan çağından bu yana, her çağ kendine göre yüce bir duygu kuramı geliştirmiş olsa da, son iki yüzyıldır ortada böyle bir kuram yoktur. Eski dünya Platon'un dünyasına, bunun sonucu olarak da Stoacılar'ın öğretilerine göre belirlenmişti. Ortaçağ'da St. Thomas'la Araplar'ın öğretileri benimsendi; XVII. yy'da da Descartes'la Spinoza'nın tutku öğretileri büyük bir heyecanla incelendi.
 
 Geçmişteki büyük düşünürlerin hiçbiri bu konuda kendi kuramını geliştirmeden edemedi. Gene de bizler, duyguları yüce bir biçemle dizgeleştirmeyi başaran ustalar olamadık hiçbir zaman. Ancak son zamanlarda Pfänder ve Scheler'in yapıtlarıyla bu sorun yeniden gündeme geldi. Arada geçen süredeyse, iç benliğimiz gittikçe karmaşıklaştı, algılarımız daha bir bilendi. Duygularla ilgili eski kuramları bugün kendimize uygulamanın yetersiz kalacağı ortadadır. St. Thomas'ın, Yunan geleneğini özetleyerek bize aktardığı sevgi fikri açıkça yanlıştır. Ona göre sevgiyle nefret, arzunun, iştahın ya da şehvetin iki değişik biçimidir. Sevgi, iyi olduğu sürece iyi bir şeye karşı duyulan arzudur -concupiscibile circa bonum; olumsuz bir arzu olan nefretse, kötülüğün yadsınmasıdır- concupiscibüe circa malu. XVIII. yy'a dek ruhbilimin başına dert olan iştahlarla ya da arzularla duygular arasındaki o kargaşa böylece açıklanmış olur; aynı kargaşaya, bu kez estetik alanına aktarılmış olarak Rönesans'ta rastlıyoruz. Nitekim Muhteşem Lorenzo, "L'amore è un appetito di bellezza" diyor. Oysa sevginin özünü oluşturan şeyin elimizden kayıp gitmesini önlemek için yapılması gereken en önemli ayrımlardan biri budur. Özel yaşamlarımızda, sevgi ölçüsünde bereketli başka bir duygu yoktur; sevgi giderek doğurganlığın simgesi bile olur. Çünkü kişinin sevgisinden pek çok şey doğar: arzu, düşünce, istem, eylem. Bununla birlikte, bir tohumdan çıkan ürünler gibi, sevgiden doğan bu şeylerin hepsi sevgi değildirler ama onun varlığını öngörürler. Elbette sevdiğimiz şeyi şu ya da bu biçimde isteriz de; öte yandan sevmediğimiz pek çok şeyi, bizi duygusal bakımdan hiç ilgilendirmeyen şeyleri de isteriz. İyi bir şarabı arzulamak onu sevmek anlamına gelmez; bir esrar tutkunu da, zararlı etkileri yüzünden nefret eder ama gene de arzular esrarı. Bununla birlikte, sevgiyle arzu arasında bir ayrım gözetmek için daha sağlam ve daha ince bir neden vardır. Bir şeyi arzu etmek, kuşkusuz o şeye sahip olmaya doğru ilerlemek demektir ("sahip olmak" burada bizim bir parçamız olmasını istemek anlamındadır). Bu nedenle arzu, doyurulur doyurulmaz söner, doyumla birlikte sona erer. Oysa sevgi sonsuza dek doyumsuz kalır. Arzunun edilgen bir özelliği vardır; bir şeyi arzu ettiğimde, aslında arzu ettiğim şey o nesnenin bana gelmesidir. concupiscibile circa bonum: iyinin olanın çekim gücü; iyinin çekiciliği (Ç.N.) concupiscibile circa malum: kötünün çekim gücü; kötünün çekiciliği (Ç.N.)  "L'amore e un appetito di bellezza.": "Sevgi güzele duyulan iştahtır."
 
 Yerçekiminin merkezi olarak ben, her şeyin benim önüme düşmesini beklerim. İleride göreceğimiz gibi sevgi, arzunun tam tersidir, çünkü baştan sona etkinliktir. Sevgide, nesnenin bana gelmesi yerine, ben nesneye giderim ve onun bir parçası olurum. Sevgi eyleminde iki kişi kendilerinin dışına çıkarlar. Belki de doğanın insana, kendisinin dışına çıkıp başka bir nesneye yönelme olanağını tanıdığı en yüce etkinliktir sevgi. O bana doğru gelmez, ben ona doğru çekilirim. Sevgi üzerine derinliğine düşünen ve belki de gelmiş geçmiş en büyük erotik yaratılışlardan birine sahip olan St. Augustine, sevgiyi bir arzu ya da bir iştah olarak yorumlayan görüşü aşmayı zaman zaman başarır. Böylece, lirik bir anlatımla: Amor meus, pondus meum: illo feror, quocumque feror. "Sevgim benim ağırlık merkezimdir; o nereye giderse, ben de oraya giderim,"der. Sevgi, sevilen şeye doğru bir çekilmedir. Spinoza bu yanlışı düzeltmeye çalıştı; iştahları bir yana bırakarak sevgiden doğan âşıkane duyguların coşkusal bir temeli olduğunu söyledi; ona göre sevgi, mutlulukla o mutluluğu yaratan nedenin birleşmesinden doğuyordu; bunun tersine, nefret de üzüntüden ve o üzüntünün kaynağını bilmekten doğuyordu. Bir şeyi ya da birini sevmek, yalnızca mutlu olmak, aynı zamanda mutluluğumuzun o şey ya da kişiden geldiğini bilmek demekti. Burada da gene sevginin, getirebileceği olası sonuçlarla karıştırıldığını görüyoruz. Sevenin, sevgilisinde mutluluk bulduğundan kim kuşku duyabilir? Oysa sevginin bazen çok acıklı, ölüm kadar acıklı -yüce ve ölümcül bir işkence- olduğu da kuşku götürmez. Dahası var: Gerçek sevgi, kendini bir bakıma çekebildiği acılar ve ıstıraplarla belli eder; en iyi bunlarla ölçülür ve hesaplanır. Seven kadın, ilgi görmemektense, sevgilisinin kendisine çektireceği acıları yeğler. Portekizli rahibe Mariana Alcoforado'nun, vefasız sevgilisine yazdığı mektuplarda şöyle tümcelere rastlarız: "Bana yaşattığın mutsuzluklar için yüreğimin derinliklerinden teşekkür ediyorum sana; seni tanımadan önce yaşadığım sakin günlerden nefret ediyorum. "Tüm dertlerimin çözümünün nerede yattığını açıkça biliyorum. Seni sevmekten vazgeçtiğim an bu dertlerin hepsinden kurtulurum. Ama çözüm mü bu! Hayır, seni unutmaktansa acı çekerim, daha iyi. Ah! Acaba elimde mi bu benim? Bir anlığına bile seni sevmemeyi istemekle suçlayamam kendimi; eninde sonunda sen, acınmayı benden daha çok hak ediyorsun, çünkü Fransız sevgililerinin sana bağışladıkları tüm o boş zevkleri tatmaktansa, benim çektiklerimi çekmek çok daha iyidir." İlk mektup şöyle bitiyor: "Hoşça kal; beni hep sev ve bana daha büyük ıstıraplar çektir." İki yüzyıl sonra da, Mademoiselle de Lespinasse şöyle diyor: "Seni, insanın sevmesi gerektiği gibi seviyorum: umarsızca."
 
 Spinoza'nınki dikkatli bir gözlem değildir: Sevgi, mutluluk değildir. Vatanını seven kişi, onun uğrunda ölebilir; bir aziz de sevgisinden ötürü canını verebilir. Bunun tersi de doğrudur; kendi kendisinden zevk üreten, nefret ettiği kişiye verdiği zarardan kendinden geçercesine coşku duyan bir nefret türü vardır. Bu ünlü tanımlar bize yetmediğine göre, sevgi edimini, bir böcekbilgininin kırda yakaladığı böceği sınıflandırması gibi tanımlamaya çalışmak belki daha iyi olacaktır. Umarım ki okurlarım, şimdiye dek bir şeyi ya da bir kişiyi sevmişlerdir ya da sevmektedirler de duygularını o kırılgan kanatlarından yakalayıp iç gözlemlerinin önünde dikkatle, sarsmadan tutabilirler. Hem balı, hem de zehiri tanıyan bu titrek arının en genel ve en soyut özelliklerini sıralamaya çalışacağım. Böylece okur, burada vereceğim çözümlemenin, kendi içinde bulduğu duygularla çakışıp çakışmadığına karar verebilir. İncelendiğinde sevgi gerçekten de arzuya benzer, çünkü bir kişi olsun, bir şey olsun, sevgi nesnesi onu heyecanlandırır. Ruh huzursuzlaşır; nesnenin yarattığı uyarıyla bir noktasından ince bir biçimde zedelenir. Öyleyse bu tür uyaranın merkezcil bir yönü vardır: Nesneden bize doğru gelir. Ne var ki sevgi edimi bu heyecanın, daha doğrusu bu uyarının gelmesinden çok sonra başlar. Sevgi, nesnenin gönderdiği delici okların açtığı yaralardan dışarıya fışkırarak nesneye doğru etkin bir biçimde akmaya başlar; bundan sonra da her türlü uyarının ve arzunun ters yönünde hareket eder. Sevenden sevgiliye benden ötekine- doğru merkezkaç yönde ilerler. Kendimizi ruhsal bir devinim içinde, bir nesneye doğru yönelmiş ve hiç durmadan iç benliğimizden başka birine doğru akar durumda bulmamız, sevginin ve nefretin temel özelliğidir. Bunların birbirinden ne bakımdan ayrı olduğunu biraz sonra göreceğiz. Ruhsal olarak sevgiliye doğru çekilmek, yakınlaşma ve onu dıştan tanıma sorunu değildir yalnızca. Bu dış edimlerin hepsi, sonuç olarak elbette sevgiden doğarak gelişir; ne var ki sevginin tanımında bunlar bizi ilgilendirmediğinden, şimdi girişeceğimiz işte hepsini bütünüyle bir yana bırakarak unutmak gerekecektir. Söyleyeceğim her şey, bir süreç olarak ruhsal içsellik taşıyan sevgi edimiyle ilgili olacaktır. 
 
 Sevdiğiniz Tanrı'ya, bedeninizin uzantısı olan bacaklarınızla yürüyerek ulaşamazsınız; gene de O'nu sevmek, O'na doğru gitmek demektir. Sevdiğimizde, içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terkederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz. Sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir. Düşünce ya da istem edimleri, dikkat etmişsinizdir, anlıktır. Bu edimlere hazırlanmakta biraz yavaş davranabiliriz, ama uygulaması uzun sürmez; göz açıp kapayıncaya dek olup bitiverir; çok yüksek hızda tamamlanan edimlerdir bunlar. Bir bildiri tümcesini anlarsam, anında, birdenbire anlarım. Oysa sevgi, zaman içine yayılır; insan, bir mıknatıstan çıkan kıvılcımlar gibi yanıp sönen ani anlar ya da kopuk kopuk zamanlar dizisi içinde sevmez; sevgiliyi sürekli olarak sever. Bu da, çözümlemekte olduğumuz duygunun yeni bir yanını ortaya çıkarır: Sevgi bir akıştır; ruhsal maddeden oluşan bir ırmaktır; kaynak suyu gibi hiç durmadan akan bir sıvıdır. Şimdi anlatmaya çalıştığım özelliği sezgisel olarak billurlaştırmak için bir eğretileme kullanacak olsak, sevginin bir patlama değil, kesintisiz bir akış, sevenden sevgiliye doğru ilerleyen ruhsal bir ışınım olduğunu söyleyebiliriz. Yalnızca bir kez oluşan bir boşalma değil, bir akıştır sevgi. Pfânder, sevginin ve nefretin bu akışkanlık ve süreklilik yönünü büyük bir sezgiyle irdelemiştir. Daha önce, sevgide her zaman bulunan üç özellikten ya da nitelikten söz etmiştik: Sevgi merkezkaçtır; nesneye doğru gerçek bir ilerleyiştir; süreklidir ve akışkandır. Sevgiyle nefret arasındaki temel ayrımı artık belirleyebiliriz. Merkezkaç olduklarından sevgi de, nefret de aynı yönde hareket eder; söz konusu kişi de nesneye doğru hareket eder; ama aynı yönü paylaşmalarına karşın, nedenleri ve niyetleri birbirinden farklıdır. Nefretin nedeni olumsuzdur, bundan dolayı insan, nesneye doğru ama ona karşı olarak gider. Sevgideyse insan gene nesneye doğru ama bu kez ondan yana olarak gider. Bu iki duyguda ortak olarak bulunan ve aralarındaki ayrımdan daha ağır basan bir başka dikkate değer nokta da şudur: Düşünme ve isteme edimlerinde, ruhsal ateşlilik diye adlandırabileceğimiz şey yoktur. Öte yandan, bir matematik teoremiyle karşılaştırıldığında, sevginin ve nefretin sıcaklığı vardır; bundan da öte, bu ateşlilik, derece bakımından çok büyük bir çeşitlilik sergiler. Tüm sevgiler çok değişik sıcaklık evrelerinden geçer. Bu nedenle gündelik dilde, çok yerinde olarak, sevginin soğumasından söz edilir; sevenin, sevgilisinin sıcaklığından ya da soğukluğundan yakındığı dile getirilir.
 
 Duygulanmanın ısısı üzerine bir bölüm yazmaya kalkarsak, çok eğlenceli ruhbilimsel gözlem alanlarına sürüklenebiliriz. Böyle bir bölümde bence, evrensel tarihin şimdiye dek aktöre ve sanat alanında gözden kaçırılan yönleri ortaya çıkacaktır. O zaman tarihteki büyük ulusların ısılarından da söz edebilirdik -Yunanlılar'ın, Çinliler'in ve XVIII. yy. Avrupa'sının soğukluğundan; romantik Avrupa'nın vb.nin Ortaçağ'daki ateşliliğinden; ruhlar arasındaki ateşlilik farklarının insan ilişkilerini nasıl etkilediğinden de söz edebilirdik- iki insan karşılaştığında, dikkat ettikleri ilk şey duygusal ısılarının derecesi olurdu; kısacası, sanat biçimlerinin, özellikle de yazın biçemlerinin, sıcaklık diyebileceğimiz bir niteliğinden söz ederdik. Ama böylesine geniş bir konunun kabuğunu şöyle bir kazıyıvermek bile olanaksızdır. Sevginin ve nefretin ateşi, en iyi biçimde nesnesine bakılarak anlaşılır. Sevgi, nesnesi için ne yapar? Yakında ya da uzakta olsun, eş ya da çocuk olsun, sanat ya da bilim olsun, vatan ya da Tanrı olsun sevgi, kendisini sevgilinin yararına ortaya koyar. Arzu, arzulamanın tadını çıkarır; ondan doyum sağlar, ama o ona hiçbir şey vermez, hiçbir şey katmaz; verecek hiçbir şeyi yoktur. Sevgi ve nefret sürekli etkindirler; sevgi, uzaktan olsun, yakından olsun özellikle yüceltici, övücü, olumlayıcı, okşayıcı bir tutum içindedir. Nefret de, nesnesini aynı tutkulu havayla sarar ama zedeler, kızgın sam yeli gibi kavurur, iyice aşındırır ve yok eder. Bütün bunların -yineliyorum- gerçekten olması gerekmez; nefretle yan yana bulunan duygulara, bu duygunun kendisini oluşturan düşsel edimlere değiniyorum şimdi. Öyleyse sevginin, sevgiliyi sıcak bir havayla onaylayarak aktığını, nefretinse aşındırıcı bir zehir çıkardığını söyleyebiliriz. Sevginin ve nefretin birbirine karşıt olan bu eğilimleri, kendisini başka bir biçimde de belli eder. Sevgide nesneyle bütünleştiğimizi duyumsarız. Bütünleşmek ne demektir? Yalnızca bedensel bir birleşme ya da yakınlaşma değildir bu. Belki de dostumuz (genel olarak sevgi ele alındığında dostluk unutulmamalıdır) uzakta bir yerdedir de ondan haber alamıyoruzdur. Onunla genelde simgesel bir bütünleşme içindeyizdir; ruhumuz inanılmaz bir biçimde genişleyerek bu uzaklığı kapatmıştır sanki; dostumuz nerede olursa olsun, onunla temelde birlik içinde olduğumuzu duyarız. Güç bir zamanda birisine, "Bana güven; senin yanındayım," derken anlatmak istediğimiz biraz da budur; yani senin inandıkların benim de inandıklarımdır, seni her zaman destekleyeceğim. yazın : Osm. Edebiyat - 1. Düşünce, duygu ve olayları güzel ve etkili bir biçimde anlatan söz sanatı. 2. Sözlü ve yazılı sanat ürünlerinin tümü. 3. Herhangi bir bilim dalının kapsamına giren genel bilgiler. 
 
 Öte yandan nefret -sürekli olarak, nefret ettiği şeye doğru gitse de- aynı simgesel anlamda nesneden ayırır bizi. Nesneden bütünüyle kopuk bir uzaklıkta tutar; arada bir uçurum oluşturur. Sevgi, gönülleri birbirine yaklaştırarak uyum yaratır; nefretse uyumsuzluğa, fizikötesi bir uzaklaşmaya, nefret edilen nesneden mutlak bir yalıtlanmaya yol açar. Mutluluk ya da üzüntü gibi edilgen duygularla karşılaştırıldığında sevgi ve nefrette söz konusu olan etkinliğin, neredeyse çaba diyebileceğimiz bu şeyin, türünü anlamaya başlayabiliriz artık. Mutlu olmak ya da üzüntülü olmak gibi deyişlerin ardında yatan bir neden vardır. Aslında bunlar, sonuçları bakımından çaba ya da edim değil birer durumdurlar. Üzüntülü kişi, üzüntüsüyle ilgili olarak, mutlu insan da mutluluğu konusunda bir şey yapmaz. Oysa sevgi, nesnesine doğru gözle görülür bir yayılmayla uzanır; gözle görülemez olsa da kutsal bir göreve, olabilecek en etkin işe, nesnesini doğrulama işine girişir. Sanatı ya da vatanı sevmenin ne demek olduğunu bir düşünün: Sevmek, bir an bile bunların varlığından kuşkulanmamak demektir; bunların var olmaya değer olduklarını her an kabul etmek ve doğrulamak demektir. Bu olumlu kararı, yargıcın soğukkanlılıkla birisine hak tanıması gibi değil, o hakka katılma, o kararı eyleme aktarma hakkını da tanıyarak almak demektir. Nefret etmekse bunun tam tersidir. Nefret, bir bakıma nefret edilen şeyi öldürmek, kafamızda yok etmek, soluk alma hakkını elinden almaktır. Birisinden nefret etmek, onun varlığından rahatsız olmak demektir. Doyuma yol açacak tek şey, o kişinin tümüyle ortadan kalkması olacaktır. Sevginin ve nefretin, sözünü ettiğim bu son belirtiden daha temel bir belirtisi olduğunu sanmıyorum. Bir kez bile sevmek, sevgilinin varolduğu konusunda ayak diremek demektir; onsuz bir evren (her şey o tek nesneye bağlı olduğuna göre) bulunabileceği olasılığını yadsımak demektir. Ama bunun, sonunda aynı şeye indirgendiğini gözden kaçırmamak gerekir; o şey, bize bağlı olan şeye sürekli olarak ve isteyerek yaşam katmaktadır. Sevmek, sevilen şeye sonu gelmez bir çabayla canlılık katma, onu yaratma, isteyerek koruma eylemidir. Nefret etmekse yok etme ve gerçekten öldürme eylemidir - ama bir kez gerçekleştirilen bir öldürme eylemi değildir; çünkü bir kez nefret ettik mi, nefret edilen şeyi sürekli olarak öldürüyoruz demektir.
 
 Bu noktada durup sevginin şimdiye dek bulduğumuz yanlarını özetleyecek olursak, sevmenin nesneye doğru giden, onu sıcak bir onayla saran, sürekli akış içindeki ruhun merkezkaç edimi olduğunu, bizi nesneyle bütünleştirip onu olumlu bir biçimde doğrulamaya götüren bir edim olduğunu söyleyebiliriz (Pfänder). 
 Çeviren: Yurdanur Salman