30 Haziran 2017 Cuma

A bunch of music

Bob Dylan and Johnny Cash You Are My Sunshine 

Mecano - 'Eungenio' Salvador Dali 

  Leonard Cohen - Traveling Light

Noora Noor - Forget what I said

Martin Zarzar - Moliendo Cafe 

Les choses de la vie - Philippe Sarde

Franco Califano - Ne Me Quitte Pas

Roof Garden - Al Jarreau (1981) 

 

Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.


"Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?"
*
Bakır küllük oradaydı; yatağa uzanıp kadının bitmeden söndürdüğü sigaralardan birini içmişti. Daha bekliyor
muydu? En kötüsü kafasındaki tutarsızlıktı. Bu akşam
dışarıya çıkıncaya değin kaç kere karar değiştirmişti.
*
Bir arabanın gürültüsü uzaklaşırken duyduğu ayak sesleri kapının önünde kesildi. Koltuğa tutunup doğruldu. Giren yoktu. Kapıya koşup dışarıya baktı. Sağda, ileride başı örtülü bir kadın gidiyordu. Kıvırcık saçlı bir genç geçti kaldırımdan başını çevirmeden. Gelmeyecekti anlaşılan. Ne bekliyordu bu kadından, ya da bir kadından? Yüksek sesle 'Canı cehenneme' dedi.
*
Beş gündür, özellikle bugün olanaklarda bir azalma olmamış mıydı?

Kaçmayacaktı. Durumunu başkalarının yargısına bırakmayacaktı.
Başka olanaklar da vardı elbet.
*
Garson soyulmuş, dilimlenmiş portakallarla şişini
getirdi. Gözleri çakırdı bunun; elleri esmer değildi. 'Esmer
elliler iyi yüreklidir, der bir arkadaşım.
*
Tırnak çakısı oradaydı.
Bir portakal kabuğuna ya da balgama basmıştı anlaşılan,
ayağı kaydı; düşerken duvara sürtündü , elini yere dayayıp
doğruldu. Gelip geçenlerden kimse gülmedi. Onu görmüyorlardı
mıydı yoksa?
*
"... Ne ölüyüm ne sağım."
Aşevinin yanındaki kahvenin radyosunda kalın sesli bir
erkeğin bağıra bağıra söylediği, çoğu sözleri pek anlaşılmayan
bir türküdendi bu.
*
Önemli olan insanın edimleriydi. Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm.
*
Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi.
*
"İstasyon alanından otele çıkan sokağın başında bir çam ağacının gövdesine tenekeden kesilmiş, koyu yeşil üstüne ak harflerle OTEL yazılmış ok biçimi bir gösterge çakılı, ama yıllar sonra çivilerden biri çürüyüp kopunca okun ucu aşağıya dönmüş toprağı gösteriyor, otelin yeraltında olduğu sanısını veriyor insana."
*
Kadın gülüyor. Korkunç bir öfke kabarıyor içinde. Üstüne yürüyor, ama kadın artık yok. Çevresinde kendi halinde insanlar var. Kokuyu duymuyorlar mı? Oysa çatlayacak. Ya bu dondurucu soğuk?
*
Oda bozulmuştu ; kadın gelmezdi artık.
*
İstemeden kirleniyor insan.
*
Kapının üstündeki kemerde koyu yeşil üstüne ak yazılı büyük teneke levha: Anayurt Oteli. (Düşman elindeyken belirli bir direnme gostermemiş kasaba ya da kentlerde kurtuluşun ilk yıllarındaki utançlı yurtseverlik coşkusunun etkisi belki.)
*
İki çeşit içen vardır.Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer.Birde şu çevrendekilere bak.Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için.Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için.Dışarıda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır.Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler.Böylesi az içer.Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından...
*
Eylül 8
Kıyıda belki hiç bitiremeyeceğim resme çalışıyordum.Arkamda uzanan C. birşey söyledi.Döndüm,
-Anlamadım,dedim.
-Kuyara ile Adako,dedi.
-Ne o?Bir ilkçağ trajedisinin adı mı?
Paleti bırakıp gittim yanına oturdum.
-Bütün çaların trajedisi bu,Ku-ya-ra;'Kumda yatma rahatlığı.'A-da-ko:'Ağaç dalı kompleksi.'Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum.Daha da genişletilebilir.Kuyara,alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır.Düşünmeden uyuyuvermek.Biteviye geçen günlerin kolaylığı.Ya Adako?Ağaç dalındaki,gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem?Hep öteye öteye uzar.Gövdenin toğrağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu.Özgürlüğe susamışlıktır.Buna ben 'ağaç dalı kompleksi 'diyorum.Genç hastalığıdır.Çoğunlukla Kuyara dişidir.Adako erkek.Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur.Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi,yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar.Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar.Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz.Asi daldır o. Ayrılır.Balta işlemez ona.

Anayurt Oteli

Og mandino



Ne tɑrɑfɑ bɑkɑrsɑnız , o yöne gidersiniz. Eğer yüzünüzü yoksulluğɑ ve şɑnssızlığɑ çevirirseniz, bu yönde ilerlemeniz kɑçınılmɑz olur. Ancɑk tɑm ɑksi yöne döner ve yoksulluklɑ ilgili her şeye sırt çevirirseniz, onu düşünmezseniz, refɑhɑ yɑklɑşmɑyɑ bɑşlɑmışsınız demektir. Yoksulluktɑn kɑçmɑk istiyorsɑnız, beyninizi sürekli üretken ve yɑrɑtıcı tutmɑnız gerekir. Bunun için kendinden emin, umut dolu yɑrɑtıcı düşünceler geliştirmelisiniz. Model, heykelin önünde gitmeli.Yepyeni bir dünyɑyı yɑşɑmɑyɑ bɑşlɑmɑdɑn önce onu görebilmelisiniz.

Tɑnrı her zɑmɑn, mucizelerini insɑnlɑr vɑsıtɑsı ile gerçekleştirir.

Bu dünyada ileɾleme kaydedenleɾ, adım adım gitmeye konsantɾe olmuş kişileɾdiɾ.

Hɑyɑtınızdɑ söyleyebileceğiniz en ɑcı sözler, bir dɑhɑ dünyɑyɑ gelirsem... sözleri olɑcɑktır.

Şɑns, Tɑnrı'nın tɑkmɑ ɑdıdır. Onu ɑçık ɑçık kendi imzɑsını kullɑnmɑk istediğinde kullɑnır.

Gününüzü güzel düşünceleɾ üzeɾine kuɾun. Eksiklikleɾ sizi asla endişelendiɾmesin... Yoksa koɾkulaɾ ileɾlemenize engel Oluɾ.

Bu dünyada ileɾleme kaydedenleɾ, adım adım gitmeye konsantɾe olmuş kişileɾdiɾ.

Bugünden başlayaɾak, ɾastladığın heɾkese sanki gece yaɾısına dek ölecekleɾmiş gibi davɾan. Onlaɾa gösteɾebildiğin kadaɾ iyilik, anlayış ve özen gösteɾ. Ve bunu heɾhangi biɾ ödüllendiɾilme düşüncesi olmadan yap. yaşamın dönüşü olmayacak biɾ biçimde değişecektiɾ.

Ruh hali heɾ zaman iyi olanlaɾ yeteneksiz insanlaɾdıɾ!

Geɾçek mutluluğun kendi içinizde yattığını faɾkedin. Huzuɾ, mutluluk ve neşeyi... dış dünyada aɾamayı bıɾakın. Paylaşın. Gülümseyin. Kucaklaşın. Mutluluk, kendinize biɾkaç damla bulaştıɾmadan başkalaɾına dökebileceğiniz biɾ şey değildiɾ.

Bɑşɑrılı olɑnɑ kɑdɑr vɑzgeçmeyeceğim. Bu dünyɑyɑ yenilmeye gelmedim ve dɑmɑrlɑrımdɑ yenilgi de ɑkmıyor. Ben çobɑn tɑrɑfındɑn güdülmeyi bekleyen bir koyun dɑ değilim. Ben ɑslɑnım ve koyunlɑrlɑ yürümeyi, konuşmɑyı ve uyumɑyı dɑ reddettim. Bɑşɑrılı olɑnɑ kɑdɑr vɑzgeçmeyeceğim.

Işığı seveceğim, bɑnɑ yol gösterdiği için; ɑmɑ bɑnɑ yıldızlɑrı gösteren kɑrɑnlığı dɑ.

Geɾçek mutluluğun kendi içinizde yattığını faɾk edin. Huzuɾ, mutluluk ve neşeyi dış dünyada aɾamayı bıɾakın. Paylaşın. Gülümseyin. Kucaklaşın. Mutluluk, kendinize biɾkaç damla bulaştıɾmadan başkalaɾına dökebileceğiniz biɾ şey değildiɾ.


Sürü Psikolojisi: Neden Sürüye Katılmayı Tercih Ederiz?

İnsanlar yanlış yaptıklarını bildikleri halde kitleye uyarak yanlış yapmaktan çekinmezler. 

Sürü psikolojisi; tabiri 1848’de Amerikan politik sisteminde kullanılmaya başlandı. Dan Rice adında bir palyaço, o zamanlar bando arabası (bandwagon) kullanarak politik turlara katılmıştı. Bando arabası coşkulu müziklerle turlara çıkıyor ve “bandoya katıl” sloganıyla insanların dikkatini çekiyordu. Bu sayede elde ettiği popülerliğinden dolayı, seçimlerde büyük bir başarı kazanmıştır. Bu yüzden İngilizce “Bandwagon Effect” (Bando Arabası Etkisi) olarak tabir edilir.
Psikoloji bilimine göre sürü psikolojisi; bir yığın kurallar ve koşullar dizisiyle temellenmiş belirli inançların, bir grup, topluluk, ülke vs.’nin insanları arasında yayılmasına verilen addır. 
“Bilinçli kişilik ortadan silinir. Bütün bu birleşmiş fertlerin düşünceleri ve duyguları tek bir tarafa yönelir. Şüphesiz, geçici, fakat pek açık özellikler gösteren bir kolektif bilinç oluşur… Kitle tek bir varlık haline gelir ve ‘Kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu’na uyar.’ 
Toplum bir denizdir, bu denize birçok farklı ırmak akar. Bu ırmaklar yani küçük ve birbirinden farklı kitlelerin, toplulukların her birinin kendi kural ve iç yasaları vardır. Ama hepsinde ortak olan bir şey vardır ki, o da bireyin özgün ruhunun kaybolmasıdır. Bu topluluktaki kişi, artık kitleyle beraber her şeyi yapmakta ve kendi özgün kişiliğini yok edemese de, bir süreliğine de olsa onu yok saymaktadır. Bu kitle ırmağı, onu toplum denizine dökecektir. Topluluk kural ve görünmez yasalarına birey tamamıyla ve çoğu zaman da sorgulaması istenmeden uymalıdır. Yani sürü psikolojisi işte bu noktada devreye girecek ve bireyin, kitlenin küçük bir parçası olarak kolektif bilince uymasını sağlayacaktır.

Özellikle Ortadoğu gibi tarikatçı ve cemaatçi bir geleneğin bulunduğu ve dinin etkisinin toplumsal hayatı şekillendirmeye çalıştığı toplumlarda, sürü psikolojisi de üst boyutlardadır. Çünkü ortada bir özgür birey ve sivil bir toplum dahi yoktur. Bu koşullarda kişi, kendisini tamamen içinde bulunduğu kitleye ve sürü psikolojisine terk edecektir.
Asch deneyi: Çevrenin belirleyici etkisi
Asch deneyi, 1953‘de yayımlanan insanın karar verme sürecinde, çevresinin etkisinin ne denli önemli olduğunu anlamaya çalışan bir deneydir. Deneyi Polonya asıllı ABD’li sosyal psikolog Solomon Asch yürütmüştür.
Deneye katılacak olan katılımcılara bir görüş testine girecekleri söylenmiştir. Deneyde tüm katılımcılara bir çift kart gösterilmektedir. Bu kartların birinde biri kısa biri orta ve biri uzun olmak üzere 3 çizgi vardır. Diğer kartta ise tek bir çizgi bulunmaktadır. Deneklere bu karttaki çizginin diğer karttaki çizgilerden hangisine benzediği sorulmuştur. Deneyde katılımcılardan biri hariç diğer hepsi Asch’ın asistanlarıydı ve önceden belirlenen davranışları yapmaktaydılar. Deneyin amacı gerçek deneğin davranışlarının diğer deneklerden ne derece etkilendiğini bulmaktı. Katılımcıların hepsi aynı odada durmakta ve kendilerine kart çiftleri gösterildikten sonra sırayla cevap vermeleri istenmekteydi. Gerçek deneğe ise sıra en son gelmekteydi. Sıra ona gelene kadar denek diğer katılımcıların cevaplarını duymaktaydı. İlk birkaç denemede tüm denekler doğru cevap vermekteydi. Fakat daha sonra gerçek denek dışındaki katılımcılar hep birlikte yanlış cevaplar vermeye başladılar. Cevap sırası kendisine gelen gerçek deneklerden %32’si grubun yanlış da olsa söylediği cevaba katılmıştır.
Bu örnekte kişi, bence aslında gözüyle gördüğü doğru seçeneği bilse de, içgüdüsel olarak tarihsel bir biçimde çoğunluğuna uyma, sürünün içinde kaybolma dürtüsüyle yanlış yanıt vermektedir. Belki de bilinçaltındaki deneyimleri otomatik olarak onu yönlendirmektedir. Çünkü bireyin en büyük korkularından birisi, doğru yolda bile olsa, izole edilmek, dışlanmak ve ayrıksı kalmaktır.
Derler ki, “Doğru bildiğin yolda tek başına kalsan da yürü.”, işte bunu yapabilen insan sayısı çok fazla değildir. Ayrıca diğer aktör denekler yanlış yanıtlar verdikçe, esas deneğin özgüveni kırılmakta ve o da kendisinden şüphe etmektedir. Dolayısıyla yanlış yap, ama sürünün içinde kal felsefesidir bu. Bunun sonu bir yabancılaşmaya kadar uzanabilir.
“Birinci sebep, kitle içinde bulunan birey, sadece çokluğun, sayı fazlalığının verdiği bir duygu ile, tek başına olduğu vakit frenleyebileceği içgüdülerine kendisini terk ederek yenilmez bir güç kazanır. Bir toplulukta her duygu, her hareket sirayet edicidir.
Çevre ya da daha geniş anlamıyla toplum, davranışlarımız ve düşüncelerimiz üzerinde sandığımızdan çok daha belirleyicidir. Çoğu zaman davranışlarımızı, çevrenin tepkisine göre kısıtlar ya da çevrenin tepkisini alabilecek davranışlar içerisine girmekten kaçınırız.
Örneğin Türkiye toplumunda yerleşik olan “elalem” diye bir gerçeklik vardır. “Elalem” olarak nitelenen bireyin içinde yaşadığı özellikle yakın çevresidir. Kişi, davranışları nedeniyle önce aile içinde kısıtlanmaya başlar, ve ailenin diğer üyeleri o kişiye, “Bunu yaparsan elalem ne der?” diye sorarak, onu baskı altına alırlar. Bu anlayış, bütün davranışları çevre süzgecinden geçirir ve çevrenin onaylamayacağı davranışları yapmaktan çekinerek, sürünün içinde hareket etmeye gayret eder. Bu yüzden yanlış olduğunu bilse bile yanlış yolda ilerler, belki de otomatik olarak bilinçaltı tarafından sürüyü takip edebileceği yolda ilerler.
“Sürüden ayrılanı kurt kapar.” diye bir söz vardır. Aslında sürüden ayrılanı kapan o kurt otoritedir, güçtür ve iktidardır. Çünkü sürüden ayrılan otoriteye, iktidara başkaldırmış demektir.
Gücü doğuran itaatin kendisidir aslında. Gramsci, hegemonyayı baskın sınıfın boyun eğenlerin izniyle gücü kazanması olarak ele alır. Birey açısından ise, güce boyun eğme ve itaat etme, bireyin öz çıkarlarını güç odaklarına ve özellikle de en büyük güç odaklarından birisi olan devlete karşı korumasını beraberinde getirir. Ancak sistem içerisinde bireyler, o kadar itaat etmeye ve hegemonyaya alıştırılmıştır ki, yapılan çeşitli bilimsel deneylerin gösterdiği gibi, birey güç olarak gördüğü her mekanizmanın karşısında mantıksız bir biçimde itaat göstermektedir.
Foucault’nun “büyük bir zindan”, Weber’in “çelik gibi sert kabuk” diye adlandırdığı itaati içselleştiriyoruz ve kendi kendimizi gönüllü olarak büyük zindana kilitliyoruz. O karikatürdeki gibi öndekini takip ederek hipnotize olmuş bir şekilde, içgüdülerimizi izleyerek uçuruma doğru bilinçsizce ilerliyoruz.
Bireyin, devlete olan itaati yalnızca zor ile gerçekleşmez. Foucault işte bu noktayı şöyle dile getirmiştir: “Eğer iktidar sadece olumsuz bir baskı işlevinden ibaret olsaydı ona gerçekten tutarlı bir biçimde itaat eder miydik?”
Bireyin devlete, topluma ve sisteme itaat etmesini sağlayan çeşitli mekanizmalar vardır. Althusser’in devletin ideolojik aygıtları tezi, işte bu ilişkileri ortaya koyar.
Althusser şöyle der: “Fakat artık işin özüne yönelelim. Devletin ideolojik aygıtlarını (DIA), Devlet’in (Baskı) Aygıtından ayıran şu aşağıdaki temel farktır: Devlet’in (Baskı) aygıtı zor kullanarak işler, oysa DIA’lar ideoloji kullanarak işlerler.”
Yani devletin ideolojik aygıtları, neden sürüye katılmamız gerektiğini sürekli olarak beynimize işlerler.
Yine başka bir deneyde, bir asansörde bulunan üç kişi (bu kişiler deneyin gerçekleşmesi için rol yapan kişilerdir) sırtlarını asansörün kapısına dönerler. Ve asansöre giren başka bir kişi ise, bunun bir deney olduğunu bilmeksizin, diğerlerini taklit ederek asansöre sırtını dönmektedir. Deney defalarca tekrarlanmasına karşın, asansöre giren insanlar çoğunluğun davranışlarını taklit ederler.
Bu deney sürü psikojisini iyi anlatan bilimsel deneylerden birisidir. 
Nietzsche’ye göre, özgür insan, yaşadığı toplumun geleneklerinden sıyrılmış, kendince düşünebilen, ama hâlâ kendini bulamamış insan tipidir. Sürünün egemenliği altında yaşasa da, sessiz başkaldırışları sebebiyle sürüden ayrılmıştır.
Örneğin bir gazete haberi şöyle: Karaman’ın Ayrancı ilçesindeki sis nedeniyle kaybolan sürüdeki 150 koyun telef oldu. İçlerinden birinin uçurumdan aşağı düşmesi üzerine onu takip eden 149 koyun peşinden atladı.
Aslında tarihsel olarak bakarsak, insanlar da yukarıdaki örnekte olduğu gibi koyunlardan farklı değildir bu anlamda. Örneğin Hitler’i ve diğer diktatörleri, sistemin, devletin, toplumun kurallarını izleyen toplum da, uçurumdan aşağıya atlayan koyunlar gibidir. Bir toplum da uçurumdan aşağıya atlar. Demek ki sürüyü izlemek, her zaman varlığını güvence altına almak anlamına gelmiyor, çoğu zaman intihara koşmaya benziyor.
Otorite ve itaat kültürüne bir bakış: Milgram Deneyi
Milgram deneyi, insanların otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacını güden bir deneyler dizisinin genel adıdır. Deneyi gerçekleştiren Yale Üniversitesi psikologlarından Stanley Milgram, bu araştırmasını ilk olarak 1963’te Anormal ve Sosyal Psikoloji Dergisi (İng.: Journal of Abnormal and Social Psychology dergisindeki makalesiyle tanıtmış ve bulgularını 1974’te yayımladığı Otoriteye İtaat: Deneysel bir Bakış (İng.: Obedience to Authority; An Experimental View) isimli kitabında daha derinlemesine incelemiştir. 
Bu deney psikoloji bilimi açısından itaat kavramını açıklayan en önemli deneylerden birisidir. 
Milgram’ın ilk deney dizisinde öndeneklerin %65’inin (40 öndenekten 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Deneyin çeşitlemeleri daha sonra Milgram’ın kendisi tarafından ve dünya genelinde farklı psikologlarca gerçekleştirildi; sonuçlar birbirine yakındı. Bu çeşitlemelerle deneyin özgün sonuçlarının onaylanmasına ek olarak deney düzeneğindeki değişkenlerin etkileri de ölçülmüş oldu.
Bence deneyin en önemli göstergelerinden birisi, sistemin bir vidası bile olamayan işlevsiz bireyin, otoritenin yönlendirmesiyle her şeyi nasıl kolayca -istemeden bile olsa- yapabileceğini göstermesidir. Bunun gerekçesi de şöyledir: “Ben bana söyleneni yaptım. Benim kişisel bir sorumluluğum yoktur.” İşte birey yapılanlardan böylece sıyrılmaya çalışır, tıpkı Nazi askerlerin, subayların sonradan yapmaya çalıştıkları gibi. Birey bu koşullarda her gün çalışmaya devam ederse artık kişiliği de değişecek, bir makine kadar duygusuz bir şekilde, belki de sadistçe kendisinden istenenleri harfiyen uygulayacaktır. Aynen Nazilerin yaptığı gibi. Amaç her şeyden öne çıkacak ve birey artık elindeki gücü isteyerek kullanacaktır.
Max Weber otorite tiplerini üçe ayırır: Geleneksel otorite, karizmatik otorite ve hukuksal (demokratik) otorite.
Birey bu her üç çeşit otoriteye de itaat etmektedir. Başka otorite türleri de gelişmiştir bu üçünün yanında. Sistem gerektiğinde tüm otorite tiplerini kullanarak, bireyi ve toplumu istediği noktaya yöneltir.
Aslında insanda hem otoriteye itaat etme, hem de otoritenin bir parçası olarak onu uygulama eğilimi vardır. Şartlar olgunlaştığında her iki eğilim de açığa çıkabilir. Birey kendi hatası, yanlışı, “suçu” ortaya çıktığında, bu durumda yansıtma şeklinde bir davranış biçimine girebilir ve kendi sorumluğunu üzerinden atmaya çalışabilir.
Ayrıca birey elinde bir güç taşımaktadır, bu gücü kullandığında kendisinin de iktidarın bir parçası olduğunu ve iktidardan güç aldığını, yalnız olmadığını bilmektedir. Ondan bunu yapmasını isteyen otoriteye sığınarak bir nevi kendi gücünü ve varlığını da güvence altına almak istemektedir. Peki bunun böyle olması Nazileri aklar mı? Onların tek tek, “Ben bana verilen emirleri uyguladım.” savunmasını haklı kılar mı? Elbette buna hayır diyebiliriz. Çünkü Nietzsche’nin belirttiği gibi insan, yani özgür insan başkaldırışlarıyla sürüden ayrılabilir. Tarihsel olarak baktığımızda, kendisine verilen emirleri, ya da otoritenin zorlamasını reddederek güce, otoriteye itaat etmeyen, karşı çıkan birçok insan olmuştur.
Akıl Oyunları (Brain Games) deneyi
National Geographic Channel’ın, ‘Brain Games’ yani ‘Akıl Oyunları’ isimli programında insanların sürü psikolojisini test etmek için sosyal bir deney yapılıyor.
İnsanlar yalnızca biri bekliyor diye sıraya girebiliyorlar ve anlamlı olsun veya olmasın, en öndeki kişi ne yapıyorsa aynısını yapabiliyorlar. İnsanlar neden beklediklerini ve nereye gittiklerini bilmeden sıraya giriyor ve sıranın önündeki aktörün yaptığı her davranışı taklit ediyorlar.
İnsanlar amaçsızca ve neyi beklediklerini bile bilmeden saatlerce bekleyebiliyorlar. Öndeki insanların ardında onları takip ederek mantıksız bir biçimde amaçsızca saatlerce yürüyebiliyor, dans edebiliyorlar. İşte bu örnek dünyada liderlerin toplumu nasıl kolayca domine ederek peşlerinden sürüklediklerini de iyi açıklıyor.
Toplum da liderler yaratmaya ve yarattığı bu liderlerin peşinden gitmeye tarihsel olarak eğilimlidir. Çünkü var olan sistem manipülasyonu çeşitli araçlarla gerçekleştirir. İnsanlar yanlış yaptıklarını bildikleri halde kitleye uyarak yanlış yapmaktan çekinmezler.
Bu da sürü psikolojisine iyi bir örnektir. İnsanların otoriteye bu kadar kolay ve mantıksızca boyun eğmeleri binlerce yılın getirdiği bir eğilimdir. İşte bu nedenle devletler, bireyleri, toplumları bu kadar kolay idare edebilmekte ve istedikleri yöne yöneltmektedirler.
Erol Anar


Hayata dair...


Biliyorum, ilk duyduğunuzda kulağa hiç de doğru gelmiyor. “Türkiye’nin en büyük sorunu kültürdür. Diğer bütün dertler buradan kaynaklanıyor” dediğiniz zaman insanların çoğu inanmak istemiyor buna.

Ne kadar görmezden gelirsek gelelim, bu kültür yozlaşması bir gün aynayı yüzümüze tutacak!

Şiddet eğilimi taşıyan gençlerin içinde yaşadığı ortamı düşünün: Küçük yaştan başlayan sen erkeksin, sen yiğitsin, hadi göster oğlum pipini, hadi bir küfür et amcana sapıklıkları, kadınlara marazi bir tutku ve öfke karışımıyla bakan yaban bir erkek dünyası, nezakete, insancıllığa, kültüre hiç önem vermeyen, hatta bu değerleri aşağılayan nihilist bir ortam.

Peki bu gençlerin hangi manevi çeşmelerden su içtiğini hiç merak ettiniz mi?

Ben adım gibi eminim bu gençlerin ne okuduğunu, hangi TV programlarını izlediklerini ve en büyük kültür referansları olarak hangi tür müzik dinlediklerini adım gibi biliyorum.

Rüzgâr eken fırtına biçiyor.

***
Denizde yüzüp denizi bilmeyen balıklar için söylenmiş olan ünlü söz herhalde en çok bizlere uyuyor. Bu toprakların tarihine ait ufacık bir araştırma yapmanız bile inanılmaz bir zenginliği, akla durgunluk verecek bir kültürler bileşkesini ortaya koyuyor.

Anadolu’da her taşı kaldırdığınızda sonu gelmez baş döndürücü bir uçuruma bakar gibi olursunuz.

Üst üste yığılmış kültürler, halklar, inançlar, ırklar...

Bu ülkede Amerikalı gibi yaşanmaz. Aslında Osmanlı’ya duyulan ilgi de yetmez buraları anlamaya.

Oysa bizim genel geçer tavrımız gündelik olayların akışına kapılıp üzerinde yaşadığımız toprakların bilincimizde yaratacağı muhteşem derinliklerden yoksun kalmakla sonuçlanır.

Ne yazık ki biz bu bilince sahip değiliz yüzeysellik ve sığlık ağır ağır yükselen bir su gibi her tarafımızı kaplıyor.

***
İyi şiir insanın içine kök salan ve unutulmayan dizeler yaratabilen şiirdir. Bu işin kimyası bilinmez.

Eğer okuyup da unuttuğunuz bir şiir dizesi yaşamınızın herhangi bir anında pat diye çıkıp geliyorsa bilin ki şiirin hasıyla karşı karşıyasınızdır.

Orhan Veli, Gülten Akın, Dağlarca, Ahmet Arif, Lorca, Nâzım Hikmet, Paul Eluard ve daha birçoğu böyle şairlerdendir.

Durup dururken “Mutlu aşk yoktur!” diye mırıldandığınızda, Aragon’un şiir kaynağından susuzluğunuzu gideriyorsunuz demektir.


Düşünmenin Gücü - James Allen


I DÜŞÜNME VE KARAKTER

“Bir insan nasıl düşünüyorsa odur” ifadesi, yalnızca bir insanın tüm varlığını içine almakla
kalmaz, aynı zamanda yaşamındaki her durum ve koşulu da içerecek kadar kapsamlıdır. Bir
insan tam olarak düşündüğü şeydir ve karakteri tüm düşüncelerinin oluşturduğu bir toplamdır.

Nasıl ki bir bitki tohumdan ortaya çıkmaktadır ve tohum olmadan bitki olamazsa, insanın her eylemi da düşüncenin gizli tohumlarının bir sonucudur. Düşünme olmadan eylem ortaya çıkamaz. Bu durum planlı olarak geliştirilen eylemler kadar “kendiliğinden” ve “önceden tasarlanmamış” olarak nitelendirilenler için de eşit derecede geçerlidir.
Eylem, düşüncenin çiçek açması gibidir ve mutluluk ile acı da meyvesidir; böylece her insan kendi çiftliğinde yetiştirdiği tatlı ve acı meyvelerini toplamaktadır.

Beynimizdeki düşünceler oluşturmuştur bizi.
Her ne isek, düşüncelerle işlenerek yapılmıştır hepsi.
Bir kişinin beyninde kötü düşünceler etkinse,
öküzün çektiği arabanın ardından gelen tekerlekler gibi
onun ardından da acının geldiği bilinse.
Bir kişinin beynindeki düşünceler güzelliğini korursa,
Kendi gölgesi gibi mutluluk takip eder onu nasıl olsa,

İnsanın bir gelişme kanunu vardır. Rasgele ve tesadüfen yaratılmış bir yaratık olmadığı gibi, tıpkı görünen maddi şeyler dünyasında olduğu gibi bir neden ve sonuç ilişkisiyle, insan düşüncenin gizli krallığında mutlak bir değişmezdir. Asil ve güzel bir karakter, iltimas ve şans eseri yaratılmamıştır. Doğru düşünme konusunda sürekli bir çabanın ve uzun süre yaşatılan güzel düşüncelerin bileşkesinin doğal bir sonucudur. Onursuz, kötü ve zalim bir karakter de aynı süreçle, sürekli olarak muhafaza edilen alçakça düşüncelerin sonucudur.

İnsan kendisini yapar da bozar da. İnsan düşünce cephaneliğinde kendi kendisini yok eden silahları üretebildiği gibi, kendisine cerınet gibi mutluluk, güç ve huzur konakları inşa ettiği aletlere biçim de verebilmektedir. Düşüncelerin doğru seçilmesi ve tam uygulanmasıyla, insan ilahi mükemmeliyete yükselir. Düşüncenin kötüye kullanılması ve yanlış uygulanması ile de hayvan seviyesinin altına düşer. Bu iki uç noktanın arasında karakterin çeşitli dereceleri vardır ve insan bu derecelerin yapımcısı ve efendisidir.

Bu çağda gün ışığına çıkarılan ruhla ilgili tüm güzel şeyler arasında şu ifadeden daha fazla sevindirici ve umut veren bir gerçek yoktur; İnsan düşüncenin efendisi, karakterin kalıpçısı, çevre, durum ve şartların, ve özellikle de kaderin yapımcısı ve şekillendiricisidir.

Bir güç, zeka ve sevgi varlığı ve kendi düşüncelerinin efendisi olan insan her durumun anahtarına sahiptir. Kendisini istediği şey yapabilecek olan değişimi ve hayat verici gücü içinde barındırmaktadır.

İnsan, en güçsüz ve en çaresiz anında bile daima efendidir. Güçsüzlüğünde ve düşmüş halinde “evini” yanlış yöneten akılsız bir efendi gibidir. İçinde bulunduğu durumu iyice düşünmeye ve varlığının üzerine kurulduğu yasayı dikkatle aramaya başladığında, enerjisini zekice yönlendiren ve düşüncelerini verimli konulara yönlendiren akıllı bir efendiye dönüşür. Bu bilinçli bir efendilik halidir ve insan ancak kendi içindeki düşünce yasalarını keşfettiğinde bu hale gelebilir. Bu keşif tamamen bir uygulama, kendi kendini analiz etme ve tecrübe meselesidir.

Altın ve elmas gibi değerli madenler ancak çok araştırma ve madencilik bilgisiyle elde
edilebilir. İnsan da, aynı şe kilde, varlığı ile ilgili gerçekleri ancak kendi ruh madeninin
derinliklerine inerse bulabilir. Eğer düşüncelerini izler, kontrol eder ve değiştirirse,
düşüncelerinin kendisi, başkaları, yaşamı ve çevresi üzerindeki etkilerini izlerse, neden ve
sonuç bağlantısını sabırlı bir çalışma ve araştırmayla kurarsa, karakterinin yapımcısı,
hayatının kalıpçısı ve kendi kaderinin mimarı olduğunu hiçbir tereddüde mahal vermeden
kanıtlayabilir. Kendisi için anlayış, zeka ve güç olan bilgiyi elde etmek için insan en basit,
günlük olaylar da dahil olmak üzere, her deneyimini kullanabilir. Başka hiçbir yolda değil,
sadece bu yolda, “Arayan bulur; ve kapıyı çalana kapı açılır” kuralı mutlaktır. Çünkü bir
insan bilgi tapınağının kapısından ancak sabır, çalışma ve bitmeyen bir ısrarla girebilir. 

II DÜŞÜNMENİN KOŞULLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ 

Bir insanın zihni, akıllıca işlenebilecek ya da yabani olmaya bırakılabilecek bir bahçeye benzetilebilir; fakat ister işlensin ister ihmal edilsin, bir mahsulü olmalıdır ve olacaktır. Eğer işe yaramayan tohumları ekerseniz, bol miktarda işe yaramayan yeni yabani tohumlar toprağa düşecek ve kendi türlerini çoğaltmaya devam edecektir.

Tıpkı bir bahçıvanın yabani otlardan temizleyerek ve istediği çiçekleri ve meyveleri
yetiştirerek toprağını işlemesi gibi, bir insan da tüm yanlış, gereksiz ve kötü düşünceleri
ayıklayıp, mükemmelliğe ulaşmak için doğru, faydalı ve temiz düşüncelerin çiçeklerini ve
meyvelerini yetiştirerek zihninin bahçesiyle ilgilenebilir. Bu süreci izleyerek, bir insan er ya
da geç ruhunun baş bahçıvanı ve hayatının yöneticisi olduğunu keşfeder. Aynı zamanda kendi içindeki düşünce hatalarını açığa çıkartır ve giderek artan bir doğrulukla düşüncenin ve zihinsel unsurların karakterin, koşulların ve kaderin şekillendirilmesinde nasıl etkin olduğunu anlar.

Düşünce ve karakter birdir ve karakter kendisini ancak çevre ve koşullar aracılığıyla ortaya
koyup keşfedebildiği için, bir kişinin hayatının dış koşulları her zaman iç durumuyla uyumlu
şekilde bağlantılı olacaktır. Bu bir insanın herhangi bir zamandaki koşullarının tüm
karakterinin bir göstergesi olduğu anlamına gelmez, fakat bu koşullar o insanın içindeki bir
hayati düşünce unsuru ile o kadar yakından bağlantılıdır ki, o anda gelişimi açısından
vazgeçilmezlerdir.

Her insan varoluşunun kuralı ile bulunduğu yere gelmiştir; karakteri içine inşa ettiği düşünceler onu oraya getirmiştir ve hayatının düzenlenmesinde hiçbir şans unsuru yoktur, tümü değişmez bir kuralın sonucudur. Bu durum, çevrelerindeki şartlardan memnun olanlar kadar kendilerini “uyumsuz” hissedenler için de doğrudur.

İlerleyen ve gelişen bir varlık olarak, insan gelişebileceğini öğrenebileceği yerdedir; ve herhangi bir koşulun kendisi için içerdiği ruhsal dersi öğrendikçe bu koşul geçip yerini başka koşullara bırakır.

İnsan, kendisini dış koşulların yarattığına inandığı sürece koşullardan darbe alır, fakat
kendisinin yaratıcı bir güç olduğunu ve varlığının koşulların gelişebileceği gizli toprağına ve
tohumlarına hakim olabileceğini fark ettiği zaman, kendisinin haklı efendisi haline gelir.

Herhangi bir süre boyunca kendi kendini kontrol etmiş ve kendi kendini arındırmış herhangi
bir kişi, koşulların düşünceden kaynaklandığını bilir, çünkü koşullarındaki değişimin değişen
zihinsel durumuyla doğru orantılı olduğunu fark etmiştir. Bu o kadar doğrudur ki, bir kişi azimli şekilde karakterindeki kusurları düzeltmeye çaba gösterip, hızlı ve belirgin bir ilerleme kaydettiğinde, hızla birbirini izleyen değişikliklerden geçer.

Ruh, gizlice barındırdığını, sevdiğini ve korktuğunu çeker. Sevilen arzularının yüksekliğine
ulaşır; iffetsiz isteklerinin seviyesine kadar düşer ve koşullar da ruhun kendine ait olanı aldığı aracılardır.

Zihne ekilen ya da düşmesine ve orada köklenmesine izin verilen her düşünce tohumu kendi üretimini yaparak, er ya da geç eyleme dönüşür ve kendi fırsat ve koşul meyvesini verir. İyi düşünceler iyi meyve verir, kötü düşünceler ise kötü meyve.

Koşulların dış dünyası kendisini düşüncenin iç dünyasına göre şekillendirir ve hem hoş hem de nahoş dış şartlar bireyin iyiliğini sağlayan etkenlerdir. Kendi hasadını yapan insan hem acı çekmeyi hem de mutluluğu öğrenir.

Kendisine hakim olmasına izin verdiği en derin isteklerini, arzularını ve düşünceleri izleyerek (kötü düşüncelerin aldatmalarının peşinde koşarak ya da güçlü ve büyük çabanın yolundan şaşmadan yürüyerek), insan sonunda hayatının dış koşullarında takip ettiği düşüncelerinin gerçekleşmesine ve meyve vermesi seviyesine ulaşır.

Gelişme ve uyum yasaları her yerde geçerlidir. Bir insan düşkünler evine ya da hapse talihin
veya koşulların zalimliği yüzünden değil, aşağılık düşüncelerin ve adi isteklerin yolunu
izleyerek gelir. Temiz düşünceli bir insan da aniden herhangi bir dış kuvvetin zorlamasıyla
suç işlemez. Suç düşüncesi yürekte gizlice gelişmekte ve fırsat saatinin gelmesi onun birikmiş gücünü açığa çıkartmaktadır. Koşullar insanı oluşturmaz; ancak onu açığa çıkartır. İnsanı kötü eğilimler olmadan kötülüğe ve ona eşlik eden acılara götüren, ya da erdemli arzular sürekli olarak yeşertilmeden erdeme ve onun saf mutluluğuna götüren hiçbir koşul yoktur.
Dolayısıyla insan, düşüncenin sahibi ve efendisi olarak, kendisinin yapımcısı ve çevrenin
biçimlendiricisi ve yazarıdır. Doğumda bile ruh kendi başına gelir ve dünyevi haccının her
basamağında kendisini açığa çıkartan, kendi temizliğinin ve kötülüğünün, gücünün ve
güçsüzlüğünün yansımaları olan durumların bileşimini kendine çeker.

İnsanlar istedikleri şeyi değil, oldukları şeyi kendilerine çekerler. Kaprisleri, arzuları ve
tutkuları her adımda engellenir. Ancak en derin düşünceleri ve istekleri ister kirli ister temiz olsun, kendi besinleriyle beslenir. İnsana yalnızca kendisi kelepçe vurur. Düşünce ve eylem Kaderin gardiyanlarıdır en alt seviyedeki düşünceleri kötü oldukları için hapsederler.

Düşünce ve eylem aynı zamanda da Özgürlüğün melekleridir asil seviyedeki düşünceleri asil oldukları için özgür bırakırlar.

Bir insan istediği ve elde etmek için dua ettiği şeyi değil, adil şekilde hak ettiği şeyi elde eder. İstekleri ve duaları, ancak düşünceleri ve eylemleriyle uyumlu oldukları zaman yerine getirilir ve cevaplanır.

O halde, bu gerçeğin ışığında, “koşullara karşı mücadele etmek” ne anlama gelmektedir?
Bunun anlamı, bir insanın sürekli yüreğinde besleyip koruduğu bir sebebin sonucuna karşı
gelmesidir.

Sebep bilinçli bir kötülük ya da bilinçsiz bir güçsüzlük biçimini alabilir; fakat her ne olursa
olsun, sahibinin çabalarının sonuç vermesini inatla geciktirir ve bu yüzden sürekli olarak
çözüm arar. 

İnsanlar koşullarını iyileştirmeye hevesli olmalarına rağmen, kendilerini iyileştirmeye isteksizdirler; bu nedenle de elleri kolları bağlı kalırlar. Hedefleri doğrultusunda kendisini çarmıha germekten kaçınmayan kişi asla yüreğindeki amacı gerçekleştirmek konusunda başarısız olamaz. Bu, tanrısal şeyler için olduğu kadar, dünyevi şeyler için de geçerlidir. Tek amacı zengin olmak olan bir insan bile bu amacına ulaşabilmek için büyük kişisel feragatlerde bulunmaya hazırlıklı olmalıdır; peki sizce, güçlü ve dengeli bir yaşamı gerçekleştirmek isteyen bir kişi bunun kaç katını yapmalıdır?

Çok yoksul olan bir adam düşünün. Çevresinin ve evindeki konforun iyileşmesi konusunda
son derece heveslidir, fakat her zaman işten kaytarmakta ve maaşının yetersizliğinden dolayı işvereni aldatmaya çalışmasının haklı olduğunu düşünmektedir. Bu tür bir adam gerçek refahın temeli olan en basit ilkeleri bile anlamamaktadır ve yalnızca zavallı durumundan kurtulmayı hak etmemekle kalmayıp, aynı zamanda tembel, aldatıcı ve mertçe olmayan düşünceleri barındırıp uygulamakla aslında kendisine daha da ağır bir zavallılığı doğru çekmektedir.

Oburluk sonucunda ortaya çıkan acılı ve geçmeyen bir hastalığın kurbanı olan zengin bir adam düşünün. Bundan kurtulmak için büyük miktarlarda para vermeye razıdır, fakat obur isteklerinden vazgeçmeyecektir. Hem zengin ve yapay besinlere olan iştahını doyurmak, hem de sağlıklı kalmak istemektedir. Bu tür bir adam sağlıklı olmaya kesinlikle layık değildir, çünkü sağlıklı bir yaşamın ilk ilkelerini henüz öğrenmemiştir.

Yasal maaşı ödememek için namussuzca işlemler yapan ve daha fazla kar sağlamak umuduyla çalışanlarının maaşlarını düşüren bir işveren düşünün. Bu tür bir adam kesinlikle refahı hak etmemektedir. Ve hem ünü bakımından hem de varlık bakımından kendisini iflas etmiş bulduğunda, kendi durumunun tek yazarının kendisi olduğunu bilmeden koşulları
suçlamaktadır.

Bu üç olayı insanın (neredeyse her zaman bilinçsizce olsa da) kendi koşullarının tek kaynağının yine kendisi olduğunu ve bir yandan iyi sonucu amaçlarken, diğer yandan bu sonuçla çelişkili düşünce ve istekleri teşvik ederek bunun gerçekleşmesini sürekli olarak engellediğini ortaya koymak için örnek olarak verdim. Bu tür olaylar neredeyse sonsuz sayıda çoğaltılıp, çeşitlendirilebilir, fakat buna gerek yoktur. Okuyucu isterse kendi zihninde ve yaşamında düşünce yasalarının işleyişini takip ederek bulabilir. Bu yapılmadan yalnızca dış gerçekler üzerinde mantık yürüterek sonucu izah etmeye çalışmak yanlıştır.

Ancak, koşullar o kadar karmaşıktır, düşüncenin kökleri o kadar derindedir ve mutluluğun şartları bireylerde o kadar çok mevcuttur ki, bir kişinin ruh durumu (kendisi bilse bile) yalnızca hayatının dış çevresel görünümüne bakılarak bir başkası tarafından değerlendirilemez.

Bir insan belli açılardan dürüst olduğu halde bazı mahrumiyetler çekebilir. Bir insan da belli
açılardan dürüst olmadığı halde zenginliğe ulaşabilir. Bu durumu bir insanın belli açıdan
dürüst olduğu için başarısız olduğu, veya diğerini belli açıdan dürüst olmadığı için zenginliğe
ve refaha ulaştığı şeklinde değerlendirmek, dürüst olmayanın tamamen ahlaksız ve dürüst
olmadığını, erdemli olanın da tamamen erdemli olduğunu düşünmenin bir sonucudur. Daha
derin bir bilgi ve deneyimin ışığında değerlendirildiğinde böyle bir bakış açısının hatalı
olduğu hemen anlaşılır. Dürüst olmayan insan diğerinin sahip olmadığı bazı takdire değer
erdemlere sahip olabilir; ve dürüst insan da diğerinde bulunmayan bazı uygunsuz kötü
özelliklere sahip olabilir. Dürüst insan dürüst düşüncelerinin ve eylemlerinin sonuçlarını alır; aynı zamanda da kötülüklerinin ortaya çıkardığı acıları taşır. Dürüst olmayan insan da benzer şekilde kendi acılarını ve mutluluğunu taşır.

Bir insanın erdeminden dolayı acı çektiğine inanmak insanoğlunun kibrini okşar. Ancak
insan tüm hastalıklı, kötü ve ahlaksız düşünceleri ruhundan kazıyana kadar acılarının iyi değil de kötü niteliklerinin bir sonucu olduğunu bilecek ve ifade edecek durumda değildir.
Mükemmelleşme yolunda çalışan bir kişi zihninde ve hayatında kesinlikle adil olan büyük
mevcut yasayı keşfeder. Bu yasa öyle bir yasadır ki sebep sonuç ilişkisinde kesinlikle
kötülüğe karşı iyilik, iyiliğe karşı da kötülük yoktur. İnsan bu bilgiye sahip olduktan sonra,
geçmişteki cehaletine ve körlüğüne bakarak, aslında yaşamının adil bir düzende olduğunu ve daima böyle olageldiğini bilir. İyi ya da kötü, geçmişteki tüm deneyimler gelişmekte olan, fakat henüz gelişmemiş olan benliğin adil sonuçlarından başka bir şey değildir.

İyi düşünceler ve eylemler asla kötü sonuçlar getiremez. Kötü düşünceler ve eylemler de asla iyi sonuçlar getiremez. Bu mısırdan mısır dışında bir şey olmayacağını, ısırgandan da ısırgan dışında bir şey olmayacağını söylemekle aynıdır. İnsanlar bu yasayı normal dünyada anlar ve uygularlar; fakat pek az kişi (oradaki işleyişi de aynı derecede basit ve şaşmaz olduğu halde) zihinsel ve manevi dünyada bu adil yasayı anlar ve dolayısıyla, bu değişmez yasayla işbirliği yapmazlar.

Acı çekmek daima belli bir yöndeki yanlış düşünmenin sonucudur. Acı çekmek bireyin kendisiyle ve varlığının yasasıyla uyum içinde olmadığının bir göstergesidir. Acı çekmenin tek ve üstün faydası, gereksiz ve kötü olan her şeyi arıtması ve yakmasıdır. Saf olan kişi için acı sona erer. Cüruf yok edildikten sonra altını yakmanın anlamı yoktur ve mükemmellik ölçüsünde saf ve aydınlanmış bir varlık acı çekemez.

Bir insanın acıyla karşılaştığı koşullar kendi zihinsel uyumsuzluğunun sonucudur. Bir insanın mutlulukla karşıladığı koşullar ise kendi zihinsel uyumunun sonucudur. Doğru düşüncenin ölçüsü maddi varlıklar değil, mutluluktur. Yanlış düşüncenin ölçüsü de maddi varlıklara sahip olmamak değil, perişanlıktır. Bir insan lanetlenmiş olduğu halde zengin olabilir; mutlu olduğu halde yoksul olanlar da vardır. Mutluluk ve zenginlik ancak zenginlik doğru ve akıllıca kullanıldığı zaman bir araya gelebilir. Bunun yanında yoksul olan bir insan da kendi payına düşeni adaletsizce yüklenmiş bir yük gibi gördüğünde perişanlığa gömülür.

Fakirlik ve düşkünlük, perişanlığın iki uç noktasıdır. Her ikisi de aynı derecede anormaldir ve zihinsel bozukluğun sonucudur. Bir insan mutlu, sağlıklı ve başarılı olmadıkça doğru düzende değildir; ve mutluluk, sağlık ve başarı da çevresindekilerle birlikte insanın içiyle dışının uyumlu şekilde ayarlanmasının bir sonucudur.

Bir insan sızlanıp küfretmeyi bıraktığında insan olmaya başlar ve yaşamını düzenleyen gizli adaleti aramaya başlar. Ve zihnini bu düzenleyici etkene uygun hale getirir. İçindeki durumun nedeni olarak başkalarını suçlamayı bırakır. Kendisini güçlü ve asil düşüncelerle geliştirir. İçindeki güçleri ve imkanları keşfederek koşullara karşı çıkmayı bırakıp, aksine onları kendisinin daha hızlı ilerlemesine yardımcı araçlar olarak kullanmaya başlar.

Evrendeki hakim ilke karmaşa değil, yasadır; adaletsizlik değil, adalet yaşamın ruhu ve
maddesidir. Dünyanın ruhsal idaresini biçimlendiren ve hareket veren kuvvet ahlaksızlık
değil, doğruluktur. Bu durumda, evrenin doğruluğunu bulmak için insanın kendisini
düzeltmesi gerekir. Ve kendisini düzeltme süreci boyunca, düşüncelerini diğer kişilere ve şeylere doğru değiştirdikçe, diğer kişilerin ve şeylerin de kendisine doğru değişeceğini görecektir.

Bu gerçeğin kanıtı her insanın içindedir, dolayısıyla kişinin sistematik olarak kendisini

inceleyerek kolay bir araştırma yapmasıyla açığa çıkar. Düşüncelerini köklü şekilde değiştiren
insan bu değişimin yaşamının maddi koşulları üzerinde sağlayacağı hızlı dönüşüme
şaşıracaktır. İnsanlar düşüncenin gizli tutulabileceğini zannederler, fakat tutulamaz.
Düşünceler hızla alışkanlıklarda belirginleşir ve alışkanlıklar da çevresel şartlarda somutlaşır.
Kaba düşünceler sarhoşluk ve şehvet alışkanlıklarında belirginleşir ve bunlar da yoksunluk ve hastalık şartlarında somutlaşır. Her tür kötü düşünce güçsüzleştirici ve kafa karıştırıcı
alışkanlıklarda belirginleşir ve bunlar da dikkat dağıtıcı ve olumsuz şartlarda somutlaşır.
Korku, şüphe ve kararsızlık düşünceleri güçsüz, mertçe olmayan ve kararsız alışkanlıklarda
belirginleşir ve bunlar da başarısızlık, fakirlik ve kölece bağımlılık şartlarında somutlaşır.
Tembel düşünceler temiz ve dürüst olmama alışkanlıklarında belirginleşir ve bunlar da kirlilik ve fakirlik şartlarında somutlaşır. Nefret dolu ve kınayıcı düşünceler suçlama ve şiddet alışkanlıklarında belirginleşir ve bunlar da zarar ve eziyet şartlarında somutlaşır. Her tür bencil düşünce yalnız kendi çıkarını gözeten alışkanlıklarda belirginleşir ve bunlar da acı
verici şartlarda somutlaşır.

Öte yandan, her tür güzel düşünce zarafet ve nezaket alışkanlıklarında belirginleşir ve bunlar da hoş ve neşeli şartlarda somutlaşır. Temiz düşünceler ılımlılık ve kendi kendini kontrol etme alışkanlıklarında belirginleşir ve bunlar da dinginlik ve huzur şartlarında somutlaşır. Cesaret, kendine güven ve kararlılık düşünceleri mertçe alışkanlıklarda belirginleşir ve bunlar da başarı, bolluk ve özgürlük şartlarında somutlaşır. Enerjik düşünceler temizlik ve çalışkanlık alışkanlıklarında belirginleşir ve bunlar da hoşnutluk şartlarında somutlaşır. Yumuşak ve bağışlayıcı düşünceler yumuşak başlılık alışkanlıklarında belirginleşir ve bunlar da koruyucu ve kollayıcı şartlarda somutlaşır. Sevgi dolu ve bencil olmayan düşünceler kesin ve sonsuz refah ve gerçek zenginlik şartlarında somutlaşır.

Belli bir düşünce silsilesi, ister iyi ister kötü olsun, mutlaka karakter ve koşullar üzerindeki sonuçlarını ortaya koyacaktır. Bir insan doğrudan koşullarını seçemez, fakat düşüncelerini seçebilir ve böylece, dolaylı fakat kesin bir şekilde koşullarını biçimlendirebilir.

Doğa herkesin en fazla üzerinde durduğu düşüncelerin yerine getirilmesinde yardımcı olur ve hem iyi hem de kötü düşüncelerin en hızlı şekilde su yüzüne çıkmasını sağlayacak fırsatlar sunar.

Bir insan kötü düşüncelerinden vazgeçtiği zaman tüm dünya ona karşı yumuşayacak ve ona
yardım etmeye hazır olacaktır. Güçsüz ve hastalıklı düşüncelerini bir kenara bıraktığında,
güçlü kararlarına yardımcı olacak fırsatlar her yandan karşısına çıkacaktır. İyi düşünceler
üzerinde durduğunda, kötü kader onu perişanlığa ve utanca boğmayacaktır. Dünya sizin
kaleydoskopunuzdur ve birbirini izleyen her an size sunduğu farklı renk kombinasyonları da
sizin sürekli hareket halindeki düşüncelerinizin mükemmel şekilde uyarlanmış resimleridir.

Ne olmak isterseniz onu olursunuz;
Bırakın başarısızlık bulsun yanlış tatminini
O zavallı sözcük olan “çevre”de,
Ancak ruh onu reddeder özgürce.

Zamanın hakimidir ve mekanın fatihi; 
Sindirir o kibirli düzenbazı, Talihi,
Ve verir zorba Koşula emrini
Tacını çıkart ve al bir hizmetçinin yerini.

İnsan İradesi, o görünmeyen kuvvet,
Evladı ölümsüz Ruhun,
Açabilir yolunu her amacın,
Girse de araya duvarlar ve granit.

Geç gelse de kalkışmayın sabırsızlanmaya,
Bekleyin anlayana kadar;
Ne zaman ki ruh yücelip hükmeder,
O zaman hazırdır tanrılar isteneni yapmaya.

III DÜŞÜNMENİN SAĞLIK VE BEDEN ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Beden, zihnin hizmetçisidir. İster bilerek seçilmiş olsun, isterse otomatikman ifade edilsin, zihnin işlemlerine aynen uyar. Kötü düşüncelerin barındırılması üzerine beden hızla hastalığa ve güçten düşmeye başlar; hoş ve güzel düşüncelerin hakim olması halinde ise, gençlik ve güzellikle bezenir.

Hastalık ve sağlığın da, koşullar gibi, kökenleri düşüncede yatar. Hastalıklı düşünceler
kendilerini hastalıklı bir bedenle ifade ederler. Korku düşüncelerinin bir insanı bir mermi
kadar hızlı öldürdüğü bilinmektedir ve bu tür düşünceler daha yavaş olsa da aynı kesinlikle
sürekli olarak binlerce insanı öldürmektedirler. Hastalık korkusuyla yaşayan insanlar hastalığa yakalanırlar. Endişe hızla tüm bedenin moralini çökertir ve onu hastalığa karşı savunmasız hale getirir; kötü düşünceler de fiziksel olarak gerçekleştirilmeseler bile kısa sürede sinir sistemini mahvederler.

Güçlü iyi ve mutlu düşünceler bedene dinçlik ve güzellik kazandırırlar. Beden, kendisini etkileyen düşüncelere hemen cevap veren hassas ve plastik bir enstrümandır ve düşünme alışkanlıkları onun üzerinde iyi ya da kötü şekilde etkilerini göstereceklerdir.

Temiz olmayan düşünceleri savundukları sürece insanlar temiz olmayan ve zehirlenmiş kan taşımaya devam ederler. Temiz bir yaşam ve temiz bir beden, temiz bir kalpten doğar. Kirli bir zihinden kirli bir yaşam ve bozulmuş bir beden ortaya çıkar. Düşünce eylemin, yaşamın ve ifadenin pınarıdır; pınarı temizlerseniz hepsi temiz olacaktır.

Beslenme düzeninin değiştirilmesi, düşüncelerini değiştirmeyen bir insana yardımcı
olmayacaktır. Bir insan düşüncelerini saflaştırdığı zaman artık saf olmayan besinlere istek
duymaz.

Temiz düşünceler temiz alışkanlıklar getirir. Bedenini yıkamayan sözde aziz, aziz değildir.
Düşüncelerini güçlendiren ve arındıran kişinin kötü niyetlileri dikkate almasına gerek yoktur.

Eğer bedeninizi mükemmelleştirmek istiyorsanız, zihninizi koruyun. Eğer bedeninizi yenilemek istiyorsanız, zihninizi güzelleştirin. Kin, kıskançlık, hayal kırıklığı ve umutsuzluk düşünceleri bedenden sağlığını ve letafetini çalarlar. Aksi bir yüz şans eseri ortaya çıkmaz; aksi düşüncelerin sonucudur. Görüntüyü bozan çizgiler aptallık, ihtiras ve kendini beğenmişlik tarafından çizilmişlerdir.

Doksan altı yaşında olup, bir kız çocuğunun canlı, masum yüzüne sahip olan bir kadın
tanıyorum. Orta yaşın oldukça altında olup yüzü düzenli çizgilerle bölünmüş bir adam da
tanıyorum. Birisi tatlı ve neşeli bir mizacın sonucudur; diğeri ise ihtiras ve tatminsizliğin
sonucudur.

Nasıl ki havanın ve güneş ışı ğının odalarınıza serbestçe girmesine izin vermeden güzel ve
sağlıklı bir eviniz olamazsa, güçlü bir beden ve canlı, mutlu ya da huzurlu bir yüz ifadesi de
ancak neşe, iyi niyet ve huzur düşüncelerinin zihne serbestçe kabul edilmesi sonucunda elde edilir.

Yaşlıların yüzlerinde sempatinin, bazılarında güçlü ve saf düşüncenin oluşturduğu çizgiler vardır ve bazılarının yüzleri de ihtirasla şekillenmiştir; kim bunları ayırt edemez? Erdemli şekilde yaşamış olanlarda yaş batan güneş gibi sakin, huzurlu ve olgundur. Kısa zaman önce bir filozofu ölüm döşeğinde gördüm. Yıllar dışında yaşlanmamıştı. Tıpkı yaşadığı zamanki gibi tatlı ve huzur içinde öldü.

Bedenin hastalıklarını yok etmek için neşeli düşünceler gibi bir doktor yoktur; keder ve üzüntünün gölgelerini dağıtmak için de iyi niyet gibi bir rahatlatıcı yoktur. Sürekli olarak kötü niyet, alaycılık, şüphe ve kıskançlık düşünceleriyle yaşamak, insanın kendi yaptığı bir hapishanede kapalı kalması demektir. Öte yandan, her şeyin iyisini düşünmek, her şeye neşeyle yaklaşmak, her şeyin içindeki iyiliği bulmak için azimle öğrenmek; bu tür bencil olmayan düşünceler cerınetin giriş kapılarıdır; ve her yaratığa karşı barış düşünceleri barındırmak, bu düşüncelerin sahibine bol bol huzur getirecektir.

IV DÜŞÜNMENİN AMAÇLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Düşünce amaçla ilişkilendirilmedikçe, akıllıca bir beceri değildir. Çoğunluk düşüncenin sesinin yaşam okyanusunda “sürüklenmesine” izin verir. Amaçsızlık kötü bir alışkanlıktır ve felaketle yıkımın açığından geçmek isteyenler için bu sürüklenme devam etmemelidir.

Yaşamlarında temel bir amacı olmayanlar küçük sıkıntılar, korkular, sorunlar ve kendine
acımalar için kolay bir avdırlar ve bunların tümü (farklı bir yoldan da olsa) kasıtlı olarak
planlanmış kötülükler kadar kesin şekilde başarısızlığa, mutsuzluğa ve kayba yol açan
güçsüzlüğün göstergeleridir, çünkü güçle gelişen bir evrende güçsüzlük ayakta kalamaz.

Bir insan yüreğinde meşru bir amaç tasarlamalı ve onu gerçekleştirmek üzere yola çıkmalıdır.
Bu amacı düşüncelerinin merkez noktası haline getirmelidir. O zamanki özelliğine bağlı
olarak bu ruhsal bir ideal ya da dünyevi bir amaç biçimini alabilir. Hangisi olursa olsun,
düşünce gücü sebatla ortaya koyulan hedefin üzerine odaklanmalıdır. İnsan bu amacı başlıca görevi haline getirmeli ve kendisini onun elde edilmesine adamalı, düşüncelerinin geçici isteklere, özlemlere ve hayallere kaymasına izin vermemelidir. Bu, kendi kendine hakim olmanın ve düşünce yoğunlaştırmanın büyük yoludur. Amacını gerçekleştirmek konusunda defalarca başarısız olsa bileki güçsüzlük alt edilene kadar böyle olması gerekir kazandığı karakter sağlamlığı onun gerçek başarısının ölçüsü olacak ve bu gelecekteki gücü ve zaferi için yeni bir başlangıç noktası olacaktır.

Büyük bir amacı kavramaya hazır olmayanlar, düşüncelerini ne kadar önemsiz görünse bile görevlerinin hatasız yerine getirilmesi üzerinde yoğunlaştırmalıdırlar. Ancak bu şekilde düşünceler toparlanıp odaklanabilir ve kararlılıkla enerji geliştirilebilir. Bu gerçekleştirildikten sonra, başarılamayacak hiçbir şey yoktur.

Kendi güçsüzlüğünün farkında olan ve bu gerçeğe gücün ancak çaba ve çalışmayla geliştirilebileceğine inanan en güçsüz ruh bile bu inançla hemen çaba sarf etmeye başlayacaktır. Ve çaba üstüne çaba, sabır üstüne sabır ve güç üstüne güç ekleyerek asla gelişimini durdurmayacak ve en sonunda son derece güçlü bir hale gelecektir.

Nasıl ki bedensel açıdan güçsüz olan bir insan dikkatli ve sabırlı bir eğitimle kendisini güçlendirebilirse, güçsüz düşünceleri olan bir insan da doğru düşünme konusunda çalışarak onları güçlendirebilir.

Amaçsızlığı ve güçsüzlüğü bir kenara bırakıp kararlı şekilde düşünmeye başlamak,
başarısızlığı yalnızca başarıya giden yollardan biri olarak kabul eden güçlüler arasına
katılmak demektir. Tüm koşulların kendilerine hizmet etmesini sağlayanların, güçlü düşünenlerin, korkusuzca girişimde bulunanların ve ustaca başarı sağlayanların arasına katılmak demektir.

Amacını tasarladıktan sonra, bir insan bunun başarılması için zihinsel olarak düz bir yol
çizmeli, sağa ya da sola bakmamalıdır. Şüpheler ve korkular dikkatle bir kenara atılmalıdır.
Bunlar çabanın düz çizgisini eğik, etkisiz, faydasız hale getirerek kıran bozucu unsurlardır.
Şüphe ve korku düşünceleri asla bir şey başaramazlar. Daima başarısızlığa yol açarlar. Şüphe ve korku sessizce sokulduğunda kararlılık, enerji, başarma gücü ve tüm güçlü düşünceler sona erer.

Başarma isteği, başarabileceğimiz bilgisinden kaynaklanır. Şüphe ve korku, bilginin büyük
düşmanlarıdır ve onları teşvik eden, onları öldürmeyen kişi her basamakta kendisini engeller.

Şüpheyi ve korkuyu yenen kişi, başarısızlığı da yenmiştir. Her düşüncesi güçle birleşiktir ve tüm güçlükler cesurca karşılanıp yenilir. Amaçları mevsime uygun şekilde ekilmiştir ve çiçek açıp zamanından önce yere düşmeyen meyveler verir.

Korkusuzca amaçla birleşen düşünce, yaratıcı güce dönüşür. Bunu bilen kişi, bir yığın tereddütlü düşünce ve değişken duygudan daha yüksek ve güçlü bir şeye dönüşmeye hazırdır. Bunu yapan kişi, zihinsel güçlerinin bilinçli ve akıllı kullanıcısı haline gelmiştir.

V BAŞARIDA DÜŞÜNMENİN ETKİSİ 

Bir insanın başardığı ve başaramadığı her şey doğrudan kendi düşüncelerinin sonucudur. Denge kaybının tamamen yok olmak anlamına geleceği adil şekilde düzenlenmiş bir evrende, bireysel sorumluluk mutlak olmalıdır. Bir insanın güçsüzlüğü ve gücü, temizliği ve kötülüğü başkasına değil, kendisine aittir. Bunları başkası değil, kendisi geliştirmiştir; ve bunlar kendisi tarafından değiştirilebilir, asla bir başkası tarafından değil. İçinde bulunduğu mevcut durumu da başkasına değil, kendisine aittir. Acıları ve mutlulukları içinde gelişir. Nasıl düşünürse, öyledir; ve aynı şekilde düşünmeye devam ettiği sürece öyle kalır.

Güçlü bir insan, güçsüz bir insan kendisine yardım edilmesini istemediği sürece ona yardım
edemez. Ve istediği zaman bile kendi kendisine güçlenmelidir. Kendi çabalarıyla diğer
adamdaki beğendiği gücü geliştirmelidir. İnsanın kendi durumunu kendisinden başkası
değiştiremez.

İnsanlar arasında “Pek çok insan, bir kişinin baskıcı olmasından dolayı köledir; baskıcıdan nefret edelim!” şeklinde düşünmek ve konuşmak yaygındır. Fakat artan az sayıda insan arasında bu değerlendirmeyi tersine çevirip, “Pek çok insan köle olduğu için bir kişi baskıcı olur; köleleri hor görelim” deme eğilimi vardır.

Gerçek şudur ki, hem baskıcı olanlar hem de köleler cehalette işbirliği yapmaktadırlar ve
birbirlerine acı veriyor gibi görünseler de, gerçekte kendilerine acı vermektedirler. Ancak
mükemmel bir bilgi, baskı altında olanların güçsüzlüğündeki ve baskıcının yanlış uygulanan
gücündeki eylem yasasını algılar. Her iki durumun karşı karşıya olduğu acıyı gören
mükemmel bir sevgi hiç birisini kınamaz; mükemmel bir merhamet ise hem baskıcıya hem de baskı altındakilere kucak açar. Güçsüzlüğü yenmiş ve tüm bencil düşünceleri bir kenara
bırakmış olan kişi ne baskıcı ne de baskı altındakiler arasındadır. O özgürdür.

Bir insan ancak düşüncelerini yükselterek yükselebilir, galip gelebilir ve başarılı olabilir. Ancak düşüncelerini yükseltmeyi reddederek güçsüz, umutsuz ve sefil kalabilir.

Bir insanın maddi şeyler bile olsa herhangi bir şeyi başarması için, önce düşüncelerini kölesel hayvani yoksunluktan yükseltmesi gerekir. Başarılı olmak için mutlaka tüm hayvansal düşüncelerden ve bencillikten vazgeçmek şart değildir, fakat en azından bir bölümü feda edilmelidir. İlk düşüncesi hayvani zevk olan bir insan açık düşünüp sistemli planlama yapamaz. Gizli kaynaklarını bulup geliştirememiştir ve herhangi bir girişimde başarısız olacaktır.
Düşüncelerine insani şekilde hakim olmaya başlamamış olduğu için, ilişkilerine
hakim olacak ve ciddi sorumluluklar kabul edecek durumda değildir. Bağımsız hareket
etmeye ve tek başına ayakta durmaya uygun değildir. Fakat onu yalnızca kendi seçtiği
düşünceler sınırlamaktadır.

Fedakarlık olmadan ilerleme ya da başarı olamaz. Bir insanın maddi başarısı karmaşık
hayvani düşüncelerini feda edip kendisini planlarının geliştirilmesine ve kararlılığıyla kendi
başına ayakta durabilmesinin güçlendirilmesine bağlıdır. Düşüncelerini ne kadar yükseltirse, başarısı o kadar büyük olacak ve gerçekleştirdikleri o kadar mutluluk verici ve kalıcı olacaktır.

Yalnızca yüzeysel olarak bazen öyleymiş gibi görünse de, evren açgözlü, sahtekar ve kötüden yana değildir.
Dürüst, yüce gönüllü ve erdemli olana yardım eder. Asırlardır tüm büyük
öğretmenler bunu değişik şekillerde söylemişlerdir; ve bunu kanıtlamak ve bilmek için
insanın düşüncelerini yükselterek kendisini sürekli olarak daha erdemli kılması yeterlidir.

Zihinsel başarılar, doğadaki bilginin ya da güzelin ve gerçeğin aranmasına adanan düşüncenin sonucudur.
Bu tür başarılar bazen kibir ve hırsla bağlantılı olabilir, fakat bu özelliklerin
sonucu değildirler. Uzun ve yorucu çabaların, saf ve bencil olmayan düşüncelerin doğal
sonucudurlar.

Ruhsal başarılar, kutsal isteklerin tamamlanmasıdır. Sürekli olarak asil ve yüce düşünceleri
düşünerek yaşayan, saf ve başkalarını düşünen her şey üzerinde duran kişi, güneşin tepeye
ulaşacağı ve ayın dolunay olacağı kadar kesin şekilde karakter açısından akıllı ve asil olacak, etki ve mutluluk konumuna yükselecektir. Her tür başarı çabanın krallığı ve düşüncenin taçlandırılmasıdır. Kendi kendine hakim olma, kararlılık, saflık, dürüstlük ve iyi
yönlendirilmiş düşünce ile insan yükselir. Hayvanilik, tembellik, bozulma ve düşünce
karışıklığı ile de alçalır.

Bir insan dünyada büyük bir başarı elde edebilir, hatta ruhsal alemde yüce düşüncelere yükselebilir ve kibirli, bencil ve kötü düşüncelerin kendisine hakim olmasına izin vererek yeniden güçsüzlüğe ve sefalete düşebilir.

Doğru düşünce ile kazanılan zaferler ancak dikkatli olmakla muhafaza edilebilirler. Çoğu insan başarı sağlanınca kendisini bırakır ve hızla başarısızlığa düşer.

İş, akıl ya da ruh dünyasında olsun, tüm başarılar kesin şekilde yönlendirilen düşüncenin sonucudur. Tümü için aynı yasa geçerlidir ve aynı yöntemle elde edilirler. Tek fark elde edilecek amaçtır.

Az şey başarmak isteyen kişinin az şey feda etmesi gerekir; çok şey başarmak isteyen kişininse çok şey feda etmesi gerekir. Büyük başarılar elde etmek isteyen kişi çok büyük fedakarlıkta bulunmalıdır.

VI HAYALLER VE İDEALLER 

Hayalciler, dünyanın kurtarıcılarıdır. Görünen dünyayı nasıl görünmeyen dünya ayakta tutuyorsa, insanlar da tüm dertleri, günahları ve kirli işlerinde münzevi hayalcilerin güzel hayalleri ile desteklenmektedir. İnsanlık hayalcilerini unutamaz; onların ideallerinin sönmesine ve ölmesine izin veremez; onların içinde yaşar; onları bir gün göreceği ve bileceği gerçekler olarak bilir.

Besteciler, heykeltıraşlar, ressamlar, şairler, ruhani liderler, bilgelerbunlar diğer dünyanın yapımcıları ve cerınetin mimarlarıdır. Dünya, onlar yaşamış oldukları için güzeldir. Onlar olmasa, çalışan insanlık yok olurdu.

Yüreğinde güzel bir hayal, yüce bir ideal yaşatan insan bir gün onu gerçekleştirecektir.
Kolomb başka bir dünyanın hayalini yaşatmış ve onu keşfetmiştir. Kopernik çok sayıda dünya ve daha geniş bir evren hayalini geliştirmiş ve onu açığa çıkartmıştır. Buda da lekesiz güzellik ve mükemmel huzurdan oluşan ruhsal bir dünya hayalini taşımış ve o dünyaya girmiştir.

Hayallerinizi, ideallerinizi yaşatın. Yüreğinizdeki müziği, zihninizde biçimlenen güzelliği, en
saf düşüncelerinizi kaplayan hoşluğu yaşatın. Çünkü tüm keyifli durumlar, nefis ve çevre
onlarla yeşerecektir; eğer onlara sadık kalırsanız, sonunda dünyanız onlardan inşa edilecektir.

Arzulamak elde etmektir; istemek başarmaktır. İnsanın en adi arzuları tamamen tatmin edilip, en temiz istekleri güçsüzlükten sürünmeli midir? Yasa bu değildir. Böyle bir durum asla gerçekleşemez, “İstemeli ve almalısınız”.

Yüce hayaller kurun ve siz hayal ettikçe hayal ettiğiniz şey olursunuz. Hayaliniz, bir gün olacağınız şeyin vaadidir; idealiniz ise sonunda ortaya çıkaracağınız şeyin kehanetidir.

En büyük başarı bile ilk başta ve bir süreliğine bir hayaldi. Meşe, palamudun içinde uyur; kuş, yumurtanın içinde bekler. Ve bir ruhun en yüksek hayalinde bir uyandırma meleği kıpırdanır. Hayaller, gerçeklerin fideleridir.

Koşullarınız elverişsiz olabilir, fakat bir ideal belirleyip ona ulaşmak için çok çaba
gösterdiğinizde öyle kalmayacaklardır. Onların içinde hareket edemez ve onlar olmadan sabit duramazsınız. Yoksulluk ve çalışmadan dolayı ağır yük altında olan bir genç düşünün.
Sağlıksız bir atölyede uzun saatler boyunca kapalı kalmaktadır; eğitimsizdir ve incelik
sanatlarından yoksundur. Fakat daha iyi şeyler hayal etmektedir. Zeka ya da incelik,
zarafet ve güzellik hayal etmektedir. Hayatının ideal durumunu tasarlamakta ve
zihinsel olarak inşa etmektedir. Daha büyük bir özgürlük ve daha geniş bir kapsam onu
içine alır; huzursuzluk onu eyleme sevk eder ve tüm boş zamanlarını ve imkanlarını
gizli kalmış güçlerinin ve kaynaklarının geliştirilmesinde kullanır. Çok kısa sürede zihni o kadar değişir ki, atölyeye daha fazla sığamaz. Orası zihnindekilerle o kadar
uyumsuzdur ki, bir giysinin fırlatılıp atılması gibi hayatından çıkar. Ve büyüyen
güçlerinin kapsamına uyan fırsatların gelişmesiyle, onu tamamen geride bırakır. Yıllar
sonra bu genci yetişkin bir adam olarak görürüz. Zihnin belli kuvvetlerine o kadar
hakim olmuştur ki, dünya çapında bir etkiye ve neredeyse eşsiz bir güce sahiptir.
Ellerinde dev sorumlulukların iplerini tutmaktadır; konuşmaları ve yaşantısı
değişmiştir; erkekler ve kadınlar onun sözlerini alıp, karakterlerini yeniden
biçimlendirmektedirler. Güneş gibi, çevresinde sayısız kaderin döndüğü sabit ve parlak
bir merkez haline gelmiştir. O artık gençlik hayalini gerçekleştirmiştir. İdealiyle
bütünleşmiştir.

Ve siz de ister kötü, ister güzel, isterse her ikisinin bir karışımı olsun, yüreğinizin hayalini (yalnızca istek değil) gerçekleştireceksiniz; çünkü daima gizliden gizliye en fazla sevdiğiniz şeye doğru çekileceksiniz. Ellerinize düşüncelerinizin tam sonucu verilecek. Kazandığınız şeyi alacaksınız; ne fazla ne eksik. Mevcut ortamınız ne olursa olsun, düşüncelerinizle
hayalinizle, idealinizledüşecek, olduğunuz yerde kalacak ya da yükseleceksiniz. Hakim arzunuz kadar küçülecek, egemen isteğiniz kadar büyüyeceksiniz.

Bir şeylerin kendisini değil de yalnızca görünen etkilerini arayan düşüncesiz, cahil ve tembel kişiler uğur, talih ve şanstan bahsederler. Zengin olan bir insan gördüklerinde, “Ne kadar şanslı!” derler. Zekasını geliştiren birisini gözlemleyip, “Her şey ne kadar lehinde!” diye haykırırlar. Ve başka birisinin aziz karakterini ve geniş etkisini görüp, “Nasıl da şans ona yardım ediyor!” derler. Bu insanların deneyimlerini kazanmak için karşılaştıkları deneme ve yanılmaları ve mücadeleleri görmezler. Onların yaptıkları fedakarlık, gösterdikleri korkusuz çabalar, yenilmez gibi görünenin üstesinden gelmek ve yüreklerindeki hayali gerçekleştirmek için taşıdıkları inanç konusunda hiç fikirleri yoktur. Karanlığı ve ıstırapları bilmezler; yalnızca ışığı ve mutluluğu görüp buna “uğur” derler. Uzun, yorucu yolculuğu görmeden, yalnızca keyifli amacı fark ederler ve buna “iyi talih” derler. Süreci anlamadan, yalnızca sonucu kavrarlar ve buna “şans” derler.

Tüm insan işlerinde çabalar ve sonuçlar vardır. Çabanın güçlülüğü, sonucun ölçüsüdür. Değişiklik değil. Yetenekler, güçler, maddi, zihinsel ve ruhsal servetler çabanın meyveleridir. Bunlar tamamlanmış düşünceler, başarılmış hedefler, gerçekleştirilmiş hayallerdir.

Zihninizde yücelttiğiniz hayal, yüreğinizde taçlandırdığınız ideal her ne ise, hayatınızı bunlarla inşa edersiniz; bunlar olursunuz.

VII HUZUR 

Zihnin sükuneti, bilgeliğin güzel mücevherlerinden birisidir. Kendine hakim olma
konusundaki uzun ve sabırlı bir çabanın sonucudur. Bunun varlığı, olgunlaşmış deneyimlerin
ve düşünce yasalarına ve işleyişlerine ilişkin vasatın üzerinde bir bilginin göstergesidir.

Bir insan, kendisinin düşünceyle gelişen bir varlık olduğunu anladığı ölçüde huzura kavuşur. Çünkü bu bilgi diğer şeylerin de düşüncenin sonucu olarak anlaşılmasını gerektirir ve insan doğru bir anlayış geliştirip nesneler arasındaki iç ilişkilerin sebep ve sonuç ilişkisi olduğunu giderek daha net gördükçe telaşlanmayı, öfkelenmeyi, üzülmeyi ve mutsuz olmayı bırakır. Dengeli, sabit ve sakin olur.

Kendisini nasıl idare edeceğini öğrenmiş olan sakin insan, kendisini başkalarına nasıl adapte edeceğini de bilir. Onlar da bunun karşılığında onun ruhsal gücü önünde saygıyla eğilirler.
Ondan bir şeyler öğrenebileceklerini ve ona güvenebileceklerini hissederler. Bir insan ne
kadar sakin olursa, başarısı, etkisi ve iyilik yapma gücü o kadar artar. Sıradan bir tüccar bile kendine hakim olmayı ve soğukkanlılığını geliştirdikçe işteki başarısının arttığını görecektir, çünkü insanlar her zaman hak tanır ve tutumlu birisiyle iş yapmayı tercih ederler.

Güçlü, sakin bir insan her zaman sevilir ve saygı görür. Kurak topraklarda gölge veren bir ağaç ya da fırtınada siper olan bir kaya gibidir. Sakin bir kalbi, yumuşak huylu, dengeli bir yaşamı kim sevmez? Bu mutluluklara sahip olan kişiler için yağmur yağması ya da güneş açması veya değişiklikler olması fark etmez, çünkü onlar her zaman huzurlu ve sakindirler. Huzur olarak adlandırdığımız mükemmel karakter dengesi kültürün son dersidir. Yaşamın çiçek açışı, ruhun meyve verişidir. Bilgelik kadar kıymetlidirsom altından daha hoştur. Yalnızca para peşinde koşmak, huzurlu bir yaşamla karşılaştırıldığında çok önemsiz kalır. Huzurlu bir yaşam doğruluk okyanusunda, dalgaların altında, fırtınaların ulaşamayacağı yerde, Ebedi Sükunette süren bir yaşamdır!

Yaşamlarını alt üst eden, patlayan mizaçlarıyla tatlı ve güzel olan her şeyi harabeye çeviren, karakterlerinin dengesini bozan ve husumet yaratan ne çok insan tanırız! Mesele, insanların büyük çoğunluğunun kendilerine hakim olamadıkları için yaşamlarını mahvedip mutluluklarını lekeledikleridir. Hayatımızda dengeli, olgunlaşmış bir karakterin özelliği olan mükemmel özgüvene sahip olan ne kadar az kişiyle karşılaşırız!

Evet, insanlık kontrolsüz ihtirasla dalgalanır, zapt edilemeyen üzüntüyle karışır, endişe ve şüpheyle sürüklenir. Ancak bilge insan, düşünceleri kontrollü ve saf olan bir insan ruhun rüzgarlarının ve fırtınalarının kendisine itaat etmesini sağlayabilir.

Her nerede ve her ne koşul altında yaşıyorsanız yaşayın, fırtınanın fırlatıp attığı ruhlar şunu
mutlaka öğrenin: Yaşam okyanusunda mutluluk adaları gülümsemektedir ve
ideallerinizin güneşli kumsalı sizin gelişinizi beklemektedir. Ellerinizi düşüncenizin
dümeni üzerinde sıkı tutun. Ruhunuzun derinliklerinde hakim olan Efendi yatmaktadır;
fakat uykudadır; Onu uyandırın. Kendine hakim olmak güçlülüktür. Doğru düşünce
ustalıktır. Sükunet güçtür. Yüreğinize şunu söyleyin: “Huzurlu ol. Sakinleş!”
kaynak...aymavisi.org

Bob Marley - Redemption Song



Emancipate yourselves from mental slavery;
Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten;
None but ourselves can free our minds.
Kendimizden başka kimse özgür kılmaz aklımızı. 


 

29 Haziran 2017 Perşembe

Yaşamın dört kuralı. Orada ol. Dikkat et. Doğruyu söyle. Sonuçlara fazla takılma.

Şamanlığın İşlevi
-Dans etmeyi ne zaman bıraktın?
-Şarkı söylemeyi ne zaman bıraktın?
-Masal dinlemeyi ve masallardan etkilenmeyi ne zaman bıraktın?
-Sessizliğin tatlı topraklarında huzur aramayı ne zaman bıraktın?
Biz dans etmeyi, şarkı söylemeyi, hikayelerden büyülenmeyi veya sessizlikte huzur aramayı bıraktığımızda, ruhumuzun bir parçasını kaybettiğimiz bir deneyim yaşamışız demektir.
Dans etme, şarkı söyleme, hikaye anlatma ve sessizlik, dört evrensel şifa merhemleridir...Angeles Arrien




Ana Öğüdü




Anısına...
Çiçekleri ezme yavrum Çiçekler bir yüreğe benzer Çiçek ezen, insan ezer. Sakın sen kuş vurma yavrum En engin bir kardeşlikte Uçar kuşlar gökyüzünde. Tüfekle oynama yavrum Şakacığı bile çirkin Bir canlıyı öldürmenin. Gel bir çiçek ol sen yavrum Kendi ülkenin renginde Şu yeryüzü demetinde.









Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız

Bazen hiç tanımadığımız bir insanı; onun sizden uzakta geçen zamanını belirleyen kişi olduğunuzu fark edersiniz Bu aslında sanatın ve bir yumak haline gelmiş sorunlarınızın neticesidir İçe dönük hayatınızın ve uslanmaz dilinizin size kazandırdığı parlak tecrübe Bu insanlar kalbinize ulaşacakları her cereyanı ağır hasta olarak yanlarında taşırlar Tapınılacak yalnızlıklarına ortak bulmuşlardır Bir fotoğraf ya da bir şiirle yaşarlar. İşin en kötü tarafı acıyarak ya da acıtarak sevmeyi öğrendiklerinden dikkat ve zekaküpüdürler Onlara dokunmayı,teselli verici birkaç sözcüğü bulana dek duygular aşk noktasına doğru atak yapar Gördüklerine sahip olmayı arzulayan çırpınışları sessiz yanıtlar olarak karşılarsınız Bazen cesaret verici olaylar olur Kuru teşekkürünüzden daha fazlasını katarsınız sözcüklere Bir başkasının kalbini dolduran heyecanlara açık kapı bırakırsınız Ama bu sizi çocuksu talebinizden başka bir şey değildir Karşılaşmak Hayat boyu taşıyacağınız yeni bir işaret bulduğunuzu sanmak O zaman işler karmakarışık olur Görüldüğü kadar kolay değildir içinizdeki kırgınlığı bağışlamak "Yapmamalıydım" dersiniz Perdeleri açmamalıydım Bazı yolculuklara dönüşler düşünülmeden çıkılır O bazı yolculuklara her gün çıkarsınız Tanrının yabancılıkla ödüllendirdiği çocukluğunuzla yan yana yürürsünüz Çimenlere iliştirilmiş yazıyı dikkatle okursunuz “Çiçek Dalında Güzeldir” Bazen hiçbir şey olmaz Kimse yaralarıyla inleyen şiiri görmez Sesi olmayan bir kapının kapandığını fark edersiniz Umursamazlığınızı bir jilet gibi yanınızda taşırsınız İkon tarzı duruşunuz ve sertliğiniz konuşulur Başkalarının cesaretini kıran tarzınız, tanımadığınız insanların düşlerine gömülür Size ellerindeki adresler ve şiirlerle ulaşamazlar En başından kaybettiklerini düşünürler Gerçeğiniz karşısında yalancı ve çocukturlar Bazen dostluk ya da aşk yerin savaşla tanışırsınız Onlar kalplerini, zekalarıyla donattıkları bir savaş alanına dönüştürürler Birdenbire kendinizi gardınızı almış bulursunuz İki kişilik savaşın nasıl ve hangi nedenlerle başladığı bilinmez Güçlü kadın imajından kuşkulanırsınız Böyle durumlarda saçma da olsa bir nedene ihtiyacınız vardır En yakın dostunuz kahvesini yudumlarken bu nedeni söyleyiverir Sinirden yeni silahlar, yeni ve ağır karşılıklar bulmak için harekete geçersiniz Oyuna gelirsiniz Kaybetmeye alışık olduğunuzu unutursunuz Nefretten doğacak aşkı beklersiniz Nefret büyür aşk onun gerisinde kalır Bazen göz yaşlarınıza değen birini bulursunuz Silik bir anıdan içinizi saran hayaller yaratırlar Kaybolmalarından, yiyecekleri darbelerin onları sıradanlaştırmasından korkarsınız Başlayamamaktan ya da bitirememekten, gülümserken sakladıklarınızdan, elinizde kalanların boşluğundan, yeri doldurulamaz vedalardan çekinirsiniz Yine de parlak tecrübelerinizi unutup derinlere dalacak cesareti ve deliliği yakalarsınız Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız...Umay Umay 


Giderayak

Handan, hamamdan geçtik,
Gün ışığında hissemize razıydık;
Saadetinden geçtik,
Ümidine razıydık;
Hiçbirini bulamadık;
Kendimize hüzünler icadettik,
Avunamadık
Yoksa biz...
Bu dünyadan değil miydik?



Penrose merdiveni

Penrose merdiveni veya imkansız merdiven, Lionel Penrose ve oğlu Roger Penrose tarafından oluşturulan imkansız bir nesnedir. Penrose üçgeni'nin merdiven şeklindeki varyasyonu kabul edilir. Bu yanılsamada 90 derecelik dönüşlerle yükselen (veya alçalan) bir merdiven 2 boyutlu olarak tasvir edilmiştir. Bir kişinin bu merdivenleri çıktığı hayal edildiğinde sonuçta herhangi bir yükselme ya da alçalma olmadığı hep başladığı yere döndüğü sonsuza kadar devam eden bir döngü ortaya çıkmaktadır. Üç boyutlu uzayda açıkca imkansız olan bu merdivene Penrose merdiveni denir.


Ada

 

Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey.



Kitaplarda Aşk Nasıl ele alınmış?


Kerem ile Aslı
(Yazgı olarak aşk)
Her aşk yanmakla başlar; Kerem ile Aslı'nınki yanarak tükenmekle bitiyor. Atasözlerine bile konu olan, külleri birbirine karışan bu iki âşığın destanından beri artık "Kerem derdi, Aslı derdi, dil derdi" vardır. Kerem, Ermeni keşişin güzel kızının peşinde dağları aşar. Aslı, Kerem'in küllerini toplarken saçları tutuşunca yanar. Halk edebiyatının "Leylâ ile Mecnun"u da sayılabilecek bu hikâye, hem maddî hem mistik aşkın, yeri gelince de ‘din aşkı çatışması'nın göz alıcı bir örneğidir. Kerem'i, aşkı kader olarak gördüğü için severiz. Âşık öznenin derin iç çatışması bir yana, Kerem ile Aslı'dan öğrendiğimiz değişmez bir gerçek daha var: Trajik olan aslında tek taraflı aşk değil; ‘engellenmiş' karşılıklı aşktır.

Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar
(Bir İstanbul masalı olarak aşk)
Huzur, edebî niteliğiyle olduğu kadar en güzel İstanbul masalı olduğu için de âşıklar için vazgeçilmez. Mümtaz'ın Nuran'a karşı hissettiği şey, tutkulu bir aşkın ötesinde, bir dönem İstanbul'una, neredeyse ‘Boğaziçi medeniyeti'ne açılan bir penceredir. Mümtaz, ‘bir yığın imkân arasından Nuran'ı' seçmiş ve bu hikaye Tanpınar'ın üslubuyla ölümsüzleşmiştir. Huzur, defalarca dönülmesi gereken bir başyapıt.

Sevgili Milena – Franz Kafka
(Kurtarıcı olarak aşk)
Kafka ile Milena'nın soylu aşkı da başka bazı büyük aşklar gibi sadece mektuplarda kaldı. "Senin" diye imzaladığı mektuplarında şöyle diyordu Kafka: "Adımı da yitirdim! Küçüle küçüle ‘Senin' kaldı yalnız." Bu aşkta kurtarıcı Milena'dır: "Karşındakini yalnız varlığınla kurtarabilirsin, başka hiçbir şeyin yararı yoktur." İşte aşk, bazen kurtarıcı oluyor. Edebiyat tarihinin bu en sarsıcı aşk mektuplarını, özellikle Adalet Cimcoz'un çevirisinden okumalısınız.

Genç Werther'in Acıları – Johann Wolfgang von Goethe
(Yıkım olarak aşk)
Tutkulu aşkın görkemli klasiği Genç Werther'in Acıları yazıldıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. (Werther'i okuduktan sonra intihar etmek istemeyen âşık var mı?) Bu yapıtı, sadece platonik bir aşk hikâyesine indirgemek hata olur. Yine de, ortada böylesine bir aşk varsa, sanatsal bütünlüğün ikinci planda kalması kaçınılmaz oluyor. Parmağı dikkatsizlikle Lotte'nin parmağına değdiğinde bile bundan derin anlamlar çıkaran Werther! Sonsuza dek üzgün genç âşıkların hüzünlü sembolü olarak kalacak…

Beyaz Geceler – Fyodor Dostoyevski
(Teselli olarak aşk)
İyimser aşkın el kitabı… Sonunda kavuşmak olmasa da her aşk kendince bir mutluluk değil mi? Kahramanımızın sevgili Nastenka'ya duyduğu aşkta, topu topu dört gecenin hatırası vardır. Ama bu yeterlidir işte… Dostoyevski'nin romanı bitirirken söylediği gibi, "Bir anlık mutluluk! Koca bir insan ömrü içinde bu kadarı bile yetmez mi!"

Anna Karenina – Lev Tolstoy
(Bedel olarak aşk)
Anna'nın aşkı hangisidir? "Köleleştirici aşk" mı, "adayıcı aşk" mı? Yoksa Anna Karenina, aşkta engel ne kadar büyükse aşkın da o kadar büyük olduğunun apaçık bir kanıtı olarak mı okunmalı? Ne denirse densin, bu büyük klasikte, aşka ilişkin bütün çağrışımlar bir aradadır: Özgürlük, tekdüzeliği kırmak, ikilemler ve sonunda ölüm… Aşkın iki kişilik olmadığı kesindir. Tolstoy'un açıkça gösterdiği şey, Adorno'nun söylediğidir biraz da: "Aşk da toplumsal olarak dolayımlanır." Anna, aşkının bedelini ödemiştir. Şunu unutmamak gerek: Tutkunun peşinden gitmek, ancak bedeli ölüm olunca, kitlelerin gözünde temize çıkabiliyor.

Aylak Adam – Yusuf Atılgan
(İhtimal olarak aşk)
‘Aşk romanı' deyince akla sadece somut bir aşk hikâyesinin anlatıldığı bir metin geliyorsa, Aylak Adam, aşk romanı değildir. Ama ilk cümleleri okuduğumuzda ürpeririz: "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi." C.'nin peşinden gittiği şey, bir aşktan öte, aşksız olmayan bir dünyadır. Bunun kendince yollarını bile bulur. Ama olmaz. Romanın sonunda dendiği gibi; "Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı." Aylak Adam, aşkın -ya da aşksızlığın- yürek burkan hikâyesidir. Peki, aylaklık ile aşk arasında sırlı bir bağ var mıdır? Evet, vardır!

Kızıl ile Kara – Stendhal
(Tükeniş olarak aşk)
Büyük bir aşk romanı, aslında tam da aşk romanı olmayan yapıttır; tıpkı "Kızıl ile Kara" gibi. Genç Julien Sorel'in ruhundaki çalkantılarla dönemin Fransa'sındaki çalkantıları bir arada okuruz. Stendhal'ın Don Juan'dan bol bol alıntı yaptığı romanına koyduğu epigraf çarpıcıdır: "Gerçek, şu acı gerçek." Satırlar boyunca Julien'e bazen acır, bazen kızarız. Büyük aşkların sadece hayatta birer kazadan ibaret olduğunu kabul etmediği için severiz de onu. Ancak Madam de Renal'a karşı beslenecek tek duygu, saygıdır. Aşk, iki sevgiliyi de tüketir. Hilmi Yavuz'un bir dizesiydi: "julien ne söyledi madam renal'a". İşte bu dizenin arkasında çok şey yatıyor.

Venedik'te Ölüm – Thomas Mann
(Bir ölüm türü olarak aşk)
Yan yana gelmesi tehlikeli, fakat kaçınılmaz üç sözcük: Aşk, sanat, ölüm… Thomas Mann, aşkın yazgısını bu sözcükler üzerinden kurcalıyor. Ünlü yazar Aschenbach'ın olağanüstü güzel Tadzio'ya duyduğu derin aşk, sanatçının çıkmazı ve hüzünlü bir ölüm… "Motus animi cotinuus"u (ruhun daimi hareketi) daha iyi anlamak için bir yol açıcı kitap…

Dîvân-ı Kebîr – Mevlâna Celâleddin Rûmî
(Âb-ı hayat olarak aşk)
"Ben ol da bil aşkı" demişti Mevlânâ. Nerededir aşk? Bir magma gibi taşıp durduğu Divân-ı Kebîr'dedir: "Âşık dediğin de benim gibi olmalı! Öyle mest, öyle kendinden geçmiş olmalı ki, ne halkla uzlaşmalı, ne de kendisine bir hayrı dokunmalı! / Aşk âb-ı hayattır; seni ölümden kurtarır! Kendisini tamamıyla aşka veren kişi ne mutlu kişidir!"

Aşk-ı Memnû – Halid Ziya Uşaklıgil
(Yasak aşk)
Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnû'su, tam da yasak olan bir kıvılcımla yaktığı için belki de, Türk edebiyatının en trajik aşk romanı olma vasfını hâlâ koruyor. Romanın trajik öğesi, trajik sonuna da sebep olan, iç içe geçmiş diğer aşklarla çevrili "yasak olan aşk"tır, yani Bihter'in Behlül'e "yeni, imkânsız ve tehlikeli" olana aşkıdır. Edebiyat tarihi, yasak aşkları hep aynı sona mahkum etti: Nasıl ne Bovary, ne Anna kurtulamadıysa nihayet yasak aşkın pençesinde yanmaktan, Türk edebiyatında kadının keşfedildiği ilk eser sayılabilecek Aşk-ı Memnû'nun Bihter'i de bu trajik sondan kurtulamayacaktır. Ve nasıl tam da bu sebepten Anna Karenina Rus edebiyatının, Madame Bovary Fransız edebiyatının mihenk taşı olmayı sürdürüyorsa, Aşk-ı Memnû da Türk edebiyatı için ateşin bulunduğu nokta olacaktır. Aşkın şöyle tanımlandığı bir roman: "Kalplerimizde bazı illetler vardır ki, vücudun tamamıyla ensicesine hulûl ettikten sonra keşfolunamayan hâfî emrâza mahsus bir nüfuz hıyanetiyle kendisini göstermeden, tahriplerini haber vermeden, derûnî bir yangın dumansızlığıyla yanar, yanar; bu bir ateştir ki mahiyetini bilmeyiz; vücudundan haber almayız; o yavaş yavaş vazifesinden emin, devam eder; nihayet bir gün birdenbire, bir hiç, bir dakikalık bir vukuf bize gösterir ki kalbimizde bir yangın var. Nedir? Nereden tevellüt etmiştir? Bu yangın nasıl bir serseri rüzgârın kanatlarıyla düşerek orasını tutuşturmuştur? Bilemeyiz."

Divan – Yunus Emre
(Kılavuz olarak aşk)
Yunus Emre'den bu yana biliyoruz: "devletli nesnedir aşk" ama aynı zamanda "firkatli nesnedir". Aşk gelicek cümle eksikler biter, böyle söyler Yunus. Ona göre, "Aşksız âdem dünyada belli bilin ki yoktur." Mecazî aşktan gerçek aşka geçişte bir kılavuz dur. Âşık olmayan kişiyi taşa benzeten Yunus Emre'nin en çok da şu dizesi: "Bizim sevdiğimiz Hak'tır bu halka göz ü kaş gelir". Tek dize bütün bir aşk yolculuğunu anlatmıyor mu?

Eylül – Mehmed Rauf
(Masumiyet olarak aşk)
Eylül'le anılan bir aşkın gideceği yer tükenişten başka neresidir? Suad ile Necib'in, birbirine ancak alıkonulmuş bir eldiven tekiyle ifşa edebildikleri ‘yasak aşk'ları, masumiyetini belki de ruhların müellifi, kalplerin merhemi musikiye borçluydu. ‘İnsafsız rüzgâr', ‘muannid yağmur' yalnız o güzel yazın ertesindeki ayın değil, onların ruhundaki çöküşün de adıydı. O aşk ki belki bir yangında kavrulursa tamama ererdi. İkisi aynı ateşte yandılar, zaten bir kere yanmışlardı!

Vadideki Zambak – Honore dé Balzac
(Sığınak olarak aşk)
Bir aşk kitapları listesine pekâla Balzac'ın mektupları da alınabilirdi. Ama roman sanatının yüz aklarından Vadideki Zambak'ta adı geçen Félix de Vandenesse, Balzac'tan; Henriette de Mortsauf da Balzac'ın hayatında önemli yeri olan Madame de Berny'den başkası değildir zaten. Romanda anlatılan, yine ikilemler içindeki bir kadınla, bütün yıkımları başını onun dizine koyarak gidermek isteyen âşığın hikayesidir. Bir de Balzac, romanın başında evrensel bir ders verir: "Bizi sevdiğinden çok kendisini sevdiğimiz kadının üstünlüğü, sağduyu kurallarını bize her zaman unutturmasıdır." Türkçede Cemal Süreya çevirisi olduğunu da düşününce, Vadideki Zambak'ı okumak şart oluyor.

Ağrıdağı Efsanesi – Yaşar Kemal
(Ağıt olarak aşk)
"Her yıl Ağrıdağı'nda bahar gözünü açtığında, çiçeklerle, keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağı'nın güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağı' nın harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağı'nın öfkesini çalmağa başlarlar. (… Bu arada, tam gün kavuşurken gölün üstünde kar gibi ak küçücük bir kuş dönmeğe başlar. Gölün üstünde bütün hızıyla uçan kuş göle şimşek gibi çakılırcasına iner, bir kanadını suyun mavisine daldırır kalkar. Böylece üç kere daldırır, sonra da uçup gider, gözden ırar, yiter. Ak kuştan sonra çobanlar da sessiz, birer ikişer oradan ayrılır, karanlığa karışır çekilir giderler." Sonra… Yaşar Kemal, Gülbahar ile Ahmed'in büyük destanını anlatmaya başlar.

Malina – Ingeborg Bachmann
(Dünyaya karşı duruş olarak aşk)
Malina, kuşkusuz bir ‘aşk kitabı' değildir ama belki de aşk kitaplarının en yakıcısıdır. "Parola, Ivan." der Malina, "Ve hep, hep Ivan." Böyle bir aşkın var olduğu dünya, kötü bir dünya olamaz, dersiniz. Ama kötüdür dünya ("Biz, birbirimize götüren yolları bunca zahmetsiz bulabilirken, kentteki kıyım sürüp gidiyor;". Malina'da altı çizilecek o kadar cümle var ki… Geriye bir iç yanması ve çok sigara dumanı kalır. Kitabın yazarı, "Her erkek ve her kadın âşık olabilir mi?" sorusuna, "Hayır," yanıtını vermiştir zira, "olamaz, çünkü aşk, bir sanat yapıtıdır."

Şiirler – Karacaoğlan
(Teklifsiz aşk)
Cemal Süreya yazmıştı: Yâr kavramı en somut ve süzme biçimde Karacaoğlan ile şiirimize girmiştir. Halk şiirinde Erzurumlu Emrah da, başka şairler de var ama Karacaoğlan, aşkın ve Türkçenin bir yakasında yüzyıllardır parlıyor. Kimi zaman "Benim çok ömrümü az eylemesin" diyecek kadar umutsuz, kimi zaman "Herkesi sevdiğine verse Yaradan" dizesindeki kadar naif bir âşık. Galiba Karacaoğlan'ın umutla umutsuzluk arasında salınan aşkını en iyi şu dizeler anlatıyor: "Yaylanın karından beyazdır döşün / Uzanıp üstüne ölesim geldi".
Swann'ın Aşkı – Marcel Proust
(Kayıp zamanın izinde aşk)
"Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır." Belki Proust'un bütün külliyatı ama ille de Swann'ın Aşkı. "Mutlu olan kişi âşık değil demektir," diyen Proust bu cümlesiyle meşrebini de belli eder ve o benzersiz üslubuyla olağanüstü bir yapıt kurar. Sosyete çevrelerine girip çıkarak kendini var etmeye çalışan Swann'ın güzel Odette'e duyduğu aşkın hikâyesi temelde basittir ama yazarın doyumsuz tasvirleriyle sıra dışı bir hal alır. Proust, Gide'e yazdığı bir mektupta ironiyi de elden bırakmaz: "Eğer Swann beni tanısaydı ve benden biraz yararlanabilseydi, Odette'in ona geri dönmesini sağlayabilirdim." Roman kişileriyle yazarın aşka bakışlarındaki farklılıkları çok da önemsememek gerekiyor. Zaten Proust evreninde, aşka en sağlıklı yaklaşım yine bir roman kişisinden, Madam Leroi'dandır: "Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem."

Muhteşem Gatsby – Scott Fitzgerald
(Adanış olarak aşk)
Bir başka ‘ömürlük' aşk hikayesi… 20. yüzyılın ilk yarısında, yapay değerlerin biçimlendirdiği Birleşik Amerika'da geçen roman, ‘Amerikan düşü' ve ‘yükselme' gibi temaların ardında, derinden derine bir aşk hikâyesiyle içimizi ısıtır. Gatsby ölür; sonunda onu ne kadar sevmiş olduğunuzun ayırdına varırız -tıpkı Daisy gibi! Romandan bir de unutulmaz cümle, Can Yücel çevirisiyle: "Hani öyle gelir ya insana; o yaz işte, hayat yeniden başlıyor sandımdı."

Serin Mavi – Behçet Necatigil
(Evcil aşk)
"Ayşe, Huriye, Selma (yaş sırasına göre küçükten büyüğe) !" diye başlar bir mektuba Necatigil. Eşi Huriye Hanım'a, yaşça iki kızının arasında yer vermesi, nazik bir jest değil sadece; mektupların bütünü okunduğunda Necatigil yalınlığı iyice belirir. Serin Mavi, kuşkusuz, Türk edebiyatında bir ‘aile'ye yazılmış en incelikli aşk mektuplarını içeriyor. Necatigil evreninin tüm sözcükleri; ev, aile, gündelik sıkıntılar sımsıcak kılıyor bu mektupları. Ve Serin Mavi boyunca hep o iki dize çınlıyor: "Seni nasıl alabilirim benim tarafa / Uzaksın".

Çağımızın Bir Kahramanı – Lermontov
(Yanılsama olarak aşk)
Bütün kadınları kendine âşık etmekten hoşlanan ama hiçbirini sevmeyen Peçorin'in öyküsü bir ütopya gibi mi görünüyor? Belki öyledir ama "Çağımızın Bir Kahramanı", sadece basit bir "kaçan kovalanır" öyküsü değil; derinlikli bir portredir. Peçorin adlı ‘kahraman' cevaplar vermez; sorular sordurur. Sevilmeden sevmek paradoksunu bu kez tersinden okuruz. Peçorin, kimseyi sevemez ve mutsuzdur. Onun, "Kayadan kayaya atlayan suyun şırıltısını duyunca unutamayacağı tek kadın yoktur." Bu unutulmaz yapıtı okurken insan, Peçorin'in yazgısının ölümcül, kara bir talih mi yoksa çok az kişiye rastlayacak bir şans mı olduğuna bir türlü karar veremiyor.

Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri – Nâzım Hikmet
(Umut olarak aşk)
30 Eylül 1945… "Seni düşünmek güzel şey / ümitli şey / dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey / Fakat artık ümit yetmiyor bana, / ben artık şarkı dinlemek değil / şarkı söylemek istiyorum".

İlk Aşk – Turgenyev
(Hatıra olarak aşk)
Bu güzel ve küçük roman, biraz da adından dolayı listeye girmeyi hak ediyor. Kahramanımızın Zinadia'ya duyduğu hızlı ve tutkulu aşkın sıra dışı öyküsü. Hikâyede her ilk aşk deneyiminin izleri var gibidir. Bir yerde şöyle der kahraman: "Artık sıradan bir delikanlı sayılmazdım; çünkü âşıktım." Kısa serüvenlerin sonunda Zinadia ölür; buruklukla şaşkınlık arası bir duygu eşliğinde kitabı kapatırız. İlk aşktır; incitir, özletir, anısı silinmez.

Kolera Günlerinde Aşk – Gabriel Garcia Marquez
(Ömür boyu aşk)
50 yıl süren bir tutku, aşk mıdır yoksa aşka çok benzeyen bir bağlılık mı? Büyülü gerçekçiliğin ustası Marquez, Kolera Günleri'nde Aşk'ta tam da üslubuna yakışır bir konuyu, yarım yüzyıl süren bir aşkı anlatıyor. Florentino Ariza'nın Fermina Daza'ya olan yenilmez, gözüpek aşkının hikâyesi, aşk yüzünden delirenlerin eksik olmadığı bir coğrafyanın acımtırak kokularını taşıyor. Sonunda ne mi öğreniyoruz? Sadece aşksız değil, aşka rağmen de mutlu olunabileceğini…

Elsa'ya Şiirler – Louis Aragon
(Poetika olarak aşk)
Aragon öleli 25, Elsa öleli 37 yıl oluyor. Genç kuşaklar ikisini de, siyasi mücadelelerinden, romanlarından değil, şiirlerden ve büyük aşklarından tanıyor bugün. Aragon, kendine "Elsa'nın Mecnunu" sıfatını yakıştırmıştı. Unutulmaz şiirlerini Elsa için yazdı. Edebiyat tarihinin en şanslı kadınlarından Elsa da, hep var olmayı istediği tarihte romanlarıyla değil, daha çok konu olduğu şiirlerle anıldı. Şanslıyız ki, Orhan Veli'den İlhan Berk'e kadar iyi çevirmenler bu şiirleri Türkçeye ‘kazandırdı'. En sarsıcısı, Elsa'nın Gözleri şiirinden: "Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de / Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm / Orda bütün ümitsizleri bekleyen ölüm / Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde".

Alemdağ'da Var Bir Yılan – Sait Faik
(İyimserlik olarak aşk)
Türkçenin kuyruklu yıldızı Sait Faik'in kuşkusuz en iyi kitabı. "Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil? Nedir o bil?" diye sorar bir öyküsünde. Onu okurken, hep bir iyimserlik vardır ama yitik bir şeyler olduğu düşüncesi de peşimizi bırakmaz. Kitapla aynı adı taşıyan öykünün şu cümlesi, bir kez okunduğunda unutulmayanlardandır: "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor."

Doktor Jivago – Boris Pasternak
(Tutku olarak aşk)
Aşk ve devrim yan yana gelince ortaya unutulmaz hikâyeler çıkıyor. Doktor Jivago, bunların en iyilerindendir; hem dönemini enfes betimlediği hem de hastalıklı bir aşkı ustaca anlattığı için. Yuri Jivago edebiyat tarihindeki ‘büyük âşıklar' listesindeki yerini çoktan aldı zaten, ama okursanız, Lara'nın nasıl ustaca çizilmiş bir karakter olduğuna da dikkat edin. Romandan uyarlanmış, izlenmeye değer bir filmin olduğunu da hatırlatalım…

Gizemli Şiirler – Hilmi Yavuz
(Bakış olarak aşk)
Aşkla ‘bakmak' arasındaki gizemli ilişki nedir? Belki Yakın Aşklar şiirindeki: "yakın aşklar! sizi ve gizi / bir kıyıyla öteki / gibi bağlayan nedir?" Belki Eylül şiirindeki: "eylül! daha çocukluğumdan / beri size bakardım ben / bir yazın azalmakta olan / sözcüklerinden nasıl da / ansızın dökülürdünüz / bahçelerle ve kül / dolardı içim… eylül!" Ama en çok da şu şiirdeki: "size bakmanın tarihi! siz / bir gonca kadar kendiliğinden / yazılmış olmalısınız / derin, korkunç ve ergen / kalbim, sevdalara sığmayan kalbim / bir dağı içeriyor geçerken / siz o dağa sanki kış / ve sanki bıldır yağan karsınız / umarsız sözcüklere bulanmış"…

Fransız Teğmenin Kadını – John Fowles
(Bekleyiş olarak aşk)
1969 tarihli roman, yüzeydeki esrarlı aşk hikâyesinin altında felsefî ve toplumsal sorgulamalarla çağdaş bir klasik olarak adlandırılmayı hak ediyor. Her aşk hikayesi, içinde kendi döneminin eleştirisini barındırır ama Fransız Teğmenin Kadını'ndaki kadar ustaca iğnelemelere kolay rastlanmıyor. Bir kadının iç dünyasına nasıl bu kadar soğukkanlılıkla yaklaşılabilir? Bu, John Fowles'un ustalığıdır. Yüzyıl öncesinin İngiltere'sinde bir erkeğin toplumun kurbanı oluşu, bugüne de çok şey söylüyor. Romanın başkişisi Sarah, tıpkı Madam Bovary ya da Lady Chatterley gibi, asla unutulmayacak.

Aramızdaki Şey – Tomris Uyar
(‘Aramızdaki şey' olarak aşk)
Tomris Uyar'dan aşkın ‘aramızdaki şey' durumuna nokta atışı! Uyar'ın başka öyküleri, başka kitapları da var elbette, ama edebiyatımızda aşka çok benzeyen bu ‘şey'i daha iyi anlatan bir öykü yok. Şöyle der anlatıcı, Venedik'te Ölüm filmi seyredilirken: "Onu yakalamak için nedense filmden sana kaydı gözüm. Ellerine, uzun, biçimli parmaklarına, nerdeyse saydam tırnaklarına. İncecik bedenine. Bu dünyayla baş edemeyecek kadar kırılgan olduğunu o an kavradım. Artık filmdeki Tadzio'yu seyredebilirdim… İçimin yandığını belli etmemek için bile-isteye soğuk bir şaka yaptım: ‘Yazarın ve romanın baş kişisinin adları T harfi ile başlıyor diye mi çağrıldım yoksa buraya?'" Tomris Uyar'ın ustalıkla anlattığı ‘şey'i yaşarsak bir gün, o soruyu sorarız: "Sen o şeyi çözebilmiş miydin?"

Soneler – William Shakespeare
(Nimet olarak aşk)
Romeo ve Juliet ya da Othello ile değil de Soneler ile okumalısınız Shakespeare'den aşkı. Entrikalarla, hesap-kitapla kuşatılmış aşkları değil, lirizmle, yalınlıkla beslenen aşkları okumanın tadına böyle varabilirsiniz. Sevgilisine, "Seni bir yaz gününe benzetsem mi" diye seslenen şairdeki aşk çığlığını duyarsınız. Ve kuşkusuz, bulunmaz bir nimettir aşk: "For thy sweet love rememb'red such wealth brings, / That then I scorn to change my state with kings".

Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı – Pablo Neruda
(Umutsuz bir şarkı olarak aşk)
20 unutulmaz aşk şiiri… "Seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü. / Öyle uzak, acılı, ölüp gitmiş gibi sen. / Yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile. / Sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren." Neruda'nın aşk sarkacı da inip çıkar, "sonsuz unutuş kırar" insanı. Son söz ümitsizce söylenir: "Ve ellerimde yalnız gölgenin ürperişi. / Âh, uzağa her şeyden. Âh, uzağa her şeyden. / Ey kimsesiz, yollara düşme saati şimdi!"

Belâ Çiçeği – Attilâ İlhan
(İkilem olarak aşk)
Böyle bir listeye Attilâ İlhan'dan kitap seçmek pek kolay değil. Bu kitap ‘Böyle Bir Sevmek' olabileceği gibi, pekâla ‘Ayrılık Sevdaya Dahil' de olabilirdi. Ama Bela Çiçeği'ni seçtik -aşkın o mâlum paradoksunu anlatan ‘Aysel Git Başımdan' şiiri için: "aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan istemiyorum / benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün / dağıtır gecelerim sarışınlığını / uykularımı uyusan nasıl korkarsın / hiçbir dakikamı yaşayamazsın / aysel git başımdan ben sana göre değilim / benim için kirletme aydınlığını" diye başlayan şiirin sonu yakıcıdır: "aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan seni seviyorum".

Günlerin Köpüğü – Boris Vian
(Gerçeküstü bir durum olarak aşk)
Tutkulu bir caz dinleyicisi olan Colin, bir gün Chloé (Yunancada ‘taze yeşillik' anlamındadır bu sözcük) ile tanışınca ona şöyle der: "Sizi Duke Ellington mı düzenledi?" Bu naif soru, çağdaş aşk masallarının en güzellerinden olan Günlerin Köpüğü'nde anlatılanın nasıl bir şey olduğu hakkında iyi bir ipucu veriyor. Aslolan iki şey vardır Vian için: Aşk ve New Orleans'ın müziği. Plak, düşsel roman boyunca zihnimizde döner. Mutlu sonla bitmesini delicesine istediğimiz hikâye mutsuzlukla biter. Ama belki de, Colette'in dediği gibi, sonu acı bitse bile her aşk ayrı bir mutluluktur. Ve umulur ki bir gün Boris Vian'ın dediği olur: Sonunda kitleler haksız, bireyler haklı çıkar.

Sevda Sözleri – Cemal Süreya
(Aşk olarak aşk)
"Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti" dizesiyle anlatılabilir Cemal Süreya'nın aşkı: İronik, masum, bazen çaresiz. Sadece adından dolayı değil, Sevda Sözleri, aşkın türlü hallerini şiirin ustalığıyla kesiştirdiği için ayrıcalıklı bir yeri hak ediyor. Gündelik hayatın tam ortasında, Sevda Sözleri'nden iki dize masanıza düşebilir örneğin: "İki çay söylemiştik orda, biri açık / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni." Şu dizeler, "Kardeşim olan gözlerini unutmadım" ya da "Aşktın sen gidişinden bildim seni" nasıl unutulur? Ancak bir tanesi var ki, manifestodur: "Yalnız aşkı vardır aşkı olanın".

Düş Kırgınları – Mehmet Eroğlu
(Vazgeçiş olarak aşk)
Ne yazık ki göğsümüzün sol tarafında kalb denilen bir et parçası taşırız ve gün gelir, şu derin ikilemden kaçamayız: Aşk mı, sevgi mi? Çağdaş edebiyatımızda bu sorunu en yüreklice tartışan, Düş Kırgınları'nın başkişisi Kuzey Erkil'dir. Sevgi esnek ve dayanıklıyken, aşk kırılgan mı gerçekten? Yoksa bu da mı bir yanılsama? Kuzey Erkil'in Şafak'a duyduğu iç burkucu aşk kadar, tartıştığı ikilemlerle de okuyanın unutamayacağı bir roman Düş Kırgınları. Aşkın niçin mutluluktan daha büyük, daha görkemli bir şey olduğunu kavramayı kolaylaştırıyor. Aşkın olduğu yerde erdemlerin bir hiç olduğunu anlamayı da… Acı son kaçınılmazsa Kuzey'in dediği geçerlidir: "Sevmek bazen de bırakmaktır."

Şiirler – Rabindranath Tagore
(Kutsayıcı aşk)
"Yüreğim övünçle taşıyor sanki, şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum, yaşlar doluyor gözlerime. / Yaşamımda aykırı, yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım. / Şarkı söylememden hoşlanıyorsun, biliyorum. Biliyorum, yapayalnız bir şarkıcı gibi çıkıyorum önüne. / Erişmeyi aklımdan bile geçirmediğim ayaklarına şarkımın kanat uçlarıyla dokunuyorum. / Şarkı söylemenin sarhoşluğuyla unutuyorum kendimi, efendim olan sana dostum diyorum." "Kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda" Alabildiğine mistik, alabildiğine lirik…

Leyla ile Mecnun – Fuzûli
(Destan olarak aşk)
Aşkın sonsözü: Leylâ ile Mecnun. Aşkın ‘saf' hali, edebiyat tarihinde hiçbir zaman, Fuzûlî'nin 1535 tarihli mesnevîsinde olduğu gibi anlatılamadı. Artık her âşık Mecnun'la kıyaslanır, her sevilen biraz Leylâ'dır. "Ya Rab bana cism ü cân gerekmez / Canânsız cihân gerekmez" diyenlerin aşkıdır bu. Mecâzî aşkı yudumlamak vardır, onu aşmak vardır, vefâ ile dünyayı yok saymak vardır bu hikayede. Mecnun, Leylâ'nın kabrini kucaklayıp öldükten sonra, iki âşık, aşk yoluna girip temiz kaldıkları için, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için (oysa ne zordur bu!) cennette buluşurlar. Söz biter.

 kaynak...dersimizedebiyat.net