23 Haziran 2023

Ahmet Hamdi Tanpınar - Başımızın üstünde bir bulutun

Başımızın üstünde bir bulutun
Güneşe asılmış gölgesi,
Uzakta toz halinde dağılan
Yoğurtçu sesi,
Gün bitmeden başladı içimizde
Yarınsız insanların gecesi.

 

Anna Ahmatova - İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var

İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var,
Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek.
Korkunç bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar
Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek.

Dostluk da güçsüzdür burada, yılları da
Yüksek mutluluk ateşinin,
Ruh özgürdür ve yabancıdır burada
Ağırkanlı bitkinliğinde şehvetin.

Çılgındır koşanlar buna erişmek için,
Erişenlerse bir özlemle uğramıştır bozguna.
İşte şimdi anladın sen, niçin
Çarpmıyor artık yüreğim avuçlarında.

 

Jonas Salk "Umut, hayallerde, hayal gücünde ve hayalleri gerçeğe dönüştürmeye cesaret edenlerin cesaretindedir."

   I feel that the greatest reward for success is the opportunity to do more...Jonas Salk

" Başarı için en büyük ödülün daha fazlasını yapma fırsatı olduğunu düşünüyorum."

   Salk died at age 80 on June 23, 1995. A memorial at the Institute with a statement from Salk captures his vision: "Hope lies in dreams, in imagination and in the courage of those who dare to make dreams into reality."

 Salk, 23 Haziran 1995'te  80 yaşında öldü. Enstitü'deki bir anıtta Salk'ın yaptığı açıklama onun vizyonunu yansıtıyor: Umut, hayallerde, hayal gücünde ve hayalleri gerçeğe dönüştürmeye cesaret edenlerin cesaretindedir.

 Umut rüyalarda, hayal gücünde ve hayalleri gerçeğe dönüştürmeye cesaret edenlerin cesaretindedir.

 

     

  • Mozart niye müzik besteledi?
    • Kendisine sorulan, “Neden doktorluk yapmak yerine medikal araştırmalar yapmayı seçtiniz?” sorusu üzerine söyledikleri.
  • Yalnızca şansla hiçbir şey başarılamaz. Bilgi ve deneyim birikimi gerekir.
  • En büyük sorumluluğumuz çocuklarımıza iyi büyükler olmak.
  • Düşlerim var, kabuslarım da. Kabuslarımın üstesinden düşlerimle geldim.
  • İşler yeterince kötüye gittiğinde istikameti düzeltecek bir şey olur.
  • Richard Heffner: Diyorsunuz ki, "Kendimizi ve geleceğimizi yaratabiliriz."
    Salk: —kendimizi biçimlendirerek, hücrelerimizi değil. — önemli olan nokta bu… Hücrelerimizi biçimlendiriyoruz ama kendimizi değiştirmiyoruz.
  • Bir çocukken bilimle ilgili değildim. Sadece insanlarla, doğanın insan yönüyle ilgiliydim, dilerseniz, bununla ilgilenmeye devam ederim. Beni motive eden şey bu.
  • Girmekte olduğumuzu düşündüğüm bir safha ile ilgileniyorum. Ben buna "teleolojikal evrim" diyorum, bir amacı olan evrim.

Hakkında söylenenler

  • Kendi çocuklarında denemeyi göze alıncaya dek bu aşıyı başka ailelerin çocuklarına öneremeyeceğini hissetti. — Darrell Salk (oğlu)

Boris Vian ' Aşkın Gözü Kördür '

I

Beş ağustos, saat sekizde şehri sis kaplıyordu. Hafif sis, solunumu hiç rahatsız etmiyordu ve son derece yoğun bir görünümü vardı, ayrıca iyice maviye çalıyordu.
Birbirine paralel, tabakalar halinde çöktü; önce yerden yirmi santimetre yükseklikte kümelendi ve insanlar ayaklarını görmeden yürüdüler. Saint-Braquemart sokağı 22 numarada oturan bir kadın, evine gireceği sırada anahtarını düşürdü, bulamadı. Biri bebek olmak üzere altı kişi yardımına koştu; bu arada ikinci tabaka çöktü ve anahtar bulundu ama biberondan kurtulmak, evliliğin, yerleşik düzenin dingin sevinçlerini tanımak için sabırsızlaşan bebek, meteor örtüsünü bahane ederek tüymüştü. Böylece, bin üç yüz altmış iki anahtar ve on dört köpek, sabahın ilk saatlerinde kayboldu. Oltalarına taktıkları mantarları kollamaktan bıkan balıkçılar, çıldırıp ava çıktılar.
Sis, yokuşlu sokakların aşağılarında ve çukurlarda kayda değer yoğunlukta yığılmış, hava deliklerinden ve lağımlardan uzun oklar halinde sızıyordu. Sis, metro koridorlarını istila etti, metro ise, sütü andıran dalga, kırmızı ışıkların seviyesine ulaştığında durdu; ama o sırada üçüncü tabaka çökmüştü bile ve dışarıda insanlar dizlerine kadar çıkan, beyaz bir gecenin içinde yıkanıyorlardı.
Yukarı mahallenin sakinleri, şanslı olduklarını sanarak nehir kıyısındakilerle alay ettiler, ama bir haftanın sonunda barıştılar, aynı şekilde odalarındaki eşyalara çarpabilir olmuşlardı; sis artık en yüksek yapıların tepelerine oturmuştu. Her ne kadar, kulenin küçük çan kulesi gözden yitmekte sonuncu olsa da, düzeni altüst eden bu yoğun karmaşıklığın karşı konulmaz yükselişi, sonuçta onu da içine çekmişti.


II

Orvert Latuile, on üç ağustos günü, üç yüz saatlik bir uykudan uyandı; biraz ağır bir sarhoşluktan ayılıyordu ve önce kör olduğunu sandı; kendisine ikram edilen alkollerin hakkını iyice vermek oluyordu bu. Geceydi, ama farklı bir gece; çünkü gözleri açık olduğu halde, elektrik lambasının ışık demeti gözleri kapalıyken, gözlerine düştüğünde hissettiği duyguları algılıyordu. Sakar bir el hareketiyle, radyonun düğmesini aradı. Radyo çalışıyordu ve haberler onu bir ölçüde aydınlattı.
Spikerin palavralarına kulak asmadı. Orvert Latuile düşündü, göbek deliğini kaşıdı ve tırnağını koklayınca bir banyoyu hak ettiğine inandı ama Nuh’un harmanisinin Nuh üstüne, ya da sefaletin zavallı dünya üzerine, Tanit’in (1) tülünün Salammbo (2) üzerine, bir kedinin kemanının içine atılması gibi, her şeyin üzerine yayılmış bu sisin rahatlığı ona banyo yapmanın gereksiz olduğu kararını aldırdı. Zaten sisin, hoş veremli bir kayısı kokusu vardı ve insanlarda kalan pis kokuları öldürmesi gerekiyordu. Dahası, sesler ve gürültüler, bu pamuklu astarla gizlenerek, aynı bir el arabasının kolunun üzerine talihsizce düşünce, delinen damağı dövülmüş protezle değiştirilen bir lirik sopranonun berrak ve beyaz sesi gibi garip bir tını taşıyorlardı.
İlkin, Orvert zihnindeki tüm sorunları defetti, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya karar verdi. Sonuçta herhangi bir güçlükle karşılaşmadan giyinmeyi bitirdi, çünkü giysileri her zamanki yerlerindeydiler; yani bazıları iskemlenin üzerinde, diğerleri yatağın altında, çoraplar ayakkabıların içinde, ayakkabının teki bir vazonun, diğeri de oturağın içindeydi.
- Hay Allah, dedi kendi kendine, şu sis ne garip bir şey.
Fazla özgün olmayan bu düşünce, olayı sadece saptanmış şeyler kategorisine sokarak, Orvert’i yersiz bir övünçten, günlük coşkudan, üzüntüden ve kara hüzünden kurtardı. Ama yavaş yavaş cesaretleniyordu ve bu alışılmamış duruma, bazı insanca deneyler tasarlayacak kadar alışıyordu.
- Kapıcı kadına iniyorum ve pantolonumun dükkanını açık bırakıyorum. Göreceğiz bakalım, sis mi var, yoksa sorun benim gözlerim mi?
Çünkü Fransız’ın kuşkucu aklı, sis görüşünü engelleyecek olsa bile, onu yoğun bir sisin varlığından şüphe etmeye iter ve onu bir garipliğin olduğuna inandırmak için, kararını yönlendirebilecek olan, radyoda söylenen şeyler olmaz. Radyodakilerin hepsi sersem.
- Çıkarıyorum dışarı ve aşağı böyle iniyorum.
Dışarı çıkarttı ve öylece indi. Hayatında ilk kez, ilk basmağın çatırtısını, ikincisinin çıtırtısını, dördüncüsünün pıtırtısını, yedincinin hırıltısını, onuncunun tıkırtısını, on dördüncüsünün kıtırtısını, on yedincisinin gıcırtısını, yirmi ikincisinin zırıltısını ve sondaki desteğinden kurtulmuş pirinç trabzanın kakırtısını farketti.
Duvara tutunarak çıkan birinin yanından geçti.
- Kim o? dedi, durarak.
- Lerond! diye cevapladı Bay Lerond, karşıdaki kiracı.
- Merhaba. Ben Latuile
elini uzattı ve şaşkınlıkla hemen bıraktığı sert bir şeyle karşılaştı. Lerond sıkıntıyla güldü.
- Affedersiniz, dedi, ama hiçbir şey görülmüyor ve bu sis cehennem sıcağı gibi.
- Doğru.
Açık dükkanını düşünerek ve Lerond’un da aynı şeyi düşünmüş olduğunu fark ederek alındı.
- Haydi, görüşmek üzere, dedi Lerond.
- Görüşmek üzere, dedi Orvert, sinsice kemerinin üst deliğini açtı.
Pantolonu ayaklarına düştü, çıkarıp merdiven boşluğuna fırlattı. Sis gerçekten de ateşler içindeki bir bıldırcın kadar sıcaktı ve eğer Lenord takımları ayakta gezinebiliyorsa, Overt böyle giyinik kalacak değildi ya. Ya hep ya hiç.
Ceketi ve gömleği uçtular. Ayakkabılarını çıkarmadı.
Merdivenin altına vardığında hafifçe kapıcının camına vurdu.
- Girin, dedi, kapıcı kadının sesi.
- Bana mektup var mı? diye sordu Overt.
- Oh! Bay Latuile! diye kahkahayı bastı şişman kadın, her zaman güldürmeye hazırsınız… İyi uyudunuz mu bakalım? Rahatınızı kaçırmak istemedim… Ah, bu sisin ilk günlerini görecektiniz! Herkes çıldırmış gibiydi. Şimdiyse… eee alışıyor insan…
Sütümsü engeli aşmayı başaran kokudan, kapıcının yaklaşmakta olduğunu anladı.
- Ne var ki, yemek hazırlamak pek kolay olmuyor. Ama bu sis bir garip… Sanki besliyor gibi, örneğin ben iyi yerim… oysa üç gündür, bir bardak su, bir parça ekmek yetti.
- Zayıflayacaksınız.
- Hah! Hah! diye kikirdedi kadın, altıncı kattan düşen bir ceviz parçasına benzeyen gülüşüyle. Bakın, elleyin Bay Overt, hiç bu kadar formda olmamıştım. Midelerim bile toparlandı… Bakın,elleyin.
- Ama… şey…, dedi Orvert.
- Bakın, elleyin diyorum size.
Körlemesine elini kaptı ve söz konusu midelerinden birinin ucunun üstüne koydu.
- Şaşırtıcı, diye saptamada bulundu Orvert.
_ Ve kırk iki yaşındayım. Nasıl! Hiç belli değil artık! Ah!.. Benim gibi biraz toplu kadınların işlerine geliyor bir yerde…
- Aman tanrım! Dedi Orvert, afallayarak… Çırılçıplaksınız.
- Evet, ya siz!
- Doğru, dedi kendi kendine Orvert. Benimki de ne tuhaf fikir.
- Televizyon’da, diye sürdürdü kapıca kadın, aeresol bir afrobezyak (3) olduğunu söylediler.
- Ah! Dedi Orvert; kapıcı kısa bir solukla değmişti kendisine ve bir an için, kendini bu kutsal siste yeniden doğmuş gibi hissetti.
- Bakın dinleyin Bayan Panuche, diye yalvardı. Hayvan değiliz. Eğer bu gerçekten afrodizyak bir sisse, kendimize aşık olmalıyız.
- Oh! Oh! dedi Bayan Panuche, kesik kesik ve ellerini doğru yere yerleştirdi.
- Benim için farketmez, dedi Orvert, ağırbaşlı bir edayla. Siz işinizi halledin, ben hiçbir şeyle ilgilenmiyorum.
- Eee, diye mırıldandı kapıca kadın, soğukkanlılığını kaybetmeden. Bay Lerond sizden daha sevecen. Oysa sizinle, bütün işi yüklenmek gerekiyor.
- Bakın, henüz bugün uyandım… Ben alışık değilim.
- Size göstereceğim, dedi kapıcı kadın.
Sonra öyle şeyler oldu ki, Nuh’un, Salammbo’nun ve Tanit’in tülünün sefaletini bir kemanın içine attığımız gibi, bunların üzerine de zavallı dünyanın harmanisini atsak daha iyi olur.
Orvert odadan oldukça canlı çıktı. Dışarıya kulak kabarttı…
Arabaların gürültüsü: işte eksik olan buydu. Ama sayısız şarkı yükseliyordu. Heryerden kahkahalar yükseliyordu.
Aklı bir karış havada, yolda ilerledi. Kulakları böylesina derin bir ses ufkuna sahip olmadıkları için bocalıyorlardı. Yüksek sesle düşündüğünü farketti.
- Aman tanrım, dedi. Afrodizyak bir sis.
Görüldüğü gibi, söz konusu düşünceler pek değişmiyordu. Ama insan kendini on bir gün uyuyup; laubali ve genellenmiş bir çeşit zehirlenmeyle, işin içinden çıkılmaz bir hal alan tam bir karanlık içinde uyanmış, şişman ve yaşlı kapıcının dik ve iri göğüslü bir Valkür’e (4) beklenmedik zevklerle dolu bir mağaranın gözü dönmüş Kirke’sine (5) dönüştüğünü gören bir adamın yerine koymalı.
- Kahretsin! dedi Orvert, düşüncesini belirtmek için.
Birden sokağın tam orta yerinde ayakta olduğunu farkederek korktu ve yüz metre boyunca yatay çıkıntısını izlediği duvara kadar geriledi. Orası, fırındı. Daha önce uygulamaya geçirdiği sağlık bilgisi, kayda değer her bedensel etkinlikten sonra bir besin alması gerektiğini buyuruyordu ona; küçük bir ekmek yemek için içeri girdi.
Dükkanda büyük bir gürültü vardı.
Orvert biraz önyargılı adamdı, kadın fırıncının her erkek müşteriden ısrarla ne istediğini anladığında, saçlarının diken diken olduğunu hissetti.
- Eğer size bir kiloluk ekmek verirsem, dedi fırıncı kadın, karşılığında ona uygun boyutu isteme hakkım var, kör olası!
- Ama bayan, diye karşı çıktı, küçük bir ihtiyarın sivri organı. Orvert onun köprünün sonundaki yaşlı orgcu Bay Curepipe (6)
olduğunu anladı… Ama bayan…
- Bir de borulu org çalıyorsunuz! Dedi fırıncı kadın.
Bay Curepipe kızdı.
- Size orgumu yollarım, dedi gururla ve çıkışa doğru yöneldi ama Orvert oradaydı ve şok soluğunu kesti.
- Sıradaki, diye ciyak ciyak bağırdı fırıncı kadın.
- Bir ekmek istiyorum, dedi Orvert güçlükle, midesini ovuşturarak.
- Bay Orvert için iki kiloluk bir ekmek, diye bağırdı fırıncı kadın.
- Hayır! Hayır! Diye inledi Orvert. Küçük bir ekmek.
- Hayır, dedi fırıncı kadın.
Ve kocasına seslenerek:
- Lucien, şununla ilgileniver, dersini alsın.
Orvert’in saçları diken diken oldu, son sürat kaçtı ve tam vitrin camının ortasına çarptı. Cam dayandı.
Orvert turu tamamladı ve sonunda dışarı çıkabildi. İçerde rezalet devam ediyordu. Çırak, çocuklarla ilgileniyordu.
- Vay anasını, diye homurdandı Orvert kaldırımda. Ya ben seçiciysem? Karıdaki de surat olsa…
Köprüden sonraki pastaneyi anımsadı. Hizmet eden kız on yedi yaşındaydı, ağzı kalp biçimindeydi ve işlemeli bir önlüğü vardı… Belki, artık sadece küçük önlüğünü giyiyordu…
Orvert koşar adım pastaneye doğru yürüdü. Üç kez, birbirlerine sarılmış bedenlerin üzerine düştü ama birleşmeleri uygulamak için vakit ayırmadı. Ama, en az birinde, beş kişiydiler.
- Roma! Diye mırıldandı. Quo Vadis! Fabiola! et cum spirituo tuo! Orjiler! Ok! (7)
Vitrin camıyla temasından elde ettiği, uğurlu güvercin yumurtası yüzünden kafasını ovalıyordu. Yürüyüşünü hızlandırıyordu, çünkü kendisinden olmakla birlikte, oldukça uzun bir mesafede önünden giden bir şey, olduğunca çabuk varması için kışkırtıyordu onu.
Hedefe ulaştığını düşünürken, bir yandan da el yordamıyla yolunu bulmak için evlere erişmeyi denedi. Çatlak aynalardan birini tutan, civatayla tutturulmuş, daire biçimindeki kontrplaktan antikacının vitrinini tanıdı. Pastane iki ev sonra.
Ve doğruca, sırtı kendisine dönük, hareketsiz bir bedene çarptı. Bir çığlık attı.
- İtmeyin, dedi kaba bir ses, ve şunu da kıçımdan çıkartmayı deneyin yoksa suratınızı duvara gömdüreceksiniz…
- Ama… Şey… Siz ne sanıyorsunuz, dedi Orvert.
Geçmek için sola doğru gitti. İkinci şok.
- Ne oluyorsunuz yahu, dedi, bir başka ses.
- Kuyruğa, herkes gibi.
Koca bir kahkaha duyuldu.
- Ha? Dedi Orvert.
- Evet, dedi üçüncü ses, elbette Nelly için geldiniz.
- Evet, diye kem küm etti Orvert.
- O halde kuyruğa girin. Şimdiden altmış kişiyiz.
Orvert hiç cevap vermedi. Üzgündü.
Kızın, işlemeli küçük önlüğünü giyip giymediğini öğrenmeden ayrıldı.
İlk sola döndü. Karşı yönden bir kadın geliyordu.
İkisi birden yere kıç üstü düştüler.
- Özür dilerim, dedi Orvert.
- Benim hatam, dedi kadın. Siz sağınızdan gidiyordunuz.
- Kalkmanıza yardımcı olabilir miyim? Yalnızsınız, değil mi?
- Ya siz. Beş altı kişi üzerime atlamadınız umarım?
- Bir kadınsınız değil mi? diye devam etti Orvert.
- Siz karar verin.
Birbirlerine yaklaşmışlardı, Orvert yanağında uzun ve ipeksi saçları hissetti. Birbirlerinin önünde diz çökmüşlerdi.
- Nerede rahat olabiliriz, dedi Orvert
- Sokağın ortasında.
Yönlerini, kaldırımın kenarına göre bularak oraya gittiler.
- Sizi istiyorum.
- Ben de sizi. Adım…
Orvert onu durdurdu.
- Benim için farketmez. Ellerimin ve bedenimin öğreneceğinden başka bir şey bilmek istemiyorum.
- Buyrun, dedi kadın.
- Tabii, diye saptamada bulundu Orvert, üzerinizde giysileriniz yok.
- Sizin de.
Orvert kadının üzerine uzandı.
- Acelemiz yok, dedi kadın. Ayaklardan başlayıp yukarı doğru çıkın.
Orvert çok şaşırdı. Ve bunu söyledi.
- Böylece anlarsınız, dedi kadın. Kendiniz de söylediniz, inceleme yapabilmemiz için tenimizden başka bir şeyimiz yok artık. Unutmayın ki, artık bakışınızdan korkmuyorum. Erotik özerkliğiniz suya düşmüş bulunuyor. İçten ve dolaysız olalım.
- İyi konuşuyorsunuz.
- “Modern Zamanlar’ı” (8) okuyorum. Haydi, cinsel eğitime bir an önce başlayalım.
Orvert de birçok kez ve farklı biçimlerde bunu yaptı. Kadının su götürmez yetenekleri vardı ve ışık yanacak gibi korku olmadıkça olasılıkların alanı bir hayli genişti. Hem zaten yıpranmıyor. Orvert’in yadsınamaz değerdeki iki üç numarası ve bir çok kez tekrarlanan simetrik bir birleşmenin uygulanışını öğretmesi ilişkilerine güven getirdi.
İnsanları, tanrı Pan’ın sureti gibi sade, huzurlu yapan yaşam buydu işte.


III

Oysa, radyo bilim adamlarının olayda düzenli bir gerileme belirlediklerini ve sis tabakasının günden güne alçaldığını açıkladı.
Tehlike büyük olduğundan, büyük bir kurul toplantısı yapıldı. Ama hemen bir çözüm bulundu çünkü insan dehasının binlerce yüzü var, özel dedektörlerin saptadığı gibi hayat mutluluk içinde sürebildi. Çünkü herkes kör olmuştu.


Boris VIAN

Kurtadam
(Paris-Tabou, No:1, Eylül 1949)


(1)Tanit: Tanrıça Aştart’ın (veya İştar) Kartaca dilindeki adı. Kartaca’nın en önemli tanrısıydı. Ay tanrıçası olduğu için dikili taşlarının üzerinde hilal bulunur. Çoğunlukla savaşçı bir kadın kimliğinde tasvir edilirdi. Asurlular, Aştart’ı Savaş tanrıçası sayar, Uruk’ta aşk tanrıçası olarak kabul edilir. Adına düzenlenen törenler oldukça açık seçik ve keyifliymiş. Batı Asya’da doğurganlık sembolü, Analık ve Bereket tanrıçası sayılır, Yunanistan’daki adı ise Afrodit’tir. Genelde zevk ve sefa düşkünü, üreyici ve savaşçı bir tanrıça profili çizer. Eski çağda bütün Doğu’ya yönelen Aştart Kültürü’nü, Eski Ahit peygamberleri şiddetle lanetlemişlerdir.

(2) Salambo (veya Salammbo): Aştart’ın Babil dilindeki adı, Hamilkar Barka’nın kızı. Burada geçen “tül ve Salambo” olayını Gustave Flaubert’in Salammbo romanına göre açıklayalım: romanın konusu Kartaca tarihinden alınmıştır ve Pön savaşından hemen sonra paralı askerlerin ayaklanması anlatılır. Cumhuriyete karşı ayaklanmış askerlerin başında Narr Havas ve Matho vardır. Bunlar Kartaca’nın tarihine hükmeden Tanit’in tülünü ele geçirmeyi başarırlar. Bunun üzerine Hamilkar’ın kızı ve bir Tanit rahibesi olan Salammbo, Matho’nun çadırına gider, kendini ona teslim eder ve tülü geri alır. Paralı askerler yenilir, Matho işkenceyle ölüme mahkum olur ve onu seven Salammbo da kederinden ölür.
Mevzu, böyle derin ve anlamlı, üstelik G. Flaubert de olayı çok lezzetli anlatıyormuş. Okumadık…

(3) Afrobezyak: Baba, (baiser:fr., düzüşmek) kelimesinden Afrodizyak olayına gönderme yapıp, özgün bir sözcük üretmiş. Yanlış telaffuz eden, cahil kadın olayı da mevzu bahis.

(4) Valkür: İskandinav mitolojisinde ölen kahramanları seçip, ruhlarını Valhalla’ya götürmek için Odin tarafından görevlendirilen periler. (iskandinavca valr-düşen, ve kjose- seçmek),

(5) Kirke: Yunan mitolojisinde Helios’un büyücü kızı. O kadar ustaydı ki, insanları hayvana dönüştürebiliyordu. Sarayında bir yıl kalan Odysseus’a aşık oldu ve onun arkadaşlarını domuz yavrusuna dönüştürdü. Bu kelime tehlikeli büyücü kadın anlamında da kullanılır.

(6) Curepipe: Fr. Pipo temizleyicisi. Cinsel gönderme. İnce geyik. Gereksiz not.

(7) … Latince, “Nereye gidiyorsun! Ruhsallığınla! Orjilere!“ (Hersıkı 6:45 okuru gibi, orji durumunu şanslıysanız yaşamışsınızdır!)

(8) Les Temps Modernes: Jean-Sol Partre takımının çıkardığı kalın ve keyifli bir dergi.
 

Yayına Hazırlayan : Uğur ŞEKER 


22 Haziran 2023

Dan Brown - Melekler ve Şeytanlar

Amerikalı yazar Dan Brown'ın 'Da Vinci Şifresi'yle birlikte dünyada çok satan 'Melekler ve Şeytanlar' adlı kitabında adı geçen ve romanın konusu gereği din adamlarıyla bilim adamlarını birbirine düşüren Cenevre'deki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN), gerçek hayatta da Türk fizikçilerin arasını açtı. Bilim çevrelerinde 'evrenin yaratılış teorisi' olarak kabul gören 'Big Bang (Büyük Patlama)', CERN'deki hızlandırıcılı laboratuar ortamında 2007'de yapılacak bir deneyle 'tekrar canlandırılacak'. Ancak Türkiye 1954'te kurulan merkeze üye olmadığı ve aidat ödemediği için, dünyanın heyecanla beklediği bu deneye katılmak isteyen Türk fizikçilerini büyük zorluklar bekliyor. Bu yüzden fizikçiler arasında tartışmalar yaşanıyor.
  Gazetelerde çıkan bu haber, Astro Set ekibinin dikkatini çekti ve en çok okunanlar listesinin ilk sıralarına giren Melekler ve Şeytanlar kitabını sizlerle paylaşmak için okuduk. Romana ait bazı temel noktaları kısaca özetledikten sonra ilginç bulduğumuz ve bizce romanın özünü oluşturan bazı bölümlerle ilgili alıntılar yaptık.

  Karşı Madde 
  Dünyanın en büyük bilimsel araştırma tesisi -İsviçre’deki CERN- Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi yakın zaman önce ilk karşı madde zerreciklerini üretmeyi başardı.
Karşı madde, bir farkla fizik madde ile özdeştir. Karşı madde, normal maddelerde bulunan elektrik yüklerinin zıddı zerreciklerden oluşur. Karşı madde, insanlığın bildiği en güçlü enerji kaynağıdır. Yüzde yüz verimlilikle enerji çıkarır (nükleer yarılım verimliliği yüzde bir buçuktur). Karşı madde kirliliğe yada radyasyona neden olmamakla birlikte, bir damlası gün boyunca New York Şehri’ni aydınlatmaya yeter. Buna rağmen, bir sakıncası vardır…
Karşı madde son derece kararsızdır. Herhangi bir şeyle… havayla bile temasa geçtiği anda tutuşur. Karşı maddenin bir gramı, 20 kilo tonluk-Hiroşima’ya atılan bombayla aynı büyüklükte -nükleer  bomba enerjisini içerir.
Yakın zamana kadar karşı madde sadece küçük miktarlarda üretiliyordu (bir defada birkaç atom). Ama CERN, yeni Antiproton Hız Kesicide
(çok daha büyük miktarlarda karşı madde  üretebilecek gelişmiş bir karşı madde üretim tesisi) büyük gelişmeler kaydetti.
  Ortaya bir soru çıkıyor; patlamaya son derece hazır olan bu madde dünyayı mı kurtaracak, yoksa şimdiye dek yapılan en ölümcül silahı üretmekte mi kullanılacak?

 Yazarın Notu
  Bu romanda adı geçen Roma’daki tüm sanat eserleri, mezarlar, tüneller ve mimari yapılar (bulundukları yerler de dahil olmak üzere) tamamen gerçektir. Günümüzde hala görülebilirler. İlluminati kardeşliği de gerçektir. Yazarımızın böyle bir iddiası var. İnanıp inanmamak size kalmış.

- Okumayanlar için romanın kısa özeti -

  Robert Langdon’un Cern’le ilgili serüveni başlıyor
  Cern Laboratuarı fizikçisi Leonardo Vetra’nın öldürülmesi ile başlayan roman, Da Vinci’nin de kahramanı olan Harvard Üniversitesi’nde dini simge bilim profesörü Robert Langdon’un bu cinayeti aydınlatması için Cern sorumlusu ayrık zerrecik fizikçisi, Maximillian Kohler tarafından aceleyle Cern’e çağrılmasıyla başlar. Cesedin resmini faksla gönderirler. Langdon büyük bir şaşkınlıkla yazıya bakakalır, simge bilime uygun tarzda yazılmış ‘İlluminati’ yazısı cesedin üzerine dağlanmıştır ve feci bir yanık izi vardır. Serüven başlar. Haşhaşın denen bir suikastçı da devrededir ve dört cinayet daha işleyecektir. Langdon Cern’e gider ve cesedi inceler, bu gerçek bir semboldür ve konuyu bilen insanlar tarafından işlenmiş bir cinayete benzemektedir. Daha önce Cern adını hiç duymayan Langdon çok şaşkındır. Kohler bu şaşkınlığı anlar ve yanıtlar. Çoğu Amerikalı, Avrupa’yı bilimsel araştırmalarda dünya lideri olarak kabul etmez. Onların bize bakış açısı, değişik bir alışveriş mekanından öteye geçmiyor. Aslında Einstein, Galileo ve Newton gibi adamların milliyetleri düşünüldüğünde, bunun tuhaf bir bakış açısı olduğunu söylemek mümkün. 'Langdon Cern’in içini dolaşırken ödüllerle donatılmış geniş bir koridorda bir yazı dikkatini çeker ve okur: ARS ELEKTRONİK ÖDÜLÜ
 
"Dijital çağdaki kültürel buluş için tüm Berners Lee ile CERN’e İNTERNETİ icat etmeleri sebebiyle verilmiştir." 

   Web’in bir Amerikan buluşu olduğunu düşünen Langdon’un şaşkınlığı bu muazzam kuruluş karşısında, içini dolaştıkça artar. Az sonra Kohler, ‘Peki kim bu İlluminati?’ diye sorar. Langdon bu kardeşlikle ilgili bildiklerini anlatır. "Tarihin başlangıcından beri, Bilim ve Din arasında derin bir uçurum var olmuştur. Copernicus gibi sözünü sakınmayan bilim adamları, bilimsel gerçekleri açıkladıkları için kilise tarafından öldürüldüler. Din daima bilime zulmetti. 1500’lerde bir grup adam Roma’da kiliseye karşı savaştı. İtalya’nın en aydın kişilerinden bazıları-fizikçiler, matematikçiler, astronomlar- kilisenin hatalı öğretileri hakkında kaygılarını paylaşmak için gizlice buluşmaya başladılar. Kilisenin ‘gerçek’ üzerindeki tekelinin, dünyadaki akademik aydınlanmayı engellemesinden korkuyorlardı. Kendilerine ‘aydınlanmış kişiler’ diyerek, dünyadaki ilk bilimsel beyin takımını kurmuş oldular. Avrupa’nın en eğitimli zekaları kendilerini bilimsel gerçek arayışına adadılar; İlluminati.. (Romanda İlluminati'nin ne olduğu anlatılıyor)
Katolik Kilisesi tarafından zalimce avlandılar. Bilim adamları sadece gizlilik törenleri sayesinde hayatta kalabildiler. Anlatılanlar, akademik çevrelerde gizlice yayıldı ve İlluminati kardeşliği tüm Avrupa’dan akademisyenler edinerek büyüdü. Bilim adamları Roma’da Aydınlanma Kilisesi dedikleri muazzam gizli bir barınakta düzenli olarak buluştular. İlluminati’den çoğu kimse, Kilisenin zorbalığına şiddet gösterileriyle karşı koymak istedi ama en saygın üyelerinden biri onları bundan vazgeçirdi. Tarihin en ünlü bilim adamlarından biri olmakla beraber, barışçı biriydi. Onun adı
Galileo Galile idi.

  Galileo bir İlluminati üyesiydi. Aynı zamanda dindar bir Katolik'ti. Bilimin Tanrı’nın varlığını inkar etmediğini, tam aksine kuvvetlendirdiğini ilan ederek, kilisenin bilime karşı tavrını yumuşatmaya çalıştı. Bir keresinde, teleskopundan dönen gezegenlere baktığında, kürelerin müziğinde Tanrı’nın sesini duyabildiğini yazmıştı. Din ile bilimin düşman olmadığını, müttefik olduklarını savundu; aynı hikayeyi, simetri ile dengenin hikayesini anlatan iki farklı dil… cennet ve cehennem, gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, Tanrı ve Şeytan. Bilim ve Din Tanrı’nın simetrisinde neşe buldu… Işıkla karanlığın sonsuz yarışı… Galileo’nun tutuklanması İlluminati ’de kargaşa yaratmıştı. Hatalar yapıldı ve kilise dört üyenin ismini keşfetti. Bu kişileri yakalayıp sorguladılar. Ama dört bilim adamı hiçbir şey açıklamadılar… İşkence gördükleri halde. Canlı canlı dağlandılar. Göğüslerinden. Bir güç sembolü ile… Ardından bilim adamları acımasızca öldürüldüler, cesetleri, İlluminati ’ye katılmayı düşünen diğerlerine gözdağı vermek için  Roma sokaklarına atıldı. Geri kalan İlluminati üyeleri kiliseyi enselerinde hissedince İtalya’dan kaçtılar. İlluminati iyiden iyiye gizli bir örgüt oldu. Katoliklerin uyguladığı temizlikten kaçan diğer mülteci gruplarıyla-mistikler, simyacılar, medyumlar, Müslümanlar, Yahudiler- karışmaya başladılar. İlluminati geçen yıllarla birlikte yeni üyeler edinmeye başladı.Yeni bir İlluminati doğmuştu. Daha karanlık bir İlluminati. Koyu bir Hıristiyanlık karşıtı İlluminati, Çok kuvvetli oldular, gizemli ayinler düzenlediler, büyük bir gizlilik vardı, bir gün yeniden ayaklanmaya ve Katolik Kilisesi’nden intikam almaya and içtiler. O kadar kuvvet sahibi olmuşlardı ki, kilise onları dünyadaki en tehlikeli tek Hıristiyanlık karşıtı güç olarak gördü. Vatikan, bu kardeşliğin Şeytan olduğunu ilan etti.

  Çoğu kimse Satanist mezhepleri Şeytan’a tapan canavar ruhlu kimseler olarak tahayyül ettiğini, ama tarihte Satanistlerin kiliseye düşman, eğitimli kimseler olduklarını açıkladı. Hayvan kurban edilen kara büyüler ve beş köşeli yıldız ayinlerine dair söylentiler, kilisenin kendi düşmanlarına karşı yürüttüğü karalama kampanyası dahilinde yaydığı alanlardan başka bir şey değildi. Zaman içinde, İlluminati’ ye benzemeye çalışan kilise karşıtları yalanlara inanmaya ve onları gerçekleştirmeye başladılar. Böylece modern Satanizm doğmuş oldu. Cesedin üzerine dağlanmış olan sembol, on altıncı yüzyılda Galileo’nun simetri aşkı onuruna ismi bilinmeyen bir İlluminati sanatçısı tarafından üretilmişti. Bir çeşit kutsal İlluminati logosu oldu. Kardeşliğin bu deseni sadece yeniden ortaya çıkıp, nihai hedeflerine ulaşacak gücü topladığı zaman göstermek üzere gizli tuttuğu iddia edildi. İlluminati hayatta kalmak için azimliydi. Roma’dan kaçtıklarında, yeniden bir araya gelebilecekleri güvenli bir yer bulmak için tüm Avrupa’yı dolaştılar. Onları başka bir gizli cemiyet kendi çatısı altına aldı. Bu kişiler Farmason denilen Bavyeralı taş ustalarıydı. Şimdiki adıyla Mason kardeşliği.

  Mason kardeşliği İlluminatiyle birleşiyor
  Mason kardeşliğinin, yarısı Birleşik Devletlerde, bir milyondan fazlasının ise Avrupa’da yaşadığı dünya çapında beş milyondan fazla üyesi vardı. Masonlar kesinlikle satanist değiller. Kendi yardımseverliklerinin kurbanı oldular. 1700’lerde kaçan bilim adamlarına yataklık ettikten sonra Masonlar farkında olmadan İlluminati ’ye paravan oldu. İlluminati onların arasında büyüdü ve localardaki iktidar pozisyonlarını ele geçirdiler. Bilimsel kardeşliklerini Masonlar arasında usulca yeniden kurdular…Gizli bir cemiyetin içindeki gizli cemiyet oldular. Ardından İlluminati Mason localarının dünya çapındaki bağlantılarını kendi nüfuzlarını yaymak için kullandı.  İlluminati ’nin anayasasında Katolikliğin yok edilmesi yer alıyordu. Kardeşlik, kilise tarafından dayatılan batıl dini inançların, insanlığın en büyük düşmanı olduğuna inanıyordu. Din, asılsız efsaneleri mutlak doğru diye göstermeye devam ederse, bilimsel gelişimin duracağından ve insanlığın anlamsız cihatların yapıldığı cahil bir geleceğe sürükleneceğinden korkuyorlardı. İlluminati Avrupa’da gücünü arttırdı ve gözünü Amerika’ya dikti. Orası liderlerinin pek çoğunun Mason-George Washington, Ben Franklin-olduğu, dürüst ve Masonların İlluminati ’nin barınağı olduğunun farkında olmayan  Tanrı’dan korkan kişiler olduğu yeni bir hükümetti. İlluminati içlerine sızarak, durumdan faydalandı ve bankaların, üniversitelerin ve nihai hedeflerine maddi imkan sunacak sanayicilerin kurulmasına yardımcı oldu. Birleşmiş tek bir dünya devleti kurulacaktı, bir çeşit laik Yeni Dünya Düzeni Yeni Dünya Düzeni, bilimsel aydınlanma üstüne kurulacaktı. Buna Lusifer Doktrini dediler. Kilise, Lusifer kelimesinin Şeytan’a atıfta bulunduğunu iddia etti ama kardeşlik, kelimenin Latince deki gerçek anlamında kullanıldığı konusunda ısrarcı oldu, yani
ışık taşıyan. Ya da Aydınlatıcı (Illuminator)

  Langdon sözlerini bitirdiğinde kendini yorgun hissetti. Kohler büyük bir dikkatle onu dinliyordu. İşlenen cinayetin İlluminati ’ye bağlanamayacağını sözlerine ekleyen Langdon “Semboller” dedi. “Hiçbir surette, onları ilk meydana getirenlerin varlığını doğrulamaz.”
İlluminati gibi organize felsefeler varlığını yitirdiğinde, geride sembolleri kalır… Ve diğer gruplar bu sembolleri kullanabilirler. Buna aktarım denir. Simge bilimde çok sık rastlanır. Naziler gamalı haçı Hindulardan almıştı, Hıristiyanlar haç şeklini Mısırlılardan alıp benimsediler. Komplo meraklıları işlerini sürdürüyorlar. Modern pop kültürde süregelen komplo teoriler çok bol. Medya kıyametle ilgili manşetlerin peşinden koşuyor. Kendilerini
‘mezhep uzmanı’ ilan eden kişilerse, İlluminati ’nin hala yaşadığı ve Yeni Dünya Düzeni kurduğuna dair uydurma hikayelerle Milenyum dolandırıcılığından kazanç sağlıyordu. Kısa süre önce New York Times, Masonlarla garip bağları olan sayısız ünlü ismin listesini vermişti: Arthur Conan Doyle, Kent Dükü, Peter Sellers, İrving Berlin, Prens Philip, Lous Armstrong ve günümüzün tanınmış sanayicileriyle bankacıları.
 İlluminati Hıristiyanlığın sona erdirilmesi gerektiğine inanmış olabilir ama güçlerini siyasi ve mali araçlarla kazanmışlardı, terörist etkinliklerle değil. Bunun dışında, düşman gördükleri kişilere karşı katı ahlak kuralları vardı. Bilim adamlarına büyük saygı duyarlardı. Leonardo Vetra gibi meslektaşları bir bilim adamını öldürmüş olmalarına imkan yok. Langdon açıklamalarını bitirdikten sonra Vetra ’nın ofisine gittiler. Kitap desteklerinden birine şu sözler oyulmuştu. "
GERÇEK BİLİM, HER KAPININ ARDINDA  BEKLEYEN TANRI’YI KEŞFEDER"       PAPA XII.PIUS  

  Öldürülen Leonardo Vetra aslında bir Katolik papazıydı. Hem bilim hem din adamıydı. Tarihte böyle örnekler var. Fiziği Tanrı’nın doğa yasası’ olarak kabul ederdi. Etrafımızı saran doğal düzende Tanrı’nın el yazısını görmenin mümkün olduğunu iddia ederdi. Bilim sayesinde şüphe duyan topluluklara Tanrı’nın varlığını kanıtlamayı ümit ediyordu. Kendisini bir ilahiyatçı-fizikçi olarak görürdü. Zerrecik fiziği alanında son zamanlarda şok edici buluşlar yapıldı… anlam bakımından hayli ruhani buluşlar. Ruhanilik ve fizik!  Leonardo Vetra zerrecik fiziğinde en uç noktaya ulaşmıştı. Bilimle dini kaynaştırmaya başlıyordu… Hiç beklenmedik şekillerde birbirini tamamladıklarını gösterecekti. Bu sahaya “YENİ FİZİK” diyordu. Tanrı, Mucizeler ve Yeni Fizik adını taşıyan bir kitap da yazmıştı. Kohler Leonardo Vetra ile ilgili açıklamalarına devam etti: “Bu saha küçük, ancak bazı eski sorulara yeni cevaplar getiriyor, evrenin kökeni ve hepimizi bağlayan güçlerle ilgili sorular. Leonardo araştırmasının milyonları daha ruhani bir hayata yönlendirme potansiyeline sahip olduğuna inanıyordu. Geçen sene,hepimizi birleştiren bir enerji kuvvetinin varlığını kanıtladı. Hepimizin fiziksel açıdan birbirine bağlı olduğunu gösterdi…Yani sizin vücudunuzdaki moleküllerin benimkiyle iç içe olduğunu…Hepimizin içinde tek bir kuvvetin hareket ettiğini…Kesin kanıt. Scientific American dergisinin son sayısındaki bir makalede Yeni Fiziğin Tanrı’ya giden, dinden emin bir yol olduğu anlatıldı.Vetra’nın bilim dünyasında pek çok düşmanı vardı. Saf bilime inananlar onu küçümsüyordu.CERN’de bile… Dini ilkeleri destelemek için analitik fizikten faydalanmanın bilime ihanet olduğunu düşünüyorlardı.”
 
Katil Vetra’nın gözünü oymak suretiyle çalmıştı. Bunun nedeni daha sonra anlaşılacaktı. Vetra’nın evlat edindiği kızı Vittoria Vetra, aylar boyunca tehlikeli ekolojik sistemler üzerinde çalışan, sıkı bir vejetaryen ve CERN’in Hatha Yoga gurusu olan güçlü bir kadındı. Hep birlikte Dr. Vetra’nın yeraltındaki laboratuarına indiler. Orada Vetra’nın yaptığı “Geniş Hadron Çarpıştırıcısı” yani “Zerrecik Hızlandırıcısı” vardı.
  Bilim adamları tüpün içinde zıt yönlerde iki zerreciği hızlandırıp çarpıştırarak, zerrecikleri yapıcı parçalarına ayrıştırabildiklerini ve doğanın en temel öğelerini görebiliyorlardı. Zerrecik hızlandırıcıları bilimin geleceği açısından büyük önem taşıyordu. Zerrecikleri çarpıştırmak, evrenin yapı taşlarını anlamakta anahtar rol oynuyordu. Zerrecikleri çarpıştıran bu dairesel tüp Langdon’un çok ilgisini çekti. Yeraltında bir tünele indiler. Tır kamyonunun geçebileceği genişlikte, pürüzsüz beton bir tünel… Langdon aygıtı görünce hayal kırıklığına uğradı. Aygıt yaklaşık bir metre çapındaydı ve karanlıkta kaybolana kadar tünel boyunca yatay olarak dümdüz uzanıyordu. Personel, hızlandırıcının bir daire olduğunu anlattı. Düz görünmesi görsel bir yanılgıydı. Tünelin çevresi o kadar geniş ki, eğriliği fark edilemiyor.. Aynı dünya gibi.
  Tünel yirmi yedi km. uzunluğundaydı. Ve mükemmel bir çember oluşturuyordu, Fransa’ya kadar uzanıp sonra tekrar bu noktaya geri dönüyordu. Tam hıza ulaşan zerrecikler çarpışmadan önce tüpün içinde saniyede on bin defadan fazla dönüyorlardı. Cern’dekiler gerçeği bulmak için değil tünel kazmak, dağları yerinden oynatmak gerektiğine inanıyorlardı. Vetra’nın laboratuarının duvarlarında bir düzine, gelişigüzel çizgilerle spirallerin karmaşık negatiflerine benzeyen resimler asılıydı. Vittoria açıkladı;
“ Dağınık şemalar. Karmaşa içinde neredeyse görünmeyen belli belirsiz bir şekli işaret etti. Zerrecik çarpışmalarının bilgisayar görüntüleri. Z zerreciği adı verilen bir zerrecik saf enerji ve hiç kütlesi yok. Doğadaki en küçük yapıtaşı olması muhtemel. Madde sıkıştırılmış enerjiden başka bir şey değildir. Madde ve enerji Zen öğretilerindeki bütünlüğü anımsatıyor.” babasının deneyimini anlatmaya devam etti.  

  Bilimle dini bir araya getirmek babamın hayattaki en büyük hayaliydi. Bilimle dinin birbirini tamamlayan iki saha olduğunu kanıtlamayı umut ediyordu, aynı gerçeği bulmak için iki farklı yaklaşım düşündü. Yaradılışla ilgiliydi. Evrenin nasıl olduğu üzerine verilen savaş… Elbette İncil, evreni Tanrı’nın yarattığını söyler. Tanrı Işık olsun dedi ve gördüğümüz her şey bir anda yoktan var oldu. Ne yazık ki, fiziğin en temel yasalarından biri, maddenin yoktan var olmayacağını söyler. Tanrı’nın ‘hiçbir şeyden bir şey’ yarattığı fikri, modern fiziğin kabul edilen kurallarına aykırı.
Bu yüzden bilim adamları Başlangıç’ın bilimsel açıdan saçma olduğunu iddia ediyorlar. Büyük Patlama, evrenin yaratılmasında kabul edilen tek bilimsel model. Teoriye göre, enerjinin yoğunlaştığı tek bir nokta müthiş bir patlamayla dışa doğru yayılarak evreni oluşturdu. Katolik Kilisesi ilk olarak 1927’de Büyük Patlama Teorisini ileri sürdüğünde, Katolik bir keşiş olan Georges Lemaitre tarafından ortaya konmuş bir teoriydi. İki yıl sonra da Harvardlı bir astronom olan Edwin Hubble,
‘Büyük Patlama’ ile ilgili bildirisini yayınladı.Hubble adı teleskopuyla da ünlüdür. 
  Lemaitre Büyük Patlama Teorisi ’ni ilk ileri sürdüğünde bilim adamları bunun son derece saçma olduğunu iddia ettiler. Bilim maddenin hiçbir şeyden var olamayacağını söylüyordu. Bu yüzden Hubble, Büyük Patlama’nın bilimsel açıdan doğru olduğunu ispatlayarak tüm dünyayı şoka uğrattığında, kilise bunu İncil’in bilimsel açıdan doğruluğunu ispatlayan müjde kabul ederek zaferini ilan etti. İlahi gerçek doğrulanmıştı. Elbette bilim adamları buluşlarının dini yüceltmek için kilise tarafından kullanılmasını pek haz etmediler, bu yüzden Büyük Patlama Teorisini derhal matematikleştirerek, tüm dini imaları çıkarttılar ve kendilerine ait olduğunu iddia ettiler. Ama ne yazık ki, onların denklemleri, bugün bile kilisenin vurgulamaktan hoşlandığı ciddi hatalar içeriyordu. Bugün bile bilim yaradılışın ilk zamanını anlayamıyor. Denklemlerimiz
zamansız evreni etkin biçimde açıklayabiliyor, ama işin içine zaman girince, sıfır zamanına yaklaştıkça, birden tüm matematiksel hesaplar bozuluyor ve her şey anlamsızlaşıyor. Özet şu ki, babam her zaman için Büyük Patlama’ya Tanrı’nın müdahale ettiğine inanmıştı. Bilim  yaradılışın ilahi zamanını anlayamasa da, babam bir gün anlaşılacağına inanıyordu. Her şüphe duyduğumda bana şu mesajı okurdu:
"BİLİMLE DİN BİRBİRİNE ZIT DEĞİLDİR SADECE BİLİM, ANLAMAK İÇİN HENÜZ ÇOK GENÇ "

  Büyük Patlama’yı  daha küçük boyutlarda yaptı. İşlem son derece basitti. Hızlandırıcı tüpün içinde zıt yönlerdeki iki ultra-ince zerrecik huzmesini hızlandırdı. Huzmeler muazzam hızlarda kafa kafaya çarpıştılar ve birbirlerinin içine girerek tüm enerjilerini tek bir noktada sıkıştırdılar. Madde Hiçbir şeyden oluşmaya başladı. Atomdan küçük zerreciklerin muhteşem havai fişek gösterisi gibiydi. Minyatür bir evren doğuyordu. Sadece maddenin hiçbir şeyden yaratılabileceğini ispat etmekle kalmadı, aynı zamanda Büyük patlama’nın ve Başlangıç’ın muazzam bir enerji kaynağının varlığını kabul ederek açıklanabileceğini gösterdi. Evrende iki tür madde bulunur. Bilimsel bir gerçek. Tanrı her şeyi zıddıyla beraber yarattı. Simetri. Mükemmel Denge. Bilim Dinle aynı şeyi söylüyor. Büyük patlama evrendeki her şeyi zıddıyla meydana getirdi. Bu laboratuarda da, dünyadaki ilk karşı madde örnekleri var. Bilim adamları 1918’den beri Büyük Patlama’da iki çeşit madde yaratıldığını biliyorlardı. Madde türlerinden birini burada dünyada görüyoruz, kayaları, ağaçları, insanları meydana getiriyor. Diğeri tam tersi zerrecik yüklerinin zıt olması haricinde madde ile tüm açılardan aynı. Yaratılan  karşı madde örnekleri kutuya değmiyor. Karşı madde asılı duruyor. Kutulara karşı madde tutucuları’ deniyor çünkü gerçekten de karşı maddeyi kutunun merkezinde sıkıştırıp, yanlardan ve tabandan güvenli bir mesafede uzak tutarak asılı bırakıyor.
  Vittoria’nın bu açıklamalarından çok etkilenmişti. O icat edilen alete bakmak istedi, gördükleri çok etkileyiciydi. Nesne, beklediği gibi kutunun dibinde değildi, bunun yerine merkezde süzülüyordu-havada asılı kalmıştı-parlak bir cıva benzeri sıvı damlacığı görüyordu. Sihirli gibi havada sallanıp duran sıvı, boşlukta geziniyordu. Damlacığın yüzeyinde metalik dalgalanmalar oluşuyordu. Havada asılı duran sıvı Langdon’a, bir zamanlar sıfır yerçekimindeki su damlasına ait seyrettiği videoyu hatırlatmıştı. Damlacığın mikroskobik boyutlarda olduğunu bildiği halde, küçük plazma küresi yavaşça salınırken her dalgalanmayı ve her titreşimi görebiliyordu. Karşı madde adeta yüzüyordu. Vittoria açıklamalarına devam etti.
Karşı madde son derece kararsızdır. Enerji bakımından karşı madde maddenin ayna görüntüsüdür, bu yüzden ikisi temasa geçtiğinde anında birbirlerini yok ederler. Elbette karşı maddeyi maddeden ayrı tutmak zor çünkü dünyadaki her şey maddeden yapılmıştır. Örneklerin herhangi bir şeye dokunmadan saklanmaları gerekir… havaya bile. Eğer karşı maddeyle madde temas ederse, her ikisi de aynı anda yok olur. Fizikçiler bu işleme ‘imha’ diyorlar. Doğanın en basit tepkisidir. Bir madde zerresiyle karşı madde zerresi iki yeni zerrecik ortaya çıkarmak için birleşirler, bunlara foton denir. Foton, ufak bir ışık kümesidir.
  Karşı madde saf enerjiyi serbest bırakır. Kütle fotonlarının yüzde yüz dönüşümü. Bu yüzden doğrudan örneğe bakmamak gerekir. Vittoria düğmeye bastı. O anda Langdon’un gözleri karardı. Kutunun içinde bir ışık noktası parlayarak, her yöne yayılan bir şok dalgasıyla dışa doğru patladı ve önündeki cama muazzam bir güçle püskürdü. Patlama odayı sarsarken geriye doğru sendeledi. Işık bir süre kör edici şekilde parladıktan sonra içe doğru çekildi, kendine doğru küçüldü ve minik bir noktaya dönüşerek yol oldu. Langdon görüşünü yavaşça düzeltmek için acıyla gözlerini kırpıştırdı. Yerdeki kutu tamamıyla yok olmuştu. Buhar olup uçmuştu. Geriye hiçbir iz kalmamıştı. Şaşkınlık içinde bakakaldı.
‘T…Tanrım.”  Vittoria kederle başını salladı. “Babam da aynen böyle söylemişti.” 

  Romanın bundan sonraki bölümlerinde kutunun çalınışı var. Katil Vetra’nın gözünü çıkarıp, göz taramasıyla girilen en gizli bölüme girerek, anti madde kutusunu çalar. Serüvenin bu en hızlı ve akıcı bölümünde müthiş bir takip var. Vatikan Şehri’ni yıkmak için harekete geçen İlluminati, örgüt üyesi haşhaşın adlı katil aracılığıyla, Papalık seçimi sırasında dört kardinali kaçırarak, her birini ayrı yerlerde ama İlluminati simge bilimine göre önceden hesaplanmış özel alanlarda öldürür. Langdon cinayetleri engellemek için İlluminati ’nin bazı gizli şifrelerini çözmeye çalışır ve her ikisinin de yaşamı tehlikeye girer. Ayrıca belli bir süre vardır ve bu sürede şehri imha için kullanılacak kutunun nereye yerleştirildiğini bulmak ve onu yok etmek gerekmektedir. Nefes kesici olaylardan sonra Vittoria ve Langdon tüm bunları organize eden İlluminati ’nin başındaki kişinin kim olduğunu anladıklarında şaşkınlıktan şoka girerler. Kitabı okuyacaklar için sona ait tadı bozmayalım ve sonu okuyuculara onlara bırakalım… Sadece kardinaller öldürüldükten sonra Sistine Şapeli’nde, en eski rahiplerden Camerlengo’nun bir önceki Papa’nın da İlluminati tarafından öldürüldüğünü anladıktan sonra BBC muhabirleri aracılığıyla canlı yayında tüm dünyaya ilettiği mesaj oldukça dikkat çekici: 

  Camerlengo bir adım öne çıktı. Sert bir ses tonuyla, ‘İlluminati’ye sesleniyorum” dedi “Savaşı kazandınız”. Zaferiniz kaçınılmazdı. Daha önce, hiç şu anda olduğu kadar aşikar olmamıştı. Yeni tanrı bilimdir. Tıp, elektronik haberleşme, uzay yolculuğu, genetik mühendislik artık çocuklarımıza anlattığımız mucizeler bunlar. Bilimin bize cevap vereceğini kanıtlayan mucizeler bunlar. Bilim hastalıkların ve ağır işlerin yükünü hafifletmiş, çevremiz ve rahatımız için yararlı aletler üretmiş olabilir, ama bize gizemsiz bir dünya bıraktı. Gün batımlarımızdan artık dalga boyları ve frekanslarla bahsediliyor. Evrenin karmaşası matematiksel denklemlere indirgendi. Hatta insan olmanın kıymeti bile ucuzlatıldı. Bilim, Dünya Gezegeni ile onun üstünde yaşayanların, evrensel boyutta önemsiz noktacıklar olduğunu söylüyor. Kozmik bir kaza. Bizi birleştirmeyi vaat eden teknoloji bile bizi birbirimizden ayırıyor. Artık her birimiz tüm dünyayla elektronik bağlantı içindeyiz, ama aslında son derece yalnızız. Vahşet, ihtilaf, ayrılık ve ihanet bombardımanına tutulduk. Şüphecilik fazilet oldu. Alaycılık ve kanıt talebi, aydınlanmış düşünce diye kabul ediliyor. İnsanlığın artık tarihteki herhangi bir dönemden çok daha fazla buhrana sürüklenmesine ve hayal kırıklığına uğramasına şaşmamak gerek.
  Bilim katlanarak gelişiyor. Bir virüs gibi kendi kendini besliyor. Her keşif, yeni keşiflere kapı açıyor. İnsanlığın tekerlekten arabaya geçmesi binlerce yıl almıştı. Ama arabadan uzaya geçiş arasında on yıllar var. UFO’lar görüyoruz, bağlantılar kuruyoruz, ruh çağırıyoruz, beden dışı deneyimler yaşıyoruz, geçmiş hayatlarımızı sorguluyoruz… Tüm bu tuhaf fikirleri bilimsel bir kalıba uyguluyorlar ama hepsi de düpedüz mantıksızlık.
  Yalnız, azap çeken, kendi aydınlanmasının ve teknolojiden bağımsız herhangi bir şeyin olabilirliğini kabul edemeyişinin esiri olmuş ruhların çaresiz yakarışları. Bilim bizi kurtaracak diyorsunuz. Ben, bilim bizi mahvetti diyorum. Bizler yok olma yolunda ilerleyen… Kopuk ümitsiz türleriz.
  Kim bu bilim tanrısı? İnsanların, nasıl kullanılacağını açıklayacak ahlaka sahip olmadan, güç teklif eden Tanrı kim? Nasıl bir Tanrı çocuğa ateş verip tehlikeleri hakkında onu uyarmaz? Bilim dilinde iyi ya da kötü diye yön göstericiler yok. Bilim kitapları bize nükleer reaksiyonun nasıl oluşturulacağını anlatıyor ama hiçbir bölümde iyi ya kötü olduğunu sormuyor. Tanrı’nın var olduğuna dair kanıt göster diyorsunuz. Cennete bakmak için teleskoplarınızı kullanın ve nasıl olmadığını söyleyin. Tanrı’nın neye benzediğini soruyorsunuz. Ben bu sorunun nerden geldiğini soruyorum. Cevaplar birbirinin aynı ve tek bir cevap var. Bilimde Tanrı’yı görmüyor musunuz? Nasıl oldu da onu atladınız? Yerçekimindeki ya da atom ağırlığındaki en ufak bir değişikliğin, evreni gökcisimleriyle dolu bir deniz yerine, içinde hayat olmayan bir sise çevireceğini iddia ettiğiniz halde, nasıl oluyor da bu işin içinde onun eli olduğunu anlamıyorsunuz? Milyarlarca kağıt arasından doğru kartı çektiğimize inanmak gerçekten de o kadar kolay mı? Bizden daha büyük bir güç yerine, matematiksel imkansızlıklara inanacak kadar inancımızı tükettik mi? Tanrı’ya ister inanın, ister inanmayın. Ama şuna inanmalısınız. Bizden daha büyük bir gücün varlığına olan güvenimizi kaybettiğimiz anda, sorumluluk duygumuzu yitiririz. İnanç… Tüm inançlar… Anlayamadığımız bir şey olduğunu nasihat eder, sorumlu olduğumuz bir şeyin… İnanç sayesinde, birbirimize, kendimize ve daha büyük bir gerçekliğe karşı sorumluluk duyarız.

 BİLİM VE DİN KAÇINILMAZ ŞEKİLDE BİRLEŞİYOR
 Bilimle din arasında Dan Brown’un romanında da okuduğumuz gibi beş yüz yıldır süren kavga bitmek üzere…
Bilim ruhsallaşıyor. Zerrecik fiziği en temele indiğinde sadece enerjiye rastlıyor. Hepimizi sarıp sarmalayan ve bizi özde birbirimize eşit kılan asli enerji, araştırmalar derinleştikçe kaçınılmaz olarak yeni bir birleşme alanı sunacak bu mavi gezegene ve ne de iyi olacak... 2007 yılında Cern’de yapılacak olan Büyük Patlama’yla ilgili deney tüm dünyaya bilimin gücünü kanıtladığı gibi aslında ruhsallığın bilimden asla ayrılamayacağını da göstermiş oluyor. Basit bir rastlantıymış gibi gözüken Cern’deki gelişmelerle, romanın konusunun aynı olması bir eşzamanlılıktan başka bir şey değil. Yani anlamlı bir tesadüf… Dan Brown’un kitaplarının tüm dünya liste başı olmasının nedeni de satır aralarında bize yeni bir bilgiyi, yeni bir bakış açısını sunması… Gerçekleri duymaya öyle susadık ki… Ona rastladığımız her yerde dört elle sarılıyoruz. Ve bu konuda da çok haklıyız… Yeni Fizik kavramının daha iyi anlaşılması için Astro Set olarak sizlere ‘Metafor’ u hazırlıyoruz. Metafor’da yeni fiziğin günlük yaşama yansımalarını gözlemleyebilirsiniz. Yeni Fizik sandığımız gibi bizden uzakta değil, aksine mikro düzeyde taa içimizde ve birbirimizi de etkilememize, değiştirmemize neden oluyor. Bu yeni bakış açısının rahat algılanması için biraz felsefe ve tarih boyunca dünyayı etkilemiş ruhsal öğretileri de kısaca bilmemizde yarar var. Nereden geldik, nereye gidiyoruz soruları; genişleyen bir zihin hali içinde çok rahat günlük yaşamın bir parçası gibi algılanacaktır.
  Aslında doğrusunu söylemek gerekirse, anlayışın hızlanması ve Bireysel Gelişim için en emin yol, kurs ya da seminerlere katılarak, grup içinde anlamaktır ama ilk basamak açısından da, bu içsel çalışmaların ne kadar gerekli olduğunun anlaşılması için web sayfasından okuma yoluyla iletişim kurulabilir. Daha sonra bu iletişim biçiminin yeterli olmadığını sizlerde fark edecek ve hissedeceksiniz… Canlı sorulara web'de yanıt verilemiyor maalesef ve anlayışı hızlandıracak pek çok ip ucu elimizden kaçıp gidiyor… Yazıları okurken kim bilir kaç kez zihninizde bir aydınlanma, parlama oldu, bir şeyler hissettiniz; iki dakika sonra çalan telefon, odaya giren biri, sizi çağıran çocuk ya da ebeveyn kafanızı karıştırdı. Bu tip çalışmaların da kendine has bir konsantrasyonu vardır. Ve görülmeyen düzeyde de bilgi tanecikleri birbirimiz arasında ancak bu konsantrasyon aracılığıyla gidip gelir… fark etmeden birbirimizin eksiğini tamamlarız. Nasıl mı?  Metafor sayfasına müracaat edin, yakında birbirinden ilginç yazılarla karşılaşacaksınız.

astroset.com

Cahit Sıtkı Tarancı "Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Paran yok, kazanırsın. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur."

Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.

Benim nazariyem şudur ki, insanlar kainatın sahibi olmak üzere yaratıldıkları için, eşya onlara uymak tabiatındadır.

Saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılaplar yapmış, türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak, dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna, yani az çok siyasi şekline rastlamak gayet tabiidir. Bu siyasi akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde, “benim düşüncem şudur” diye bağırmaz. Yahut gizli bir yerde bağırır. İşte bu gizlenmelerin, mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir.

Sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hulasa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen, yahut masasının üstünde, gün dediğimiz zaman bütünü onunla beraber bütün olup bittisiyle yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamaya ve düşünmeye alışır.

Fazla teferruata girmeden şurasını da işaret edeyim ki, saat kadar derin olmasa bile bu benimseme ve uyma keyfiyeti bütün eşyamızda vardır. Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek istemeyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer: Kendinden uzaklaşmak, ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı, yahut “ben artık bir başkasıyım!”diyebilmek saadeti.”

Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde- zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.

Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek bir insan onunla karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suretle aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyim, nasıl olsa beni artık ayıplamaz, kendine ait bir lugatı kullandığım için benimle alay edemez! -bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume,resmi nutuklarda adının anılması kafi geliyor.

Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zanımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.

Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir işe yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır!

Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan “ne olacağım?” sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Ben bu trenden vaktinden çok evvel adeta çölün ortasında inmiştim.

İnsanların saadet anlayışları da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer insanlardan ayrılır. Beylik sözüyle hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.

Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Nerdeyse yalnız ona bakacak, ona şaşıracaktım. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa, “Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!” diye hayret ettimse… Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.

Bana kalırsa bu çalışma hayatına tam intibak etmemekten gelen bir şeydir, demişti. Hayat, kendi şeklini yaratmazsa böyle olur. Bu kahve hakkında sizi dinlerken ben, çoğunu tanıdığım bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddi, yarı şaka, tembel bir hayat! Öyle bir mazi falanla alakası olması gerek!

Hakikaten buradaki hayat, asıl kapının dışında bir hayattı. Ve onu yaşayanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden, yahut da bir ayakları daima eşikte, yaşıyorlardı. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış, bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı, niçin kaçarlardı? Yoksa hakikaten her şeye yabancı, her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır, burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı.

Her devrin ve yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki, bütün bir zihniyeti ve inkarı güç realiteleri ifade eder. Şoför kelimesi şüphesiz bunların en medenisi, en latifi, en iyisi ve en cemiyetlisidir. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havada bıraktığını ikinci hecede adeta geriye alan bu kelimenin Türkçe’nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şivede söylenirse söylensin o daima manalıdır.

Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge… Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.

Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. Onların yanında benim de bir hayatım oluyor, onlarla beraber düşünüyor, onlarla beraber yaşıyordum.

İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.

Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde. Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.

Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.

İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat aynı iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 

Yaşar Nuri Öztürk "Dindar sahip olduklarını paylaşır, dinci ise başkalarının elindekileri kendininkine katmak üzere uğraşır."

  • Gerçek Müslüman şuuru Prof. Dr. Haydar Baş'tadır.
  • Atatürk de deisttir. Hem namuslu hem de Allah’a imanı olan adam başka bir yere gidemez.
  • Dabbetül Arz denince, bizim aklımıza, mesela, insanlığı, kıyametin yaklaştığı yolunda sürekli uyaran ve nitelikleri Kur’an’daki tanıtıma uyan ünlü dahi fizikçi Stephen Hawking gelmektedir.
  • Darwin, evrim tezini ünlü müslüman filozof İbn Miskeveyh’ten çaldı. Evrim teorisi Batı’nın değil, Müslümanlarındır.
  • Deistler bilmişlerdir ki, Tanrı dışında insanüstü tanıdığınızda bunun arkasından sadece peygamberler değil; evliya, ermişler ve daha bilmem neler insanüstü varlıklara dönüştürülecek birer yedek ilâh halinde insan hayatına musallat edilecektir, edilmiştir. Akıl dışında kutsal tanımanın sonucu ise aklın hayatın dışına itilmesi, onun yerini kutsallaştırılmış birtakım adamların ilhamlarının, rüyalarının alması olacaktır. Tarih, özellikle dinler tarihi deistlerin bu iddialarını (veya öngörülerini) tamamen doğrulamıştır. Ve doğrulamaya devam etmektedir.
  • Dindar sahip olduklarını paylaşır, dinci ise başkalarının elindekileri kendininkine katmak üzere uğraşır.
  • İçtihat, Kuran dininin ruhu, beyni, hayat kaynağıdır.
  • İslamın resim ve heykele tapma yasağını, resim ve heykel yapma yasağına dönüştürerek sürdürmenin anlamı kalmamıştır. Resim de serbesttir, heykel de.
  • Kuran; deizmi teşvik eden, terviç eden bir kitap değil ama ona kapı aralayan bir kitaptır.
  • Kuran demokrasiyi çağırmaktadır. Kim ki İslami diktatörlükleri savunursa Tanrı'nın sözünü tahrif eder.
  • Laiklik, sadece devletin dinden, dinin de devletten elini çekmesini sağlamıyor, din sınıfının dini yaşamak isteyen kitlelere tasallutunu da önlüyor. Bu açıdan bakıldığında laiklik dine en büyük hizmetin kurumudur. Ve laiklik, dindarların âdeta huzur ve mutluluk gemisidir. Dinci sömürücüler laikliğe, esas bu ikinci anlamı yüzünden düşmandırlar. Çünkü onların kitleler üzerindeki şeytani hegemonyalarını kıran, laikliğin bu ikinci anlamıdır. Bu anlam, din bezigânlarının korkulu rüyalarının ve saltanatlarını yitirme kaygılarının esas sebebidir.
  • Müzik düşmalığının bizatihi kendisi bir nasipsizliktir.
  • Şark meselesinin hedefine varmasında batının bütün sinirlerini tepesine çıkaran, batıyı rahatsız eden, batının pişmiş aşına su katan bir fenomen var; bu Mustafa Kemal fenomeni. Bugünkü batının bir yandan radikal İslam’dan, bir yandan İslami şiddet üretmesinden, bir yandan İslam’ın çağı rahatsız etmesinden –bakın tabirler; bunlar kendilerinin tabirleridir- bir yandan şikayetçi olarak İslam meselesinin bu sıkıntılı noktalarını, uygulamaları, fikriyatı; kurduğu devlet ve geliştirdiği aydınlanma hareketiyle, hepsiyle birden ortadan kaldırmış ve bu sıkıntıyı bertaraf etmiş bir adamın mirasını ortadan kaldırmaya uğraşıyorlar.
  • Vahdettin Milli Mücadele kahramanlarını aforoz ederek onlar hakkında ölüm fetvası verdi, Ankara'da Rifat Börekçi de hutbeleri O'nun adına değil, millet adına okutarak onu millet adına aforoz etti.

  Vikisöz'de ara Vikisöz

 

Ali Şeriati

 İnsanın ne olduğunu ve ne olması gerektiğini kavramazsak, yani açık ve üzerinde ittifak edilmiş bir insan gerçeği inancına sahip olmazsak, kültürü, eğitimi, öğretimi, ahlakı ve toplumsal ilişkileri düzeltme çabalarımızın tamamı abestir, beyhudedir. 

 

Jean Paul Sartre "İnsanın özgürlüğü, kendine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir."


Hayat üç bölümdür: Dünyayı değiştireceğini sandığın, dünyanın değişmeyeceğine inandığın ve dünyanın seni değiştirdiğine emin olduğun.

 Zenginler savaş çıkardığında ölen fakirlerdir.

Yalnızlık; düşündüklerinizin kafanızın duvarlarına çarpıp tekrar içeride kalmasıdır.

Neden iki ayrı kişi olduğumuzu anlamıyorum. Kendim kalarak, sana dönüşmeyi isterdim.

 'Sen bana gereklisin” diyordu, “diğerleri yalnızca bir tesadüf.”

 Ne kadar az bilirseniz o kadar şiddetle savunursunuz.

 Belki de özgürlük denilen şey insanın kendi içine kapanışıdır. Yalnızlıktır.

 İnsan olmanın ilk koşulu, bir şiddet eylemine katılmayı dolaylı ya da dolaysız reddetmektir.

 İntihar bir kaçış değil, reddediştir.

 Aşk; iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. Boşuna bir çaba çünkü insan kendi bilincine mahkumdur.

 Nesnelerin bir ters yüzü vardı. İnsan aklını kaçırdığı zaman bunu görürdü.

 Var olmak susamadan içmek gibi bir şeydir.

 Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok.

 Savaşta ölen bir tek çocuk karşısında, benim bütün kitaplarımın ne değeri var?

Blaise Pascal "Düşünce gücümüz arttıkça, özgür insanların çoğaldığını görürüz. Basit insanlar, kişiler arasında bir ayrım görmezler."

 

O kadar haddini bilmez haldeyiz ki, dünya üzerindeki herşeyin tarafımızdan bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz. İşte böyle bir benlik davası yüzünden, etrafımızdaki yarım düzine insanın hakkımızda olumlu bir kanaat taşıyor olması bize zevk ve tatmin veriyor.

Bir adam bir nehrin öteki tarafında yaşıyor ve onun lideri, benim liderimle kavga etti diye, biz aramızda kavga etmediğimiz halde, kalkıp birbirimizi öldürmeye kalkışmamızdan daha aptalca bir şey olabilir mi?


Eğer herkes dost sandığı kimselerin bir de kendi arkasından söylemiş olduklarını duysaydı, dünyada pek az dost kalırdı.

Dünyevi şeylerin sevilmeleri için bilinmeleri gerekir. İlahi şeylerin bilinmeleri için sevilmeleri gerekir.

Menfaatler, gözü en tatlı şekilde kör eden araçlardır.

İnsanların tüm mutsuzluğu tek bir şeyden kaynaklanır: Bir odada, dinginlik içinde oturmayı bilmemek.

Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği Allah gerek.

Tanrıya inansan iyi olur, çünkü eğer haklıysan ebedi mutluluk seni bekliyor; ancak hatalıysan zaten bir şey farketmeyecek. Diğer taraftan eğer Tanrının var olmadığına inanıyorsan ve hatalıysan o zaman ebedi azap seni bekliyor, ancak haklıysan zaten bir şey farketmeyecek.

Hiçbir şeyi kendisi kadar sevmeyen insan, sevdiği varlıkla, kendi kendisiyle başbaşa kalmaktan çok hiçbir şeyden korkmaz. Her şeyi kendi için arar, ama en çok kendinden kaçar. Kendini bulmak istemez. Çünkü kendini iyice görebildiği zaman, istediği gibi olmadığını anlar, içinde müthiş bir zavallılık, hiçbir zaman dolduramayacağı uçurumlar, boşluklar bulur.

Halimiz gerçekten mutluluk verici olsaydı, kendimizi onun hakkında düşünmekten alıkoyma gereği duymazdık.

Görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için yeterince karanlık vardır.

Eğer herkes dost sandığı kimselerin bir de kendi arkasından söylemiş olduklarını duysaydı, dünyada pek az dost kalırdı.

İyilikler iade edilebilme sınırı içinde kaldıkça hoşa gider, bu sınırı aşınca şükranın yerini nefret alır.

Bir yapıt oluştururken en son bulduğumuz şey, en başa neyin konulması gerektiğidir.

Şöhret o kadar tatlıdır ki, onunla ilgili olması kaydıyla, herşeyi severiz ölümü bile.

Her seçim bir vazgeçiştir.

Yasama güçsüzleşince, ahlak dejenere olur.

Kendileri hiç de hayranlık uyandırmayan şeylerin benzerlerini sunup yönetimin ilgisini çeken resim sanatı ne büyük bir kendini beğenmişlik.

Yararlı olmak ve bir başkasına yanıldığını göstermek istediğimizde, o kişinin söz konusu şeyi hangi açıdan ele aldığını gözlemlememiz gerekir, çünkü genelde bu şey o açıdan bakıldığında doğrudur. Bu gerçeği kabul etmeli, ancak bunun hangi açıdan yanlış olduğunu görmesini sağlamalıyız. Karşımızdaki bundan mutluluk duyacak, çünkü yanılmamış olduğunu, tek eksikliğinin bütün açılardan görememek olduğunu anlayacaktır. Çünkü her şeyi görmemesinden ve ele aldığı açıda doğal olarak yanılabilmesinden kaynaklanır.

Halimiz gerçekten mutluluk verici olsaydı, kendimizi onun hakkında düşünmekten alıkoyma gereği duymazdık.

Kalbin mantığa sığmayan, apayrı bir mantığı vardır.

Bir adamı gördüğümüzde kitabını anımsıyorsak bu kötüye işarettir.

Bilgili insan , diplomalı olan değil , istediği her şeyi başkalarının hakkını çiğnemeden elde edebilendir..

Ölüme, yoksulluğa, bilgisizliğe çare bulamayan insanlar, mutlu olmak için bunları hiç düşünmemek gerektiğini anladılar.

Papağan, temiz de olsa gagasını siler.

Kendi çizdikleri yüzden korkan çocuklar.

Çok büyük bir ihtimalle, bir gemiye kaptan olarak, o gemide doğmuş birini seçmeyiz.

Yüreğin kendi aklı vardır, aklın hiç bilmediği.

Kalbin kendine has nedenleri vardır ki, akıl hiç bir zaman anlayamaz.

Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. 

Şu zavallı çocuklar, "bu köpek benim' diyorlardı. 'orası güneşteki benim yerim.' İşte tüm dünyayı kuşatan gasbedip sahiplenme davasının nasıl başladığının en canlı timsali.

İnsanlığın bütün sorunları, kişinin tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.
Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği allah gerek.
Tanrı'yı tanımak ve o'nu sevmek arasında ne çok fark vardır.

İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler; kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi.. Fakat çok basit bişeyi öğrenememişler insan gibi yaşamayı.

Ölümü düşünmek ne kadar tehlikesiz de olsa, ölümü hiç düşünmeden ona katlanmak daha kolaydır.

Genellikle, başkalarının bulduğu nedenlerdense kendi bulduğumuz nedenlerle daha kolay ikna oluruz.

Bana öyle geliyor ki sezar gidip dünyayı fethederek eğlenmek için fazla yaşlıydı. Bu tür bir eğlence auguste ve iskender'e uygundu: durdurulması zor, genç insanlardı onlar, ama sezar sanrım daha olgundu.

Şairlerin, sevgiyi kör olarak göstermeye hiç hakları yoktur: sevginin gözündeki bağ çikarılmalı ve görme gücü bundan böyle ona geri verilebilmelidir.

Düşünce gücümüz arttıkça, özgür insanların çoğaldığını görürüz. Basit insanlar, kişiler arasında bir ayrım görmezler.