13 Mart 2020

Kemal Tahir - Yol Ayrımı

Kemal Tahir - Yol Ayrımı | E-Kitap indir
Kamil Bey de Anadolu’da serbesttir artık… Türkiye’yi kuşatan bir “serbest”lik rüzgarı esmeye başlar zamanla. Bu serbestlik, değişen ya da değişmiş gibi görünen insanların maskelerini birer birer düşürürken, İstanbul’da hayat giderek zorlaşır. Kamil Bey, yıllardır özlemini duyduğu biricik kızı Ayşe’ye kavuşmaya çalışırken, Kurtuluş Savaşı’nda yüz binlerce insanın kanıyla kurtulan vatan, artık demokrasi mücadelesi vermektedir. Serbest Fırka’nın kuruluşu, Darülfünun’da meydana gelen ayaklanmalar, İstanbul sokakları ve tarihin derinliğinde kalan ayrıntılar… “Yol Ayrımı”, savaştan zaferle çıkmış bir milletin demokrasi yolunda attığı bebek adımlarının izdüşümlerini aktarıyor okura.
 
*
 
 "İnsanın başına bu memlekette her şey gelir, bunların en önünde akıl almaz alçaklık, en sefil kişisel çıkar, en korkunç aptallık vardır."
 
 
 

Tezgah - Melih Cevdet Anday

Benim bir ödevim var
Yaşamak için geldim dünyaya
Ama nedir bilmeden saadet
Araya araya..
Bazen düşünüyor da insan
Hiçbir şeyden haberi yok toprağın
Saadet yüzünden açmışız aramızı
Bu ağaçtan, bu yıldızdan,
bu kuştan.
Ömrüm oldukça şiir yazacağım
Selam olsun benden arda
kalanlara
Bilsinler yürüdükleri yolları
Oturdukları masayı bilsinler..
Kıymasınlar taşıtlarda geçen
vakitlerine
Bilirim bir sevgili bekler durakta
Şunu anladım ki bu fani hayatta,
Yol daha uzunmuş vuslattan.
Kan ter içinde koşmuşun ama kaçmış vapur
Zarar yok, denize bak yeni baştan
Her şey öyle taze, öyle güzel ki
Bitmez, tükenmez dünyadaki
maceran...
Biz bir kumaş dokuyoruz
Güle ağlaya,
Ne mesuduz, ne bedbahtız
Başka, bambaşka.

İlhan Selçuk "Anormal Bir Yazı"


Eskiden "normal" davranışların dışında işler yapan kişiye çıkışılırdı:
- Deli misin sen?
Şimdi diyorlar ki:
- Manyak mısın be!
Günlük yaşama giren yabancı sözcükler çoğalıyor.
Halk kimi zaman bir yabancı sözcüğü alıyor, eviriyor, çeviriyor, yeni anlamlar yükleyip istediği gibi kullanıyor. "Normal" bunlardan birisidir. Vaktiyle bedeninde kırıklık duyan kişi ne söylerdi:
- Rahatsızım...
Şimdi aynı durumda bir genç, çevreye derdini anlatmak isterse yakınıyor:
- Normal değilim...
Dolmuşta, şoför arkadaşına anlatıyormuş:
- Akşamları bir tek attım mı normalleşiyorum.
- Sonra?
- İki tek atınca daha çok normal oluyorum.
Artık kızdığımız kişiye:
- Anormal herif... diyoruz.
Hayat "normal-anormal" ikileminin gel-git'lerinde yaşanıyor; kime rastlasanız ülkenin ve dünyanın olağanüstü dönemler geçirdiğini yineliyor.
Soruyorsunuz:
- Neden?
- Dünyanın durumuna baksana!.. Ortadoğu kan ve ateş içinde çalkalanıyor. Lübnan parçalandı. İran-Irak savaşı sürüyor. Karayiplerde neler oluyor? Afganistan'da çarpışmalar sürüyor. Her ülkede kaynaşma durmuyor.
- Anormal gelişmeler mi söz konusu?
- Evet.
Acaba doğru mu?
Dünyanın her yeri dingin ve güllük gülistanlık olsa "normal"dir diyebilecek miydik? 20'nci yüzyıldan önce
dünyada eşitsizlik, kölelik, zulüm gırla giderken nice ülke üzerinde hiçbir rüzgar esmeyen bataklık gibi kımıldamazken her şey normal miydi?
Soralım kendi kendimize:
- Sakın bizim kafamızda anormal olanı normal, normal olanı anormal sayan bir bozukluk, ya da koşullanma olmasın?
Yakın çevremize bakalım: Bir zamanlar kadınların erkek güdümünde bulunması normalmiş; sonra kadın özgürlüğü ya da bağımsızlığı diye bir dava ortaya atılmış? Acaba hangisi normal? Kadının köle, erkeğin efendi olması mı? Yoksa kadınla erkeğin eşit insan sayılması mı?
Normalin anormalleşmesi, anormalin normalleşmesi toplumsal yaşamda bir süreç sorunudur. Herkesin fes giydiği toplumda açık başla gezmek anormaldir; herkesin fesi yaşamadığı bir toplumda kırmızı kalıplı, siyah püsküllü fesle dolaşmak normal midir?
Kimi toplumlarda adı deliye çıkarılmış insanlar vardır ki herkes gibi davranmadıkları için kınanırlar. Oysa yaptıklarını toplumların dar koşullarından sıyırıp evrensel ölçüye vurduğunuzda ortaya bir başka değer yargısı çıkabilir.
Topluma ters düşen çıkışları, fikirleri, davranışları, tutumları, inançları yargılarken dikkatli olmalı.
Normal dönemlerde anormal davranışlar normal sayılmaz da anormal dönemlerde anormal davranışlar normal sayılmaya başlar. İşte o zaman toplum çivisinden ya da şirazesinden çıkmış gibi olur; neyin nesi, kimin fesi olduğunu anlayamadığınız kişiler ortaya çıkıp şaşırtıcı eylemlere girişirler.
Toplumu normalleştirmek için anormal davranışları normal sayanların, anormalleşen toplumların normal tepkiler karşısında şaşırmaları da bundandır.
Düşünüyorum Öyleyse Vurun

Turhan Selçuk "Abdülcanbaz...Düzenbazdan Halk Kahramanına"

 
Liseye gittiğim yıllar; karikatüre çok meraklıyım, sevdiğim karikatürleri kesip yapıştırdığım büyük boy bir defterim var. Ama Turhan Selçuk’un bantları için ayrı bir defter tutuyorum. Onu o kadar çok seviyorum. Yakın zamana kadar sararmış solmuş sayfalarıyla o defter hâlâ duruyordu, ama ne bileyim ki bir gün Cumhuriyet gazetesinin Kültür sanat servisini yöneteceğim ve Turhan Selçuk’un ölüm yıldönümünde anacağımız sayfayı yapmak benim görevim olacak! Ara ki bul o defteri, evdeki istif edilmiş kitap yığınları arasında, yine de onu ve Abdülcanbaz’ı ne kadar çok sevmiş, saymış olduğumu sizinle paylaşmak istiyorum. Turhan Selçuk, ilk karikatürlerini 1941’de Adana’da Türk Sözü, İstanbul`da Kırmızı Beyaz ve Şut`ta yayımlamış. 1948’de Şaka, Akbaba, Tasvir ve Aydede dergilerinin kadrolarında yer almış. 1951’de ilk sergisini açıyor, 1952’de, İlhan Selçuk’la birlikte 41 Buçuk adlı mizah dergisini, 1953’te de Karikatür’ü yayımlıyor. O yıllar yayıncılık şimdiki gibi büyük servet gerektirmiyor, gazeteciler, karikatürcüler, kendi yayınlarını kendileri basabiliyor. Turhan Selçuk Karikatür Albümü, ilk kitabı. 1954’te Milliyet Gazetesi’ne başkarikatürcü olarak giren sanatçı, o yıllarda üslubunu da değiştirerek geometrik çizgilere geçiyor. O yıllar İlhan Selçuk’la birlikte mizah dergisi Dolmuş`u çıkarıyor. Turhan Selçuk’un çıkardığı yayınları ve gazeteler arasında gidip gelmeleri hayli hızlı bir trafik. Ama onu unutulmaz yapan 1957’de Milliyet’te başladığı “Abdülcanbaz” adlı ünlü çizgi roman kahramanının maceraları; 1960’larda İtalyan mizah dergisi II Travaso’nun kadrosuna giriyor. 1961’de haftalık politika dergisi Yön’de çiziyor. Kitaplar bastırıyor. Yeni İstanbul, Akşam gazetesi maceralarından sonra 1972’de Cumhuriyet gazetesinde haftalık panaromik politik karikatürler çizmeye başlıyor. Son görev yeriyse Cumhuriyet gazetesi oluyor.

ÖDÜLLERİ SAYMAKLA BİTMİYOR

Turhan Selçuk, Türkiye’de ve yurtdışında pek çok kez açtığı sergilerinin dışında İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin Gazetecilik Başarı Armağanı Yarışması’nda 1955’te Birincilik ödülünü, 1983, 1986, 1987, 1989 ve 1990’da başarı ödüllerini; İtalya’da Uluslararası Bordighera Karikatür Yarışması’nda 1956’da Altın Palmiye ile Aero Club Gümüş Kupası’nı, 1962’de Gümüş Hurma’yı aldı. Selçuk 1970’te İtalya’da Ippocampo-Vasto Karikatür Festivali’nde Ippo Campo Ödülü’ne, 1971’de Türkiye Sanatçılar Birliği’nin Halkın Sanatçısı Ödülü’ne ve 1975’te İtalya’da Vercelli Karikatür Bienali’nde Gümüş Kupa’ya layık görüldü. Karikatürleri ABD, Kanada, İtalya, Bulgaristan, İsviçre ve Polonya’da karikatür müzelerine alındı. 1992’de Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nin Onursal Bilim Doktoru unvanına, 1997 yılında da Anadolu Üniversitesi Fahri Doktora unvanına layık görüldü.

ABDÜLCANBAZ...  DÜZENBAZDAN HALK KAHRAMANINA

Turhan Selçuk’un Milliyet gazetesinde Abdi İpekçi ile çalıştığı 50’li yıllar. İpekçi, Turhan Selçuk’tan bir çizgi roman kahramanı yaratmasını ister, Selçuk da Aziz Nesin’in katkısını. Aziz Nesin, düzenbaz bir turist rehberi karakteri yaratır. Adını da Abdülcanbaz koyar. Öykü, Turhan Selçuk’un çizgileriyle yayımlanır. Ama bittikten sonra Aziz Nesin devam etmeyince Turhan Selçuk Rıfat Ilgaz’la, onunla da uzun sürmeyince kendi yazdığı diziyle devam eder. Abdülcanbaz da bu süreç içinde değişir, yeniden yaratılır. Düzenbaz olmaktan çıkıp tam tersi onlara karşı savaşan bir kahramandır artık. Üstelik yaşadığı dönem de değişmiş, Osmanlı’dan Kurtuluş Savaşı’na, Eski Mısır’a taşınır olmuştur. Kendi anlatımıyla “Ben Abdülcanbaz’ı kahramanlık ötesi kaba kuvvetten güç alan, yozlaşmış bir çizgi roman türünden ayırıp arıtmak istedim. Bir roman ya da bir hikâye anlatımının sanat değerini katarak bunu grafik sanatın çizgi gücüyle de besleyerek kişiliğini bulması yolunda çalıştım” der. Abdülcanbaz’ın yıllar içinde çizgileri de değişir, sadeleşir, grafik düzeyi artar. Önceleri yuvarlak çizgilerle çalışan Turhan Selçuk, artık köşeli çizgiler, üçgenlerle çalışmaktadır. 1987’de Abdülcanbaz’ı çizmekten sıkılıp bitirir ama ısrarlar üzerine tekrar hayat verir. 

İLHAN SELÇUK, AĞABEYİNİ ANLATIYOR: RÜYALARIMIZ AYNIYDI

Turhan...
Turhan’la kardeşliğin ötesinde bir ikili oluşturuyorduk, yaşımız büyüdükçe düşüncelerimiz de birlikte büyüyor, düşlemlerimize karışıyordu, gece gözlerimizi kapadığımızda gördüğümüz rüyaların birbirine benzemesi doğaldı... O sırada Turhan bir şey keşfetti. Alaeddin’in lambasından çıkan dev, Turhan’a bir çizginin gizeminde bütün dünyaları, yıldızları, gezegenleri, galaksileri, insanları, duyguları, sevdaları, dostlukları, düşmanlıkları, ağlamayı, gülmeyi, geçmişi, geleceği ve an’ı- tek sözcükle yaşamı- yakalamayı öğretti... Turhan, evrendeki her şeyi çizgiye dönüştürmenin ilm-i simyasında benliğini buldu. Turhan’ın dünyası, yaşadığımız gerçek dünyanın eleştirisiyle oluştu... Alternatif bir dünyadır bu... “Türkiye karikatürde dünyanın en ileri ülkelerinden biridir. Bir ülke sadece dağlarıyla, ağaçlarıyla, denizleriyle, toprağıyla var olamaz. Atatürk’ün Türkiye’si dünyada tektir. Aydınlanma dönemi, Batı’nın tek erdemidir. Aydınlık ise sanatçılarıyla, bilim adamlarıyla, ressamlarıyla, bestecileriyle var olacaktır. Kardeşim Turhan Selçuk, aslında bu güzel insanlardan biri olmaya çalışmaktadır. Turhan Selçuk’u kardeşim olarak kutluyorum.” 

KIZI ASLI SELÇUK: BABAM DEVRİMCİ BİR SANATÇIYDI 

İnsanın en yakınları hakkında yazı yazması nasıl da zordur... Özellikle babası Turhan Selçuk, annesi Füruzan, amcası da İlhan Selçuk olursa o kişinin. Yaşamımın en zor, bir o kadar da gurur, onur verici yazısını kanımca şimdi yazıyorum. Turhan Selçuk evrensel bir çizgi ustası, caymaz bir Atatürkçü, düşüncelerinden, politik görüşlerinden en güç koşulların içindeyken bile ödün vermemiş bir aydın, bir mücadele adamı. Babam Turhan Selçuk evde çalışırdı. Ben onu ilk adımlarımı attığım yıllardan başlayarak merakla izledim. Karikatürün hammaddesini insan, insanın çelişkileri, hırsları, yanılgıları, gözlemleri, özlemleri, umutları olarak tanımladı. Toplumları, kişileri oldukları gibi gördü, onların şaşırtıcı çelişkilerini gerçek bir süzgeçten geçirdi, eleştirdi.  Değerli babam Turhan Selçuk devrimci bir sanatçıydı, totaliter rejimlere, gericiliğe sürekli karşı durdu. Sevgili babam çizgilerinde yaşamayı sürdürüyor. İyi ki babamsın. Hep yanımdasın. Derin bir özlemle.    

EŞİ RUHAN SELÇUK: ONUR ABİDESİ

Kalemi ve fırçası onun anlatım araçlarıydı. Çizgileriyle evrensel boyutta etki yaratan, sanatta arınmış, kestirmeden insana ulaşan, karikatür sanatına büyük güç veren üstadın çizgileri sadedir, ama basit değil, Teferruatsız, ama eksik değil, Net, ama satıhta değil; oluşuyla bizi hemen sararlar. Güldürür, düşündürür, eğitirler. O, bir kaptanın tuttuğu seyir defteri gibi ülke ve dünya sorunlarının tarihini çizgileriyle yazmıştır. Konsantre çizgileri kompozisyon incelikleriyle doludur. Korkusuz dürüstlüğüyle ve sanatıyla bulunduğu ortama saygınlık katan “onur abidesi” Turhan Selçuk, gönüllerimizde sonsuz sevgi ve saygıyla hep var olacak.

Metin Eloğlu - Pastırma Yazı

Dedim ya benim aşklarımın doğusu bura
Bura benim yarınımdan sakınan tel tel
Bura işte ilkyazından irkilip huylandığım
Dedim ya gün batmadan gunnamaz çakal
Işıtmaz solutmaz bir aşkın doğusu bu
Köpeklenmiş havuzda boğum boğum kediler
Hoşundu be İstanbul, hoşundu savsak günler
Çöl dünümle ikizlenen ne yavan olgu
Bu çağandan kalacak bir sünepe bildiri
Öncelenmiş yalanlarla yaka paça gidiyor
Olmaz olaydı bu yaz, demez olaydı şiir
Dedim ya aşkımızın en firavun günleri

Ceyhun Atuf Kansu " Baba, yağmur bitti "


Büyülü geyik sustu. Sessizlik bir el gibi ormanın her köşesine dokundu. 
Hiç kapanmamış pencereler kapandı, genç kızlar saksılarını güneşten kaçırdılar. 
Ormanın mor salkımlardan işlenmiş kapısı yıkıldı, kar çiçeklerinin değdiği yol çamurla doldu, rüzgâr sepetini kırdı ve bulutlara binerek uzağa kaçtı. 
İnsanlar şarkı söylemekten vazgeçtiler ve boğucu bir sıcaklık ruhlarını sardı. 
Çocuklar halka olup oyun oynamadılar, annelerinin sesi tatlı çıkmıyordu ve hiçbir ninni bir yavruyu uyutamıyordu. 
Genç kızlar güzelliklerini kaybettiler, fesleğenler kokusuzdu, güller tomurcuksuz ve üzümler ekşiydi.
Güneş hiçbir yemişi olgunlaştıramadı, gökte yıldızlar karışmıştı ve toprak sıcak değildi. 
Artık her şey korkunç, her şey sessiz ve anlamsızdı. 
Hayat bir duman gibi uçtu, bahtiyarlık bir odun gibi yandı. 
Kendisini aynada seyreden, büyülü geyiği zincirleyen korkunç avcı bütün altın köşklerin, bütün insanların, bütün ormanın efendisi olmuştu. 
Evet, evet işte o, ellerinde en güzel tılsımı tutuyordu, evet, evet işte o, bu ormanın efendisiydi. 
Ancak onun gözleri olsaydı, şimdi ormanın eski güzel ve eşsiz ormana hiç benzemediğini, ağaçların taze ve yeşil yapraklarını döktüğünü, suların isyanla köpürdüğünü, güneş doğarken sabah rüzgârına açılan kapıların artık kapandığını görecekti. 
Ancak onun kulakları olsaydı, hayatlarında hiç ağlamamış kızların şimdi hıçkırdıklarını, küçük çocukların göklere annelerini sorduklarını, yaşlı kadınların bahtiyar çocukluk beşikleri başında ağladıklarını ve bütün yaşlı oduncuların, ağaçların neşesini geri vermesi için Tanrı’ya yalvardıklarını duyacaktı. 
O görmüyor ve işitmiyordu. 
Sihirli kutuya karşılık gözlerini, kulaklarını, kalbini, zamanın gürüldeyen ırmağına atmıştı. 
Altın kutuyu açtı, masmavi eriği aldı ve ısırdı, masmavi eriği yedi. 
O an ayna sarsıldı, yıkıldı ve paramparça oldu. 
Bir delilik ruhunu sardı: -Ben bahtiyarım. 
Bu orman, bu altın köşkler, bu insanlar hep benimdir. 
Bahtiyarlığın tılsımını ısırdım ve yedim. 
Bu ormanı arzularıma bir bahçe, bu altın köşkleri kendime bir saray, bu insanları bahtiyarlığıma işçi yapacağım.
Oysa köşkler yıkılıyor ve orman ağlıyordu.
Bahar rüzgârı isyanla doldu: -Bu zincirlerin ocağını ben mi üfledim?
Bahar rüzgârı isyanla doldu. 
Kayaları atladı ve yıkıcı bir şarkıyla dağlardan indi. 
Çocuklar annelerine kaçtılar. 
Yaşlı oduncular baltalarını bıraktılar. 
Genç kızlar eski şarkılarını gözyaşlarına söylettiler ve yiğitler, mustarip ve mert yiğitler, fırtınayı selamladılar: -Fırtına geliyor! 
Fırtına geliyor! 
Gökler bulutlarla doluydu, bulutlar kaderin beyaz sayfaları gibi açılmıştı, bilinmez bir el bu beyaz sayfalara şimşek renkli yazıyı yazdı: Fırtınayı duyuyor musunuz?

Bir Masal Denemesi, 1944