stefan zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stefan zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2022

Değişim Rüzgarı* Merhamet* Bir Kadının Yaşamından 24 Saat - Stefan Zweig

Stefan Zweig’ın Değişim Rüzgarı adlı kitabı, sınıf farklılıklarını ve hiyerarşinin hümanizm üzerindeki negatif etkisini içermektedir. Bu eserdeki fakir insanlar, savaş sonrası zor yaşam koşullarına sahip iken varlıklı insanların yüksek hayat standartları vardır ve hiçbir zaman da yokluğu tatmamışlardır. 
 
Diğer bir eser olan Merhamet adlı eserde, fakir ve varlıklı insanların davranışları arasında büyük bir farklılık söz konusudur. Bu söz konusu eserlerdeki hiyerarşiyi savunan insanların hümanizm anlayışına aykırı davrandıkları görülmektedir. 
 
Ancak üçüncü incelenen eser olan Bir Kadının Yaşamından 24 Saat adlı esere bakıldığında, eserdeki karakterlerin sınıf farklılıklarına aldırış etmeden birbirlerine yardım ettikleri görülmektedir. Burada vurgulanmak istenen nokta, insanların hiyerarşiye ihtiyaç duymadıklarıdır. Sonuç olarak incelenen yazarın, sınıf farklılıklarını reddeden hümanizm anlayışını benimsediği görülmektedir çünkü, ona göre hiyerarşi gereksizdir.
 

24 Şubat 2021

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig


Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Brief einer Unbekannten) adlı uzun öyküsünü 1920’li yılların ilk yarısında kaleme aldı. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır:“Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi?

Zweig okurunu, bir kez daha, insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa davet ediyor. Bu yeni yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal!

Çevirmen: Ahmet Cemal
 
 

28 Kasım 2020

Stefan Zweig


Hayat bizim kurduğumuz, tasarladığımız bir oyun değildir; orada sahne alan kim olursa olsun, ona ne kadar yakın olursak olalım her şey bizim istediğimiz gibi gelişmeyebilir. Hayata dair her kurgumuz, her gelecek planımız başka başka hayatların, başka ruhların, kişiliklerin beklentileri ve hayatlarıyla ölçülür, orada her beklenti hayal kırıklıklarına gebedir; beklentilerini birer inanca dönüştüren yürekler içinse hayattan derin bir çöküş beklemektedir. Bu inancın söndüğü yerde yeni bir hayata açılacak bir kapı yoktur. 
 

24 Şubat 2020

Günlükler - Stefan Zweig


İnsanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.

Gençlik yıllarımın en güzel çalışması, dönemin en yaratıcı kişileriyle kurduğum ilişkiler ve dostluklardır.

Stefan Zweig, uzun bir aradan sonra, 1912 yılının Eylül’ ünde yeniden Günlüklerini tutmaya başladığında, şöyle yazmıştı: Nedeni şu: – Eski günlüklerimden birini okurken, birden belleğimin ne kadar donuklaştığını, tehlikeli, hastalıklı derecede donuklaştığını hissettim.
 
Hastalıklı bir hal alan melankolisinden kaynaklanan tevekkülü içinde söylediği şuydu: İnsanın kendi hayatında unuttuğu her şey, içinden gelen bir güdüyle zaten çoktan unutulmaya mahkûm edilmiş olanlardır. Ama arkasından şunu ekliyor: Başkaları için saklanabilecek şeyler ancak benim de saklamak istediklerimdir.

24 Şubat 2019

Stefan Zweig'in intihar mektubu

Zweig, kendi parlayan yıldızını ise Rio de Janeiro'da bir otelin soğuk odasında karısıyla birlikte intihar ederek söndürmüş, arkasında ise şu satırları bırakmıştı:

"Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya'ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum."

Stefan Zweig Petropolis 22.11.1942

28 Kasım 2018

Stefan Zweig: Sınırları Olmayan Bir Dünyayı Hayal Eden Yazar

 “Avrupa kültürümüzün çiçeğini kurutan nihai bir salgın başladı.” Zamanın kendisi de parçalanmıştı: “Bugün, dün ve dünden önceki gün arasındaki bütün köprüler yıkıldı.”   Benjamin Ramm

Bundan yetmiş beş yıl önce, 1942’nin Şubat ayında Avrupa’nın en meşhur yazarı Brezilya’nın Petrópolis kasabasında, doğduğu yer olan Viyana’ya on bin kilometre uzakta, bir bungalovda intihar etti. Stefan Zweig ölümünden bir yıl önce birbirinin zıttı olan iki çalışmayı tamamlamıştı: Günümüzde savaş tarafından tüketilen medeniyete bir ağıt niteliğindeki The World of Yesterday: Memoirs of a European ve yeni dünyanın iyimser bir portresini çizen Brazil: Land of the Future. Bu kitapların ve onları yazan göçmenin hikâyesi, milliyetçilik tuzağını ve sürgün travmasını açıklayan bir rehber görevi görüyor.

Zweig, 1881 yılında Viyana’da yaşayan varlıklı ve kültürlü bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Viyana, çok milletli Habsburg İmparatorluğu’nun başkentiydi ve burada Avusturyalılar, Macarlar, Slavlar, Yahudiler ve diğer birçok halk birlikte yaşardı. O zamanın hükümdarı birçok dili konuşabilen Franz-Joseph I, 1867 yılında tahta çıktığında “İmparatorluğun tüm ırkları eşit haklara sahiptir ve her ırkın kendi kimliğini ve dilini korumak ve kullanmak konusunda dokunulamaz bir özgürlüğü vardır” hükmünde bulunmuştu. Franz-Joseph kibirli bir diktatördü, bu sebeple hükümdarlığı pek de romantik bir şekilde anlatılamaz ama o dönemde Avrupa kendini milliyetçilik akımıyla yok ederken Zweig’ın kültürel çoğulcu bir ortamda büyümesini sağlamıştı. Zweig’ın biyografisini yazan George Prochnik, onun Avrupa’daki tüm önemli başkentlerde fakültesi olan ve genç insanları diğer halklarla ve dinlerle tanıştıran bir değişim programına sahip uluslararası bir üniversitenin kurulması gibi bir dileği olduğundan bahsediyor.

Zweig, The World of Yesterday kitabını, memleketinin Nazileşmesine duyduğu tepki sonucu 1934 yılında Avusturya’dan ayrıldıktan sonra yazmaya başlamıştır. İlk taslağını 1941 yılının yazında New York’ta tamamladı ve ikinci eşi Lotte Altman tarafından daktiloyla yazılan son halini ise eşiyle birlikte intihar etmeden bir gün önce yayıncısına gönderdi. Kitabında yazdığına göre o zamana kadar Habsburg İmparatorluğu “iz bırakmadan yok olmuş” ve Viyana da “Alman idaresinde bir kent statüsüne inmiştir.” Zweig ise yurtsuz kalmıştır: “Artık hiçbir yere ait değilim, her yerde bir yabancı ya da en fazla bir misafirim.” Zweig’ın bu anıları, sürgünün kafa karıştıran doğasının bir portresini çiziyordu. Önceleri onun çok sevildiği ve övüldüğü şehirlerde artık kitapları yakılmaya başlamıştı. “Güvenlik, refah ve huzur”un altın çağı yerini devrime, ekonomik istikrarsızlığa ve milliyetçiliğe bırakmıştı, “Avrupa kültürümüzün çiçeğini kurutan nihai bir salgın başladı.” Zamanın kendisi de parçalanmıştı: “Bugün, dün ve dünden önceki gün arasındaki bütün köprüler yıkıldı.”

İz Bırakmadan         

Zweig’ın en büyük endişelerinden biri dilsel evini kaybetmekti. Nazi ideolojisinin “Alman dilinde yaratılması ve planlanması” Zweig’a göre “gizli ve acı veren bir utanç”tı. Paris’te intihar eden şair Paul Celan gibi, Zweig da Schiller, Rilke ve Goethe’nin dilinin Nazizm tarafından işgal edildiğini ve telafi edilemez bir şekilde tahrip edildiğini hissediyordu. İngiltere’ye taşındıktan sonra, “Kullanamadığım bir dilde tutsak kalmışım gibi hissediyorum” diyordu. Zweig, In the World of Yesterday kitabında 1914’ten önce Hindistan’a ve ABD’ye pasaport ya da vizeye ihtiyaç duymadan gidebildiğini hatırlayarak sınırlar olmadan yapılan seyahatlerin rahatlığını, savaş göre kuşak tarafından anlaşılamaz bir durum olarak niteliyordu. Fakat artık tüm göçmenler gibi o da aşağılanmaya maruz kalıyor ve beceriksiz bürokrasiyle uğraşıyordu. İçinde bulunduğu yoğun duygu durumunu “Bürofobi” yani bürokrasi korkusu olarak niteliyordu, çünkü göçmen bürosu memurları göçmelerin kimlikleriyle ilgili gittikçe daha fazla kanıt istemeye başlamış, Zweig ise göçmen bir arkadaşına iş tanımının “eski yazar, şimdiki vize uzmanı” olarak tanımlayarak dalga geçmişti.

Hitler’in gücü Avrupa’ya yayıldıkça Zweig da İngiltere’deki Bath şehrinden ayrılıp New York’un Ossining kasabasına yerleşti. Orada göçmen arkadaşları hariç kimse tarafından tanınmıyordu. Bu arkadaşları da Zweig’ın bağlantılarından ve maddi rahatından yoksun bir haldeydiler ve onun efsanevi cömertliğinden medet umuyorlardı. Zweig Amerika’dayken kendini hiçbir zaman evindeymiş gibi hissetmedi. Amerikanlaşmayı, Avrupa kültürünün I. Dünya Savaşı’ndan sonraki ikinci yıkımı olarak görüyordu ve 1936 yılında konferans vermek için gidip büyülendiği Brezilya’ya yerleşmeyi umuyordu. Brazil: Land of the Future kitabı güzelliği ve cömertliğiyle Zweig’ı derinden etkileyen bir milletin lirik bir övgüsüydü. Zweig, ülke tarafından şaşırtılmış ve alçakgönüllü olmaya teşvik edilmişti. Bu şehir onu kendi cahilliğinden ve “Avrupa kibrinden” dolayı uyarmıştı âdeta. Bu kitabıyla Brezilya’nın tarihini, ekonomisini, kültürünü ve coğrafyasını anlatıyor olsa da kitabın asıl anlatmak istediği mesele, Zweig’ın kendi kıtası hakkında artık farklı bir fikir sahibi olmasından geliyordu.

Zweig’ın anlatımına göre Brezilya, Avrupa’nın olmak isteyeceği her şeydi: Duygusaldı, entelektüeldi, sakindi ve militarizme ve materyalizme karşıydı. (Hatta Brezilyalıların Avrupa’daki spor tutkusuna bile sahip olmadığını söylüyordu. Bu, 1941 yılında bile enteresan bir iddiaydı.) Brezilya, Avrupa’nın “ırk fanatizminden”, “kahramanlara çılgınca ve coşkuyla tapanlardan”, “aptal milliyetçiliğinden ve emperyalizminden”, “intihara meyilli öfkesinden” uzaktı. Ahenkli ve renkli yapısıyla Brezilya, Zweig’ın gözündeki bastırılmış Habsburg Viyana’sından oldukça farklıydı. Zaten çok kültürlü yapısının güzelliği de Zweig’ın düşüncelerini doğrular nitelikteydi. Brezilya’da Afrika, Portekiz, Almanya, İtalya, Suriye ve Japonya kökenli göçmenler bir arada yaşıyordu, “farklı tüm ırklar birbirleriyle sonsuz bir uyum içindeydi.” Brezilya, ‘medeni’ Avrupa’ya aslında nasıl medeni olunacağını öğretiyordu: “Bizim eski yurdumuz şimdiye kadarki en mantıksız girişim olan insanları sanki yarış atları veya köpeklermiş gibi saf ırklar haline getirme düşüncesiyle yönetilirken, Brezilya halkı yüzyıllardır özgür ve bastırılmamış bir melezleşme prensibini temelde tutuyor… Çikolata, sütlü ya da kahve, her ne olursa olsun tüm renklerin çocuklarını barındırıyor ve bu çocuklar el ele okula gidiyor. Renk ayrımı, dışlama, kibirli sınıflandırmalar yok. Buradaki hangi insan tamamen saf bir ırkla övünür ki?”

“Cennet”

Zweig’ın bu övgüleri halk arasında oldukça popüler oldu ve binlerce Brezilyalı onun derslerine, konferanslarına katılmaya başladı. Bu sırada Zweig’ın günlük çalışma ve seyahat programı da tüm büyük gazetelerde yayımlanıyordu. Ancak kitap, eleştirmenler tarafından sert bir şekilde yeriliyordu. Prochnik’in yazdığına göre Brezilya’nın önemli gazeteleri üç gün ardı ardına Zweig’ın ülkenin endüstriyel ve modernleşme gelişmelerini yok saymakla suçlayan ağır eleştiriler yayınlamıştı. Daha da şaşırtıcı olan Zweig’ın Brezilya diktatörü Getúlio Vargas için yaptığı övgülerdi. Vargas 1937 yılında Portekiz ve İtalya’daki otoriter yönetimi örnek alarak Estado Novo yani Yeni Devlet’i ilan etti. Brezilya meclisini kapattı ve sol görüşlü bütün entelektüelleri tutuklattırdı. Bu entelektüellerin bazıları Zweig’ı yaptığı övgüler için para almakla ya da vize çıkartmakla suçladı. Vargas hükümeti Yahudi göçüne ırksal kısıtlamalar getirdi ama Zweig sahip olduğu ün sayesinde bu kısıtlamalardan etkilenmedi. Bu sorunlu dönem Zweig’ın siyaset konusunda ne kadar saf olduğunu ortaya çıkardı. Doğası gereği barış yanlısı ve uzlaşmacı olan Zweig çok kritik bir zamanda kışkırtıcı bir düşmanlıkla karşı karşıya gelmişti. (Vargas da 1942 yılında Müttefikler’in yanında savaşa katılmıştı.) İnziva arayışındaki Stefan ve eşi Lotte de Rio’nun 64 km dışında, önceden Almanlara ait bir yerleşim yeri olan Petrópolis’e yerleştiler. Zweig, dağ eteklerinde bulunan bu yemyeşil yer için, “Burası cennet,” diye söz ediyordu, “Sanki Avusturya dilinden tropik bir dile çevrilmiş gibi”. Burada eski kitaplarını ve arkadaşlarını unutmayı amaçlayan Zweig, “iç özgürlüğünü” bulmaya çalışıyordu.

Fakat Rio karnavalında Nazi’nin Orta Doğu ve Asya’da ilerlediğini öğrenmiş ve bu kötü haberin ardından korkmuştu. Asla özgür olamayacağını ya da bu korkudan kurtulamayacağını düşünmeye başlamıştı. “Nazilerin bir gün buraya gelmeyeceğine gerçekten inanıyor musun?” diye yazmıştı, “Onları artık kimse durduramaz.” Zweig sınırların olmadığı bir dünyaya inanmıştı ama bu sınırların içine sıkıştırılmıştı: “İçimde bir kriz var sanki. Artık kendimi pasaportumla veya sürgün kişiliğimle tanımlayamayacağım.” Kapana kısılmış olan Zweig, “Bizler sadece hayaletleriz ya da anılar” demişti ve intihar notuna, “Yersiz yurtsuz olarak yıllarca dolaşmaktan bıktım” yazmıştı. Stefan ve Lotte teslim olmuştu: “Şimdimiz yok, geleceğimiz yok. Aşkla bağlı olan biz birbirimizden ayrılmamaya karar verdik.” Petrópolis’te Zweig’ın bungalovunu ziyaret ettim. Bu bungalov, Avusturya Soykırımı Anma Elçisi olarak Brezilya’da devlet hizmetinde çalışan Tristan Strobl’a göre, şimdilerde “faal bir müze” olarak hizmet veriyor. Strobl bana 1933-1945 yılları arasında Brezilya’ya gelen mültecilerin ve ülkeye yaptıkları katkıları gösteren bir görüntüyü izletti ve, “Bu dönem Avrupa’nın entelektüel hayatı için çok büyük bir kayıp ama Brezilya ve mültecileri kabul eden diğer ülkeler için önemli bir kazanç” dedi. Eski dünyanın en kara dönemi, yeni dünyaya ışık tutmuştu.

BBC
Çeviren: Deniz Saldıran

09 Nisan 2016

Stefan Zweig - Satranç

Satranç kitabı, Stefan Zweig tarafından yazılmış bir romandır. Ancak kimi kaynaklar tarafından bu kitabın uzun öykü türünde olduğu belirtilir. Satranç kitap özeti bizlere bir satranç müsabakasını anlatır ancak geri planda insanın kendini aşmaya çalışması, çaresizlik ve umutsuzluk temalarına yer verir.

Satranç kitabı, temelde bir satranç maçını anlatıyor gibi görünse de aslında konusu Nazi yönetimine bir eleştiri niteliğindedir. İnsan psikolojisinin derinliklerine girmemizi sağlayan bu kitap, Stefan Zweig’in eşiyle birlikte intihar etmeden önce yazdığı son kitap olmasıyla da dikkat çeker. Dr. B.. üzerinden kendisini anlatan Zweig, Satranç kitabıyla II. Dünya Savaşı’nın etkilerini, Gestapo’nun zulmünü derin bir şekilde hissettirir.

Özeti

Kitap, New York'tan Buenos Aires'e giden bir gemiye binen iki arkadaşın hikayesiyle başlar. Gemide dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic'in de bir turnuvaya katılacağı için birçok gazeteci bulunmaktadır. Mirko Czentovic aslında küçük yaşlarda anlama, konuşma gibi birçok konuda zorluk çeken bir köylüdür. Babası rahip olan Mirko, her akşam arkadaşının oynadığı üç el satranç müsabakalarını izleyerek satranç öğrenir.

Bir akşam babası işi çıkınca, Mirko arkadaşının yerine oyuna girer, o eli ve devamındaki iki eli de kazanır. Babası buna şaşırır ve Mirko'nun yeteneğini herkese göstermek için şehirdeki satranç kulübüne gider. Böylece Mirko Czentovic, büyük bir şöhrete kavuşur ve en sonunda dünya şampiyonu olarak zirveye çıkar. Ancak satranç oyunu bittiğinde çevresindekilere küçüklüğündeki aptal yüz ifadesiyle bakış atar ve ardından gazetecilere anlaşılmayan, saçma yanıtlar verir. Bu yüzden gazetecilerle veya çevresindeki insanlarla satranç dışında hiç konuşmaz.

Gemide geçen günlerde, yolcular arasında bir satranç şampiyonu olduğu dedikoduları yayılmaya başlamıştır. Bu haberi alan petrol zengini McConnor, Czentovic'e para karşılığı bir satranç oyunu teklif eder. Czentovic, teklifi mutlulukla kabul eder. Ancak Czentovic'e karşı olan tüm satranç meraklıları da oyuna katılmak istemiştir. Oyun sırasında Czentovic, sırası geldiğinde hızlı bir şekilde hamlesini yapar ve sadece kırk ikinci hamlede rakiplerini mat eder. McConnor, yenilgiyi kabul edemez ve Czentovic'e bir oyun daha teklif eder. Ancak beklenmedik bir şekilde, yanlarına gelen biri onlara doğru hamleleri söyler ve sonunda Czentovic ile berabere kalırlar. McConnor, bu duruma çok şaşırır ve sevinir. Ardından, Dr. B. adındaki bir dostuna Czentovic ile tek başına oynaması için teklifte bulunur ve masrafını kendisi karşılar. Ancak, Dr. B. oyun sonrası pişman bir hale gelir ve 25 yıldır hiç satranç oynamadığını söyler. Sonrasında Dr. B. hikayesini anlatmaya başlar.

Seneler önce, babasıyla bir avukatlık bürosu işletirken hükümetin gizli işleriyle ilgili bir davada tutuklanır. Fakat hapishaneye atılmak yerine, küçük bir odada tutulur. Odasında sadece bir koltuk, bir dolap, bir leğen ve küçük bir pencere bulunmaktadır. Zamanla, gardiyanı dışında kimseyle konuşamaması ve zamanı bilemeyerek kendisini aynı duvarlara bakarken bulması nedeniyle beyin fonksiyonlarını yitirir. Sorguya götürüldüğünde ise zayıflayan beyniyle ağzından bir şey kaçırmamak için büyük bir çaba sarf etmektedir.

Bir gün, beklemekte olduğu sorgu odasında askıda duran bir asker montunun içinde bir kitap gören bir mahkum, kitabı çalar. Bu durum, onu oldukça mutlu eder çünkü uzun zamandır zihnini meşgul edecek bir şey bulamamıştır. Hücresine döndüğünde kitabı açar ve içinde bir satranç oyunları kitabı olduğunu görür. Önce hayal kırıklığına uğrar ancak daha sonra yatak örtüsünü satranç tahtası olarak kullanarak kitaptaki tüm oyunları oynamaya başlar ve hatta zamanla zihninde tahtayı ve taşları canlandırarak oynamaya devam eder.

Ancak bu bir süre sonra saplantı haline dönüşür ve tüm zamanını -uyku dahil- satranç oynayarak geçirir. Kendi kendisiyle oynadığında bile yenildiğinde kendine kızar ve gereğinden fazla heyecanlanır. Bir kez, kaybettiğinde sinir krizi geçirir ve elini camla kırar. Hastanede, doktorun soyadını tanıması sayesinde kaçar ve artık özgürdür. Ancak bir daha asla satranç oynamamaya karar verir.

Fakat gemide karşılaştığı Czentovic ile bir kez daha oynamayı kabul eder ve bu kez Czentovic'i yener. Ertesi gün, Czentovic ilk elde yenilince Dr. B. bir el daha oynamak istediğini söyler. Ancak, Dr. B. tekrar heyecanlanmaya başladığı için oyunu bırakır ve masada Czentovic ile taşları baş başa bırakır.

Satranç Romanının Yazarı Stefan Zweig Hakkında Kısaca Bilgi

Satranç romanının yazarı Stefan Zweig 28 Kasım 1881 tarihinde Avusturya'nın Viyana kentinde dünyaya gelmiştir. Avusturya-Macaristanlı bir yazar olan Stefan Zweig, yaşamı boyunca deneme, tiyatro, lirik şiir gibi çeşitli tarzlarda eserler yazmıştır. Ancak Zweig’a asıl ün getiren yapıtları, roman ve uzun öykü türündedir.

Psikolojiye yoğun bir ilgi duyan ve Freud’tan etkilenen Stefan Zweig’ın en bilinen eserleri Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir Gece, Satranç, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Kızıl’dır. Oldukça üretken olan yazarın birçok eseri sinema filmine de uyarlanmıştır. Stefan Zweig, 23 Şubat 1942 tarihinde Brezilya'nın Rio de Janerio kentinde hayatını kaybetmiştir.

 

Satranç kitabında Dr. B. adlı bir karakter, tesadüfen karşılaştığı bir satranç kitabı sayesinde bu oyunu oynamayı öğrenmiştir. Ancak oyunu kendi kendine oynamasına rağmen yenildiği zaman sinir krizleri geçirmektedir. Bir gün dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic ile satranç maçı yapar ve onu yener. Ancak ikinci maçta yenilir.

Satranç kitabı, yalnızca iki kişi arasındaki satranç müsabakasını anlatan bir roman değildir. Kitap, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımı, Naziler’in Yahudilere yaptığı zulmü de anlatır. Nitekim, kitaptaki ana karakter olan Dr. B.’nin romanın yazarı Stefan Zweig ile birçok ortak noktası vardır.

Satranç Kitabının Konusu Nedir?

Satranç kitabının konusu, Dr. B.. ve Czentovic adlı iki karakter arasındaki satranç müsabakasını anlatır. Ancak kitap, basit bir satranç maçından ibaret değildir. Satranç romanı; II. Dünya Savaşı’nın insan psikolojisi üzerindeki etkilerini, Yahudi zulmünü ve Nazi yönetimini anlatır.

Örneğin Satranç kitabındaki Dr. B.. karakteri aslında Stefan Zweig’ın kendisinden izler taşır ve Yahudileri temsil eder. Nazi baskısı altındaki bir ortamda satranç maçı yapan Dr. B. bu baskıdan dolayı pek çok şeye ve hatta kendine bile yabancılaşmıştır. Ruhsal dengesini yitiren Dr. B., Satranç romanını yazdıktan sonra eşiyle birlikte intihar eden Stefan Zweig’ın kendisidir diyebiliriz.

Arka Kapak Bilgisi

Stefan Zweig, nadir görülen yazarlardan biri olarak geniş bir psikoloji bilgisini eserlerinde ustalıkla kullanmıştır. Zweig'ın edebiyat dünyasında biyografi yazarı olarak hak ettiği ünün temeli, yazarlığı kadar uzman bir psikolog olmasıdır.

Satranç, Zweig'ın psikolojik birikimini tamamen kullandığı bir öyküdür ve öykünün ana karakterleri, yazarın biyografilerinde ele aldığı kişilerin işleyiş tarzlarına tamamen sadık kalmıştır.

Zweig, ölümünden hemen önce tamamladığı birkaç düzyazı metninden biri olan Satranç'ı kaleme alırken Brezilya'ya göç ettiği ve eşi Lotte Zweig ile birlikte yaşadığı bir dönemdeydi. Satranç'ta, hikaye mekanı olarak New York'tan Buenos Aires'e giden bir yolcu gemisini seçti. Bu gemide, tamamen tesadüfen karşılaşan üç kişi; yeni dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı ve bir zamanlar çok yetenekli bir satranç oyuncusu olan ancak uzun zamandır satrançtan uzak kalan Dr. B., öykünün kahramanlarıdır.

 Açıklama

Gestapo tarafından aylarca sorguya çekilen Dr. B., bu sırada tesadüfen eline geçen bir kitap sayesinde satranç öğrenir. Zaman ve mekân duygusunu yitirdiği tecrit odasında, başlangıçta terapi gibi gelen bu uğraş giderek kendine karşı verilen hummalı bir mücadeleye dönüşür ve kendi deyimiyle “zehirlenir”. Tesadüf ya, serbest kaldıktan sonra, Arjantin’e gitmek üzere bindiği gemide satranç şampiyonu Mirko Czentovic de vardır.

“Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi yalnızca sonsuz bir hiçliğin ortasına yerleştirdiler, çünkü bilindiği üzere yeryüzünde insan ruhuna sonsuz bir hiçlik kadar baskı yapabilecek başka bir şey yoktur.”