5 Haziran 2017 Pazartesi

Cehalet ve kötü niyet karması, ülkedeki her vicdanlı, iyi niyetli, kaliteli insanı boğuyor artık -Meral Okay

Cehalet bizi boğuyor artık. Eskiden zalimin zulmü vardı, şimdi cahilin zulmü! Yalnız cehalet değil, cehalet ve kötü niyet karması, bu ülkedeki her vicdanlı, iyi niyetli, kaliteli insanı boğuyor artık. Bir yanda körkütük cahil kötü niyet, bir yanda hoyratlık, sevgisizlik, düşmanlık ortamı… Bir şey oldu bu insanlara, kimse kimseyi sevmez oldu. Sinsi, bir tür nefret başını çıkardı bütün duyguların arasından. Alaycılık bütün üslupların arasında belirginleşmeye başladı. Sadece ezberletilen şarkıları söyleyebilenler ortalıkta. Sevmeden aşık olanlar, kavga etmeden yenenler, cin olmadan adam çarpanlar yeni kurallar koydular sanki ve kaptırdı insanlar kendini bu düzene.

Bu topraklarda kutsanan aşk ve mutluluk değil, ayrılık ve acıdır…

Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman'ın eşyaları var… Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir… Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış… Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti… Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ”biz” olabilme halidir… İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz… Biz birbirimize karşı çok saygılıydık… Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik… Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi… Aşk bazen de bir kıyamama halidir…

Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı… O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın… O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana… Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın… Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü… Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır… Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz’ı turlardık. Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda kutsanan aşk ve mutluluk değil, ayrılık ve acıdır… Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep… Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz..

Meral Okay
Bir Nefes İstanbul


Robert Walser




Kimseye Dilemezdim Ben Olmayı
Ancak Ben Katlanabilirim Kendime...
Bu Kadar Bilmek, Bu Kadar Görmek Ve
Hiçbirşey Hakkında, Hiçbirşey Söylememek


Çeviri:Esen Tezel


Anneler vefat edebilir ama ÖLMEZ!

Çok dokundu bu yazı bana. Chicago’da yaşayan Türk genetikçi Hande Özdinler, annesinin vefatından sonra yazmış.
Belki denk gelmişsinizdir bir yerlerde, ben yeni okudum. Bana Ferzan yolladı, Ferzan Özpetek. O da biliyorsunuz bir süre önce annesini kaybetti.
Biraz araştırdım, herkesebilimteknoloji.com’da var bu yazı, geçtiğimiz ağustosta yayınlanmış. Daha geniş kitleler duysun diye, ben de köşeme alıyorum.
Hayat enerjimiz annelerimizden geçiyormuş, hayatta olan (ve olmayan) bütün enerjik annelere selam olsun... Evet, anneler vefat edebilir ama asla ölmez!
MİTOKONDRİSİ BENDE KALDI
ANNEM vefat etti, onu yıkadık, pakladık, demir tabuta koyup Türkiye’ye uçakla getirdik. Oğlunun üstüne, eşinin yanına, toprağın içine, sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık.
Bir ömür bitti, annem gitti...
Ama annemin mitokondrisi bende kaldı...
Benim hücremde. Benim her hücremde, annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum, işte orda annemin mitokondrisi var...
Annem gitti belki ama mitokondrisi bende kaldı...
ENERJİ SANTRALI ANNE
İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı, büyük ve zengindir.
İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.
Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir; babadan değil, anneden gelir. Anne, her çocuğuna enerjisini verir. Enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji, annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.
Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez! Biz farkında olmadan, annelerimizi, gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder...
HAYAT ENERJİSİ ANNEDEN GEÇER
Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA’sı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var.
Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.
Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın, mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.
ELİMDEN SU DAMLASI GİBİ KAYIP GİTTİ
Bu yüzdendir ki kim nerden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar.
Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik...
Ben bugün laboratuvarımda mikroskopumun başında annemi düşünüyorum.
15 Ağustos sabahı vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti...
Annem benim vefat etti ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı...
(Hande Özdinler)

27 Mayıs'tan 12 Mart'a


GİDEN VE GELEN
Giden yılın Türk tarihinde şüphesiz unutulmaz bir yeri olacaktır. Çocuklarımız, 1960'ı tıpkı 1908 gibi 1923 gibi, 1938, ya da 1946 gibi millî kaderimizin nirengi noktalarından biri sayılacaklardır. Geçen yıl başarılan 27 Mayıs devrimi ile bu millet baskı idareleri önünde bundan böyle uzun bir süre boyun eğemeyeceğini ispat etmiştir. Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin yürüttüğü devrim hareketi bir askerî ayaklanmaya benzetilemez. 27 Mayıs günü düşük iktidarın beynine inen yumruk görünüşte ordumuzun koluna bağlı idi ise de o yumruğu bir yıldırım hızı ile hedefe yaptıran irade doğrudan doğruya milletten geliyordu. Gerçeğin bundan ibaret olduğunu anlamak içni 27 Mayıs'ı adım adım hazırlayan olayları hatırlamak ve 27 Mayıs'tan bu yana devrim sorumlularının davranışını
gözönüne getirmek yeter. Düşük iktidarın anayasayı
çiğneyen hukuk dışı yönetimi son aylarda artık dayanılmaz
bir hal almıştı. Meşru tutanaklarını kaybeden hükümet
artık herhangi bir tevil yolu aramaya da lüzum görmüyor,
devlet idaresinde gayrimeşruluğu adeta normal işler bir
sistem haline getirmeye çalışıyordu. Adalete, basına,
üniversiteye, devletin nizam ve asayiş kuvvetlerine
yapılan baskılar yetmez olmuş, son çare olarak Büyük
Millet Meclisi'ni çalışamaz hale getirmek, böylece
milleti sindirmek tedbirlerine başvurulmuştu. 27 Nisan'da
yürürlüğe konan ''Tahkikat Komisyonunun yetkileri''
kanunu ile düşük iktidar, o zamana değin anayasaya karşı
göze aldığı en ağır tecavüzü işliyor, kendini resmen
millî iradenin üstünde gördüğünü ilân ediyordu.
Bu hakaret karşısında aydın Türk gençliğinin hemen ertesi
günü harekete geçerek gür sesini duyurması milletçe her
zaman öğünmemiz gereken şerefli bir davranıştır. 28
Nisan'da İstanbul'da başlayan ve kısa zamanda yurt
düzeyine yayılarak genişleyen nümayişleri görenler, bu
halin böyle devam edemeyeceğini iyice anlamışlardı.
Aklını başına toplayıp da bir türlü olup bitenleri
kavramak istemeyen sadece düşük iktidardı.

Nihayet beklenen gün geldi çattı. Tatlı vaatlerle oyunu
çuvala doldurduktan sonra kıs kıs gülerek milleti hiç
seyanlar aradıkları belâyı buldular, kendi deyimleri ile
''kazazede'' oldular.
İlkbaharına devrim şartları içinde başladığımız 1960
yılını aynı şartlarla tamamladık. Bugün 1961 yılına yine
devrim şartları içinde giriyoruz. Giden yıl soysuzlaşmış
bir idareyi dünyaya örnek sayılacak bir başarı ile
devirdiğimize tanık olmuştu. Gelen yıl boyunca,
özlediğimiz hukuk devletini acaba kurabilecek miyiz?
Bu sorunun cevabı, vatandaş olarak teker teker hepimizin
davranışına bağlıdır. Devrim sorumunu taşıyan Millî
Birlik Komitesi, bugüne kadar ki davranışları ile
varlığında her türlü takdiri aşan bir iyi niyet ve
sağduyu hazinesi sakladığını ispat etmiştir. Türk milleti
adına kellelerini koltuğu alanlar, gasbedilmiş emaneti
kurtardıktan sonra şimdi onu millete geri vermenin ve
selâmetli yolunu hazırlıyorlar. 1961 yılında bütün
ümitlerimiz Kurucu Meclis üzerine toplanmıştır. Bu
meclisten vatandaş haklarını koruyacak uzun ömürlü bir
Anayasa ve millî iradeye rahat nefes aldıracak iyi bir
seçim kanunu bekliyoruz. Bu itibarla Kurucu Meclis'e
seçilen sayın üyeler büyük bir sorum yüklendiklerini hiç
unutmamalıdırlar. Son on yıl içinde siyasal hayatımız,
zaman zaman milleti politikadan da, demokrasiden de
tiksindirecek olaylarla geçmiştir. İşbaşına geçecek
iktidarların bundan böyle millet kontrolünden kolayca
sıyrılıvermesi ihtimalleri önlenmeli, insan hakları ve
temel hürriyetlerin bir gün yeniden karaborsaya düşmesine
mutlaka engel olunmalıdır.
Hangi meslekten, hangi partiden olurlarsa olsunlar,
Kurucu Meclisin sayın üyeleri önümüzdeki vazife ayları
süresince mesleklerini de partilerini de arka plana atmak
ve bütün varlıkları ile İkinci Cumhuriyetin temellerini
güçlendirmeye çalışmak zorundadırlar. Böyleleri bizi
daima yanlarında bulacaklardır.
1961 yılının Türk milletine hayırlı olmasını yürekten
dileriz.
6.1.1961

UMUT GÜNÜ
Bugün Türk milleti büyük günlerinden birini yaşıyor.
Bütün gözler Ankara'ya çevrilmiştir. Yürekler ümitle
çarpmaktadır. İkinci Cumhuriyetin Kurucu Meclisi
Başkentte ilk toplantısını yapıyor. Böylece şerefli
tarihimizin yeni bir yaprağını milletçe açıyoruz. Şimdi
tertemiz olan o yaprağı başarılı eserlerle doldurmak
hepimizin yürekten amacımızdır. Geçmişten ders almasını
bilir, geleceğin tehlikelerinden sakınma yollarını
bulursak, amacımıza varmamak için ortada hiçbir sebep
olmamak gerekir.
Kurucu Meclis'ten neler beklediğimizi biliyoruz: Vatandaş
hak ve hürriyetlerini koruyarak siyasal hayatımız düzen
verecek bir Anayasa ile memleket bünyesine uygun bir
seçim kanununu bir an önce hazırlayıp halk oyuna sunmak.
Aslına bakılacak olursa, böyle sınırları belirli bir
görevin kurucuları büyük güçlüklere uğratmayacağı
düşünülebilir. Fakat politika ihtirasının kimi zaman
insanları ne kadar şaşırttığını hatırlarsak, kötü
ihtimalleri önlemek uğruna daima dikkatil bulunmamız
gerektiğini de inkâr edemeyiz.
Devlet idaresi sorumunu taşıyanlar hesabına en büyük hata
bütün olayların mihveri olarak kendilerini görmek, her
şeyin kendileriyle başladığı inancına saplanmaktır. Düşük
iktidar bu hatayı işlemiş, Birinci Cumhuriyetin bir
devamı olduğunu inkâr ederek 27 yıllık olumlu ve şerefli
gayretleri toptan batırmak istemiştir. Ne hazin ve ibret
verici bir sonuçtur ki Birinci Cumhuriyetin en
öğüneceğimiz eserleri düşük iktidarın on yıl boyunca
lekelemeye çalışmaktan usanmadığı o yirmiyedi yıl içinde
başarılmıştır. Birinci Cumhuriyeti soysuzlaştıranlar, o
Cumhuriyetin yaratıcılarına sırt çevirenler, daha açık
bir deyimle Atatürk devriminin zaruretini, o devrimin
tarihsel niteliğini kavrayamayanlardır. Hiçbir devlet
adamı, hiçbir politika takımı, hiçbir iktidar bir
milletin başına gökten zenbille inmez. Hiçbir devrim de
keyif için yapılmaz. Tarihin kendine özgü şaşmaz bir
mantığı vardır. Tarih yapan devlet adamları, masa başında
roman hazırlayan yazarlara benzetilemez. Tarih yapmak
demek, tarihsel akışın zaruretini görüp onun gereğini
yerine getirmek demektir.
Atatürk bundan elli yıl önce, gerçek Türk kurtuluşunun ne
yolla başarılabileceğini görmüş ve anlamıştı: Bizim baş
davamız her şeyden önce bir uygarlık (medeniyet) davası
idi. Bağımsız bir millet ve hür insanlar olarak
yaşayabilmemiz, Batı uygarlığı şartlarını benimsememize,
Batı milletleri topluluğu içinde yerimizi almamıza, tam
manasıyla onlardan biri olmamıza bağlı idi. İstiklâl
Şavasından hemen sonra girişilen devrim hamlelerinin tek
hedefi budur. Bugün aradan elli yıla yakın bir zaman
geçmiştir. Atatürk'ün o zaman kavradığı tarihsel zarureti
şimdi bir parçacık kafası işleyen her vatandaş artık
gözleri önünde görmektedir. Bugün Türkiye için Batı
milletler ailesi dışında hür ve bağımsız olarak yaşamak
imkânı yoktur.
- Batı ile işbirliği yapalım, eski hayatımızı yaşayalım.
Batının tekniğini alalım, toplumsal düzenimizi koruyalım!
Gibi düşünceler sadece boş lâftan ibarettir. Millet
olarak tam güvene kavuşmamız yalnız tekniğimizle değil,
hukukumuzla, ekonomimizle, sosyal müesseselerimizle,
dünya görüşümüz ve insan anlayışımızla da Batılaşmamıza
bağlıdır.
Kurucu Meclis'ten beklediğimiz, anayasa çalışmalarını bu
zihniyetle ele alması, yakın bir gelecekte kurulacak olan
siyasal hayatımızı bu yöne hazırlamasıdır. Çok partili
hayatın cilvelerini on yıl boyunca tecrübe ede ede
gördük. Atatürk devriminin temel prensibini çiğnemekten
çekinmeyenler, gericiler, kara aydınlar ve nemelâzımcılar
elinde Birinci Cumhuriyet soysuzlaştı, gitti. İkinci
kurarken çok dikkatli davranmak lüzumunu bir an
unutmamalıyızdır. Kuruculara yürekten başarılar dileriz.
Rehberleri Atatürk olsun!
15.1.1961

 Tamamı tık tık...27 MAYIS'TAN 12 MART'A 


Sigara

Sigara, yağlı yemekler, çaylar, kahveler gibi sözde zararlı değil, gerçekten zararlıdır insan sağlığına. İşin komik yanı, birçok başka zararlı şey gibi Amerika’dan gelen bu bitkinin on yedinci yüzyılda sağlığa yararlı sanılmasıdır.

Örneğin, ünlü oyun yazarı Ben’ Jonson, toprağın insanlara bağışladığı bitkiler arasında, en şifalısının tütün olduğunu ileri sürer. Aynı dönemin başka bir şairi “O medicinal Tobacco!” diye coşarak, yeni keşfedilmiş bir mucize ilaçmış gibi över bu zehirli otu. Gene aynı yüzyılda, İngiliz edebiyatının en ilginç ve en şaşırtıcı kitaplarından biri olan The Anatomy of Melancholy1nin yazarı Robert Burton, “divine” (tanrısal) deyimini kullanarak tütünü yüceltir; “a sovereign remedy to all diseases” (bütün hastalıklara mükemmel bir ilaç) sayar. Ama fazla içilirse, tütün tiryakiliğinin bir felâketle sonuçlanacağını da bilir: “Hellish, devilish and damned tobacco, the ruin and overdose of body and soul” (cehennemsi, şeytanımsı ve lânetli tütün, bedenin ve ruhun mahvolması ve yıkılması.)

Gençliğimde başlayan kronik bronşiti hâlâ çektiğim için, sigaranın ne denli zararlı olduğunu herkesten iyi ben bilirim. Yoğun bir anti-tütün propagandası yaparım her fırsatta. Bir polis kıza bile yaptım bu propagandayı: Yedi yıl önce uçakla Adana’ya gittim. Havaalanında polis kız üstümü aradı. Bu kontrol biter bitmez, bir sigara yaktım. Polis kız, ne zamandan beri sigara içtiğimi ve kaç yaşında olduğumu sordu. “On beş yaşında başladım. Şimdi yetmiş beş yaşındayım” deyince, o emniyet mensubu, üstüme atıldı, büyük bir şefkatle boynuma sarılıp beni öptü. Her şey aklıma gelirdi de bir polisin, kız ya da erkek, beni bağrına basıp öpeceği aklıma gelmezdi. Meğer yirmi beş yaşında olan bu kıza hekimler, sigaradan vazgeçmezse, yakında öleceğini söylemişler. Kız da beni o yaşta hâlâ dinç bir durumda gördüğü için, sigaraya devam edebileceğini düşünüp sevinmiş. Ama ben, ayaküstü küçük bir söylev vererek, sigara içmenin zararlarını gene de anlattım.

Kendim sigarayı bırakamam ama, bırakanlara büyük bir hayranlık duyarım; ikide birde kutlarım onları. Bırakmayı kaç kez denedim. Bir ay bıraktım, iki ay bıraktım, sonra gene başladım. Çünkü bırakınca, fena halde manyaklaşıyorum. Okuyamıyor, yazamıyor, beş karış surat asıyor, hayata küsüyor, sigaradan başka hiçbir şey düşünemez hale geliyorum: Sözün kısası sağlığım açısından sigaradan bin beter bir strese giriyorum. Sonunda, günde sadece on sigara içmemi sağlayan bir yöntem icat ettim: Gerçek tütün ihtiyacının ilk üç dört nefes olduğunu; ondan sonra insanın otomatik olarak sigarayı bitirdiğini anlamıştım. O ilk üç dört nefesi perişan ciğerlerime derin derin çektikten sonra, yanımda her zaman taşıdığım küçük makasla sigaranın kül olmuş ucunu kesiyorum. Bir süre sonra o kesik sigarayı yeniden yakıyorum. Daha şık bir davranış, üç dört fırt çekip, o sigarayı küllükte ezmek olur elbette. Ne var ki, yirmilik bir paketin nerdeyse iki yüz bin liraya çıktığı bir dönemde, benim gibi emekli maaşlarıyla geçinenlerin böyle şık davranışlarda bulunmalarının yolu yoktur. İcat ettiğim yöntemi birçok tiryakiye salık verdim, ama hiç kimse bu çok parlak buluşumu benimsemedi her nedense.

Yaşamım boyunca birçok yanılgıya düştüm. Bana çok acı çektiren yanlış işler yaptım. Hiçbirinden pişman değilim; çünkü yapılması gereken yanlışlardı bunlar. O yanlışları ancak yaptıktan sonra onlardan kurtulabilirdim. Ama sigaraya alışmama çok pişmanım. Çünkü sigara bir keyif değil, kötü bir alışkanlıktır sadece. Sigara, paket bile taşımadan, güzel bir manzara karşısında ya da iyi bir yemekten sonra kahvelerini içerken coşup “ver bana bir sigara” diyenler için bir keyiftir ancak. Tıpkı ara sıra akşamlan bir iki kadeh içen adama alkol bir keyif olduğu gibi. Ama, o adam sabahın köründe içki içmeye başlar ve bütün gün boyunca içerse, alkol bir keyif olmaktan çıkar, insanı mahveden bir bağımlılığa dönüşür.

Gelgelelim, tütünün zararını çok iyi bildiğim halde, sigara içme yasağının bir çeşit faşistçe zorbalığa dönüşmesini kabul etmiyorum. Bu zorbalığın ilk örneklerini beş altı yıl önce New York’da gördüm. Ariel Dorfman’m güzel oyunu Ölüm ve Genç Kız’a gitmiştim. Glen Close, Gene Hackman ve Richard Dreyfus oynuyorlardı. Oyunun metni de, oyuncular da olağanüstüydü. Kendimden geçmiş bir halde, on beş dakikalık arada dışarı çıkınca, fena halde bozuldum: O koskocaman tiyatro binasında, barlar vardı, kafeteryalar vardı, bir yığın salon vardı; ama sigara içenler için bir küçük oda yoktu. Tiryakiler binanın dışına çıkıyorlardı. Paltoları da vestiyerde kaldığı için, soğuk sokakta titreyerek, aynı suçu işlemiş zavallılar gibi birbirlerini gizlice dikizliyerek, avuçlarının içine sakladıkları sigaralarını içiyorlardı. Ne acıdır ki, aynı sigara faşizmi bizim tiyatrolarda da uygulamaya konuldu artık. İstanbul kadar havası kirli bir kentte bu sigara yasağının gülünç bir yanı da var. Sorarım size: Akşamları beşle sekiz arasında Rumeli Caddesi’nde egzost kokuları arasında yürümek mi daha zararlı insanın ciğerlerine, temiz havada bir iki sigara içmek mi? Sorarım size: Bir insanın, başkalarına zarar vermeden kendi bronşlarını ve kalp damarlarını harap etmeye ya da kansere çağrılar yapmaya hakkı yok mu? Bunu engellemek İnsan Hakları Beyannamesinin bir ihlâli değil mi? Ne var ki, dramatik bir tonla sorduğum bu retorik sorular (retorik soru, söylemi salt süslemek uğruna yapılan ve yanıt beklenmeyen sorulardır) kendimi aldatmaktan başka bir şey değildir elbette. Çünkü sigara içmek, kirli havada da zararlıdır, temiz havada da.

Bunu çok iyi bildiğim halde, kendimi aldatmaya devam ediyorum. Örneğin, kışın Bodrum’dayken (zaten yaz ayları ayak basmam oraya) gece yarısı bir uyandım ki, nefes alamıyorum. “Tamam! Kalp krizi!” dedim kendi kendime. Evde yalnızdım. Fazla telâşlanmadan, bir battaniyeye sarılıp, avluya çıktım. Komşularımın cesedi çabuk bulabilmeleri için, avlu kapısını ardına kadar açtım. Bir bahçe koltuğuna oturdum. Böyle kolay can vereceğime biraz da sevinerek, ölümümü beklemeye başladım. Ama kalp krizi değil, bronşitin neden olduğu bir astım kriziymiş meğer. Bir hafta hiç sigara içemedim. Sigarayı yakıyordum, ama içemiyordum. Ciğerlerim reddediyordu. Arkadaşlarım, “şu cenabeti bırakmak için tam bir fırsat” dediler. Ama ben, çok parlak bir süper-mantık yürüttüm: “Sigara içebilmek sağlığımın bir göstergesidir” dedim. “Ancak yeniden sigara içebilirsem bu solunum hastalığımın üstesinden geldiğimi, sağlığıma kavuştuğumu kanıtlayabilirim kendi kendime. Sigarayı bırakırsam, kendimi hep hasta hissedeceğim.”

Bu zararlı alışkanlığımdan bir türlü kurtulamamamın nedeni, Şahap Dayımın bana çok eskiden anlattığı bir öyküdür belki de. Şahap Dayımın ne içki alışkanlığı vardı ne de sigara tiryakiliği. Onun alışkanlığı bunlardan beterdi. İflah olmaz bir kumarbazdı. Bu çok sevimli ve çok dürüst adam, babasından kalan serveti Avrupa’nın çeşitli kumarhanelerinde bitirip meteliksiz kalınca, kırkma yakın Tekel’de küçük bir memur oldu. Kırkaltı yaşında kanserden ölünceye kadar orada çalıştı. Tekel’de yaşlı bir müdürü varmış dayımın. Adamcağız otuz yıl önce sigarayı bırakmış. Ama bir paket sigarayla bir kutu kibrit hep varmış masasının üstünde. Onlara sevgiyle hep bakar dururmuş. Dayım günün birinde, “Hüseyin Bey, ne iyi yaptınız da şu pis sigarayı otuz yıl önce bıraktınız” deyince, gözlerini sigara paketine diken Hüseyin Bey, başını kaldırmış, acı dolu bir sesle “sen ne diyorsun, oğlum Şahap Bey” demiş, “daha dün bırakmış gibiyim.” İşte bu lâf beni mahvetti. “Tiryakiler otuz yıl sonra bile sigarayı özlüyorlarsa, ben nasıl bırakabilirim” diye düşündüm. Arkadaşım Nail Çakırhan’ın da sigarayı bıraktıktan neredeyse yirmi yıl sonra düşlerinde hâlâ sigara içmesi, “ne güzel! Sigara içiyorum! Aman kimse görmesin!” diyerek uykudan uyanması da beni bir hayli sarstı. Sigarayı şu kadar yıl önce bıraktıklarını ve hiç özlemediklerini söyleyenlere inanmaz oldum.

Sigarayı bir türlü bırakamamamın bana verdiği aşağılık duygusundan ancak yaşlanınca kurtuldum. Çünkü Profesör Dr. Süleyman Velioğlu bana dedi ki: “Mîna hanım, daha genç olsaydınız, sigarayı bırakmanız için size korkunç baskı yapardım. Ama artık yaşlanmaya başladınız. Ve bir insan, alışkanlıklarıyla birlikte yaşlanmalı.” Ayağa kalktım, Süleyman Beyi bağrıma bastım, öptüm. O ne doğru lâf! Ruh doktoru dediğin böyle konuşmalı işte!

İnsanlar gerçekten de alışkanlıklarıyla birlikte yaşlanmalı. Zaten bu alışkanlıklar, bir çeşit “rituel” yani kutsal bir tören gibi bir şey olur ihtiyarların gözünde: Sabahları pencereye bitişik salıncaklı koltuğunuza oturacaksınız. Denize bakarken, mutlaka, ama mutlaka cam bir bardakta (porselen fincan kesinlikle olmaz) şekersiz çayınızı içerken, sallana sallana ilk sigaranızı yakacaksınız. (Nâzım Hikmet, “sabah sabah aç karnına içilen sigaraların acı tadından” söz eder. Bu tad, Nâzım’a ölümü çağrıştırır. Çünkü bu dizenin hemen arkasından “ölüm yanıma kendinden önce yalnızlığını yolladı” diye ekler.

Bir Dinozorun Anıları

Katharine Hepburn

Ben bir ateistim, hepsi bu. Ben birbirimize karşı iyi olmaktan, başkalarına yardım etmekten başka bir şeye inanmıyorum.


Bir Sana Tutkunum,Bir Sana Düşman

Denizle tuz gibi karıştı aklım
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.
Kalbim avucunda yok gizli saklım,
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.
Dalgalara yenik düştük yüreğim,
Yelkenler perişan yerde direğim
Gel gitlere boyun eğdi yüreğim
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.
Bir sevda zedeyim köhne kayıkta
Gönül anaforda can kayalıkta.
Temmuz güneşisin sen aralıkta
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.

Yıldız Kenter

Mühürlenmiş Zaman

Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, hakikatle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara bütün hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir.


Kazakistan Devlet Başkanının İslam Hakkında Düşünceleri


Biz arap değiliz. Araplar gibi kızlarımızı dini, kültürel veya toplumsal baskılarla kapatıp bunu müslüman devlet imajı olarak kullanamayız...Nursultan Nazarbayev  

TIK TIK...


Zeytin

Sina ile tuz dağında, zeytin hakkında konuşuyorduk:
Bir tek olsun zeytin yetiştirseydik bunca söz yerine! Suyun hakkı için ve kara gözlerinin hatırına, dilde çoğalan zeytin, tuza değil, ekmeğe değil söze kardeş duruyordu, rüzgâr bu akşama tuzdan bir sofra kuruyordu, söz ile zeytin arasında:
Yoklukta buluşmanın güzelliği gibi duruyordu kardeşlik! Hiç kutsalınız yoksa kardeşlerinize bakın, kardeşlerim!
Kardeşlik, yokluk kadar kutsaldır, onların bakışında zeytin, tuz onlar ağlayınca göl, gönül onlarda durduğu için dağ ve uzun çarşılı bir gülüşü var onlarla uzun bahçeli bir geçmişin.
Diyebilir miyiz yokluğun çölü zeytinden ve bizden geçilmiyordu varlığımız, kardeşler:
Yokluğunu yetiştirebilir miyiz geçip zeytinden? 


Kendi kendime konuştuğum kadar, kimseyle konuşmuyorum. Sebep delilik değil, sadece bilirim ki insanı sadece en iyi kendi dinler.


 

Güneşe saygıdandır, Çiçeğin boyun eğmesi. Bütün aşklardan yücedir, İnsanın insan sevmesi...Aşık Mahzuni Şerif

Yine de kalmış olabilir küçücük bir mavilik gökyüzünde, bir sevda kırıntısı, avuç içi kadar bir umut...Ahmet Telli

Dünya denilen bu kokuşmuş çöplükte her şeyden şüphe edebiliriz; Bir annenin sevgisi hariç!..James Joyce

Bana satılmış bir medya ver, sana cahil bir toplum sunayım...Joseph Goebbels

Halk, hükümetinden korktuğu zaman tiranlık; hükümet, halkından korktuğu zaman özgürlük vardır...Thomas Jefferson