koronavirus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
koronavirus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2020

Necmiye Alpay "Altmış Beş Artı Damgası "


 Necmiye Alpay: Aslı Erdoğan'a desteğe gidecektim, yanına gidiyorum
Her şey yarım doğrular olarak sunuldu ve geniş geniş yutuldu. 
Sunanlar egemenler, yutanlar damgayı yiyenlerdi. Soru soran olunca dünyanın tepesindeki adam dayanamayıp bağırdı:“Economy, stupid!”1

 65+’lar ve kronik hastalığı olanlar bizim burada hemen evlere hapsedildi. Hepsi değil tabii. Önemli karar alıcılar istisna tutuldu. Giderek, hapsedilenlere 2000’den sonra doğanlar da eklendi. Çünkü, denildi, Covid-19’dan ölenlerin çoğu 65+ yaş grubuna mensup, 2000’den sonra doğanlar ise fazla hareketli, fazla virüs taşıyorlar. Yanlış mıydı bu gerekçeler? Yalan mıydı yani? 

 Bir süre ses çıkmadı, yalnızca sosyal medyada “yaşçılık/ yaş ayrımcılığı (ageism)” adlı ayrımcılık türünü, bunun da diğer ayrımcılık türleri gibi insan haklarına aykırı olduğunu hatırlatanlar çıktı. Tabii hatırlamak için, önceden biliyor olmak gerekir, hiç değilse böyle bir bilgiyle karşılaşmış olmak. Hatırlayan hukukçulardan İbrahim Kaboğlu, yasağın Anayasa’ya aykırı olduğunu açıkladı.

 Gerontolog Özgür Arun da yaşlılık bilimi açısından bakarak konuya hakkıyla sahip çıkan açıklamalarda bulundu...

 Mahpusların günde en az on beş dakika açık havaya çıkarılma hakkı vardır. Bunu kırk yıl önce darbe dönemlerinin cezaevlerinde öğrenmiştik. Beş tarafı beton bir avluya, işkence altında da olsa “havalandırma”ya çıkarılırdınız. Disiplin cezası olarak tabutluklara attıklarında orada en fazla dokuz gün tutulurdunuz, sınır buydu, fazlası kalıcı hasar bırakma tehlikesi taşıyordu. Bu ceza için ayrıca mahkeme kararı gerekliydi. Gerçi mahkeme kararının uygulama sonrasında alındığı da oluyordu, “Önce öl, sonra öde” dediği gibi şairin.

 Meslek hastalığı mı, algıda seçicilik mi? Uzun yıllar çevirmenlik yaptıysanız, önemsediğiniz eski yeni bazı çeviri metinler sizde özgün metne bakmak ihtiyacını doğurur. Bazen atlatırsınız bu itilimi, bazen atlatamazsınız. Camus’nün Veba’sını milyon yıl önce okumuştum. Aklımda sokak kuytularındaki fare ölüleri kalmış. Covid-19 günlerinde herkes gibi benim de arada bir aklımdan gelip geçerken üçüncü ayın başlarında bir gün romanın Türkçesini açtım, alınlık sayfasında Daniel de Foe imzalı şu cümleyi gördüm:

 “Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan her-hangi bir şeyle göstermek kadar mantığa uygundur.”

 Pek anlaşılmayan bu cümleyi Foe’ya yakıştıramayıp Fransızcasına baktım: “Il est aussi raisonnable de représenter une espèce d’emprisonnement par une autre que de représenter n’importe quelle chose qui existe réellement par quelque chose qui n’existe pas.”

 Şöyle diyordu aslında Foe: “Gerçekte var olan herhangi bir şeyi var olmayan bir şeyle göstermek akla ne kadar uygunsa, hapsedilmenin bir türünü bir başka türüyle göstermek de o kadar uygundur.” Camus bu cümleyi alınlık yapmakla şunu demiş oluyordu kısaca: Elinizdeki kitap bir metafor olarak da okunabilir.

 Çevirinin devamına bakmadım.

 Besbelli hapsedilmek evinin bahçesi olanları daha az etkilemektedir. Balkon ne derece işe yarıyor, bilmiyorum, biraz hava alsanız bile balkonda volta atamazsınız. Belki güneşlenmek için pencereden daha iyidir, Fransız balkonu bile olsa. Ama zaten kapatılmış olma gerçekliğini bunların hiçbiri ortadan kaldıramaz. Hem de herkes gibi, herkesle birlikte değil, yalnızca ölümün eşiğindekiler olarak kapatılmışsanız.

 Bir süre sonra birileri uyarmış olmalı ki yetkilileri, para cezaları başlamadan önce gidip parklarda oturan yaşlılara saygısızlık eden kendini bilmezlere de hitaben, büyüklerimizi ne kadar çok sevdiğimizi, onların bizim kıymetlilerimiz olduğunu, bu yasağı onları korumak için getirdiklerini vurgulamaya başladılar ve bir bakan ekleyiverdi: “Allah sizi başımızdan eksik etmesin”.

 Bunu söyleyen, 65+ değildi ve böyle derken herhalde kategoriye dahil olan herkesi kastetmiyordu. 

 Yanlışım yoksa, “yaşlılar” yerine “büyüklerimiz” demeye o zaman başladılar. “Yasak” sözcüğünün yerini “kısıtlama”nın alması da aşağı yukarı aynı zamanlara denk geldi. “Sokağa çıkma yasağı”nın hangi dönemleri çağrıştırdığını birden hatırlamış olmalılar. “Kısıtlama” sözcüğü öbürünün kötü çağrışımlarından kurtaracak gibiydi. İşe bakın ki tv habercileri canlı yayında hızla haber aktarırken alışkanlık (ve gerçeklik) sonucu “sokağa çıkma yasa...” diye başlayıp telaşla düzeltiyorlardı: “Sokağa çıkma kısıtlamasının...”

 Kısıtlanmıştık. Aslına bakarsanız neredeyse bir dil sürçmesiydi bu. “Kısıtlı” sıfatı hukukta, ilgili kişinin “aklî melekeleri”ndeki yetersizlik nedeniyle, sonuç doğurucu işlemleri kendi iradesiyle yapamaması, bunları o kişinin yerine atanacak birisinin ya da birilerinin yapması anlamına gelir. Ancak bu durumun hekim raporu ve mahkeme kararı gibi resmî belgelerle hükme bağlanması şartı vardır.

 Derken bir iki hafta daha geçti, kapatılmanın ne gibi ruhsal ve bedensel sorunlara yol açabileceğini bilenler televizyonlarda güllabici söylemlerine başladılar. Bu söyleme bütün baskıcı dönemlerde rastlanır: Karar makamlarında oturanları biraz olsun yumuşatabilmeye yönelik, merhamet uyandırmaya çalışan, yarı yağla, yarı ricayla, keşkelerle dolu tonlar kullanılır. 

 Kimileri annesiyle babasının, kimileri kayınvalidesinin durumunu anlattı, kimileri de yaşlıların yavaşlığından, hayatlarında değişiklik yapma yetisinden ne kadar uzak olabildiklerinden dem vurdu. (Tanrım dedim içimden, kastettikleri yaş grubunda ülkemizin ve toplumumuzun, hatta dünyanın yazgısını teslim ettiklerimiz de var! Hem de bir değil iki değil! Onlar tabii istisnalara dahil, kamu hizmeti vb. deyip kurtarıyorlar, gelgelelim, istisnalar yavaşlığı ya da yeniliğe kapalı oluşu düzeltemez ki!?)

 Rica minnet, sonuçta bir “izin” koparılabildi. Saygı sevgi tamam olsun diye Anneler Gününe denk getirilerek, herkes için sokağa çıkma yas.., pardon kısıtlaması olan bir pazar gününde, yalnızca 65+’larla kronikler birkaç saatliğine tahliye edildi. Mahalle aralarında, kapkaççıların yalnız gezecek ihtiyarlar konusunda ellerini ovuşturmakta olduğu fısıltıları dolaştı...Gerçi izin, refakatçileri de kapsıyordu. Tam vesayet!

 Günü geldiğinde, söylenen saatlerde pencereden baktım, televizyona baktım, “walker” manzaraları. Oysa filmdeki “walker”lar aslında her yaştandırlar...

 Karar vericilerin reel mantığı: Salgında son kurtarılacak olanları ayırıp kapatmak. Yaşlı ya da kronik hasta, bunlardan ne işçi olur, ne asker ne de anne (işte bütün mesele!). Fazladan yatak işgal edecek, yüksek yüzdelerle ölüp istatistikleri yükseltecekler. Vergi verip bağış yapmadıkları gibi, kendileri boyuna kaynak tüketenlerdir bunlar. (Tanrım! Aslında bugünlerin vergisini çoktan ödemediler mi, hayat boyu, sigorta kesintileriyle birlikte? Ve şimdi emekli maaşı olanların maaşlarından da kesilmiyor mu zaten o vergiler?) 

 Yaşlılar, kronik hastalar, güçsüzler denince tarih bilenlerde kaçınılmaz çağrışım toplama kamplarıdır, yani kapısında “Çalışmak Özgürleştirir“ yazılı olan, zayıf düşenlerin sapır sapır öldüğü o kamplar.

 Bu konuda en uç deneyimlerin sahibi olan ve yüzleşmede de pek fena sayılmayan Avrupa halklarından güçlü sesler yükseldi. Nilgün Cerrahoğlu salgının en ağır geçtiği ülkelerden İtalya’daki tartışmaları 23 Nisan 2020 tarihli Cumhuriyet’te bir güzel yazdı.

 Evet, kimlerin ölmeye yakın olduğunu her gün sabah akşam ilan eden, kırk beş gün sonra verilen sokağa çıkma “izni”nde de sıfatın taşıyıcılarını afişe etmekten çekinmeyen politikalara yol vermeyenler de var şu dünyada, en azından şimdilik. Ya da hâlâ ve her şeye rağmen.

 Bilgisel engel, yaşlılık konusunda da işliyor (teşekkürler Bachelard!). Ömürler uzamadan önceki zamanlarda uzun yaşamak bir tür mucizeydi ve tanrının bu sevgili kulları, radyo, tv, internet türünden bilgi kaynaklarının henüz hayat bulmadığı, okulun kıt, kitabın da fazlasıyla sınırlı olduğu o çağlarda, sırf aktaracakları şarkı türkü ve deneyimler, anlatacakları masal ve efsaneler itibariyle bile kültürün neredeyse tek taşıyıcı, aktarıcı, yol gösterici kanalı olarak değerliydiler.

 Ve “ihtiyar” sözcüğünün eski anlam alanına özerklik fikri de dahildi. “İhtiyar”, “muhtar (=özerk)” sözcüğüyle aynı köktendir. İlk anlamı, topluluğu ilgilendiren konularda karar verme, seçim yapma ve irade gösterme yetkisinin verildiği kimse’dir. “İhtiyarlar Heyeti” kurumunun aslı esası da bu... Sınai hayatta ise, anlamın aslı silinip gitti, yalnızca ikincil olan “yaşlı” kısmı kaldı. Eski kavram tıpkı sanayinin “limon misali sıkıp posasını çıkardığı” emekçiler gibi, içeriğini yitirdi. Yaşlılar ömürlerinin modern tıp sayesinde uzamış son birkaç yılını ihtiyarlık kalıbının içinde geçiriyor ama, kalıbın içi çoktandır boş. İkinci üçüncü bir uğraş ya da merak edinmeye ne enerji bırakılmış ömrünce, ne de zaman. Cikslerden ve magandalardan kolaylıkla “walker” muamelesi görebiliyor. Ve devletten, kısıtlı kesim muamelesi. Kendisini duruma doğrudan karşı çıkamayacak kadar da hiçleşmiş hissediyor. Tıpkı “çocuk” gibi ya da “genç” gibi mutlaklaştırılmış, birey dışı düşürülmüş bir damga, kategori, klişe. Bayramlarda seyranlarda tv reklamlarında gelenekseli hatırlatma aracı.

 Düşünsel planda, mezarlıkların bekleme odasına dönüşmüş huzurevlerinin çeşitli kategorileriyle tanımlı: Hepimiz aynı değiliz, yaş grubu var, yaş grubu var.

 Çok eskiden, Tohum adlı bir roman okumuştum, Eskimolarla ilgili. Çeviri bir romandı ama, yazarı kimdi, çevirmeni kim, hatırlamıyorum. Aklımda yalnızca o olağandışı Eskimo geleneği kalmış: Ölmeye yaklaşan ihtiyar, götürülüp uzak bir yere bırakılıyor, buzun üzerinde, kulübe filan da yok, öylece bir başına bırakılıyor, kısa sürede donup ölebilmesi için. Gelenek gereği o süreçte kimse feveran etmiyor, açıktan veda da etmiyor, hiçbir olağanüstülük yokmuş gibi davranılıyor. İhtiyarın da öylece vakur davranması gelenek olmuş. Tersine bir duygu belirtmek, ekşimek, sızlanmak ayıplanıyor, görgüsüzlük olarak yorumlanıyor, İngilizlerdeki gibi biraz. Onur, saygınlık, bazen de düpedüz insanlık dediğimiz değerin korunması böyle bir şey olabilir mi? Belki. Çünkü gidenin kendi iradesi devrede. En azından, ilke olarak.

 Sağlık çalışanları etik sınavın tartışılmaz birincileri oldular. Eşit sağlık hakkı için faydacı mazeretler (“onlar da torunlara bakıyor, bütçeye katkıları büyük” vb.) bulmak, savunmacı kiplere başvurmak gereğini duymuyorlar. İlgili bakan da belki hekim olmasının da getirdiği erdemle, hiç değilse sağlık çerçevesine sadık konuşmalar yapıyor. Karar vericiler ise, lütuf gösterilerinden, fırsatı seçim nutuklarına çevirmekten hiç geri durmuyorlar. Ve ben bu satırları yazarken, onların türlü hınk deyicileri tv’lerde hekimlerin yerini almaya başlamışlardı bile.

 Ben en iyisi o büyük şairle ilgili okumalarıma döneyim. Ne diyordu son yıllarında, 65+15’ken? “Biz” şiiri, Gülten Akın, Beni Sorarsan’da.

 Necmiye Alpay

30 Kasım 2020

Marco Lambertini "Doğayı Korumak İçin 8 Milyar Neden"

Dünyanın ezelden beri tanık olduğu en derin küresel yıkımın ve sağlık krizinin üstesinden gelmeye çalıştığımız şu günlerde yayınlanan Yaşayan Gezegen Raporu, doğanın bozulduğuna ve hayati doğal sistemlerin çökmesiyle birlikte gezegenimizin alarm zilleri çaldığına dair kesin ve endişe verici kanıtlar sunuyor. 2020 Yaşayan Gezegen Raporu, insanlığın neden olduğu doğa yıkımının sadece yaban hayatı popülasyonları üzerinde değil, aynı zamanda insan sağlığı ve hayatımızın tüm yönleri üzerinde de felakete varan etkilere yol açtığını açıkça ortaya koyuyor.

Medeniyetimizin bugüne kadar kabul edemediği köklü bir kültürel ve sistemsel değişimi; diğer bir deyişle, doğaya değer veren bir toplumsal ve ekonomik sisteme geçişi acilen hayata geçirmeliyiz. Dünya üzerindeki inanılmaz yaşam çeşitliliğini korumak, adil, sağlıklı ve müreffeh bir toplum oluşturmak ve en nihayetinde insanlığın hayatta kalmasını sağlamak için gezegenle ilişkimizi yeniden dengelemek zorundayız.

Doğa, dünyanın her köşesinde milyonlarca yıldır tanık olmadığımız bir hızla kayboluyor. Gıda ve enerji üretme ve tüketme şeklimiz ve mevcut ekonomik modelimizin çevreye karşı bariz ihmalkârlığı nedeniyle, doğal dünya yok olma sınırlarına dayandı. Doğa ile bozulan ilişkimizin açık bir göstergesi olan COVİD-19 salgını, biz insanların sağlığı ile gezegenimizin sağlığı arasındaki derin ilişkiyi gün yüzüne çıkardı.

Doğanın yardım çağrısına kulak vermenin zamanı geldi. Bunu sadece sevdiğimiz ve birlikte var olmak için ahlaki bir sorumluluk taşıdığımız yaşam çeşitliliğinin geleceğini güvence altına almak için değil, yardım çağrısını duymazdan gelmekle, 8 milyar insanın geleceğini de tehlikeye attığımız için yapmalıyız.

Daha iyi bir gelecek için ilk adımlar, hükümetlerin, şirketlerin ve insanların bugün alacağı kararlarla atılır. Dünya liderleri, sağlıklı bir toplumun ve gelişen bir ekonominin temelini oluşturan doğayı korumak ve onarmak için bir an önce harekete geçmelidir.

Doğanın kaybını 2030’a kadar durdurmayı ve tersine çevirmeyi, aynı zamanda karbon nötr ve doğa üzerinde olumlu etkilere sahip bir toplum oluşturmayı amaçlayan Doğa ve İnsan için Yeni Bir Başlangıç ülküsü etrafında birleşmenin zamanı geldi. Uzun vadede insanın sağlığını ve geçim kaynaklarını korumanın ve çocuklarımız için güvenli bir gelecek inşa etmenin tek yolu bu.

WWF: Anasayfa

13 Nisan 2020

Koronavirüs tüm dünyayı etkisi altına alırken, virüsün çeşitli planların ürünü olduğu da kimi çevrelerce tartışılıyor.


Beyaz Türkler birbirine bu yazıyı gönderiyor

Türkiye’deki entelektüel “Beyaz Türk” olarak tabir edilen kesimdekilerin, koronavirüsle ilgili “bilimsel, sosyal, iklimsel, dijital planlı bir deney” olarak bahsettiği mesajları paylaştığı ortaya çıktı.

 03.04.2020 

Koronavirüs tüm dünyayı etkisi altına alırken, virüsün çeşitli planların ürünü olduğu da kimi çevrelerce tartışılıyor.

Türkiye’deki entelektüel “Beyaz Türk” olarak tabir edilen kesimdekilerin, koronavirüsle ilgili “bilimsel, sosyal, iklimsel, dijital planlı bir deney” olarak bahsettiği mesajları paylaştığı ortaya çıktı.

"Beyaz Türk" kavramı ilk kez 2007 yılında hayatını kaybeden Ufuk Güldemir tarafından dile getirilmişti. Güldemir, "Beyaz Türk" ile bir dönemin seçkin sınıfını tarif etmişti.

Gazeteci, yazar Soner Yalçın’ın “Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” adlı kitabında da “Beyaz Türk” kavramına değinmiş ve Türkiye’deki bu kesimi deşifre etmişti

İşte o mesajlar:

1. Bu salgın bilimsel, sosyal, iklimsel dijital planlı bir deneydir.

2. Aralık 2015 de Paris de imzalanan Birleşmiş Milletler iklim Değişikliği çerçeve Sözleşmesi gereğince 2020 yılından başlamak üzere 2030 yılına kadar dünyanın soğutulması kararlaştırılmıştır.

3. Trump, Obama tarafından imzalanan bu Sözleşmenin ABD ye karşı bir ekonomik savaş olduğunu söylemiştir.

4. Dünya Meteroloji Örgütü 6 Şubat 2019 da yaptığı açıklama ile 2015, 2016, 2017 ve 2018 yıllarının son 170 yılın en sıcak yılları olduğunu ve yükselme eğrisinin devam ettiğini belirtmiştir.

5. Bu gelişmeler olurken Dünya Sağlık Örgütü tüm dünyaya bir salgına hazırlanılması talimatı vermiştir. Türkiye de 13 Nisan 2019 da yayınlanan pandemi genelgesi ile hazırlıklar başlamış ve Ağustos Eylül 2019 aylarında illerin tamamı hazır hale getirilmiş ve Ulusal Pandemi Planı yayınlanmıştır.

7.
Salgın Pandemi Bill Gates ve John Hopkins Üniversitesi tarafından Newyork da 18 Ekim 2019 tarihinde 3.5 saat süren bir simülasyon ile tüm dünyaya ilan edilmiştir.

8. Halen ABD’deki tüm veriler dünyaya John Hopkins üniversitesi tarafından servis edilmektedir.

9. Salgın pandemi süresinin Dünya için 6 ay olduğu açıklanmıştır. İlk vaka 17 Kasım 2019 da Çin de başlamış olup 6 aylık süre 17 Mayıs 2020 de dolmaktadır. Yani bu salgın Dünyada mayıs sonu itibariyle tamamen bitecektir.

10. Ulusal düzeyde yani Türkiye için ise salgının süresinin 6 hafta olduğu Ulusal Plan da açıkça belirtilmiştir. Türkiye de ilk vaka 19 Şubat 2020 de Rize de tesbit edilmiştir. Buna göre 12 hafta 13 Mayıs 2020 de dolmaktadır.

11. Salgınların başından ve sonundan 3-4 haftasının KULUÇKA ve SÖNME olarak kabul edebiliriz. Buna göre Türkiye de 20 Nisan civarında ölümler bitecektir. Dünya da ise 30 Nisan son diyebiliriz.

12. Rahat olun kendinizi koruyun. Bu salgına sebep olan koronavirüs bulaşıcı virüslerin en yumuşak kalpli en insaflı üyelerinden biridir bu planlı deney için özel olarak seçilmiştir.

13. Bu planlı deneyle insanlar evde tutularak, fabrikalar ve küçük heryer kapatılarak, ulaşım durdurularak hayat bilinçli olarak yavaşlatılmıştır.

14. Salgın sırasında uzaydaki 22000 uydu, bilim adamları ve milyonlarca kamera ve bilgisayarlar ile her türlü bilgi derlenmektedir. Sıcaklık düşüşü, iklim değişikliği, okyanuslar denizler ve göllerdeki yaşam balık artışı, hayvan davranışları, kutuplar, kirlilik düzeyi vs. her şey kayıt altına alınıyor insanlığın geleceği için

15. Salgın sırasında insanlar Çin’de wechat Rusya’da ve ABD2de başka dijital sistemlerle takip edilmekte ve yeni dijital uygulamalar test edilmektedir.

16. Salgın sırasında kapitalistler özellikle Amerikan Merkez Bankası FED öncülüğünde bol miktarda para basarak Dünya varlıklarını borsalar üzerinden yağmalamaktadırlar. Salgın bittiğinde birçok zenginlik el değiştirmiş olacak.

17. Koronavirüse rağmen Çin’de hayat kısmen yavaşlamasına rağmen Ocak 2020 ayı son 170 yılın en sıcak ocak ayı olarak kayıtlara geçmiş olup salgından sonra Dünyada üretim yeniden planlanacak büyük ihtimalle termik santraller yasaklanacak ve Paris iklim anlaşması sayesinde dünyanın ısınması sona erdirilecek ve soğuma başlayacaktır.

18. Salgın sırasında denenen dijital faşizan uygulamalar kalıcı hale gelecek büyük gözaltı daha da kapsamlı hale gelecek nefes alışımız dahi izlenecek her türlü kaçamak imkansız hale gelecektir.

19. SONUÇ: Bu salgın pandemi planlı bir deneydir. Karantinaya ve hayata devam. 20 Nisan’dan itibaren kısmi özgürlük başlıyor.

Odatv.com




31 Mart 2020

Ah Ne Tesadüf

Soner Yalçın: Lanetli aile – Sözcü Gazetesi
Benzer anlayışla…

Koronavirüsü (eski adıyla 2019-nCoV, şimdi COVID-19) hiçbir kulvarda tartıştırmıyorlar…

Küresel medya ne dayatıyorsa, tek şüphe duymadan mutlak inanmanızı istyorlar! Oysa dünyada büyük tartışmalar yapılıyor. Mesela:

5G, yeni nesil kablosuz telefon teknolojisi Çin Mobil Araştırma Enstitüsü (CMRI) tarafından başarıyla tamamlandı. 2020 yılında dünyada faaliyete geçmesi bekleniyordu.

ABD merkezli küresel medya, geçen yıl ısrarla 5G'nin sağlığa kötü etkisi olduğunu ve öldürücü kanser-grip benzeri semptomlara neden olduğunu yazmaya başladı. Şunu da yazdılar: 5G sadece 4G'den sonraki yeni nesil mobil bağlantı değil; özellikle askeri teknoloji; bir biyolojik silahtı bu…

Ki bunlar yazılırken daha ortada koronavirüs yoktu!

Peki. 5G sunumu için seçilen test şehri hangisiydi; koranavirüsün ortaya çıktığı Wuhan!

Wuhan, 18-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Military World Games'e ev sahipliği yaptı. Ve etkinlik için 5G'yi ilk kez kullandı.

Aynı gün… 18 Ekim 2019'da New York Johns Hopkins Center, Dünya Ekonomik Forumu ve (aşı imparatoru) Bill ve Melinda Gates Vakfı ile ortaklaşa salgın hastalıklar simülasyonu “Olay 201 – Küresel Bir Salgın Egzersizi”ne ev sahipliği yaptı. Bu simülasyon için hangi virüsü seçtiklerini tahmin edin? Evet, koronavirüs!

5G denemesi mi koranavirüse yol açtı?

Yoksa koranavirüs mü, 5G teknolojisinin önüne geçmek için piyasaya sürüldü?

Zaman sorunun yanıtını ortaya çıkaracak mutlaka. Ama konum şu: Biz bu tür tartışmaları hiç yapmıyoruz. Yaptırmıyorlar!

GERÇEĞİ ARAMAK

Yaptırmıyorlar çünkü:

Dünya Sağlık Örgütü'nün küresel medyaya yaptığı açıklamalara inanıyorlar.

Yukarıda yazdığım Johns Hopkins Center toplantısında (ki uzatmamak için Johnson &Johnson gibi ilaç devlerinin de toplantıya katıldığını yazmadım) şu karar alındı:

-“Salgın hastalıklar konusunda ‘sahte haberlerin' yayılmasını durdurmak zorundayız; bilgiyi kontrol etmenin tek yolu, tek bilgi sağlayıcısının Dünya Sağlık Örgütü olmasıdır!”

Nitekim öyle de oldu… (Bu kurumun Rockefeller ve itibarıyla ABD küresel ilaç şirketlerinin kontrolüne nasıl geçtiğini “Kara Kutu” kitabımda ayrıntılı yazdığım için geçiyorum.)

Şüphe duyulmadan/soru sorulmadan ne bilim, ne de gazetecilik yapılabilir. Kimi gazeteciler tek bilgiye sahip olmadan sosyal medyada neler yazıyor, şaşırıyorum! Bunu halkın beklentilerine uyup popüler olma/tek tık fazla “beğeni” alma adına yapıyorlar herhalde…

Sorsan… Koronavirüs aşısını bulduğunu iddia eden biyoloji ve ilaç şirketi Inovio hakkında tek bilgileri yoktur. Keza derin ilaç şirketi Gilead Sciences ismini bilirler mi? Sanmam.

Bakın:
Koronavirüs kelimesi, sadece COVID-19'u değil, birçok virüs türünü ifade eder. Tahmin edin, aşı geliştirmek için kullanılabilecek koronavirüs için patent sahibi kim; Pirbright Enstitüsü. Ve bilin bakalım sahiplerinden biri kim; Bill ve Melinda Gates!

Şunu söylüyorum:
Bize gerekli olan aşı'dan önce açı'dır:
Israrla, Yeni Soğuk Savaş süreci başladı, diyorum.

 Bize Açı Lazım - Soner Yalçın 
25 Şubat 2020 




20 Mart 2020

Koronavirüs " Doktor olan bir kuzenimin kendi aramızdaki whatsapp grubunda yazdıklarını aşağıda sizlerle paylaşıyorum."


  Facebook'tan Gelen Mesaj

Doktor olan bir kuzenimin kendi aramızdaki whatsapp grubunda yazdıklarını aşağıda sizlerle paylaşıyorum.

Yıllardır doğru düzgün girmediğim facebooka bu virüs yüzünden girip bir şeyler yazayım istedim çünkü neredeyse 15 ocaktan bu yana, yani 2 aydır bu hastalık üzerine bilimsel makaleler de dahil çok fazla okuma yaptım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Bu virüsten kaçış yok arkadaşlar. İstisnasız hepimiz yakalanacağız. Ama ne kadar geç yakalanırsak o kadar iyi, bunu en sonda açacağım. Aynen grip virüsünde olduğu gibi önümüzdeki yıllar, on yıllar boyunca bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Emin olun bu kesin. Şu an alınan karantina, tatil, izin vb önlemlerinin tamamı virüsün yayılma hızını yavaşlatıp, sağlık sektörünün çökmemesini sağlamak üzere alınıyor.

Çok hızlı yayılımda hastanelerin yoğun bakım üniteleri çıkmaza giriyor ve bilamecbur İtalya örneğinde olduğu gibi hangi hastanın yaşayacağına, hangisinin öleceğine karar verilmesi gereken berbat bir durum ortaya çıkıyor.

Virüs dediğimiz şeyler aslında öldürücü, şeytani birer düşman değiller. Onlar da aynen bizim gibi üzerinde konuşlandıkları alan sayesinde yaşayan canlılar. Zaten genelde hayvanlardan bize geçiyorlar ve evet, hayvanları genelde öldürmüyorlar. Çünkü kendileri de yaşamak için üzerinde yaşadıkları canlılara muhtaçlar. Yüzyıllardır hayvanlarla beraber yaşamaya alışmışlar.

E peki biz neden ölüyoruz? Çünkü birbirimizi tanımıyoruz. Virüs kendini hala hayvan vücudunda zannediyor. Yeni yerleştiği konağın şartlarını henüz bilmiyor. Belli bir süre geçtikten sonra hem bizler onlara bağışıklık kazanacağız hem de onlar kendi sonsuz yaşamları için mutasyona uğrayacaklar. Böylece beraber yaşamaya alışacağız.

Mesela aranızda herpes labialis adlı virüsü duyan oldu mu hiç? Duymadınız ama kendisi dünyanın en yaygın virüslerinden birisi ve bir kere vücudumuza girdikten sonra biz ölene kadar vücuttan atılamıyorlar. Peki ne yapıyor bu virüs? Dudağınızda uçuk çıkarıyor. O kadar işte. Bizi öldürmüyor çünkü biz ölürsek kendisi de yaşayamıyor.

Grip virüsü de hemen hemen öyle. Öldürücülük oranı %0.1 civarı ve genelde zaten vücudunda kronik sorun olanları öldürüyor. Her sene ve her sene dünyada yarım milyar insan grip virüsüne yakalanıyor. Bu şekilde birlikte yaşamaya alıştığımız tonla virüs var. Corona virüsler (sars, mers vb) ile de yaşamaya alışacağız (tabii mers ile belki 1000 yıl sonra).

Sadede gelirsem, dediğim gibi hepimiz bu virüse yakalanacağız. Hatta belki birçoğumuz yakalandı bile ama fark etmedi. Ve hatta hastalığı da atlattı. Vücudu virüsle yaşamaya çoktan alıştı ya da virüs o vücutta yaşayamadı ve başka konaklara geçti. Bu konuda en güzel örnek Diamond Princess gemisi. Gemideki 3700 kişinin 700'ünde test pozitif çıkmış. Ama bu 700 kişinin 350'si hastalığı hissetmemiş bile. Ve hala da çok sağlıklılar. Yatak döşek yatmıyorlar. Ki yaş ortalamaları da baya yüksek.

Peki neden böyle? Çünkü o 350 kişinin bağışıklık sistemi çok güçlü. Yani bu hastalıkta en önemli şey bağışıklık sistemi. Aramızda bağışıklığı iyi olanlar, spor yapanlar, doğru besinleri alanlar, sigara içmeyenler vb. bu hastalığı belki hissetmeyecek bile. Belki hafif bir grip gibi atlatıp hayatlarına devam edecekler.

Ne yapmak gerekiyor? Öncelik vücut direnci. Spor ve hareket. Sonrası beslenme. Özellikle meyve sebzeler ile daha spesifik şeyler, mesela sarımsak, yoğurt, kefir, yeşil çay vb. Sonrası ise besin takviyeleri. Özellikle c vitamini, çinko, beta glukanlar (1.3 ve 1.6) ve kara mürver ekstresi. Meyve sebzeler ve takviyeler eğer kendinize de dikkat ederseniz bu kışı atlatmanızı sağlayabilir. Çünkü bağışıklık sistemini çok dirençli hale getiriyorlar.

Dediğim gibi, bu virüsle yaşamaya alışın. Önümüzdeki yıllarda, hatta belki aylar ya da haftalarda mutasyona da uğrayacak, ya daha ölümcül olacak, ki kendi de kaybeder, bu yüzden bunu düşük olasılık görüyorum, ya da o da bizimle yaşamayı öğrenecek. Aşısı bulunsa bile mutasyona her uğradığında aşı işlevini kaybedecek. Grip aşıları da öyledir. Sizi sadece geçmiş senelerin grip virüslerinden korur. Yenilerinden değil. Yani tam koruma sağlamaz. Tam koruma her zaman için bağışıklık sisteminizdir.

Fakat dediğim gibi virüsün canlılığını devam ettirebilmesi için bulunduğu konağı öldürmemesi ve başka konaklara geçebilmesi gerekiyor. Bunun için de mecburen mutasyona uğramak zorunda. Mutasyon dediğimiz şey ise nesille alakalı ve virüsler çok hızlı üreyip öldükleri için bizlerde yıllar alan nesil değişimi onlarda saatler alabiliyor. Bu sayede çok hızlı mutasyon geçiriyorlar. Ve büyük bir olasılık süre geçtikçe virüs bulaştığı kişiyi öldürmeyecek şekilde mutasyon geçirecek. Yani bu virüsü ne kadar geç kaparsanız tehlikesi o kadar az olacak.

Evet, hepimize uğrayacak bu virüs ama ne kadar geç uğrarsa o denli şanslı olacağız. Bu yüzden olabildiğince evden çıkmamak, hijyene dikkat etmek, gerekli şekilde beslenmek, hareket etmek ve gerekli takviyeleri almak gerekiyor. Bunları yapanlar emin olun hepimizden uzun yaşayacak.

Özet
1- Kendinizi karantinaya alın. Virüsle en geç temas edenler en şanslıları olacak
2- Hijyen. Olabildiğince temizliğe dikkat edin.
3- Meyve sebze yiyin.
4- Bağışıklığa iyi gelen sarımsak, kefir, yoğurt gibi besinler tüketin.
5- Bağışıklığa çok iyi gelen besin takviyeleri ve vitaminler alın. Örnek: beta glukanlar, c vitamini, çinko, kara mürver ekstresi vb.
6- Hareket edin ve evinizde spor yapın.
7- Sigarayı bırakın.
8- Bol su için.