abraham maslow etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abraham maslow etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2022

Doruk Deneyimler - Abraham H. Maslow

Doruk Deneyimler - Abraham H. Maslow | kitapyurdu.com
 
Abraham H. Maslow, Brooklyn Koleji ve Batı Davranış Bilimleri Enstitüsünde ders vermiş ve Brandies Üniversitesi'nde Psikoloji Bölüm Başkanlığını yapmıştır. 1967 ve 1968 yılları arasında Amerikan Psikoloji Derneği'nin (American Psychological Association) başkanlığını yürütmüştür.

Dr. Maslow, insancıl (Üçüncü Güç) psikolojinin önde gelen sözcülerindendir. "Toward a Psychology of Being", "The Psychology of Science", "The Fartherc Reaches of Human Nature" gibi kitapları ve yayınlanmış birçok makalesi vardır.

 

Psikolojide, Üçüncü Güç Hareketi'nin önde gelen sözcülerinden olan Abraham H. Maslow, bu kitabında önemli tezlerinden birini ortaya koyuyor: 

 "Dinsel" deneyimler, bilimsel araştırmalar ve spekülasyonlar için ele alınabilecek önemli bir konudur. "Bilim Dünyası" konunun önemini, türümüze özgü ruhsal dışavurum gereksinimi kabul ederek ve bunun üzerine araştırmalar yaparak görecektir. Sağlıklı ve tümüyle işlevsel insanlar tarafından ulaşılabilen "doruk deneyimler" ruhsal dışavurum gereksinmesiyle ilgili bilim dünyasına insan potansiyeli ve doğası konusunda çok önemli katkılarda bulunacaktır. 

 Hümanistik psikoloji, belirli bir ekolden ziyade "bütünsel psikolojiye yöneliş" olarak tarif ediliyor. Bireyin değerine ve farklılığına saygı duyan hümanistik psikoloji, insan davranışının yeni boyutları üzerinde araştırma yapıyor. Sevgi, yaratıcılık, öz, gelişim, temel gereksinme-doyumları, kendini gerçekleştirme, yüksek değerler, olmak, oluşum, kendiliğindenlik, oyun, espri, şefkat, doğallık, cana yakınlık, egoyu aşmak, nesnellik, özgünlük, doruk deneyim, cesaret vb. konular hümanistik psikolojininin incelediği konular arasında yer alıyor.  

01 Nisan 2021

Psikologun varoluşçuluktan öğrenebilecekleri nelerdir?

Psikologun varoluşçuluktan öğrenebilecekleri nelerdir? Bi­limsel bakış açısı ile bu sorunun yanıtını bulma çabası fazlasıy­la zor ve karmaşık bir biçim alacaktır. Bununla birlikte, böyle bir çaba birçok açıdan yararlı olacaktır. Bu tip bir bakış açısı, bu yaklaşımın aslında “Üçüncü Güç psikolojisinde zaten geçerli olan eğilimlere benzer bir arayış olduğunu gösterecektir.

Ben varoluşçu psikolojiyi temelde ele aldığı iki önemli konu bağlamında tanımlıyorum. Birincisi, kimlik ve kimlik deneyimi­nin insan doğası ve insan doğasını inceleyen herhangi bir felse­fe ya da bilim dalı için sine qua non (olmazsa olmaz) olduğunu savunan yaklaşımdır. Bu terimi temel almam bir bakıma öz, va­roluş, varlık bilim gibi kavramlarla aramın iyi olmamasından; bi­raz da bunun, şimdi olmasa bile yakında, deneysel bir çalışmanın konusu olabileceğine olan inancımdan kaynaklanıyor.

Ama bunun sonucunda bir ikilem ortaya çıkıyor. Amerikalı psikologlar da kimlik arayışı konusundan bir hayli etkilenmiş­lerdi. (Allport, Rogers, Goldstein, Fromm, Wheelis, Erikson, Murray, Murphy, Homey, May ve diğerleri.) Hemen belirtmeliyim ki bu yazarlar Almanlardan, Heidegger ve Jaspers’dan çok daha anlaşılabilir bir dille yazmaktaydılar. Yalın olgulara daha yakındılar.

İkinci olarak, varoluşçuluk deneysel bilgiye kavramlar ya da soyut kategori sistemlerinden daha çok önem vermektedir. 

Varo­luşçuluk görüngü bilimi (fenomenoloji) temel alır. Yani kişisel, öznel deneyimi soyut bilginin temeli olarak kabul eder. 

Bununla birlikte, psikanalizin çeşitli dallan bir yana, birçok psikolog da zaten aynı görüşü ilke edinmiştir.

Bu durumda ilk olarak Avrupalı felsefeciler ile Amerikalı psikologların sanıldığı kadar birbirinden uzak olmadığını kabul edebiliriz. Doğal olarak değişik ülkelerdeki bu eş zamanlı gelişim de bir bakıma, birbirinden bağımsız insanlann dış dünyaya ait bir gerçekliğe verdikleri benzer tepkilerden kaynaklanmaktadır.

 Bu gerçek de, kanımca, değerlerin birey dışındaki kaynak­larının bütünsel çöküşüdür. 

Varoluşçuların büyük bir bölümü Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” çıkarımına tepki vermektedir. Belki aynı şekilde Marx’m da ölmüş olmasına... Amerikalılar, ne siya­si demokrasinin ne de iktisadi refahın tek başına değer sorunu­nu çözdüğünü fark etti. Değerlerin gerçek kaynağına ulaşmak için tek yol iç benliğe yönelik bir arayışın başlamasıdır. Para­doksal bir şekilde kimi dinsel varoluşçular da yaklaşımlarının bir bölümünde bu yargıyı paylaşacaktır. 

Varoluşçuluk, psikolojideki temel felsefe eksikliğinin ye­rini doldurabilecek yapıda. Bu konu psikologlar için büyük önem taşıyor. Mantıksal olguculuk, özellikle klinik psikoloji ve kişilik sorunları uzmanları açısından bir fiyasko olmuştur. Te­mel felsefi sorunlar mutlaka yeniden tartışmaya açılacak ve psi­kologlar belki de yapay çözümleri ya da çocukluklarında edin­dikleri bilinçsiz, sınanmamış felsefeleri bir yana bırakacaktır. 

Biz Amerikalılar için Avrupa varoluşçuluk okulunun önemli bir yanı daha var; insanların, özlemlerinin ve sınırlarının (insanların gerçekte ne oldukları, ne olmak istedikleri ve ne olabilecekleri) yarattığı bir çıkmazı yaşamakta oldukları vurgusu. Bu konu kimlik sorunundan o kadar da bağımsız değil. İnsanı belirleyen hem edimselliği hem de gizil güçleridir.

 Bu çelişki üzerinde ciddi bir şekilde durulması psikolojide yeni bir çığır açacaktır. Bundan hiç kuşkum yok. Çeşitli yazın­lar da bu çıkarımı destekler nitelikte; yönelimsel testler, kendini gerçekleştirme, (bu sınırın aşıldığı) çeşitli doruk deneyimler, Jungcu yaklaşımlar, kimi tanrıbilimi düşünürleri, vb.

Bunun yanı sıra insanın, hem tanrısal hem de kula özgü bu ikili doğasım bütünselleştirecek yöntem ve sorunlarda dile getirilmiştir. Hem Doğu hem de Batı felsefelerinin birçoğu, insan yapısını bu ikili yapıyı temel alarak düşünmüş ve daha yüce ola­na erişmenin tek yolu olarak daha alçak olandan yüz çevirmeyi benimsemiştir.Varoluşçular ise her iki parçayı da insanın yapı­sının tanımlayıcıları olarak benimsemiştir. Bu parçalar yadsımamalı, bütünleştirilmelidir.

 Bu bütünleştirme yöntemleri; içgörü, geniş anlamı ile zihin, sevgi, yaratıcılık, gülmece ve trajedi, oyun ve sanat hakkında zaten az çok bilgimiz var. Bu tip bütünleştirici teknikler üzerin­de geçmişte olduğundan daha çok duracağımızı düşünüyorum.İnsan doğasının ikili yapısına ilişkin vardığım bir diğer so­nuç da asla çözülem eyecek sorunların da varolduğunu görmemek gerektiğidir.

Tüm bunlardan şu sonuca varılabilir: İdeal, özgün (authen- tic) ya da kusursuz, tanrısal insan; insanın gizil güçleri şu anda varolan, şimdiye ait bilinebilir bir gerçekliktir. Bu düşünce ede­bi bir lakırdı gibi geliyor olabilir kulağa. Fakat aslında o eski, cevaplanamamış sorunun değişik bir tarzla yinelenmesinden başka bir şey değildir: “Terapi, eğitim ve çocuk yetiştirmenin amaçlan nelerdir?”

Bu, aynı zamanda, ivedilikle üzerinde durulması gereken bir gerçeği ve sorunu gösteriyor. “Özgün insan” üzerine dikkate de­ğer tanımlamaların hepsi, uygulamada, bu insanı geçirdiği deği­şim çerçevesinde ele alır ve yaşadığı toplum aslında genel an­lamı ile toplum ile yeni bir ilişki kurduğunu varsayar. Bu insan kendisini çeşitli açılardan aşmakla kalmaz, kültürünü de aşar. Kültürün belirleyiciliğine direnir. Kültüründen ve toplumundan gittikçe ayrı düşmeye başlar. İnsanlık ailesinin bir bireyi olmaya başlar, yerel grubundan ise uzaklaşır. Sosyolog ve antropologla­rın bunu pek de kolay benimsemeyeceklerinin farkındayım. Bu konudaki her türlü tartışmaya açığım. Ama “evrenselcilik”in te­meli kesinlikle burada yatmaktadır.

Avrupalı düşünürlerin “felsefi antropoloji” alanındaki ça­lışmaları bize yol gösterecek niteliktedir. Felsefi antropolojinin amacı insanı tanımlamak, insan ile diğer türler, nesneler, robot­lar arasındaki farkı açıklamaktır. İnsanın tipik ve belirleyici özellikleri nedir?

İnsanın özünde olan ve yokluğunda insan olarak tanımlanamayacağı özellik nedir?

Bu, Amerikalı psikologların tümden göz ardı ettiği bir konu­dur. Davranışçılık okulu bu tip bir tanımlama çabasına girişmez. En azından tanımlamalarından hiçbirinin ciddiye alınacak denli önemli olmadığı söylenebilir. Freud ise insanı tanımlamada kı­sır bir yaklaşıma sahiptir. İnsanın isteklerini, gerçekleştirilebilir umutlarını, tanrısal özelliklerini göz ardı etmiştir. Freud’un bize geçerli en geniş psikopatoloji ve psikoterapi sistemini sağlamış olması, çağdaş ego-psikologlarmın da yavaş yavaş ayırdına var­dığı gibi, bu durumu değiştirmiyor.

Bazı varoluşçu düşünürler kişinin kendi benliğini yaratma­sı konusuna gereğinden fazla önem vermektedir. Sartre ve diğer­leri “bir tasarı olarak benlik”i, kişinin kendi karar verdiği her şey olabilirmiş gibi süreklilik gösteren (ve keyfi) seçimleri ola­rak ele alırlar. Doğal olarak bu derece uç bir anlayış genetik bilimi ve yapısal psikolojinin olguları ile çelişen savlar içermekte­dir. Açık sözlü olmak gerekirse abartılı bir yaklaşımdır.

Freudcular, varoluşçu terapistler, Roger okulu ve bireysel ge­lişim psikologları ise benliği keşfetme ve açığa çıkarıcı terapi konusuna daha fazla eğildiler ve belki de istenç, karar verme ve kendi seçimlerimize göre kendimizi gerçekleştirme konusuna gereken önemi vermediler.

 (Her iki grubun da fazlasıyla psikolojiye daldıkları ve top­lumbilimi ihmal ettikleri de söylenebilir doğal olarak. Yani, sis­tematik düşünüşlerinde sefalet, sömürü, milliyetçilik, savaş, toplumsal kültür gibi güçlü ve özerk toplumsal ve çevresel be­lirleyiciler üzerinde yeterince durmazlar. 

Aslında hiçbir psiko­log bu tip etkenler karşısında kişinin çaresiz kalabileceği gerçe­ğini yadsımaz. Ama eninde sonunda en önemli mesleki sorum­luluğu, toplumsal belirleyiciler gibi tinsellik dışı(extrapsychic) etkenleri değil tekil kişinin incelenmesini gerektirmektedir. Ay­nı şekilde psikologlar da toplumbilimcilerin yalnızca toplumsal etkenler üzerinde kafa yorduklarını, kişilik, istenç, sorumluluk gibi etkenlerin özerkliğini göz ardı ettiklerini düşünmektedir. Bu iki ayrı grubu, aptallar ya da körler takımı olarak değil de, ayrı uzmanlık alanları olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.)

Sonuçta, hem kendimizi keşfettiğimiz ve açığa çıkardığımız hem de ne olacağımıza karar verdiğimiz ortaya çıkıyor. Bu fikir uyuşmazlığı deneysel bir yaklaşımla çözülebilecek bir sorun oluşturmaktadır.

Göz ardı edilen sadece sorumluluk ve istenç değildir. Bun­ların doğal sonuçları olan güç ve yüreklilik de gözden kaçırıl­mıştır. Son zamanlarda psikanalizci ego psikologları bu insani niteliğin önemini kavramış ve “ego gücü” konusuna eğilmeye başlamışlardır. Davranışçılar ise hala bu konunun uzağındalar. 

Amerikalı psikologlar Allport’un idiografik psikoloji (idi- ografik: Bir olguyu genel bir türün yasası bağlamında yalnızca örnek olarak inceleyen ‘nom otetik’e karşılık her olayı kendi içinde ele alma, vaka çalışması -çn.) hakkındaki olumlu düşün­celerini biliyorlar; ancak bu konuya gerekli önemi vermediler. Klinik psikologlar bile bu konu üzerinde yeterince durmadı. Şimdi görüngübilimciler ve varoluşçular da bu konuyu ısrarla vurguluyorlar. Artık bu çağrıya direnmenin çok zor, aslında ku­ramsal açıdan olanaksız olduğunu düşünüyorum. Eğer kişinin özgünlüğü bilim hakkında bildiklerimizle örtüşmüyorsa, sorun geçerli bilim kavramının kendisindedir. Bu kavramın da baştan ele alınması gerekecektir.

 Amerika’daki psikolojik düşünce tarihinde görüngübilimin etkileri olmuştur, ancak bu etkilerin zamanla silinip gittiğini düşünüyorum. Avrupalı görüngübilimciler gayretli ve titiz çalış­maları ile bize, başkalarını anlamanın yolunun ya da en azından belirli bir amaca ulaşmak için gerekli olan yolun onun Weltansc-haaung,una (dünya görüşüne) girmek ve onun dünyasını onun gözleri ile görmekten geçtiğini yeniden öğretebilirler. Bu yargı doğal olarak, olgucu bilim felsefesi anlayışı ile çelişmektedir.

Varoluşçuluğun bireyin nihai yalnızlığına yaptığı vurgu dikkatimizi karar verme, sorumluluk, seçim, kendini yaratma, özerklik ve kimlik kavramlarına çekmekle kalmaz; yalnızlıkla­rın arasında sezgi ve empati, sevgi ve özgecilik, başkaları ile öz­deşleşme ve genelde eşerklik (homonomy) yolu ile kurulan ile­tişimin gizemini daha sorunsal ve büyüleyici bir biçime sokar. Tüm bunları verili kabul etmek yerine açıklanması gereken mu­cizeler olarak görmemiz gerekir. 

 Varoluşçuların üzerinde durduğu diğer bir konunun da yalın bir şekilde açıklanabileceğini düşünüyorum. Yaşamda kar­şılaşılan sorunlara karşı bir savunma mekanizması olarak geliş­tirilen ve bir çeşit güdük yaşam olan yüzeysellik ve sığlığa kar­şılık, yaşamın derin ve ciddi bir boyutu (ya da belki de “trajik bir anlamı”) var. Bu yalnızca edebi bir görüş değil.  Bu yaklaşımın, örneğin psikoterapide, işlevsel bir önemi var. Trajedi zaman zaman sağaltıcı olabilir. Terapiye acı içinde sürüklenen insanlar daha büyük ilerlemeler kaydedebiliyor. Yüzeysel yaşam doyurucu olmadığı zaman sorgulanır ve ancak o zaman temel ilkelere yönelik bir arayış başlar. Varoluşçular, yüzeyselliğin psikolojide hiçbir işe yaramadığını kesin bir şekilde gösterdi.  Türkçesi Okhan Gündüz

  İnsan Olmanın Psikolojisi

08 Haziran 2018

İnsan Olmanın Psikolojisi - Abraham Maslow

 Üçüncü Güç adıyla tanınan Hümanistik Psikolojinin babası Abraham Maslow, "İnsan doğası ancak objektif ile sübjektif bir arada ele alındığında anlaşılabilir. Bireyin ne olduğunu değil, ne olabileceğini, ne gibi potansiyeller barındırdığını incelemek insan türünün mutluluğu ve geleceği açısından çok önemlidir" diyor. Maslow'un başını çektiği hümanist psikologlara dek bilimsel bakış, insanın eksikliklerine yoğunlaşıyordu, gücüne ve potansiyeline değil. Oysa Maslow'un inancına göre ruh sağlığı anlaşılmadan ruh hastalıkları anlaşılamaz. Maslow'un yaklaşımında söz konusu olan, diğer teorilerin kökten reddi değil, farklı bakış açılarını bütünsel bir kavrayış haline getirmektir.

İnsan Olmanın Psikolojisi'nde bulacağınız işte bu bütünlükçü bakış.

HÜMANİST PSİKOLOJİNİN TEMEL KİTABI!
 

01 Nisan 2018

Sağlık Psikolojisine Doğru

 Sağlık Psikolojisine Doğru

 İnsan sağlığı ve hastalığı üzerine yeni bir anlayış doğuyor. Bu anlayış öylesine heyecan verici ve olağanüstü olasılıklara ge­be ki, henüz sınanmamış ve onaylanmamış, yani bilimsel bilgi olarak benimsenmemiş de olsa kamuoyunun önüne bu konu ile çıkma isteğime karşı koyamıyorum.

Bu anlayışın temel varsayımları: 

1- Her birimizin biyolojik bir temele dayanan, bir dereceye kadar “doğal”, esas, verili ve sözcüğün dar anlamıyla değiştiri­lemez ya da değişmez bir içsel doğası vardır. 

2- Her birey, bir bölümü kendine özgü, bir bölümü de tüm in­sanlıkla ortak bir içsel doğaya sahiptir. 

3- İçsel doğanın bilimsel açıdan incelenmesi ve -yaratılması değil- keşfedilmesi mümkündür. 

4- Elimizdeki bilgilerin ışığında bu içsel doğanın temelde ya da zorunlu olarak kötü olmadığını söyleyebiliriz. Temel gerek­sinimler (yaşamaya; güvenliğe; ait olmaya ve şefkate; saygıya ve özsaygıya; kendini gerçekleştirmeye duyulan) ile temel insa­ni duygu ve yetenekler ilk bakışta ya nötr, “premoral” ya da ya­ pıcı nitelikleri ile “iyi”dirler. Yıkıcılık, sadizm, gaddarlık, kin, nefret, vb. insanın temel özellikleri olmayıp, gereksinim, duygu ve yeteneklerin engellenmesine karşı duyulan şiddet eğilimli tepkilerdir. Öfke kendi içinde kötü değildir; korku, tembellik hatta bilgisizlik de... Bunlar elbette kötü davranışlara yol açabi­lirler ama bu da zorunlu değildir. İnsan doğası asla düşünüldüğü kadar kötü değildir. Aslında insan doğasına ait olasılıklar tipik bir yaklaşımla küçümsenmiştir. 

5- İçsel doğamız kötü değil, tersine iyi ya da nötr olduğun­dan açığa çıkarılmasının desteklenmesi seçilecek en iyi yoldur. Kendi yaşamlarımızı yönetebilme şansına sahip olduğumuz tak­dirde daha sağlıklı, üretken ve mutlu oluruz. 

6- Bu temel yapısı reddedildiği ya da baskı altına alındığı za­man insan sağlığı görülür şekilde ya da gizliden gizliye, hemen ya da neden sonra bozulacaktır. 

7- İnsanın içsel doğası hayvanların içgüdülerinin tersine güç­lü, egemen ve yanılmaz değildir. Zayıf ve hassastır. Alışkanlık­lara, kültürel baskıya ve olumsuz tavırlara kolaylıkla boyun eğer. 

8- Zayıf olmasına karşın bu doğa, normal bir insanda -hatta hasta bir kişilikte bile- ender olarak tamamıyla yok olur. Redde­dilmesine karşın kendini gerçekleştirmek üzere içten içe direnir. 

9- Bu yargılar disiplin, yoksunluk, engellenme, acı ve traje­dinin gerekliliği içinde açıkça tartışılmalıdır. Bunlar içsel doğa­mızı açığa çıkaran, besleyen ve gerçekleştiren; yaşamak isteni­len deneyimlerdir. Bu deneyimlerin başarı ve ben gücü, dolayı­sıyla özsaygı ve özgüven ile yakından bağlantılı oldukları gittik­çe daha iyi anlaşılmaktadır. Utkular kazanmayan, direnmeyen ve üstesinden gelmeyen insan bunu yapabileceğinden kuşkulan­maktan da kurtulamaz. Bu yalnızca dış tehlikeler için geçerli de­ğildir. Kişinin kendi itkilerini kontrol edebilme ve erteleyebil­mesi, yani korkusunu yenebilmesiyle de ilişkilidir. 

Bu varsayımların doğruluğunun kanıtlanması, bilimsel bir etik, doğal bir değerler sistemi, iyi ve kötünün, doğru ve yanlı­şın belirleneceği son bir karar düzeneği oluşturacaktır. İnsanın doğal eğilimleri hakkında daha çok bilgi sahibi oldukça nasıl iyi, mutlu, üretken olacağını; özsaygısını nasıl geliştirebileceği­ni ve yeteneklerini nasıl en iyi şekilde kullanabileceğini söyle­mek de kolaylaşacaktır. Bu, gelecekte birçok kişilik sorununun kendiliğinden çözülecek olması anlamına geliyor. Asıl sorun, kişinin insanlık ailesinin bir üyesi ve aynı zamanda tekil bir bi­rey olarak gerçekte nasıl birisi olduğunu ortaya çıkartabilmekte.

Kendisini gerçekleştirebilmiş insanları incelemek bize kendi yanlışlarımızı, eksiklerimizi ve ne yöne doğru geliştiğimizi gör­me olanağı verecektir. Bizim çağımız dışında her çağın kendi idealleri vardı. Tüm bu idealler, azizler, kahramanlar, beyefendi­ler, şövalyeler ve gizemciler kültürümüz tarafından saf dışı bıra­kıldı. Geride ise sadece iyi ayarlanmış, sorunsuz, olabildiğince silik ve belirsiz bir insanlık kaldı. Buna karşın belki de pek ya­kında tam anlamı ile gelişen, gizilgüçlerini değerlendiren ve kendini gerçekleştiren; içsel doğasına kendisini dile getirme öz­gürlüğü veren, onu kısıtlamayan, bastırmayan, yadsımayan in­san örneğini tanıyabiliriz.

Her birimizin kavraması gereken yaşamsal ve dokunaklı bir gerçek var: Türümüze özgü erdemlerden her uzak düşüşümüz, kişinin kendi doğasına karşı işlediği her suç, ayrıcalıksız herkes bilinçaltımızda bir iz bırakır ve kendimizi küçük görmemize ne­den olur. Karen Horney bu bilinçdışı algılama ve anımsama ey­lemini çok yerinde bir anlatım ile “kaydetme” olarak tanımlar. Bizi utandıran bir davranışımız hanemize kara bir leke olarak “kaydedilir”; dürüst, güzel ve iyi davranışlarımız ise olumlu bi­rer puan olarak. Sonuçta terazinin kefesi bir tarafı gösterir. Ya özsaygımız artar ve kendimizi benimseriz ya da küçük görür, aşağı, değersiz ve sevgiden yoksun hissederiz. Tanrı bilimciler insanın gücü yetmesine karşın bir şeyi bile bile boşlaması güna­hına “m iskinlik” adını vermişlerdi.

Bu bakış açısı Freudcu anlayışı yadsımaz. Kısa ve öz bir şe­kilde açıklamak gerekirse, Freud bize psikolojinin sayrıl (hasta­lıklı) yönünü gösterdi ama artık sağlıklı yanını da açığa çıkar­mamız gerekiyor. Belki de bu sağlık psikolojisi yaşamlarımızı denetleme ve geliştirmemizde, daha iyi insanlar olmamızda bizlere daha çok yardımcı olacaktır. Bu yöntem belki de, “hastalık­tan nasıl kurtuluruz” diye sormaktan çok daha fazla yarar sağla­yacaktır bizlere.

Özgür gelişimi nasıl özendirebiliriz? Bunun için en uygun eğitim koşulları nelerdir? Cinsel mi? Ekonom ik mi? Politik mi? Bu tip insanların yaşamlarına uygun bir dünya nasıl olabilir? Bu tip insanlar nasıl bir dünya yaratacaklardır? Hasta insanlar, hasta bir kültürün ürünleridir. Sağlıklı insanlar ise ancak sağlık­lı bir kültürde yetişebilir. Bununla birlikte, hasta insanların ya­şadıkları kültürü daha da bozduğu, sağlıklı insanların ise daha sağlıklı bir kültür yarattığı da bir gerçektir. Birey sağlığını ge­liştirmek daha iyi bir dünya yaratmanın yollarından biridir. Di­ğer bir deyişle, kişisel gelişimin özendirilme olasılığı yüksektir; var olan nevrotik belirtilerin yardım olmadan sağaltılabilme olasılığı ise daha düşüktür. Bir insanın daha dürüst olmayı seçmesi, kendi takıntı ve saplantılarım sağaltmaya çalışmasından çok daha kolaydır. 

Alışılagelmiş bakış açısı ile kişilik sorunları istenmeyen so­runlar olarak değerlendirilmişlerdir. Çatışma, kargaşa, vicdan azabı, kaygı, depresyon, düş kırıklığı, gerilim, utanç; kendini ce­zalandırma, aşağılık ya da değersiz duyumsama her durumda ruhsal acılara neden olurlar. Eylemlerin verimliliğini düşürürler. Denetlenemezler. Bu durumda da kendiliğinden hastalıklı ve kö­tü olarak algılanır ve olabildiğince çabuk “ iyileştirilirler”.Gel gör ki tüm bu belirtilere sağlıklı ya da sağlıklı olma yo­lunda ilerleyen insanlarda da rastlanır. Acaba suçluluk duygu­muzu yenmemiz gerekiyor mu? Varsayalım ki güçlerinizi den­gelediniz ve artık uyumlusunuz. Evet denge ve uyumluluk acıyı azalttığı için iyi olabilir; ama belki de daha yüce bir ideale doğ­ru ilerlemenizi engellediği için kötüdür.

Erich Fromm önemli bir kitabında {Man for Himself) klasik Freudcu üstben (süper-ego) kavramını otoriter ve göreceli içeri­ği nedeniyle yerer. Freud üstben ya da vicdanı, anne babanın di­lek, istek ve ideallerinin içselleştirilmesi olarak düşünmüştü. Bu bakış açısı anne babanın kişiliklerini göz ardı ediyor. Peki anne babanız kanun kaçağı ise ne tür bir vicdana sahip olursunuz? Belki de babanız eğlenceden nefret eden katı ahlak anlayışına sahip birisidir. Ya da bir psikopat. Freud, bir vicdana sahip oldu­ğumuz konusunda haklıydı. İdeallerimizi hayatımızın erken dö­nemlerindeki figürler belirler, sonradan okuduğumuz “Hafta So­nunda Kendinizi Geliştirin” kitapları değil. Ama, vicdanın ki­minde daha etkili kiminde daha zayıf şekilde varlığını sürdüren değişik bir yanı, başka bir deyişle değişik türde bir vicdan var­dır. Bu, “temel vicdan”dır. Bu vicdan kendi doğamızın, yazgı­mızın, kapasitemizin; kendi yaşam “çağrı”mızın bilinçdışı ve bi­linç ötesi algılanışından kaynaklanır. Bu vicdan kendi içsel do­ğamıza karşı dürüst olmamızı; onu kendi zayıflıklarımız, çıkar­larımız ya da diğer nedenlerle yadsımamamızı ister bizden. Ye­teneklerini körelten, doğuştan ressam olup da hisse senetleriyle boğuşan, akıllı olan ama aptalca bir yaşam sürdüren, doğruyu görüp de ağzını açmayan, yürekliliğini öldürüp korkaklaşan tüm insanlar içten içe kendilerini aldattıklarını ve bu nedenle de ken­dilerini aşağı gördüklerini hissederler. Sonuçta, yaşanan kendini cezalandırma durumu yalnızca nevroza da yol açabilir; doğru olanı yapmaya başlamanın sonucunda yenilenmiş bir yüreklili­ğe, haklı bir öfke ve artan bir özsaygıya da. Kısacası, gelişim ve ilerleme acı ve çatışma ile sağlanabilir. 

Geçerli olan sağlıklı ya da hasta olma ayrımına, en azından yüzeysel belirtiler göz önüne alındığında, kesinlikle karşı çıkı­yorum. Hastalık, belirtilerin varolması mı demektir? Ben hasta­lığın, var olması gereken belirtilerin ortaya çıkmaması durumu olduğunu savunuyorum. Sağlıklı olmak hiçbir belirti taşımamak mı demektir? Sanmıyorum. Auschvvitz ya da Dachau’daki Naziler arasında hangileri sağlıklıydı? Vicdan azabı çekenler mi yok­sa vicdanı rahat, temiz, mutlu olanlar mı? Tam anlamıyla insan olan bir kişinin o durumda çatışma, azap, depresyon, öfke yaşa­maması mümkün müdür? 

Doğrusunu isterseniz bana gelip kişilik problemleriniz oldu­ğunu söyleseniz, sizi daha iyi tanımadan ne yanıt vereceğime karar vermezdim: “İyi!” mi, yoksa “Geçmiş olsun!” mu? Ne­denlerini bilmem gerekir önce. Bu durumun istenmeyen neden­lerden kaynaklanabileceği gibi olumlu nedenlerden de kaynak­lanabildiği görülüyor.

Bunun bir örneği de psikologların benimsenme, uyum, hatta suç işleme konularına olan yaklaşımlarındaki değişikliktir. Ki­min tarafından benimsenmek? Belki de bir genç için züppe tanı­dıklar, demekler tarafından kabul edilmemek daha iyidir. Neye uyum göstermek? Kokuşmuş bir kültüre mi? Baskın bir anne ba­baya mı? Olabildiğine uyumlu çalışan bir köle için ne söylene­bilir ki? Ya da uyumlu davranan bir tutsak için? Davranış sorun­ları yaşayan çocuklara bile yeni bir gözle bakılmaya başlandı. Neden yaramazdır? Bu durumun patolojik nedenleri olabilir. Ama genellikle bunun için gayet iyi nedenleri vardır çocuğun; sömürülmeye, baskıya, hoşlanmaya, aşağılanmaya, ezilmeye karşı direnmektedir.

Aslında, neyin kişilik sorunu olarak adlandırılacağı bu adlan­dırmayı kimin yaptığına bağlıdır. Kölenin efendisi mi? Bir dik­tatör mü? Ataerkil bir baba mı? Karısının çocuk kalmasını iste­yen bir koca mı? Açıkça görülmektedir ki kişilik sorunları çoğu zaman insanın aldığı psikolojik yaralara, gerçek içsel doğasının uğradığı saldırılara karşı bir başkaldırıdır. Bu durumda hastalık­lı olan, böylesi bir saldırıya başkaldırmamaktır. Ne yazık ki in­sanların çoğunun karşılaştıkları kötü davranışlara tepki verme­diği kanısındayım. Kendilerine yapılanı sineye çeker, tepki ver­meye yıllar sonra başlarlar. Bu tepki de nevroz ya da psikoz ola­rak kendini gösterir. Bazı durumlarda kişi hasta olduğunu, ger­çek mutluluğu, doyumu, zengin bir duygusal yaşamı ve huzur­lu, üretken bir yaşlılığı kaçırdığını fark edemez bile. Yaşamı he­yecan verici bulmanın, yaratıcı olmanın ve estetik tepkiler ver­m enin güzelliğini hiçbir zaman tadamazlar.

Olumlu üzüntü ve acı sorusu ya da bunun gerekliliği konusu ile yüzleşmek kaçınılmazdır. Gelişim ve kendini gerçekleştirme acı, üzüntü, keder ve kargaşa olmadan olabilir mi? Tüm bunlar bir noktaya kadar kaçınılmaz ve engellenemez ise sınırlan çizen nedir? Üzüntü ve acı insanların gelişimi için gerekli ise insanla­rı acı ve üzüntüden sürekli olarak korumaya çalışmaktan kaçın­malıyız. Acı ve üzüntü bazen yapıcı olabilir ve nihai olumlu sonuçları göz önüne alınırsa arzu edilebilir. İnsanları acılarını ya­şamaktan alıkoymak sonuçta aşın korumaya dayanan bir ilişki yaratabilir. Bu da kişinin kendi içsel doğasının bütünlüğüne olan saygısının azalması ve gelişiminin engellenmesi anlamına gelir. 

 İnsan Olmanın Psikolojisi  

22 Şubat 2015

Abraham Maslow - Kendini Gerçekleştiren Bireyin Özellikleri

Kendini gerçekleştirmek deyince herkesin aklına "Kendini gerçekleştirmek nedir?”, "Neden önemlidir?”, "Kendini gerçekleştiren kişinin özellikleri nelerdir?”, "Kişisel gelişim ve kendini gerçekleştirmek paralel olarak mı ilerler?” gibi sorular geliyor. Aslında tüm bu soruların cevaplarını hepimiz içsel olarak biliyoruz… Sadece bazen hatırlamak sayesinde farkındalığımızı bu konuya çevirdiğimizde, enerji akışı değişerek, amacımıza daha kolay odaklanabiliyoruz. Bu nedenle ruhsal gelişim için farkındalığın ilk ve en önemli adım olduğunu bilmemiz gerekiyor…

"Kendini gerçekleştirme” terimine psikolojik yönden yaklaştığımızda aklımıza ilk olarak "Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidi” gelir. Bu piramitteki aşamalar aşağıdan yukarıya doğru ilerler ve bir aşama gerçekleştirilmeden, diğer bir aşamaya sağlıklı bir geçiş mümkün olmaz. Piramidin en tabanında kişinin "yemek, içmek ve uyumak” gibi temel ihtiyaçları yer alır. Kişi bu aşamayı gerçekleştirdikten sonra ikinci aşama "güvenlik” aşamasıdır. Kişi kendini güvende hissedeceği bir ortam, bir ev, bir yaşam bölgesi arar. Bundan sonraki basamak "sevgi ve ait olma” basamağıdır. Aslına bakılırsa "sevgi” bir duygu olarak algılanmasına rağmen, aslında bir ihtiyaçtır. Hatta görüldüğü üzere en temel ihtiyaçlardan biridir ve kişinin hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacı vardır. Bunun üzerindeki basamak "saygınlık, tanınma, başarılı olma, takdir edilme” gibi değerleri içerir. Kendine saygı duyan kişi, doğal olarak başkaları tarafından da saygı görecektir. Piramidin en son ve çok az kişinin ulaşabildiği en son basamağı ise "kendini gerçekleştirme” basamağıdır. Kendini gerçekleştirmiş kişi ruhunun ve bedeninin kendine sunduğu tüm imkanları en etkin ve yaratıcı şekilde kullanarak hem ruhsal doyuma ulaşır, hem de çevresindeki insanlara ve dünyaya pozitif katkılarda bulunur.

Kendini gerçekleştirme, kendini aramayla başlar. Kim olduğunu, neden bu dünyada olduğunu, kendini ve çevresindekileri nasıl doyuma ulaştırabileceğini, yaşam amaçlarını vs.. arayan insan kendini gerçekleştirme yoluna girmiş olan kişidir. Kalıcı mutluluk, özgürlük, bağımsızlık ve dünyanın engelleyici bağlarından kurtulma gibi değerler ve durumlar, ancak kendini gerçekleştirmiş bir kişinin sahip olabileceği hediyelerdir. Fakat unutulmaması gereken en önemli nokta kendini gerçekleştirme yolculuğunun hiç bitmeyeceğidir. Bu yol o kadar uzun ve engin deneyimlerle doludur ki hayatlar boyu devam eder… Amaç yolculuk sonrasında bir yere varmaktan ziyade, yolculuktan edinilen tecrübelerin ruha kattıklarının özümsenmesidir.

Peki ya kendini gerçekleştiren kişinin özellikleri nelerdir?

    Doğruluk: Dürüstlük, gerçeklik, saflık ve sadelik… Gerçeğin bilinebilecek yönlerini doğru olarak algılayan ve ortaya koyan kişi…
    İyiye yönelim: Çekicilik, dürüstlük ve cömertliğin aynı potada erimesi…
    Güzellik: Canlılık, sadelik, içsel zenginlik…
    Bütünlük: Bütünlük hissi, evrenle ve doğayla bir olmaya yönelim, sinerji…
    Canlılık: Hedefe odaklı olma, yüksek enerji, kendi kendini motive edebilme, tam kapasiteyle hayatı kucaklama…
    Kendi varlığını kutsama: Biricik olduğunun ve bütünün bir parçası olduğunun farkına varma, kendini diğer kişilerle karşılaştırmama, kendini kendi kişisel gelişimiyle değerlendirebilme…
    Kusursuzluk: Tüm kusurların da kusursuzluğun parçası olduğunun farkına varmak, her şeyin kendi gelişimi yönünde olabileceği en iyi durumda olduğunun bilincinde olmak…
    Adalet: Açıklık ve vicdan ile değerlendirebilme yetisi, empati kurabilme…
    Organize: Bir amacı olduğunun farkında olmak, çalışkanlık, sebat ve emek, görev bilinci taşımak…
    Zenginlik: Farklılık, yaratıcılık ve sofistikelik …
    Oyunculuk: Hayattan keyif alma ve etrafına keyif verme, neşeli ve eğlenceli ruh hali…
    Kendine yeterlilik: Tek başına hayatta kalabilme, kimseye bağımlı olmama, kendi fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını giderebilme…
    Olduğu gibi kabul etme: Kendini, başkalarını ve hayatın akışını olduğu gibi kabul etme, kendine ait değiştirilebilecek durumları değiştirme, değiştirilemeyecekleri ise kabullenme…
    Yaşam boyu öğrencilik: Başta kendini sonra etrafındakileri, çevresini ve olayların altındaki nedenleri araştırma,  sürekli öğrenme açlığı içinde olup, yeni keşifler hevesiyle dolu olma durumu…
    Savunucu olmamak: Yaptığı hatalarını başkalarına karşı savunmak yerine bunlardan ders alıp kabul etme…
    Saflık ve masumiyet: Hayata bir çocuğun gözlerinden bakabilmeyi başarma…
    Derin sevgi ve dostluk: Sevgiyi paylaşma ve en az bir kaç çok yakın dost edinme…

Kendini gerçekleştiren kişinin en temel özellikleri yukarıda bahsedilenler olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle yukarıdaki özelliklere bakarak kendinizi dürüst bir şekilde değerlendirdiğinizde (kendine dürüst ve tarafsız bakmak da kendini gerçekleştirmiş kişinin özellikleri arasındadır), ilerlediğiniz yolun doğru olup olmadığı hakkında bir fikre sahip olabilirsiniz.

Ancak kişisel gelişim yolunu bir yarış ya da listede uyulması gereken özellikler olarak değerlendirmeniz, egonuzun sizi yönlendirdiği anlamına gelir ki bu, egonun kurnaz oyunlarındandır ve şaşırtıcı bir yoldur.

Kendinizi gözlemlemek, yaptıklarınızı neden yaptığınız hakkında sorgulamak, yaşam amacınız hakkında düşünmek, kendinize ve çevrenize karşı dürüst ve sevgi dolu olmak sayesinde "bütün olma” yolunda ilk adımı atmış olacaksınız.