din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2024

İnanç Sıçraması Nedir?

Yaşamın üç aşamasından birisi olan dindar aşamada, Tanrı’yla kişisel bir ilişki geliştirmeye teşebbüs edersiniz.

“İnsan sadece inançta var olmaya başlar.” demiştir Kierkegaard. Öyleyse, yaşamın estetik ve etik safhaları yetersizdir. Tanrı’yı bilmek için Kierkegaard’ın meşhur sözüne uyarak “inanç sıçraması” yaparsınız. Kierkegaard, İbrahim’le İshak’ın İncil’deki hikayesini gündeme getirir. Tanrı, İbrahim’e oğlu İshak’ı öldürmesini emreder. İbrahim Tanrı’nın buyruğuna itaat etmeyi seçerken öyle bir konumdadır ki buyruğu haklı şekilde gerekçelendirmek şöyle dursun, anlayamaz bile. Eylemin nesnel anlamda doğru olup olmaması İbrahim için ne fark yaratır ki? Seçim yapmalıdır ve bu seçimde değerlerini belli eder. Eylemin haklı şekilde gerekçelendirilmesinin tek yolu, Tanrı’nın iradesine teslimiyettir.

Sonuç olarak İbrahim bir “inanç sıçraması” yapmalıdır. Bu sıçrama akıl ve bilgiden çok, irade ve inanç gerektirmektedir. Bu sıçrama, Kierkegaard’ın “etiğin askıya alınması” dediği şeyi gerektirmektedir. Şayet Tanrı’nın varlığı basitçe bir sağduyu ya da rasyonel düşünce meselesi olsaydı, bu inanç sıçramasına ihtiyaç kalmazdı.

Ara Not: Kierkegaard eserlerinin yarısında takma isimlerin ardına saklanmıştır. Bunu, eserleri daha büyük bir felsefi sistemin birer parçası olarak görülmesin diye yapmıştır. Okuyucuların eserlerini hayatının belli detaylarıyla ilişkilendirmeden, göründüğü gibi okumasını ummuştur.

Kierkegaard’ın geç dönem eserleri sıklıkla Hristiyan Kilisesinin kurumlarına saldırmıştır. O inanmıştır ki Hristiyan hayatın —kiliseye gitmek, duaları ezberlemek, buyrulmuş ahlaki emirlere uymak, Kutsal yazıtları okumak vb.— isteksizce, üstünkörü ve rutine bağlanarak yerine getirilen gerekleri, aslında tam da Hristiyan hayatın antitezi, zıddıdır. “İnanç sıçramasının” önemi insanın ilahi olanla kişisel ve doğrudan bir yüzleşme içinde olması gereğinden ileri gelir. Kierkegaard dindar yaşamda büyük bir teselli bulmuş olmasına rağmen, organize dinin hissiz ve soğuk olduğu-nu, derinlemesine hissedilemediğini ve tatmin edici olmadığını ileri sürmüştür.

Sosyolog Ömer YILDIRIM

*

 Felsefede , inanç sıçraması, bir şeye akıl temelinde olmayan bir şekilde inanma veya onu kabul etme eylemidir. Bu ifade genellikle Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard ile ilişkilendirilir.

TIK

İnanç sıçraması - Vikipedi - Wikipedia 

08 Ağustos 2024

Samuel Butler'in The Way Of All Flesh Adlı Romanında Viktorya Dönemi Toplum Eleştirisi

Giriş

 İngiltere’de yüzyıl dönümü, yani on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçiş, Viktorya Çağı’nın sona ermesi ile gerçekleşmiştir. Viktorya Çağı, İngiliz toplumunun, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan radikal değişiklikler geçirdiği bir dönem olmuştur. Genellikle Kraliçe Viktorya’nın tahta çıkışı ve vefatı arasındaki zaman zarfı (1837-1901) olarak sınırlandırılan bu dönemde, insanların hayata bakış açısı ve yaşam tarzı temelde “Viktorya değerleri ve ahlakı” ile belirlenmiştir. Aile bağlarının güçlü olması, Hıristiyan öğretilerine bağlılık, sıkı ve disiplinli çalışma, cinselliğin bastırılması, bireylerin ait oldukları toplumsal sınıfın dışına çıkamaması gibi durumlar Viktorya dönemi toplumunun başlıca özellikleri olmuştur. Geleneksel kurallara ve yaşam şekline bağlılık, toplum içinde saygınlığın kazanılması ve sürdürülmesi için bir zorunluluk olarak görülmüştür. Özellikle orta ve üst sınıflar, toplum içinde iyi bir izlenim bırakmak adına, gerçekte benimsemedikleri şekilde davranmaktan kaçınmamışlardır. Bu nedenledir ki, 

“ Viktorya Dönemi ahlakı ifadesi sıklıkla aşağılama amaçlı kullanılmıştır. Bu ifade, ahlaki açıdan dar görüşlülük, riyakarlık, bastırılmış cinsellik ve katı toplumsal denetim anlamlarına gelmiştir” (Mitchell, 2009:261). Viktorya dönemi toplumunun, tamamında olmasa da önemli bir kesiminde görülen bu ahlaki bozulma, dönem içinde yazılan birçok edebiyat eserinde yansıtılmıştır. Charles Dickens, Charlotte Brontë ve George Eliot gibi yazarlar romanlarında dönemin ahlaki bozukluğunu yansıtan karakterlere yer vermişlerdir. Samuel Butler, Oscar Wilde ve George Bernard Shaw gibi son Viktorya Dönemi yazarları ise, bu dönemde toplumsal ve ahlaki bozuklukları hicveden eserler bırakmışlardır. Her ne kadar yaşadığı dönemde ve sonrasında Wilde ve Shaw kadar üne kavuşmasa da, Samuel Butler, gerek yenilikçi bakış açısı gerekse toplum yapısını çekinmeden hicvetmesi yönüyle Wilde ve Shaw dahil birçok yazara öncülük etmiştir. Daha çok Erewhon adlı ütopya türündeki romanı ile tanınan Butler, 1873-1884 yılları arasında yazdığı, fakat ölümünden sonra, 1903 yılında yayınlanan The Way of All Flesh adlı romanı ile Viktorya Dönemi toplum yapısında gözlemlediği yanlışları ve yetersizlikleri yüzyıl dönümünde etkili şekilde ortaya koymuştur.  

Butler’ın, çoğunlukla din, ahlak, aile, eğitim sistemi, evlilik gibi olgularla ilintili olan yenilikçi görüşleri, onun, Erasmus Darwin, Jean-Baptiste Lamarck ve Georges Louis Leclerc Buffon’dan etkilenerek oluşturduğu ve benimsediği evrim felsefesi ile bağlantılıdır. Butler, Charles Darwin’in evrim teorisinin temelinde bulunan doğal seçilim tezine karşı çıkmış, Darwin’i “hayatı mekanikleştirmekle suçlamıştır” (Margulis, Sagan, 345: 2010). Butler’a göre, yaşam; 

 “bilinç, hafiza, yönlenme, amaç saptama ile donatılmıştır. Butler’m bakış açısında, sadece insan hayatı değil, tüm yaşam teleolojiktir, yani bir amaca ulaşma çabası içindedir. Butler, Darwin’in doğal seçilim görüşünü savunanların teleolojiyi, yani hayatın belirli bir amaç doğrultusunda işleyişini görmediklerini ileri sürmüştür. Butler’a göre hiçbir canlı organizma, sadece dış güçlerle hareket ettirilen bir bilardo topu değildir. Bütün canlılar algılama ve hissetme gücüne sahiptir ve içten gelen, kendini yaşatma gereksinimi duymaktadır. Her bir canlı, değişen ölçülerde, kendi başına hareket etme kapasitesine sahiptir ve  değişen çevresine duyarlı şekilde tepki verip yaşamı süresince kendini değiştirmeye çalışır.” (Margulis, Sagan, 2010:345-346) 

 Anlaşılacağı üzere Butler’ın evrim anlayışı, insanın ve diğer her canlının kendini, içinde bulunduğu ortama göre bilinçli şekilde değiştirme ve geliştirme çabasını esas alır. Bu anlayış, sorgulanmadan doğru kabul edilen ve benimsenen geleneklere ve kurallara dayalı Viktorya dönemi yaşam ve düşünme şekline tamamen zıttır. Bu dönemde insanlar “deha ve doğuştan gelen yetenekler konusunda şüpheci davranmış, başarının daha çok, pratik tecrübe ve azim ile kazanılacağına inanmıştır” (Mitchell, 2009:262); bireylerin, ailenin/toplumun beklentilerine göre davranması ve küçük yaştan itibaren belirli bir kalıba sokulması amaçlanmıştır. Bu durum Butler’ın ailesi için de geçerli olmuştur; yazar, babasının aşın katı ve cezaya dayalı yaklaşımına maruz kalmış, onun isteği doğrultusunda din odaklı bir eğitim alıp rahip olmaya zorlanmıştır. Yazar, Viktorya döneminde, hayatın her alanında karşılaşılabilen bu bağnazlığı The Way ofAll Flesh' te eleştirmiştir.

 TÜM İNSANLAR GİBİ (Kapak değişebilir) : Kolektif: Amazon.com.tr: Kitap

Aile Yapısı, Eğitim Sistemi ve Din Düzlemlerinde The Way of Ali Flesh ve Viktorya Dönemi Toplumu Eleştirisi

 Butler, Viktorya toplumunun baskıcı ve kısıtlayıcı yapısını ele aldığı The Way o f All Flesh' te ana karakter Ernest Pontifex’in hayatını, onun vaftiz babası ve vasisi Edward Overton2’un ağzından anlatır. Roman yarı otobiyografik olarak kabul edilmektedir; çünkü Butler, Emest üzerinden aslında kendi hayatını anlatmaktadır. Emest’in, babasından baskı ve şiddet görmesi, dinle ilgili şüphelere kapılıp din adamlığını bırakması, yirmili yaşlarının sonunda zengin, olması ve daha sonra edebiyata yönelip yazar olması Butler ile Emest’in benzer hayat tecrübelerinden bazılarıdır. Bu durum, The Way of All Flesh' in, bir edebiyat eseri olmasının yanında, aynı zamanda., birtakım toplumsal gerçekleri yansıtan, tarihsel ve sosyolojik bir çalışma olduğunu gösterir. Butler’m romanda dile getirdiği toplum eleştirisi temel olarak aile yapısı, eğitim sistemi ve din / Kilise bağlamında görülür. 

 Kraliçe Viktorya, eşi Prens Albert ile olan yirmi bir yıllık evliliği ve sahip olduğu dokuz çocuk ile İngiliz toplumunda, aile olgusunun güçlenmesinde önemli bir figür olmuştur. Viktorya döneminde, hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi, aile içinde de bireylerin belirli bir kural ve sorumluluk çizgisinde hareket etmeleri beklenmiştir. Ailenin geçimini sağlamak çoğunlukla erkeğin görevi olmuş, kadından ise eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayıp ev işleri ile ilgilenmesi beklenmiştir. Bakıcı ücretini karşılayabilen orta ve üst sınıf ailelerde çocukların bakımı bakıcılara bırakılmıştır. Bu durum ebeveynlerle çocukların birbirinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Çocukların özellikle babalan ile olan ilişkileri saygı ve çoğu zaman korku çerçevesinde gelişmiştir. Erkek çocukların okul eğitimi başlayana kadar iyi bir eğitim alması ve disiplinli şekilde yetişmesi babanın sorumluluğunda olmuştur. David Roberts, “The Paterfamilias of the Victorian Governing Classes” (Viktorya Dönemi Yönetici Sınıflarının Aile Reisi) adlı çalışmasında Viktorya dönemi aile yapısında baba-oğul ilişkisini şöyle açıklar: erkek çocukların dokuz yaşma kadar babaları ile samimiyet kurmaları imkânsız olmuştur; genellikle bu yaştan itibaren de yatılı okula gönderilmişlerdir.  Erkek çocukların yatılı okula gönderilmesi babanın fiziksel anlamda yokluğu anlamına gelmiştir; bu yokluk çocuk için bir rahatlama olmuştur  Çocuklar, kötü davrandıkları için, gürültü çıkardıkları için, mantıklı davranmadıkları için ve değerli olan zamanı boşa harcadıkları için ebeveynleri tarafından çoğunlukla bir sorun olarak görülmüşlerdir. Baba figürü, özellikle zenginse ve unvan sahibiyse, çocuklarına, kendisine tapmayı öğreten bir otokrata dönüşmüştür (Roberts, 2016:61-62) 

 Erkek çocuklar ile babaları arasındaki bu uzaklık kız çocuklar için de geçerli olmuştur. Kız çocuklarının belirli bir yaşa geldikten sonra, kendilerine iyi bir toplumsal statü kazandıracak bir evlilik yapmaları annenin temel kaygısı olmuştur. Kısacası ebeveynler, çocukları ile yeterince ilgilenmek ve onlarla zaman geçirmek yerine onların toplum içinde iyi bir konumda olmasını önemsemişler, bu şekilde kendi sosyal arzularını da tatmin etmişlerdir (Nelson, 2007: 66). Butler, Viktorya toplumunda özellikle orta ve üst sınıflarda görülen bu aile yapısını ve ebeveyn-çocuk ilişkisini eleştiren görüşlerine The Way ofAll Flesh' te yer vermiştir. 

 Romanın ilk bölümlerinde Overton, Ernest’in hikâyesine başlamadan önce onun babasının ve dedelerinin kişilikleri hakkında bilgi vererek Pontifex ailesinin tarihçesini sunar. Yazar bu şekilde Viktorya döneminde aile içi ilişkilerin, özellikle de ebeveyn-çocuk ilişkilerinin durumunu özetler. Emest’in dedesi George, çocuklarına karşı samimi sevgiden ve anlayıştan yoksun, kibirli ve gösterişi seven bir babadır. Çocuklarının pahalı bir okul eğitimi almalarını sağlamanın, onun tek sorumluluğu olduğuna inanır ve bunun, onlar için yeterli olacağını düşünür. Butler’m sözcüsü olarak Overton’un bu düşünce şekline yaklaşımı şöyledir: “George, çocuklarına verdiği pahalı eğitim için kendine acıyordu. Bu eğitimin kendisinden çok çocuklarına zarar verdiğini göremiyordu, bu, onları yaşama hazırlamıyor, sadece kolay yaşamalarını sağlıyordu; bu şekilde çocuklar, bağımsız olmaları gereken yaşta tamamen babalarının merhametine kalmış hale geliyorlardı ” (Butler, 1946:22). Overton, Elizabeth dönemindeki, arkadaşlığa ve anlayışa dayalı ebeveyn-çocuk ilişkisinin geçmişte kaldığını, Viktorya döneminde ise babaların çocuklarını kırbaçladığını belirtir. Overton’un şu ifadeleri ile Butler, Viktorya dönemi ebeveynlerinin çocuklarına yaklaşımını sert ve ironik şekilde eleştirir: “Sessiz sakin bir yaşam sürmek isteyen ebeveynlere şunu söyleyebilirim: Çocuklarınıza yaramaz olduklarını, diğer çocuklardan çok daha yaramaz olduklarını söyleyin. Bazı tanıdıklarınızın çocuklarını, kendi çocuklarınıza mükemmellik örneği olarak gösterin ve onları, kendilerinin derin aşağılık duygusu ile etkileyin. Çocuklarınızın sizinle savaşamayacağı kadar fazla silahınız var. Buna ahlaki etki denir, bu şekilde onlara dilediğinizi yaptırabilirsiniz” (Butler, 1946: 24). Anlaşılacağı üzere Butler, ebeveynlerin, çocuklarına karşı düşüncesiz, sevgisiz ve şefkatsiz tavrından rahatsızdır. Yazar, ebeveynlerin yanlış davranışlarını, Emest’in babası Theobald ve annesi Christina karakterinde bir araya getirir ve onların, Emest ile ilişkisini tüm detayları ile anlatarak Viktorya dönemi ebeveynlerinin yanlış tutumlarına dikkat çeker. 

 Emest’in babası Theobald, kendi babası gibi, çocuklarının duygularına ve isteklerine duyarsız bir babadır. Theobald, hayatının önemli bir kısmını babasının hükmü altında yaşamış, babasının baskısı sonucu istemediği halde din adamı olmuştur. Fakat kendi yaşadıklarından ders çıkarıp oğluna daha anlayışlı ve ılımlı şekilde davranmak yerine, babasından gördüğü sertliği ve şiddeti doğru olarak kabul etmiş ve oğlu Emest’e de tüm hayatı boyunca bu şekilde davranmıştır. Theobald, Emest’i bebekliğinden itibaren sıkı, aşın disiplinli ve cezaya dayalı bir eğitime alır: 

 Emest emekleyemeden diz çökmeyi öğrendi; iyi konuşmayı öğrenmeden dua etmeyi ve günah çıkarmayı yanlış telaffuzlarla öğrendi.  Dikkati dağıldığında ya da hafızası kendisini yanılttığında bu kötü bir gidişattı ve hemen çözüm bulunması gerekirdi; tek çözüm onu kırbaçlamak, bir dolaba kilitlemek ya da çocukluğun küçük zevklerinden onu mahrum bırakmaktı. Emest üç yaşma gelmeden okuyup yazabiliyordu. Dört yaşına gelmeden Latince öğreniyordu ve üç işlemi yapıyordu (Butler, 1946: 81). 

 Romanın anlatıcısı Overton’un tanıklık ettiği bir olayda Theobald oğlunu “come” kelimesini söyleyemediği için cezalandırır: “ ağlayan zavallı küçüğü tutup odanın dışına çıkardı. Birkaç dakika sonra yemek odasından gelen çığlıkları duyabiliyorduk” (Butler, 1946: 88). Theobald’ın Emest’e yönelik katı ve şiddete dayalı yaklaşımı Emest’in psikolojisini olumsuz etkiler. Nitekim Overton, Emest’in babası ile ilgili hatırladığı duyguların “korku ve titreme” olduğunu belirtir.

 Emest’in annesi Christina, eşinin kötü davranışlarına karşı çıkıp onun Emest’e zarar vermesini engellemek yerine eşinin tutumunu doğm ve haklı bulur. Christina’ya göre Theobald çocuklarının iyiliği için elinden geleni fazlasıyla yapmaktadır; bu nedenle Emest, babasına karşı itaatkâr, sevgi dolu, dikkatli ve fedakar olmalıdır; babasının isteklerine önem vermelidir; ilk görevi babasını mutlu etmek olmalıdır; babasının ve dedesinin sahip olduğu saygınlığa leke düşürmemelidir. Overton, ve dolayısıyla Butler, Christina’nın bu tavrına tahammül edemez ve şu yorumu yapar: “Bu nasıl bir annelik endişesidir! Bu, oğlunun kendi istekleri ve duyguları olmasından endişe duymaktır. Söylediği dualar ve ilahilerin ardından günlük dayaklarla eğitilen sadece beş yaşında bir çocuğun annesinin sessiz kalması nasıl mümkündür!” (Butler, 1946: 98). Anlaşılacağı üzere Emest’in ebeveynleri çocuklarına karşı tamamen uzak, ilgisiz ve anlayışsız davranmışlardır; doğru olarak gördükleri çocuk yetiştirme ve eğitme şeklini sorgulamadan uygulamışlar, yaptıklarının çocuklarını nasıl etkilediğini düşünmemişlerdir. Tüm çocukluğu babasının gölgesinde geçen ve annesinden de destek göremeyen Emest, kendine güveni olmayan, çekingen bir birey olarak yatılı okula gönderilmiştir. 

 Emest yatılı okuldaki eğitimi sırasında teyzesi Alethea ile vakit geçirme şansı bulur. Babasından kalan mirasla zenginleşen ve Londra’da yalnız yaşayan Alethea, yeğeni ile ilgilenmek için onun okuluna yakın bir yere yerleşir. Alethea, Emest’in ebeveynlerinin tam tersi bir kişiliğe ve dünya görüşüne sahiptir: içi boş geleneklere bağlı kalmayıp aklını ve kalbini dinler; gözü kapalı şekilde başkalarının yaşadığı gibi değil kendi doğrularına göre yaşar. Alethea, Theobald’ın tam tersine, Emest’in içinden gelerek yapacağı bir uğraşa sahip olmasını ister. Onun müziğe olan merakının farkındadır ve onun org çalmasını sağlar. Theobald ve Christina Emest’i tamamen kendi isteklerine göre yetiştirirken Alethea, Emest’in ne istediğini ve düşündüğünü önemser. Yaşadığı toplum düzeninde kendini ve mal varlığını yeğeni Emest’e adaması için hiçbir gerekçe olmamasına rağmen Alethea, Emest’in iyi bir insan olması için elinden geleni yapar ve mirasını da ona bırakır. Emest, ebeveynlerinin kötü davranışlarını unutmayacak, yatılı okuldaki ve üniversitedeki eğitimi süresince ve sonraki hayatı boyunca ebeveynleri ile mümkün olduğunca az iletişime geçecek, onlara karşı hiç bitmeyecek bir nefret duygusuna sahip olacaktır. Butler, Alethea’mn özgürlükçü ve duyarlı tutumu ile Ernest’in ebeveynlerinin sınırlayıcı ve gelenekçi yaklaşımını yan yana getirerek Viktorya aile yapısında gözlemlediği bozuklukları ortaya koyar. Yazar ayrıca, Emest’in çocukluk döneminin anlatısı ile Viktorya çağı çocuklarının ailelerinde gördükleri baskıyı açık şekilde örneklendirir. Bu nedenle The Way o fAll Flesh, Viktorya dönemi ebeveynleri için didaktik bir metin olarak değerlendirilebilir. 

 Butler’ın The Way o f All Flesh ile eleştirdiği bir diğer toplumsal konu eğitim sistemidir. Butler’a göre, Viktorya dönemi eğitim sistemi, bireylere özgün ve bağımsız düşünmeyi, onları entelektüel anlamda donanımlı hale getirmeyi değil, geleneksel davranış ve düşünce sınırları içinde tutmayı amaçlamıştır. Nitekim Butler, Cambridge’de aldığı eğitim ve karşılaştığı eğitimciler üzerine günlüklerinde şunları belirtir: “Özgünlüğün her türlüsünü, diğer herkesten daha çok yasakladığı için değerli görülen bir profesör vardı. “Öğrencilere kendileri için düşünmeleri konusunda yardımcı olmak bizim işimiz değil” derdi, “bu, onlardan yapmaları istenecek en son şeydir. Bizim işimiz, onları, bizim düşündüğümüz gibi düşündürtmektir ” (Butler, 1917:317). 

 Butler’ın okul eğitimi ile ilgili eleştirel bakışı romanda, Emest’in gönderildiği yatılı okul olan Roughborough’daki eğitim sistemi ve bu okulun müdürü Dr. Skinner’ın kişiliği üzerinden görülür. Butler, Dr. Skinner hakkında uzunca bilgi verir ve onun, çevresinde ne kadar başarılı ve takdir edilen bir eğitimci olduğunu abartılı şekilde anlatır. Fakat Butler aslında ironi yapmaktadır: Dr. Skinner, klasik Latince ve Yunanca ağırlıklı ezbere dayalı eğitim ile yıllardan beridir aynı şeyleri öğretmektedir; öğrencilerin ilgi alanlarını, başarılı ve başarısız oldukları noktaları ve özel becerilerini dikkate almadan onları aynı kalıba sokmaya çalışır. Bunun dışında, Dr. Skinner, hem eğitimci olarak hem de okul dışında ikiyüzlü biridir: evindeki odasının duvarlarını kitap dolu raflarla donatarak çok okuyan ve bilgili biri olduğu görüntüsünü vermeye çalışır ama gerçekte öğrencilerinin sorularına cevap veremeyecek kadar cahildir; böyle durumlarda hemen konuyu değiştirir. Öğrencilerinin bazıları ondan hiç hoşlanmaz; hatta bazı öğrenciler ondan ve onu hatırlatan her şeyden nefret eder. En büyük eseri olarak görülen Meditations upon the Epistle and Character o f St Jude (Aziz Jude ’un Risalesi ve Karakteri üzerine Düşünceler) adlı kitap ile ünlenmiş ve zenginleşmiştir; fakat bu kitabı intihal doludur. Bütün bunlara rağmen Dr. Skinner kendisiyle ilgili bir eksik ya da kusur görmez; kendini olabildiğince yüceltir. Dr. Skinner, Overton’un yorumladığı gibi, gerçekte ne kadar bilgisiz biri olduğunun ve etiğe aykırı davrandığının farkında değildir: “Böyle bir adamın, gençleri yozlaştırarak ve cahil bırakarak para kazandığını anlaması beklenir mi; yaptığı işin, kötü olanı iyi göstermek olduğunu ve öğrencilerin bunu anlayamayacak kadar genç ve tecrübesiz olduklarını anlaması beklenir mi ?” (Butler, 1946:105). Butler, Dr. Skinner ve onun gibi eğitimcilere şöyle seslenir: 

 Öğretmenler! Eğer içinizden bu kitabı okuyan varsa şunu aklınızda tutun: burnu akan ürkek bir afacan babası tarafından size getirildiğinde siz onu aşağılar şekilde davranıyorsunuz ve sonraki yıllarda onun hayatını kendisi için bir yüke dönüştürüyorsunuz. Unutmayın ki gelecekte sizin hakkınızda kitap yazacak kişi böyle bir çocuk olabilir. İki ya da üç öğretmen bu dersi alsa ve hatırlasa bu kitabın bundan önceki bölümleri boşuna yazdmamış olacaktı (Butler, 1946:110).

 Anlaşılacağı üzere Butler, okullarda verilen eğitimin içeriğinden ve eğitimcilerin yaklaşımından memnun değildir. Butler’ın okullardaki eğitimcilere inancı ve güveni kalmamıştır; yazar, okul eğitimini gerçek eğitimin önünde bir engel olarak görmüştür. Buna uygun olarak, romanın ilerleyen bölümlerinde Emest kendi çocuklarını okula göndermeyip güvendiği bir ailenin yanına bırakır; çocuklarını ziyarete gittiği zamanlarda onların okuldakinden çok daha mutlu olduğunu, çok daha iyi bir eğitim aldıklarını görür. 

 Butler’ın eğitim sisteminde gördüğü en büyük eksiklerden biri okulların bireyleri hayata hazırlamaması, gerçek hayatta ihtiyaçları olacak tecrübeyi onlara verememesidir. Yazar notlarında “Akademikizm” başlığı altında, resim yapmak, kitap yazmak, müzik icra etmek gibi uğraşların öğrenilmesi sürecinde, bunlarla ilgili kağıt üzerindeki kavramlar, tanımlar ve kurallardan çok uygulamaya zaman ayrılması gerektiğini belirtir (Butler, 1917:140). Butler okullarda ise bunun tam tersinin yapıldığını düşünür. Butler’ın öğrencilere tavsiyesi şu şekildedir: “Yapmayı öğrenmeyin, yaparak öğrenin. Daha çok uygulama yapın, daha az prova yapın” (Butler, 1917:140). Butler’ın bu bakış açısı, The Way ofAll Flesh' te Emest’in teyzesi Alethea’da görülür. Alethea, Emest’in okulda kendi ilgi alanına göre hiç uygulama dersi olmadığını, sadece kitap üzerinde eğitim gördüğünü fark eder. Bunun üzerine Emest’in müzik ve org merakını da göz önüne alarak onun bir atölyede marangozluk işleri yapmasını, org üretimi ile uğraşmasını sağlar. Emest bu şekilde, el becerilerini geliştirmenin yanında gerçekten ilgi duyduğu ve sevdiği bir işle uğraşmış olur. Butler romanda Alethea’mn yenilikçi ve faydacı eğitim anlayışını yüceltir; diğer yandan Dr. Skinner’ın ikiyüzlü, kısıtlayıcı ve gelenekçi tutumunu eleştirir. Bu nedenle roman, başta eğitimciler ve öğrenciler olmak üzere, tüm topluma eğitim sistemi ve eğiticiler hakkında uyarıcı bilgi veren bir sosyal metin niteliği taşımaktadır. 

 Butler’ın tüm roman boyunca saldırdığı bir konu da dinin toplumdaki yeri, din adamlarının davranışları ve halkın dini uygulama şeklidir. Kendi babası da bir din adamı olan Butler, babasının zorlamasıyla çocukluğundan yirmili yaşlarının sonuna kadar din ile iç içe olmuştur. Butler, Cambridge’de din adamlığı eğitimi aldıktan sonra Papazlık eğitimini tamamlamak için Londra’ya gitmiştir. Burada fakir halk arasında kalarak onlara hizmet etmiş, fakat onların içinde bulunduğu kötü yaşam koşulları Butler’ın zaten tam benimsemediği dini görüşlerini daha da sarsmıştır (Robinson, 2008: 65). Butler 1859’da 23 yaşında Yeni Zelanda’ya gidip burada koyun yetiştiriciliği sektöründe zengin olmuştur. Burada ayrıca Darwin’in The Origin o f The Species (Türlerin Kökeni) adlı kitabını okumuş ve “geri kalan inancını da kaybetmiştir: 1862’de bir arkadaşına ‘kendini artık bir Hıristiyan olarak görmediğini’ söylemiştir. Incil’deki Hıristiyanlık öğretilerini tekrar okumuş ve onların tutarsızlığını incelemiştir. İsa’nın çarmıha gerilerek ölmesi ile ilgili hiçbir kanıt bulamamış, yeniden diriliş diye bir şeyin olmadığına karar vermiştir” (Heffer, 2013:3). Incil’deki mucizelerin dışında, Butler’ın din ile ilgili olarak esas karşı çıktığı durum din adamlarının ve halkın çoğunun benimsemiş olduğu dini bağnazlık, önyargılar, hurafeler ve dogmalar olmuştur; Butler bunları gelişimin önünde birer engel olarak görmüştür. Butler’a göre Viktorya halkının çoğu için din, insanların iyi ve doğru yaşamak için takip ettiği bir rehber olmaktan çıkmış, sadece yerine getirilmesi gereken bir geleneğe dönüşmüştü; din adamlarının büyük kısmı ise Hıristiyan öğretilerinin gerçek anlamından bihaberdi. Nitekim Viktorya Döneminde “önde gelen din adamları genellikle bir aristokratın ya da zengin toprak sahiplerinin akrabaları ya da okul arkadaşlarıydı” (Mitchell, 2009: 251).

 Butler’ın dinle ilgili eleştirileri The Way of All Flesh 'te hemen her karakterde görülür. Bunun nedeni Overton, Alethea ve bir noktadan sonra Emest dışında her karakterin kendini dine adamış gibi görünse de aslında din öğretilerinin tam tersi şekilde davranmasıdır. Theobald din adamı olmasına rağmen gösterişten ve ikiyüzlülükten kaçınmaz; kendi çocuğunu suçsuz yere döver ama sonrasında ailesine yemek masasında yemek duası ettirir. Christina din ve tanrı uğruna her şeyini feda etmeye hazır gibi görünür ama aristokratik olmayan kişiler arasında yaşadığı için üzülür ve komşularını küçümser. Emest ise Papaz olmak üzere Londra’da bulunduğu sırada fakir komşularını dine davet ederek onların ruhunu kurtarmaya çalışır. Bu uğraş esnasında komşularından biri Emest’ten İsa’nın yeniden diriliş hikayesini anlatmasını ister; bu noktada, hayatının geri kalanını bir din adamı olarak geçirmek üzere olan Emest’in dinle ilgili konulardaki bilgisizliği açığa çıkar; Emest “dört hikayeyi acınacak şekilde karıştırır, hatta meleği yeryüzüne indirir, taşı yuvarlatır ve onun üzerine oturtur” (Butler, 1946:238-239). Anlaşılacağı üzere Butler, The Way of All Flesh'ie özellikle insanların dini yorumlama ve uygulama şeklini eleştirir. Butler, romandaki karakterlerin dinle ilgili tutumları üzerinden dinin, insanların içinden gelerek inandığı ve bağlandığı bir kavram olmaktan çıktığına, toplum içinde kabul görmenin ve yadırganmamanın bir ön şartına dönüştüğüne işaret eder. Nitekim romanın sonlarında Emest, bir yanlışlık sonucu hapse girdiğinde din adamı olma fikrinden şöyle vazgeçer: “Her ne olursa olsun artık din adamı olmayacaktı. Papazlık okumaya başladığından beri sürdürdüğü hayattan nefret ediyordu; bunun hakkında tartışamazdı, sadece bundan nefret ediyordu ve artık tahammülü kalmamıştı” (Butler, 1946:255). Emest’in din ve din adamlığı konusundaki bu nefretinde şüphesiz onun, bu alana kendi isteği ile değil babasının zoruyla yönelmiş olması da vardır. Bunun dışında, insanların kendi çıkarları için hayatlarını dine göre şekillendirmiş gibi görünmesi Emest’in dinden soğumasının bir başka nedenidir. Fiziksel olarak çok kötü şartlarda yaşamak durumunda olan insanlar için dinden önce, beslenme, barınma vb. temel ihtiyaçlarının olduğunu görmesi Emest’i dinden uzaklaştıran başka bir durumdur. Bunlar aynı zamanda Butler’ın da dine bakışını yansıtan durumlardır.

 Sonuç  

Sonuç olarak, Samuel Butler, The Way o f All Flesh adlı romanında, yüzyıl dönümünde, Viktorya dönemi toplumuna geniş bir perspektiften bakmış, toplumda gözlemlediği önemli bozuklukları ve eksiklikleri eserinde yansıtmıştır. Butler romanında temel olarak aile yapısı, eğitim sistemi ve din konularındaki eleştirel görüşlerini aktarmıştır. Yazar kendi hayat tecrübelerini doğrudan eserine taşımıştır; bu nedenle The Way o f All Flesh hem yarı otobiyografik hem de toplum gerçeklerine ışık tuttuğu için tarihsel/sosyolojik bir metin olarak görülmüştür. Butler bu şekilde edebiyatı toplumun reformu ve gelişimi için kullanmıştır.  

Nusret ERSÖZ 

Karamanoglu Mehmetbey Üniversitesi

26 Temmuz 2024

Dünyayı Nasıl Görüyorum?

Duyabileceğimiz en güzel şey, hayatın esrarlı yanıdır. (Evren nasıl varoldu, sorusudur.) Sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde bu ana duygu vardır. Onu bilmeyen, dünya karşısında şaşkınlık ve hayranlık duymayan kimse, ne de olsa ölü ve gözü kapalı gibidir. Hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır…

Ulaşamayacağımız bir şeylerin varolduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek; bu, bilginin ve gerçek dindarlığın ta kendisidir. İşte bu anlamda, ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum…

Hayatın sonsuzluğundaki sır ve gerçeğin akılları aşan kuruluşuna bakış, bir de tabiatta kendini gösteren aklın, ne kadar küçük olursa olsun bir parçacığını kavramak için göstereceğimiz o içten çaba yetiyor bana.

“Dünyamıza Bakış” – Albert EINSTEIN – Alan yy. 2.Basım. Mart/87. Çevirenler: S. EYÜBOGLU – A. ERHAT, V. GÜNYOL, İ. ÖZTÜRK, Y. ANDAY. Sf. 6-11, “Dünyayı nasıl görüyorum?” başlıklı yazıdan. 

 DüNYAMIZA BAKIŞ

Ekonomik ve toplumsal sorunları enikonu bilmeyen bir kimsenin sosyalizm üstüne birtakım düşünceler ileri sürmesi uygun düşer mi? Birçok bakımdan düşer bence...

Sosyalizm törel ve toplumsal bir amaca yönelmiştir. Ama, bilim ne amaçlar yaratabilir, ne de bunları insanlara benimsetebilir; olsa olsa, son amaçlara götüren bir takım araçlar sağlayabilir ancak.

Bu nedenlerden ötürü, insanla ilgili sorunlarda, bilim ve bilimsel yöntemi küçümsemekten kaçınmalıyız. Toplum düzenine değinen sorunlar üstünde yalnız uzmanların söz sahibi olduğunu da kabul etmemeliyiz.

-Einstein-

Albert Einstein’in (1879-1955) aşağıdaki sözleri bilim camiasının kendi içinde de bu tür derin kaygıların olduğunu göstermektedir: “Öte yandan, teknoloji, ya da uygulamalı bilim, insanlığı son derece ciddi bazı sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. İnsanlığın yaşaması bu sorunların yararlı bir yoldan çözümlenmesine bağlıdır. Yapılacak şey, yeni birtakım toplumsal kurumlar ve gelenekler yaratmaktır. Öyle kurumlar ki, onlar olmadıkça, yeni âletler, ister istemez insanlığın başına belâların en büyüğünü açabilir” (Einstein, 1987, s.27).

“Söylediğim birtakım sözlerin hoşunuza gitmediğini anlıyorum. Ama ben hiçbir zaman insanlık için bir kurtuluş yolu olmadığını söylemedim. Yeryüzündeki koşulların düzelmesi salt bilimsel buluşlardan çok insan geleneklerinin ve ülkülerinin gerçekleşmesine bağlıdır. Ahlâklı bir yaşama düzeninin gelişmesi bakımından Konfüçyüs’ün Buddha’nın, İsa’nın ve Gandhi’nin yaptıkları, bilimin herhangi bir zamanda yapabileceğinden çok daha önemlidir bence.” (Einstein, 1987, s.27).


Başarısız Hipotez: Tanrı

 

Bilim Tanrı'nın Var Olmadığını Nasıl Gösteriyor?

Tarih boyunca Tanrı'nın varlığı üzerine tartışmalar büyük ölçüde felsefe ve teoloji sahalarında yapılmış, bu arada bilim saha kenarında oturup bu fikir ve sözcükler mücadelesini izlemekle yetinmişti. Fizikçi Victor J. Stenger, eğer Tanrı varsa, bir takım bilimsel kanıtların da bulunması gerektiğini söylüyor. Musevi, Hıristiyan ve İslâm dinlerinde sunulan Tanrı kavramını herhangi bir bilimsel hipotez olarak ele alan Stenger, evrenin bir yaratıcı elinden çıktığı ve insanların Tanrı'nın özel yaratıları olduğu görüşlerini tartarken fizik ve astronomideki yeni bulguları tartışıyor. Son dönemin modası Akıllı tasarım savlarını Tanrı'nın biyoloji üzerindeki etkisi olarak görüyor. Tüm bilimsel bulgularla kanıtları değerlendirdikten sonra evrenin Tanrı var olmasa nasıl olacağı beklenirse öyle olduğu sonucuna kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde varıyor.

GİRİŞ
Bilim açıklamaya, hatta yorumlamaya bile çalışmaz; bilimin esas işi model kurmaktır. Model, gözlemlenmiş bir olayı betimleyen, bir takım sözel yorumlar eklenmiş matematiksel bir inşadır. Bu tür bir matematiksel inşanın meşruluğu tamamen işlerliğine bağlıdır. — John von Neumann
 
MODELLER VE YÖNTEMLER
Bunca cehalet ve karanlık içinde insan anlayışına tek kalan kuşkucu veya en azından temkinli davranmak ve olabilir görünmeyen hiçbir hipoteze az veya çok teslim olmamaktır. — David Hume
 
TASARIM YANILSAMASI
Şu evrene bir bakın. Ne muazzam bir canlı vetertipli, duyarlı ve faal varlıklar kalabalığı! Ama bir de bu canlı varlıkları biraz yakından inceleyin... Birbirlerine karşı ne kadar düşmanca ve yıkıcılar! Kendi mutlulukları içinde yaşayıp gitmek nasıl da yetmiyor hiçbirine! — David Hume

MADDENİN ÖTESİNDE BİR DÜNYA ARAMAK
Çünkü yaşayanlar öleceğini biliyor, ama ölüler hiçbir şey bil- mezler, onlar için artık ödül yoktur çünkü anıları bile unutul- muştur. Sevgileri, nefretleri ve hasetleri çoktan yok olmuştur; ve güneşin altında yapılan hiçbir şeyde artık onlar için ebediy- en pay yoktur. — Vaiz 9:5-6 
 
KOZMİK DELİL
Maddenin yegane yasaları zihinlerimiz tarafından imal edi- lenlerdir ve zihnin yegâne yasaları onun için madde tarafından imal edilir. — James Clerk Maxwel
 
CANA YAKIN OLMAYAN EVREN
Hiçbir deneyimine sahip olmadığımız olayların geçmişte deneylediğimiz olaylara benzediğini ispatlayacak hiçbir tanıt- layıcı uslamlama yoktur. — David Hume
 
VAHİYİN FİYASKOLARI
Eğer İncil'deki tarih ve bilimle ilgili sözlerin doğrularla çeliştiği incil dışı kayıtlarca, arkeolojik kazılarda bulunan eski belgelerce veya modern bilimin tesis edilmiş olgularınca ispat- lanabilirse, bu dinsel meselelerdeki güvenilirliğine de ciddi bir kuşku düşürecektir. Bir başka deyişle, eğer İncil'deki kayıtların doğrulanabilen olgualanların da yanlışlanabilirliği ispatlanırsa, o zaman İncil sınanamayan alanlarda da güvenilmez olacaktır. — Archer L. Gleason
 
DEğERLERİMİZ TANRIDAN MI GELİYOR?
Ana-baba ve çocuk sevgisi de içinde olmak üzere sosyal içgüdüsü belirgin bir düzeye erişmiş her hayvan türü, zihinsel güçleri yönünden de insan kadar veya insana yakın bir gelişme gösterir göstermez kaçınılmaz olarak bir ahlak hissi veya vicdan da geliştirecektir. — Charles Darwin
 
KÖTÜLÜK ARGÜMANI
Dinle veya dinsiz, iyi insanlar iyilik, kötüler kötülük yapar. Ama iyi insanların kötülük yapması ancak dinin harcıdır. — Steven Weinberg
 
MÜMKÜN OLAN VE OLMAYAN TANRILAR
Mükemmel bir Tanrı, bütün bu ıstıraplar çekilen acıların sindirilmesine yarayacak ve durumu iyiden yana dengeleyecek iyi şeylerin ortaya çıkmasını sağlamıyorsa, ne demeye içinde bu kadar çok ıstırap olan bir evren yaratsın? — Nicholas Everitt
 
TANRISIZ EVRENDE YAŞAMAK
Güneşin altında Tanrı'nın sana verdiği boş ömrün bütün gün- lerini, bütün anlamsız günlerini sevdiğin karınla güzel güzel yaşayarak geçir. Çünkü hayattan ve güneşin altında harcadığın emekten payına düşecek olan budur. Çalışmak için eline ne geçerse, var gücünle çalış. Çünkü gitmekte olduğun ölüler di- yarında iş, tasarı, bilgi ve bilgelik yoktur. — Vaiz, 9:9-10
 

EK 

Bu kitabın karton kapaklı baskısının başarısı kısmen şanslı zamanlamasına, kamuoyunun aşırılıkçı dinin son yıllarda topluma verdiği zararı fark etmeye başladığı dönemde piyasaya çıkmasına bağlanabilir kuşkusuz. Okurlar teizme karşı sunulan –dünyaya içinde Tanrı için bir yer açma zorunluluğu taşımadan olduğu gibi bakma fırsatı sunan– bu alternatifi öğrenme fırsatını memnuniyetle karşıladılar. Richard Dawkins, Sam Haris ve Christopher Hitchens gibi başarılı yazarlar gittikçe büyüyen popüler ateist yayınlara büyük katkıda bulunmuşlardı. Bu hareketin bağlamı içinde Tanrı: Başarısız Hipotez çalışması Tanrı'nın varlığı sorusuna doğrudan ve bilimsel bir perspektiften bakmaktadır. 

Kitabın "Bilim Tanrı'nın Var Olmadığını Nasıl Gösteriyor?" şeklindeki altbaşlığı sert tepkilere yol açabilirdi. Ne mutlu ki çok yüksek sesli bir tepki oluşmadı. Kişisel olarak tek bir tehdit bile almadım. Bu kitabın yayınlanmasıyla bağlantılı bildiğim tek şiddet olayı 2007 Nisan'ında, Toronto Araştırma Merkezi yetkili müdürü Justin Trottier'nin Ryerson Üniversitesi'nde yapacağım konuşmanın afişlerini asarken üniversite yerleşkesinde uğradığı saldırıdır. Buna rağmen bu konudaki en ufak şiddeti dahi bazı dini inançların ne denli zehirleyici etkiye sahip olduğunun bir göstergesi saydığımı söylemeliyim. 

Kitabımı okuyan inançlı insanlar, bilim insanlarının dogmatik inatla Tanrı'ya karşı olmadıklarını ısrarla belirtmeme lütfen güvensinler. Bilim insanları, bizzat bilimin doğası gereği, veriler nereye götürüyorsa oraya giderler. Kitapta defalarca tekrarladığım gibi, önüme yeterli delil konduğu anda inanmaya hazırım. 

Çoğu teistle birlikte ve bilim insanlarının çoğunun aksine, bilimin doğaüstünü araştırabileceği kanısındayım. Eğer doğaüstü, fiziksel olayları etkileyebiliyorsa, bilim tarafından kesinlikle incelenebilir. Bir gözlem için makul bir doğal açıklama bulunamadığında doğaüstü bir neden göz önüne alınabilir. Zaten Tanrı hipotezinin başarısızlığa uğradığını söylememin nedeni de tam da doğal açıklamaların ötesine geçmemizi gerektirecek hiçbir fiziksel olayın bulunmamasıdır. 

Bu noktada sıklıkla şu yorumla karşılaşıyorum: "Delil yokluğu yokluğun delili değildir." Bazı koşullarda bu doğrudur ama bazılarında da açıkça yanlıştır. Delilin olması gerektiği halde olmaması durumunda delil yokluğu yokluk için güçlü bir delil olabilir. Mesela oturduğum yere yakın Rocky Dağı Ulusal Parkı'nda fillerin gezdiğine dair hiçbir delil yoktur. Bu durumdan fillerin aslında orada oldukları, ama henüz keşfedilmemiş bir yerde oldukları sonucuna mı varmalıyız? Filler orada olsalardı kesinlikle –ezilmiş otlar, dışkı veya ayak izleri gibi– birtakım işaretler bulmamız gerekirdi. Bu tür delillerin yokluğunda, parkta hiçbir fil olmadığını makul kuşkunun ötesinde ortaya koymuş oluruz. 

Altbaşlık özünde "Kitabı okumadım ama bu yanlış çünkü..." diyen bir sürü e-posta almama yol açtı. Kitabı okumuş görünen ve olumsuz görüş bildiren kimi eleştirmenler bile kitabın içeriğiyle ilgisi olmayan itirazlarda bulundular. Yazdıklarımda kendimi çoğu insanın taptığı Tanrı ile (Büyük T) sınırladığımı defalarca belirtmeme rağmen bu eleştirmenler inatla düşünülebilecek tüm tanrıların (küçük t ile) (veya en azından kendi tanrılarının) varlığını çürütmenin (veya ispatlamanın) mümkün olmadığını ısrarla söylemeye devam ettiler. 

Kitapta özenle açıklamama rağmen burada yine tekrar edeceğim: Sorunun bir kısmı deneysel bilimdeki ispatlamaların ve çürütmelerin matematik veya mantığın tümdengelimli süreçleriyle aynı olmamasından kaynaklanır. Matematik ve mantıktaki tümdengelimli ispatlar açıkça belirlenmiş varsayımlardan başlar ve sonuca varmak için hassas ve kesin bir süreci izler. Prosedürde hata yapılmadığı ve başlangıç varsayımları doğru olduğu sürece varılan sonuç yüzde yüz kesindir. 

Deneysel yargıların işin içinde olduğu bilimsel ispatlarda ise durum daha çok, suçluluk kararlarının soyut mantıksal akıl yürütme yoluyla değil, elde bulunan gerçek delillerin "makul kuşkunun ötesinde" doğru olması temelinde alındığı mahkeme kararlarına benzer. Dahası, bilimsel yargılar yeni delillere dayalı itirazlara daima açıktır –bu durum genellikle adli veya teolojik itirazlar için geçerli değildir. Kitabı olumlu karşılayan bir eleştirmense benim aslında böyle bir alt- başlık koymayı düşünmediğimi, onu yayıncının satışı artırmak için eklediğini öne sürdü. Burada açıkça söylüyorum: Altbaşlık bana aittir ve bu altbaşlıkla kastettiğim çoğu insanın taptığı Tanrı'nın bilimsel yoldan var olmadığının makul kuşkunun ötesinde gösterilebileceğidir. 

Belki karışıklık şu ifademden kaynaklanmıştır: Kendini bir avuç seçkin azınlık dışında herkesten saklayan Katoliklerin, evanjeliklerin, Müslümanların, Musevilerin Tan- rısının varolma olasılığı tümüyle göz ardı edilemez. Tek diyebileceğim elimizde var olduğuna dair en küçük bir delil kırıntısının bile bulunmadığıdır ve eğer varsa şahsen kendisiyle hiçbir işimin olmadığıdır. Böyle bir tanrı mümkündür ama berbat bir tanrıdır.

Burada inanmaya açık ve hazır insanlardan kendisini kasten saklayan bir Tanrı'nın ahlaki bir Tanrı olamayacağını anlatmaya çalışıyordum. Pek çok Hıristiyan tek kurtuluş yolunun İsa'yı kurtarıcıları olarak kabul etmek olduğuna inanmaktadır. Başka herkes ebedi ateşte yanmaya mahkûmdur. Müslümanların inancı da benzer yapıdadır. Bu inançta olanlar elbette müşfik, ahlaki bir Tanrı'ya inandıklarında ısrar edeceklerdir. Benim burada altını çizmeye çalıştığım nokta ise bu inançlarıyla başkasını dışlayan, gizlenmiş Tanrı inançlarının çeliştiğidir

Bu durumu açığa kavuşturmak için yukarıda alıntılanan bölümün ilk kısmı bu baskıda şu şekilde değiştirilmiştir: "Bu görüşte olan Katoliklerin ve evanjelist Hıristiyanların tamamen sevecen olan bir Tanrı'ya tapmadığı açıktır." Ayrıca bu kitabın 9. bölümünün son paragrafının ilk cümlesi şu şekle dönüştürülmüştür: "Kendini bir avuç seçkin azınlık dışında herkesten saklayan bir Tanrı'nın varolma olasılığı tümüyle göz ardı edilemez."

Ortak eleştirilerden bir diğeri de bir teolog olmadığım için bu konuda yazmamam gerektiği üzerineydi. Eğitimli bir teolog değilim, doğru ama bahsettiğim Tanrı ile ilgili teolojinin özünü kesinlikle iyi biliyorum. Dahası, teologların ve apolojistlerin geleneksel inançlarda bulunan pek çok tutarsızlığa ve açık hataya rasyonel açıklama üretebildiğinin de farkındayım. Bunlardan bir kısmına 2003 tarihli Bilim Tanrı'yı Buldu mu? adlı kitabımda değinmiştim. Var olmaları mantıksal olarak mümkün olan tanrılar olduğunu kabul ediyorum. Ama bunların hiçbiri çoğu kişinin taptığı Tanrı değildir

Her durumda, bu kitap bir teoloji kitabı değil, bir bilim kitabıdır. Ne Tanrı'nın doğası üzerine spekülasyon yapıyorum ne de belli varsayımlar üzerinden Tanrı'nın nasıl olması gerektiğine dair mantıksal çıkarımlar peşindeyim. Bunların yerine gözlemlenebilir sonuçlara, birçok kişinin tüm varoluşun ardında yatan temel gerçek olduğuna inandığı Tanrı gerçekten varsa, meydana gelecek olaylara bakıyorum. Bu Tanrı'nın herhangi bir karakteristik özelliğini bilmem gerekmiyor; ben "O"nun sadece bilime değil, onu arayan herkese görünmesi gereken tespit edilebilir delillerini arıyorum.

Bunun için de bilimin sözde süper-güçlerine bel bağlamıyorum. Bilim bir insan uğraşıdır; aslında her birimizin gündelik yaşamında kullandığı bir işlemin sistemli ve özenli bir halidir: etrafımızdaki âlemi gözlemlemek ve bu gözlemlerden sonuçlar çıkarmak.

Yazıştığım birkaç kişi şöyle bir görüşü savunuyorlar: Tanrı evreni yöneten doğal yasaları yarattığına göre, bunlar onun planları neyse onun gerçekleşmesi için tasarımlanmış olabilir. Bu durumda onun doğal yasaların dışında hareket etmesine gerek yoktur ve dolayısıyla onun eylemleri doğal süreçlerden ayrılamaz.

Bu sava Aydınlanma'nın deist tanrısını tartıştığım bölümde (9. Bölüm, "Peki Geriye Hangi Tanrılar Kalıyor?") değinmiştim, ama tartışmam çok açık değildi. O yüzden bu kısmı yeniden yazdım. Temel anlamda kuantum mekaniği evrenin tümüyle belirlenimci olmadığına ve meydana gelen şeylerin rastlantısal olduğuna işaret eder. Dolayısıyla Tanrı'nın ara sıra devreye girip gidişatı rayına oturtması gerekmektedir. Bu da prensip olarak tesbit edilebilir olan rastlantılardaki sapmalarda bize kendini göstermesi demektir.

Bu aynı zamanda dinle bilim arasında bağdaşmazlık görmediklerini ileri süren bilim insanlarının çoğuyla fikir ayrılığına düştüğüm nokta. Bu konu genellikle evrimle ilgili ortaya çıkıyor. Ben burada kendimi akıllı tasarım hareketinin kurucusu ve şu sözleri söylediği aktarılan avukat Philip Johnson'la nadiren hemfikir olduğum noktalardan birinde buluyorum: "Darwinizm gerçekse Hıristiyan metafiziği bir fantezidir." Elbette anlaşamadığımız mesele de açık: O Darwinizmin yanlış olduğunu düşünürken ben Hıristiyan metafiziğinin bir fantezi olduğunu düşünüyorum.

2007 Aralık'ında Hawaii Üniversitesi'nde düzenlenen bir Başarısız Hipotez: Tanrı paneline katılmıştım. Panel Hawaii İsa Gençliği ve Waterhouse Vakfı tarafından destekleniyordu. Paneli yakın dostum, Hawaii İsa Gençliği'nin başkanı Keli'i Akina yönetiyordu ve altı yüz kadar katılımcı gelmişti. Diğer panelistler Hawaii Üniversitesi'nden inançlı kimselerdi ve aralarında iki astronom, bir Hıristiyan mimar ve Reform Yahudisi bir hücre biyologu vardı.

Bir diğer panelistse çok eski dostlarımdan fizikçi ve astronom Bob Joseph'ti. Bob beni (öyle bir şey söylemediğim halde) bilimin hakikate giden tek yol olduğunu iddia etmekle suçladı; bilimle ilgili olmadığını söyleyerek karısıyla olan sevgi dolu ilişkisini bana karşı örnek olarak gösterdi. Eh, benim de karımla, çocuklarımızla ve torunlarımızla Tanrı'yla hiç ilgisi olmayan sevgi dolu bir ilişkim var. İnsanların sanatı, müziği, şiiri veya birbirlerini sevmesi maddenin ötesindeki bir âlemin göstergesi değildir. İnsan olmanın anlamının bir göstergesidir. Aslında bilimin bu tip konuları araştırması da yasak falan değildir. Bilim elbette her şey değildir; ama her şey hakkındadır.

Kimileri kitabımın "Tanrısız Evrende Yaşamak" başlıklı son bölümünün bilime bağlı kalmaya çalışan kitabın genel karakterine uymadığını öne sürdü. Diyelim öyle. Öyle olsa bile, ben bu bölümün Bob'un öne sürdüğüne benzer karşı savları ve daha genel bir soruyu, "Bu kitabı neden yazdınız?" sorusunu yanıtlamak için gerekli olduğuna inanmıştım ve hâlâ da inanıyorum.

Yine de sorunun beni şaşırttığını söylemeliyim. Bu kişiler kitapçıların raflarından taşan dini kitapların yazarlarına bu soruyu soruyor mu acaba? Soruyu soranlara bunu sorduğumda, bu sorunun altında böyle bir kitap yazarak insanların elinden dinin rahatlatıcılığını aldığım görüşünün yattığı hissine kapıldım.

Bu tür bir imaya yanıtım şudur: Gerçek bir dünyada yaşaması gereken bir yetişkin için hayali varlıklara inanarak huzur bulmanın ne kadar sağlıklı olduğunu anlayamıyorum. Dahası, şu uzun hayatım boyunca huzurdan çok ilahi ceza korkusuyla yaşayan pek çok dindar tanıdım. Dinin mahvettiği hayatlara dair de bir sürü örnek sıralayabilirim. Her halükârda dinin iyi veya kötü olmasının Tanrı'nın var olup olmadığı sorusuyla bir ilgisi yoktur. Ve bu kitabın konusu da budur. 

TIK

Bilim Tanrinin Olmadigini Nasil Gosteriyor - Victor J.stenger

08 Temmuz 2024

İranlı Sosyolog ve Siyaset Bilimci Ülgen Tölge’nin, Atatürk hakkındaki saptamaları: Atatürk kimdir?


İranlı Sosyolog ve Siyaset Bilimci
ÜLEN TÖLGE’nin  ATATÜRK hakkındaki saptamaları:

ATATÜRK kimdir?
1 – ATATÜRK üst insandı. Onu başka İnsanlarla karşılaştırmak doğru olmaz.  ATATÜRK’ün vatan sevgisine inanmıyorum. Üst insanlarda vatan sevgisinden daha yüce bir duygu olduğuna inanıyorum.
“Vatan kuruculuğu…”
Farklı düşünüyorum bu konuda. Çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu ki. Osmanlının yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı. Vatan sadece toprak yığınından oluşmuyor. Vatan;
Yüce değerlerin zarfıdır. 
Peki ATATÜRK zamanında hangi değerler vardı?
 Hiçbir değer…
Hiçlik vardı. İnsan hiçliği nasıl sevebilir. ATATÜRK sevilecek ve insanca değerlere zarf olacak bir vatan tesis etmek istedi. Yüksek ölçüde de bunu başardı. Çünkü üst insanlar değerlerin kurucuları olurlar. O değerlerle de vatan madde olmaktan, toprak yığını olmaktan çıkarak, manevi ölçütlerin yurduna dönüşür. ATATÜRK’ün kurduğu ve Anadolu’ya armağan ettiği değerlerin ondan önce var olduğuna dair hiçbir örnekle, emareyle karşılaşmadım. Nelerdi bu örnekler…?
2 – Cumhuriyet bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu…
3 – Laiklik, sadece bir değer değildir, değerlerin üreme üretilme temel taşı ve olanağıdır, bu da ATATÜRK öncesi yoktu…
4 – Türkçe bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu. Özellikle benim için önemli olan budur. Ben bir kaç dil bilirim ve Türkçe’nin de bir kaç lehçesini bilirim. ATATÜRK öncesi Türkçe yoktu. Felsefeye, fiziğe, ilme, bilime, bütün bilim dallarına girmiş bulunan modern Türkçenin kurucusu ATATÜRK’tür. Çağımızda eski Yunan felsefesinden modern Batı felsefesine denli bilgi kaynakları tercüme edilmişse, bunun nedeni ATATÜRK tarafından insanlık tarihine sunulan ve grameri belli olan Türkçedir…
5 – ATATÜRK öncesi kadın yoktu. Şeriat esiri ve seks makinası olan, evde oturması gereken, cihat için çocuk doğuran dişi nesne vardı. Kadına insan onuru kazandıran, yazıp okuması için önündeki şeriat engellerini kaldıran, seçip seçilme hakkı kazandıran ATATÜRK olmuştur…
6 – ATATÜRK öncesi tarih hafızası olan bir toplum yoktu. Çünkü tarih bilgisi ve bilinci olan bir toplum yoktu. 10 yıl boyunca TDK başkanlığı yapmış olan felsefeci Macit Gökberk “Değişen dünya, değişen dil” kitabında “Ortaokulu Osmanlı döneminde bitirdim. Anadolu’da Selçuklu devletinin de olduğunu Ortaokulu bitirdikten sonra yabancı kaynaklardan öğrendim” diye yazar. Yani Anadolu toplumunda tarih bilinci ve bilgisi yoktu. Bu hafıza, bilinç ve bilginin yaratıcısı ATATÜRK’tür…
7 – Türkler için (Sadece Türkiye Türkleri için değil) ATATÜRK’ten önce tarihin kendisi de yoktu. Üst insanlar kendilerinden itibaren başlayan tarihin yaratıcıları olmuyorlar. Daha önceki tarihin de kurtarıcıları, aydınlatıcıları oluyorlar. Bu açıdan ATATÜRK tarihin kurucusu, kurtarıcısı ve aydınlatıcısıdır…
8 – ATATÜRK öncesi Arap töreleri Türk toplumunun beyinini öylesine karanlığa gömmüştü ki, iğne deliği denli bir yer bile ışık sızması için yer  kalmamıştı. ATATÜRK büyük dinsel aydınlatıcı gibi Kuranı Türkçeye çevirttirerek 1000 yıllık katı ve delinmesi güç olan karanlıklara ışık sızdırtmaya çalıştı ve büyük ölçüde başarılı oldu. Günümüzdeki, Osmanlı karanlıklarına dönüşün macerası başkadır…
9 – ATATÜRK’ten önce edebiyat yoktu, çünkü alfabe yoktu. Arap alfabesi, sadece Türkçe’nin düşmanı değil, Arapça’nın ve Farsça’nın da düşmanı. Arap harflerinin beyinleri körleştirme sürecini durduran ATATÜRK olmuştur ve başkası değildir. ATATÜRK öncesinde 1000 yıl boyunca Ebureyhan Biruni gibi bilgeler bu alfabeden Orta Doğuyu kurtaracak kurtarıcı üst insan aramışlardı. O kurtarıcı ATATÜRK kişiliğiyle ortaya çıkmıştır…
10 – Atatürk öncesi musiki yoktu. Osmanlı sarayının saçma ve karmaşık dildeki aruz edebiyatı musiki için asla yatkın değildi ve beyinlere uyuşturucu etkisi bırakmaktaydı. Konservatuarların kurucusu ve eski karanlıklara gömülmüş toplumun estetik zevk algısını aydınlatan ATATÜRK olmuştur…
11 – ATATÜRK’ten önce Tanzimat’tan başlayarak Batılılaşma süreci vardı ve bu süreç ATATÜRK’ü yetiştirdi savını kabul edemiyorum. Çünkü böyle olsaydı, o zaman ATATÜRK gibi bir önder,  Batı’nın kendisinde yetişmeliydi? Ama yetişmedi. 18. YY itibarı ile Rusya’da büyük aydınlanma süreci başladı. Rusya aydınlanma ve intelenjiyası 19. yüzyılda bütün dünyayı etkisi altına aldı. Tanzimattan sonra Osmanlı’da Dostoyevski, Tolstoy, Turgenynev gibi dahiler mi yetişti?  Yok.
O zaman neden Rusya intelejensiyası ATATÜRK gibi bir önder değil, Lenin gibi bir terörist yetiştirdi? Evet, Lenin teröristti ve Çar saltanatını mensuplarının hepsini toptan teröre uğratarak katletti. ATATÜRK de Osmanlı hanedanını toptan katledemez miydi?
Ama etmedi.
Emevi islamının “Yer yüzünde islam egemen olana denli savaşın!” sözlerine benzer Lenin de “Yer yüzünde işçiler azat olana denli savaşın ve proletar diktatörlüğünü kurun!” dedi. Ama ATATÜRK ne Arap, ne de Lenin saçmalıklarına aldırış etti. Bu saldırgan zihniyetlere karşı
“Yurtta barış, dünyada barış” söylemini ortaya koydu. Tarihte böylesine bir devlet adamıyla  karşılaşmadım…
12 – Özetle:
ATATÜRK öncesi yokluk vardı…
ATATÜRK’ün  DEHA’sı SAYESİNDE ORTAYA ÇIKARTILAN  KAZANIMLARLA KURULMUŞ OLAN “TÜRKİYE  CUMHURİYETİ”  DÜNYADA TEK  BENZERİ DAHİ  OLMAYAN MÜSTESNA BİR ESERDİR!.

 

 İranlı gazetecinin verdiği haberi de ben ekliyorum

“Merhaba,

Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardan ve mollaların, demokrasi getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçilerden biriyim.

Evet, bize Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti… Demokrasi gelecek, kimse fikri ve siyasal görüşü yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

14 Ocak 1979 tarihinde Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk. Fakat mitingde dikkatimi çekti; kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyorsa mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık, “hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler” dedik. Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; “üç beş meczup” dedik…

Bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde durmadık. “Ufak tefek şeyler” dedik… Toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesin istiyorduk.

Biz bunları söylerken, “kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları” gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı. “Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur” denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! “Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir” diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi. Kadının giyim sorunu, ana çelişkiye ve emperyalizme karşı verilen mücadeleye zarar veriyordu. Peçesiz sokağa çıkan kadınlar, gözümüzün önünde dövülüyordu. Yüzlerine kezzap atılıyordu.

Biz ise hala büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak, Eylem Birliği” gibi terimlerin peşinden koşuyorduk.

“GEÇİŞ SANCILARI” DEDİK…

Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitapevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu. Şiraz’da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içenler, kırbaç cezasına çaptırılıyordu. Toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama devamı geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok kadının üye olduğu dernekler vardı. Onlar da kendi çevrelerinde “hamilelik tatilinin uzatılması, eşit işe eşit ücret” gibi talepleri tartışıyorlardı. Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dâhil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti. Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi bildiği şey siyaset stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman gündemi değiştiriyorlardı. Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?” Halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede; “İslam Cumhuriyeti istiyor musunuz” diye soruyorlardı; sonuç belliydi gerçi…

“İSLAM’A EVET Mİ, HAYIR MI DİYORSUNUZ?”

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?”

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta; “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişiydi… Oysa 20 milyon içinde biz (yetmez ama evetçilerin de) oyu vardı. Ama artık sesimizin çıkmasına izin yoktu…

Güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal “Ayendegan” Gazetesi’ni kapattılar. Sonra “Keyhan” Gazetesi’ne sıra geldi; baskıyla muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar. Olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık ama iş işten geçmişti; insanlar yılmış, korkmuştu. Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Tam tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı. Örtünmek moda oldu! Tüm bunlara “gelip geçici bir fırtına” diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Solcu, demokrat ve milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu, dört bin kişi idam edildi, milyonlarca insan yurtdışına kaçtı.

Ben de kaçtım!

Umarım bizim hatalarımızdan ders çıkaranlar olur…”

Not; bu metin, Bahman Nirumand’ın “İran” kitabından derlendi.

23 Haziran 2024

"Dini inançlar insanlık tarihi boyuncu güçlü bir negatif güç oldu. Çok acı çektirip sorun çıkardılar ve ilerlemek, gelişmek, özgürleşmek isteyen insanların yoluna çıktılar." A. C. Grayling

 
"Din: Umut ve korkunun çocuğu; cahil olana bilinemeyenin doğasının açıklaması."Ambrose Bierce

"Dünyada iki çeşit insan var: Aklı olan ve dini olmayanlar, dini olan ve aklı olmayanlar."Abu'l-AlaAl-Ma'arri (Suriyeli bir Şair)

"Bilim dünyası dışındakilerin, bilim hakkında en fazla canlarını sıkan şey, büyük ihtimalle doğa ötesi iddiaların bilim adamları tarafından dogmatik bir şekilde reddidir. Fakat bilimin reddettiği, o iddialar değil, o iddiaları desteklemek üzere ileri sürülmüş kanıtlardır. Bilimsel kanıt, tanımı gereği, herkesin hemfikir olacağı kadar güçlü olmalıdır. Bilim adamları, sihirbazlar gibi, gösterinin en önemli yerinde ellerini örtemezler. Bunu yaparlarsa seyirciler yuhalar ve domates atar... Bilim, bilim adamının bir fikre nasıl ulaştığını umursamaz. Fakat fikrini desteklemek için kullandığı delili umursar. Delil, iddiaya inanmayanları dahi ikna edecek güçte olmalıdır. Sadece inananları değil."Alan Cromer
 
“Aptalca sorular sorun. Eğer sormazsanız, aptal kalmaya devam edersiniz.”Alvan R. Feinstein

"Aptal bir şeyi 50 milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir."Anatole France
 
"Yaratıcımızın ajanı olarak hareket ettiğime inanıyorum. Yahudilerle savaşarak, Tanrının işini yapıyorum."Adolf Hitler
 
"Bilim adamlarının kesinliği yok ama delilleri var. Yaratılışçıların delilleri yok ama kesinliği var." Montagu
 
''Din kavramı insanlara korku yaymak için ortaya atılmıştır, devlet ise insanların bu korkularından faydalanarak yavaş yavaş onları uyuşturur ve üzerlerine çöker. İnsanlar ise ne olduğunu bile anlamadan hayattan göçüp gider.'' Bir sosyologtan
 
"İnanmak, düşünmekten kolay. Bu yüzden, düşünenden çok inanan var." Bruce Calvert
 
"Geleneksel Değerler: Milletimizi çimento gibi birbirine bağlayan değerler: bilinmeye karşı duyulan korku; ortodoks olmayana karşı duyulan nefret; anti-entellektüellik; ırkçılık; cinsiyetçilik; eşcinsel düşmanlığı; cinsel bastırma; insan vucudundan iğrenme ve korkma; "ahlaklı" olanların iğrenç cinsellik takıntısı; acının sadistçe eziyetinden zevk alma; bir cehalet-iyidir, akıl-değil-iman felsefesi; imanı gerçeklere tercih etme, çoğunluğun zorbalığına körü körüne inanma; sansür; enayilik; hükümeti düşünmeden destekleme, özellikle de savaş zamanlarında; katliama sevinmek; güçlü liderleri koyun gibi özlemek; yılışıklık; çevreye ve başkalarına ne zarar gelirse gelsin 1 kuruş para kazanma isteği; üstlere karşı dalkavukluk; astlara karşı kabadayılık; dar Hristiyan "ahlakından" bir santim sapan herkese karşı anlayışsız yaklaşım; “ahlaksız” olana acı çektirme isteği; ve şiddeti, baskıyı, işkenceyi, hapisi ve idamı kullanarak onları “ahlaklı” yapma isteği. Eğer bu geleneksel değerlerimiz olmasaydı, Amerika bugün olduğu yerde olamazdı." Chaz Bufe
 
"Kuzey Afrika'daki zenci bir kadının resmiydi. Korkunç bir kuraklık yaşıyorlardı. Ve ölü bebeğini kucağında tutup olabilecek en üzgün ifadeyle gökyüzüne bakıyordu. Resme baktım ve düşündüm: "Bu kadının tek ihtiyacı olan şey yağmurken merhametli ya da sevgi dolu bir tanrıya inanabilmek mümkün mü?" Charles Templeton

"Kanıt gösterilmeden yapılmış bir iddiayı çürütmek için kanıta ihtiyaç yoktur."Christopher Hitchens
 
"Eğer ateizm dinse, sağlık hastalıktır." Clark Adams

"Irkımızın en uygar kesiminde din inancının kaybolması, çocukluktan olgunluğa doğru atılan bir adım." Charles Eliot Norton

"Dindar insanlar, tanrılarının sevgisi veya dinlerinin emirlerinin güzelliği hakkında ne söylerse söylesin, eğer davranışları başkalarına karşı yıkıcıysa ve şiddet doluysa, eğer başkalarına acı çektiriyorsa, biliniz ki o din yozlaşmıştır ve reform ciddi bir şekilde gereklidir." Charles Kimball
 
"Hristiyanlık ne aptal bir din." Gore Vidal
 
"Amerika Birleşik Devletleri hiçbir şekilde Hristiyanlık dini üzerine kurulmamıştır."      George Washington
“Eğer insanları, düşündüklerine inandırırsanız, sizi severler. Gerçekten düşündürürseniz ise, sizden nefret ederler.” Don Marquis
 
"Misyonerlerin Afrika'ya gelmeleriyle ilgili, iyi bilinen bir hikaye vardır. Onların İncil'i vardı ve bizim, yerlilerin, toprağı vardı. Bize "Hadi dua edelim" dediler ve boynumuzu eğip gözlerimizi kapadık. Gözlerimizi açtığımızda, artık İncil bizim, toprak onların olmuştu." 
Desmond Tutu

"Olmayan bir şeyle, görünmez bir şey arasında çok az fark vardır." Delos B. McKown
 
“Bilinmeyen bir şeyi, bilinenlerle açıklamak mantıksal yordamdır. Bilinen bir şeyi, bilinmeyenlerle açıklamak ise teolojik tuhaflıktır.” David Brooks

"Ben polyateistim. İnanmadığım bir sürü tanrı var." Dan Fouts
 
"Aptallar! Siz tanrıyı bilinçli bir varlık sanıyorsunuz. Tanrı bir gücü ifade etmek için kullanılır. Bu güç hiçbir şeyi yaratmadı, sadece işlerin yolunda gitmesine yardımcı oluyor. Dualara cevap vermiyor, ama size bir problemi çözmeniz için yol gösterebilir. Sizi etkileme gücü var, ama sizin adınıza karar veremez." Diogenes

"Bir gün köprüde yürüyordum ve köprünün kenarında kendisini aşağı atmak üzere olan bir adam gördüm. Yanına gidip bağırdım: "Dur! Yapma! 
"Neden yapmayayım?" dedi 
"Çünkü yaşanacak çok şey var". 
"Mesela ne?" dedi. 
"Peki, sen ateist misin yoksa inançlı mısın?" 
"İnançlıyım" dedi. 
"Ben de" dedim. 
"Hristiyan mısın, Müslüman mısın, Musevi misin, Budist misin, Hindu musun?" "Hristiyanım" dedi. 
"Ben de" dedim. 
"Katolik misin Protestan mısın?" 
"Protestanım dedi. 
"Ben de" dedim. 
"Anglikan mısın, Baptist misin?" 
"Baptistim" dedi. 
"Woow ben de" dedim. 
"Tanrının Baptist Kilisesine mi yoksa Efendimizin Baptist Kilisesine mi üyesin?" 
"Tanrının Baptist Kilisesine üyeyim" dedi. 
"Ben de" dedim. 
"Orijinal Tanrının Baptist Kilisesine mi yoksa Reformcu Tanrının Baptist Kilisesine mi üyesin?". 
"Reformcu Tanrının Baptist Kilisesine üyeyim" dedi. 
"Ben de" dedim. 
"Reformcu Baptist Kilisesi, 1879 Reformuna mı yoksa Reformcu Baptist Kilisesi, 1915 Reformuna mı üyesin?" 
"Reformcu Baptist Kilisesi, 1915 Reformuna üyeyim" dedi.
"O zaman geber, seni dinsiz kafir" dedim ve onu aşağı ittim!"... Emo Philips 
 
Beynim, ruhuma bir ağaç yada bir ev duyumsadığını telkin ettiğinde, yerini, boyutlarını ve başka özelliklerini bildiğim bir ağacın yada bir evin gerçekten benim dışımda var olduğunu hiç duraksamadan söylerim. Aynı şekilde hiçbir insan yada hayvan bu gerçekliği sorgulamaz. Örneğin bu kuşku bir köylünün aklına düşer ve karşısında duran kahyasının var olmadığını söylerse, çok geçerli nedenlerle adama 'deli' derler; oysa bir felsefeci böyle duygular geliştirdiğinde, sıradan insanlarınkini kat kat geride bırakan bilgisine ve engin kavrayışına hayran olmamızı bekler... (Euler'in Bir Alman Prensesine Mektupları, Mektup 97, 1761)
 
"Zihin, kaldırabileceğinden daha fazla bilgiyle karşı karşıya kalırsa, anlamlı (ve genellikle onaylayıcı) fikirler arar. Sonuç olarak, beklentilerimizle uyuşmayan delilleri minimize ederek, baskın dünya görüşünün kendi kendini onaylamasını sağlamaya çalışırız."
Frank J. Sulloway
 
"Batı dünyasında ve bu ülkedeki en korkutucu şey, bilimsel olarak yanlış şeylere inanan insanların sayısı. Eğer biri gelip bana dünyanın 10.000 yaşından genç olduğunu söylerse, bence bir psikiyatriste gözükmeli." Francis Crick

“Sonsuz bir varlık kendisini sınırlayacak mekanda ve zamanda bulunamaz. Öyleyse hiç bir yerde değildir, hiç bir yerde olmayan şey de yok demektir.,” Gorgias 

"Her şeye gücü yeten Tanrı'nın neden Şeytan'ı yaratmasına ve daha sonra da onunla mücadele edilmesine gerek var ki? Bana göre dinler çelişkilerle dolu ve benim mantığıma aykırı." Gene Roddenberry 
 
"Eğer dinler olmasaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu." George Muhammed Stein.
 "İnsanlık düşmanı üç din ortaya çıktı: Musevilik, Hristiyanlık ve İslam. Bunlar gök-tanrı dinleri. Tamamen ataerkiller (Tanrı her şeye gücü yeten baba) ve bu yüzden gök-tanrı ve onun dünyalı delegelerinin etkisinde kalan ülkelerde 2000 yıldır kadın düşmanlığı var. Gök-tanrı kıskanç tabi ki. Yeryüzündeki herkesden tam itaat bekliyor çünkü o tek bir kabile için değil bütün insanlar için orada. Ona karşı gelenler onun dinine inandırılmalı veya öldürülmeliler. Sonuçta, totalitaryanizm gök-tanrının amaçlarına hizmet edebilecek tek politik sistem. Herhangi bir liberal hareket onun ve dünyalı delegelerinin otoritesini tehlike altına sokuyor. Tek tanrı, tek kral, tek papa, fabrikada tek usta, evde tek baba-lider."
Gore Vidal 
 
"Kişi incelerse dinin her savunuluşunda mantığa bir saldırı bulur.dini kucaklamak, aklı terk etmektir." George Smith

"Hatalı insanları yaratıp, sonra onları kendi hataları yüzünden suçlayan her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Tanrı hikayesinin mantığını sorgulamamız gerekir." Gene Roddenberry

"İnanıyorum ki din, genel olarak konuşuyorum, insanoğluna bir lanet oldu. Ahlaki taraftaki makul ve abartılan hizmetleri, temiz ve dürüst düşünceye verdiği zararın çok gerisinde kaldı." Henry Mencken

 "İman dolu bir insan, basitçe net ve gerçekçi düşünme yeteneğine kaybetmiş (veya hiç sahip olmamış) kişidir. Sadece aptal değildir; aslında hastadır. Daha da kötüsü tedavi edilemez." Henry Mencken

"Gözler sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür." Henry Bergson

"İnsan, inanma istekliliğiyle orantılı olarak değil, şüphe etme hazırlılığıyla orantılı olarak uygarlaştı." Henry Mencken

“Din benim saygı duyduğum herşeye esastan karşı çıkıyor - cesaret, açık görüşlülük, dürüstlük, adalet, ve hepsinden fazla, gerçeklere olan bağlılığım.” H.L. Mencken

"Ahlaki kesinlik her zaman kültürel geriliğin işaretidir. Kişi ne kadar az uygarsa, tam olarak neyin doğru, neyin yanlış olduğundan o kadar emindir. İnsanlığın tüm ilerlemesi, ahlaki alanda bile, şu an ki ahlaki değerleri körce savunup, başkalarına zorla uygulatmaya çalışanların değil, bu ahlaki değerlerden şüphe edenlerin eseridir. Gerçekten uygar bir insan, sadece bu alanda değil, her alanda her zaman şüpheci ve hoşgörülüdür. Onun kültürü “tam emin değilim” cümlesine dayanır." Henry Mencken

 "Tüm dinler beni hasta ediyor. Din insanları ayırdı. Geniş bir şapka giyip elinde duman tüten bir keseyle ortalıkta dolaşan papayla yüzünü beyaza boyayıp bir kayaya dua eden bir Afrikalı arasında bir fark olduğunu sanmıyorum." Howard Stern

"Din adamları ne yapar? Ortalıktaki beyinsizleri hayali bir cehennemden kurtarabileceğine inandırarak hayatını kazanır. Bu romatizma için yılan-yağı satan bir satıcının yaptığı işten neredeyse farksız bir iş." Henry Mencken

"Din o kadar absürd ki embesilliğe yakın." Henry Mencken

"Din kemoterapi gibidir, bir sorunu çözebilir, ama arkasından bir milyon tane daha yaratabilir." John Bledsoe

"Evrenin sırlarının kabul edilebilir bir açıklamasının olmaması, bir tane yaratmamızı gerektirmez." J. Benbasset

“Bir ateistin tanrının olmadığına ilişkin bir kanıt aramasına gerek yoktur. Yalnızca tanrının olup olmadığı sorusunun kurtadamın olup olmadığı sorusu ile hemen hemen aynı seviyede olduğuna inanmaktır.” John Mc Carthy

"Ahlak, size ne söylenirse söylensin doğru olanı; din, doğru ne olursa olsun, size söyleneni yapmaktır. İnsanın laneti, ve neredeyse yaşadığı tüm trajedilerin sebebi, onun muazzam, inanılmaza inanabilme kapasitesidir."John Stuart Mill

"Bana öyle görünüyor ki herkesin bilinen tüm dinlerden ayrılma görevlerini yerine getirmenin zamanı geldi."John Stuart Mill

"Eğer dünya en parlak dahilerinin, bunlar içinde halkın bilgelik ve erdemlik kanısında bile en seçkin olanların din konusunda tamamen şüpheci olduğunu bilseydi şaşkınlıktan dona kalırdı." John Stuart Mill

"İyi sıfatını, yarattıklarına uyguladığım zaman benim aradığım niteliklere sahip olmayan hiçbir varlığa "iyi" demem. Ve eğer böyle bir varlık ona bunu demediğim için beni cehenneme yollayacaksa; giderim." John Stuart Mill

"İnsanın laneti, ve neredeyse yaşadığı tüm trajedilerin sebebi, onun muazzam, inanılmaza inanabilme kapasitesidir." John Stuart Mill

"Dünyanın evrenin merkezi ve hareketsiz olmadığı ama günlük olarak döndüğü düşüncesi saçma ve hem felsefi hem teolojik olarak yanlış ve en azından bir inanç hatası."
Katolik Kilisesinin Galileo Galilei'e karşı verdiği karar

"Dünyanın güneş etrafında döndüğünü söylemek İsa'nın bakireden doğmadığını iddia etmek kadar yanlıştır." Kardinal Bellermine, 1615, Galileo'nun yargılanması sırasında

"Bazı insanlar vardır, eğer bir şeyi zaten bilmiyorlarsa, onlara anlatamazsınız."Louis Armstrong

"Ateizmin bir dulun gözyaşlarını durdurduğunu hiç görmedim. Ateizmin yalnız bir anneyi rahatlattığını hiç görmedim. Ateizmin üzgün bir babanın ruhunu rahatlattığını asla görmedim. Ve ateizmin asla umutsuza umut, günahkara af, ve isteyenlere merhamet ve güzellik verdiğini asla görmedim. Ateizm şüphesiz ruhumuzun özlemle istediği bir şeyi inkar ediyor! Bir cevabı." Logan Mc Adams

"Din zehirdir." Mao Zedong

"Yaratılışçılık yanlıştır. Tümüyle, açıkça ve kesinlikle yanlıştır. Daha da gidebilirim. Yanlışlığın dereceleri vardır. Yaratılışçılar ölçeğin en dibindedir. Kendi pozisyonlarının doğruluğunu iddia edebilmek için, bilinen tüm entrikaları kullanırlar. Hatta pek çok kez, açıkça, dürüstlükten uzaklaşırlar. Bilimsel yaratılışçılık sadece yanlış değildir, aptalca bir şekilde imkansızdır. İnsan düşüncesinin grotesk bir parodisi ve insan zekasının açık bir yanlış kullanımıdır. Kısacası, inançlı biri için, yaratılışçılık teorisi Tanrı'ya hakarettir."
Michael Ruse

 "Afganistan'ı yönetenler Usama Bin Laden'i korurken, Italya, biz Batılı günahkarları aynı şekilde kınayan ve yıkıcı demeçleriyle şiddeti provake eden bir başka çok güçlü dinci fanatiği koruyor. Evet, tam burada, Avrupa'nın ortasında! İşte Papa 2. John Paul, sıradışı kökten dinci bir Hristiyan ve dünya genelindeki gangsterleri eşcinsellere karşı nefret cinayeti işlemeye teşvik eden adam!" Michelangelo Signorile

"Hiç bir zaman gerçek bir Tanrı'dan nefret etmedim, ama Tanrı'nın insanlarından nefret ettim." Marilyn Manson

"İnanıyorum ki dünya eşcinsellere karşı yapılan bu cadı avını bir gün yargılayacak. Sözde ahlaklı insanlar tarafından masum gruplara karşı yapılan inanılmaz bir adaletsizlik olarak İspanyol Enginizisyonunu ve Nazi toplama kamplarını yargıladığı şiddetle yargılayacak. Hem Kilise, hem de Naziler iyi bir iş yaptıklarına inanıyorlardı." N. Mc Lean

"Eğer Tanrı konuştuysa, niye herkes ikna olmadı?" Percy Bysshe Shelley

 "Tarih, tek gerçek ahlaki değerleri bulduğuna kendisini ikna eden ve ona katılmayanları yok etmeye veya değiştirmeye kalkışan kararlı insanların yarattığı sefaletle dolu." Peter Lloyd

"Zayıf zihinleri köleleştiren aşağılık önyargıların yol açtığı bütün korkuları üzerinden at. Mantığı bulunduğu yuvasına sıkıca oturtarak düzelt ve her olay ve düşünce için onun mahkemesine başvur. Tanrının varlığını bile cesurca sorgula; çünkü eğer bir tanrı varsa, akla saygıyı gözü kapalı korkudan daha çoktakdir edecektir." Peter Carr

"Tanrı dünyamızdan kötülükleri ya atmak istiyor da atamıyor, ya atabilir ama atmak istemiyor, ya ne atabiliyor ve atmak istiyor." Papaz Lactantius

"İsa'nın masalları bizim için çok karlı oldu."Papa 5. Leo

“Din alışkanlığı düşünmekten kaçmanın kolay yoludur.” Peter Ustinov

“Böyle bir tanrı varken, şeytana ne gerek var?” Robert M. Price

"Şüphe ve belirsizlik içinde, bilgiden yoksun olarak yaşayabilirim. Bence bu şekilde yaşamak, yanlış olabilecek cevaplarla yaşamaktan daha ilginçtir." Richard Feynman

"Günah sadece diğer insanların canını gereksiz yere yakmakta yatar. Diğer bütün günahlar uydurulmuş saçmalıklardır." Robert A. Heinlein

"Aşırı şüphe, aşırı kolay inanmadan daha iyidir. "Robert G. Ingersoll

"Bana öyle geliyor ki, uçan daire gözlemlerinin, dünyasal zekanın irrasyonel karakteristiklerinden kaynaklanıyor olması, dünya dışı zekanın rasyonel karakterlerinden kaynaklanıyor olmasından çok daha olasıdır." Richard Feynman

"Beni kontrol edecek olan o kimdir? Neden Ben sınırsız özgürlükle davranıp, konuşup, yazıp, düşünemiyorum? Evren için ben neyim, ya da, evren, o benim için ne? Yanlışın ve doğrunun, düşüncenin ve adetlerin zincirlerini kim yarattı? Ve ben onları taşımak zorunda mıyım ?" Robert D. Richardson

"Din hiçbir işe yaramaz; gece yarısı karanlık bir mahzende orada olmayan siyah kediyi aramaktır." Robert Heinlein

"Günah sadece başka insanlara gereksiz yere zarar vermektir. Diğer tüm günahlar icat edilmiş saçmalıklardır. Kendi kendine zarar vermekse günah değil, aptallıktır."Robert Heinlein

"Eğer kötülükler yok edilecekse, biz yok etmeliyiz. Eğer köleler serbest bırakılacaksa, bize serbest bırakmalıyız. Eğer yeni gerçekler keşfedilecekse, biz keşfetmeliyiz. Eğer elbisesizler giydirilecekse; açlar doyurulacaksa, adalet yerini bulacaksa; işçilik ödüllendirilecekse; batıl akıldan kovulacaksa; korunmasızlar korunacaksa ve sonunda doğruluk zafer kazanacaksa bunların hepsi insanların eseri olmalı. Geleceğin büyük zaferleri insanlık tarafından kazanılmalı ve sadece insanlık tarafından kazanılmalı." Robert Ingersoll

"Çağlar boyunca, güçlü zayıfı ezdi; kurnaz ve kalpsiz, aptal ve masum olanları tuzağa düşürdü ve köleleştirdi, ve insanlık tarihinde, hiçbir yerde, hiçbir Tanrı ezilenlerin yardımına koşmadı." Robert Ingersoll

"Din, insanın alt üst olmuş kendi hayal gücüyle yarattığı var olmayan yaratıkların korkusuyla, insanın yargılama yeteneğini yok ederek, bütün akli yeteneklerini kaybettirdi ve insanı en sefil, acınası köle haline getirdi." Robert Owen

"Tarihte hiçbir din, hiçbir dönemde rasyonel bir temele sahip olmadı. Din, yardım olmadan billinmeyenle başa çıkamayacak kadar zayıf insanların koltuk değneğidir."Robert Heinlein  

“Beni kontrol edecek olan o kimdir? Neden Ben sınırsız özgürlükle davranıp, konuşup, yazıp, düşünemiyorum? Evren için ben neyim, ya da, evren, o benim için ne? Yanlışın ve doğrunun, düşüncenin ve adetlerin zincirlerini kim yarattı? Ve ben onları taşımak zorunda mıyım ?” Robert D. Richardson

"Bir zamanlar dünyayı din yönetiyordu. Şimdi o zamanlara "Karanlık Çağlar" deniyor."
Ruth Hurmence Green

"Kötü bir argümanı cevaplamanın en iyi yolu, devam ettirmektir." Sydney Smith

"Bence temelde ikimiz de dinsiziz. Sadece ben, senden bir tane fazla dini daha reddediyorum. Sen diğer tüm olası dinleri neden reddettiğini anladığın zaman, benim de neden senin dinini reddettiğimi anlarsın." Stephen F. Roberts

"Kutsal fikri basitçe herhangi bir kültürdeki en muhafazakar fikirlerden biridir, çünkü diğer fikirleri, şüpheyi, ilerlemeyi, değişimi, suç haline getirir." Salman Rüşdü

"Din insanın ciddiyetine ve saygınlığına bir hakarettir. Onunla veya onsuz, iyi insanlar iyi işler, kötü insanlar kötü işler yapabilirler. Ama iyi insanlara kötü işler yaptırmak dinin işidir." Steven Weinberg

"Hristiyanlığın bütün anlatmak istediği, herkesin, Charles Manson'dan Teresa Anneye kadar, cehenneme gideceğidir." Sean Ningen

 "Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif özsevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır: Birincisi, dünyanın merkezi olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde sadece bir nokta olduğunu anladığında... İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde... Tahmin etmek zor değil, insanlığı zaaflarından faydalanarak aldatan, sanal gerçekleriyle pohpohlatan olguyu..." Sigmund Freud

"Komşumun, 20 tanrı var demesi veya hiç tanrı yok demesi bana hiçbir zarar vermez. Ne cebimden para çalar, ne de bacağımı kırar." Thomas Jefferson

"İncil denilen kitaba gelince, ona Tanrının sözü demek, tanrıya küfür etmek. Yalanların, çelişkilerin kitabı; kötü zamanların ve kötü insanların hikayesi. Bütün kitapta sadece birkaç tane iyi karakter var." Thomas Paine

"Din bir saçmalık." Thomas Edison

"Tedavi edilemez derecede dindar, birçok insanın ruhi durumu." Thomas Edison

"Hristiyanlık, insana doğan en saptırılmış sistemdir." Thomas Jefferson

"Dünyada bilinen tüm tanrısal inançları inceledim ve hepsi masallara ve mitolojilere dayanıyor."Thomas Jefferson

"Puritanlar ayı dövüşlerinden nefret ediyordu. Ayıya acı çektirdiği için değil, ama izleyenlere zevk verdiği için." Thomas Babington Macaulay

"Töre, dahilerin başbelası, aptalların idolüdür." Thomas Fuller

 "Burada tanrı filan göremiyorum."
Yuri Gagarin (Uzaya ilk çıkan insan; yörüngedeyken üsse söylemişti)

"Kuzey İrlandalılara ateist olduğum söylendiği zaman dinleyicilerden yaşlı bir kadın ayağa kalkıp sordu: "Tamam, ama inanmadığınız Katoliklerin Tanrısı mı yoksa Protestanların Tanrısı mı?" Quentin Crisp

“Pek çok kişi, kafalarındaki önyargıları başka bir şekilde düzenlerken düşündüklerini zannetmektedir.”William James

House MD dizisi karakteri Dr House
Dini inaçları yüzünden organ nakline izin vermeyen bir aileye karşı
Dr House: "Din bir insanı daha öldürdürdü."
 

agnostik.net