22 Ocak 2022

Kırlangıcın ÖYKÜSÜ

 

Günlerden bir gün küçük kırlangıç bir adama aşık olmuş.
Ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş:
“Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al ve birlikte yaşayalım.”
Adam:
“Olmaz alamam...Sen bir kuşsun, hiç kuş insana aşık olur mu?”demiş...
Kırlangıç tekrar:
“Lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da
sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz” diye yinelemiş isteğini...
Adam tekrar:
“Olmaz alamam...Lütfen uç git” diye cevap vermiş.
Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup son defa şöyle rica etmiş:
“Lütfen beni içeri al... Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun. Ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece, beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Ne olur beni
içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omuzuna konar seni neşelendirir, sana arkadaşlık ederim.
Hem sen de benim gibi yalnızsın.”
Adam ona:
“Uç git artık! Ben yalnız kalabilirim, yaşayabilirim” demiş ve kuşu kovalamış...
Kırlangıç ta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş...
Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine:
“Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel
birlikte yaşardık” diye düşünmüş, çok pişman olmuş, pişman olmuş ama iş işten geçmiş...
Kendi kendine: “Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir, ben de onu içeri alırım, birlikte mutlu bir hayat süreriz”, diye iç geçirmiş.
Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemiş...
Havaların ısınmasıyla birlikte, kırlangıçlar sıcak ülkelerden geri dönmeye başlamışlar.
Ama onun kırlangıcı geri dönmemiş...Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş adam, ama boşuna....
Kırlangıç yokmuş... Gelen kırlangıçlara sormuş, fakat onun kırlangıcını gören yokmuş.
Sonunda bir bilge kişiye gitmiş halini danışmak ve ondan bilgi almak için...
Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle söylemiş:
“Kırlangıçların ömrü dokuz aydır”...

 

Spinoza

Spinoza’da hepimiz, Tanrı yada Doğa adı verilen bütünün birbirleri ile etkileşim içinde bulunan parçaları olduğumuzdan, kişisel çıkar bizi kendi içimize kapanıp kalmayı engeller, bizi başkalarının da çıkarlarını aramaya götürür. Nitekim Spinoza, bu konuda şunları söyler:”...İnsana insandan yararlı bir şey yoktur...Çünkü hepsinin her şeyde bütün Ruhları ve Bedenleriyle sanki tek bir Ruh ve tek bir Beden olacakmış gibi uyuşmalarından ve hepsinin birden varlıklarını korumaya çalışmalarından, hepsinde ortak olan yararı hepsinin birden aramasından daha iyi bir şey yoktur. Sonuç olarak, akılla yönetilen, yani aklın güdümü altında kendilerine yararlı olanı arayan insanlarda, başkaları için de istemedikleri hiçbir şeye karşı kendileri için arzu olamaz...”
 
 

Cemal Süreya " Aklım mı? O, yüzsüz bir misafir. Hep sende kalıyor."

 

 

Uyumsuza Notlar Bir Tomris Uyar Kitabı - Jehan Barbur

 

İLK DÖKÜM
İstemeye hakkım var mı bilmem ama seni yürekten ilgilendiren şeyleri, başkalarına anlatmaktan kaçınacağın şeyleri duymak isterdim...Tomris Uyar 
 
14 Şubat 2019 / İstanbul Bu son yazım sana; son iç dökümüm ama bununla başlıyor ki­tap, bittiği yerden. Bir yerinden, değişmeye istihareye yattığım, sona sakladığım cümlene iç dökmemden. Seninle konuşmaya de­vam edeceğimi ama burada yazmayı susturuyor olacağımı bilmek bir yanıyla beni eksik bırakmaya başladı bile. İçimden seninle ko­nuştuğum kadarını yazamadım; daha ziyade konuştum ve alıştım her gördüğümü ve düşlediğimi seninle paylaşmaya. Ama bir yerde geçici olmalıymış her şey. 
 
Yavruağzı bir mahcuplukla yazdım, affet. Bana mı kaldı seni anlamaya ve anlatmaya çabalamak ve kendimi elbet? Seni hisset­ tikçe içinden geçen, içimden geçen bir tayf gibi... Ama şu yukarı­ daki cümlen mazeretimdir illa bir mazeret arayana. “Duymak is­terim” dediğin için, bir tarafımı yatırdım sayfaya, iliştim yanına, duymaya, hissetmeye, anlamaya, anlatmaya... 
 
Gittiğin günden beri devam eden hayat ne tuhaf... Biri gidin­ce devam eden her şey gibi... Körüklü bir otobüs, elektrik direk­lerine asılan konser afişleri, reklam panolarında gülümseyen ve her daim gülümseyen şapşal kadınlar, Beyoğlu’ndaki meyhane­lerden yükselen “Merhaba”lar, “Şerefe”ler, hava muhalefetinden dolayı iptal olan vapur seferleri, düğünler ve cenazeler, anma­lar, ansımalar, bir geceliğine ve her geceye sevişenler, otopark­çıların alt sokakta feryat figan kavga edişleri, bir Türkiye harita­sı, sistem, kapitaller ve sosyalistler, kitap imza günleri, yeni çıkan bir kitaba yazılan eleştiriler, camdan dışarı baktığımda Çam Apartmanı’nın camından yansıyan güneş –ki batmakta– bir gece öncesi için dosta edilen teşekkür telefonu, bakkala verilen sipa­riş, muhafazakârlar, liberaller, ileri­geri görüşlüler, vaftiz törenle­ri, sünnet düğünleri, panjurların bizden çok yaşaması... 
 
Gideceğim gün ben de belki en çok bunlara yaren olamayaca­ ğıma içerlerim. Devamlılık arzı dürtüsü... 
 
İstemeye hakkın var elbet. Benim bunları yazmaya hakkım var mı, işte ondan pek emin değilim. Bu eminsizlikle yaşamaya da bir yerinden alıştım. Temkin ve tenezzül diye yinelediğim şeye bir ki­birle yaslanıyorum. Başkalarına anlatmaktan kaçınacağım şeyleri buraya yazmaya kalkışayım ve başkaları da seninle okusun. 
 
Sen okuyacak mısın? 
 
Başkalarından kaçınacağım şey nedir diye içime bir kez da­ha dönüp baktığımda anlıyorum ki kendime söylemekten kaçına­cağım şeylermiş. Kendim için bir kılıf uydurup, karanlık tarafımı sözde bir fenerle aydınlattığım yerler hepsi ve illa bahaneyle ya­ni yalandan. İçimdeki kötücül tarafları izliyorum bir süredir. Bu topraklarda da hayıflanılarak bakılan ama mütemadiyen yapılan şeyleri. En azından kendime söylüyorum artık. Ya da dur. Başka­larına anlatmaktan çekineceğim bir şey kalmadı aslında. Aldat­tıklarım, söylediğim yalanlar, kendime hibe etmek istediğim in­sanlar, hasetten uzak ama illaki kıskançlıklarım, neyle olduğunu anlamadığım yarışım ve etrafa saçmayı kesemediğim buz mavisi öfkem, eleştirmekten kendimi geri tutamayışım ve beğenmeyişim hiçbir düzeni – bizi düzdüğünden mi? – Her şeyi apaçık bir yok­lukla hissetmeye meylim ve beni hep hasta edişi, duyumsamak­ tan geri duramayıp bu muamma denizine anlam yüklemem, çok adama tutulmam ve bir anlık garabetle her şeyi söndürebilme ye­tim yani yine öfkem, yalnızlıktan yakınıp çok sevmem yalnızlığı­ mı, cesaretsizliğim, hayattaki belli sınırları kurşun kalemle eşele­mem ve geçememem sınırı ama özlemle ki ben, hep sınır dışı... 
 
Yani kimseden farklı durmayan dürtüler yığını... 
Şunu yazabilirim buraya. 
Bunu en iyi sen anlarsın: 
Seksen yaşına gelmiş babamın on ay süren hastalığında –ya­şım henüz yirmi ikiydi – girdiğimiz hastaneden artık çıkamaya­cağımızı anladığımız gün, ona buna devam edip etmek istemedi­ğini, odada kimse yokken sormuştum. Başıyla istemediğini an­latan sert bir işaret yaptı. Konuşamadığından da değil artık, ko­nuşmak dahi istemediğinden. O zaman, “Bitirelim mi?” diye sor­dum, başını hızlıca “Evet” anlamında öne salladı. O hafta, hemşi­relerin getirdiği ilaçları vermeyi yine de denedim ama o hepsini tükürdü. Bunun aramızdaki anlaşmanın bir teyidi olduğunu an­lamıştım. O günden itibaren, gelen her ilacı cebimde sakladım. Üçüncü gün, babamı güzelce temizledim, çarşaflarını değiştir­ dim. O gece –kendi isteği ve benim bilinçli ihmalimle – gitti. Suç­lumuyum? Sanmıyorum. O ne istediyse onu yaptım. Gitmek de bir haktı. 
 
Bunu belki iki ya da üç kişi biliyordu. Şimdi sana da anlattım. Çünkü için için biliyorum ki iki yıldır anlamaya tanımaya çalıştığım sen de olsan belki de aynı şeyi yapardın. 
 
Ben bir itirafımla girizgâhımı yapıp içimin en derinindeki şeyi bir besmele gibi buraya bıraktıysam, sanırım artık suya yazılmış bir icazetle seni dinlemeye başlamak isterim; dostlarından, oğ­lundan ve benim sende hissettiklerimden. Rakı masasında konu­şulanlar masada kalır. Sözde bir sırrı paylaşınca insanlar bir ye­rinden sırdaş olur. Ya da ben bir bahaneyi taç yapıp başıma taka­rım. Ama inan, bunu sana anlatmaya ihtiyacım vardı. Anımsadı­ğım gibi çoğunlukla, yaşadığımdan farklı... 
 
Bu arada, beni yürekten ilgilendiren çok şey var. Sen zaten hepsini yazmışsın. Bir kısmını içerde anlatmaya, senin yüreğin­den, kaleminden çıkan cümlelerin altına kendimi de iliştirerek anlatmaya devam edeceğim. Bunu istemeye hakkım var mı bil­mem ama... 
 
NOT: İnsan adıyla müsemma... Evliliğinde aldığın “Uyar” so­yadı ile yazdığın Gündökümleri’nin “Bir Uyumsuzun Notları” başlıklarıyla basılmış olması arasındaki manidar ilişkiyi göz ardı edemeyeceğim sanırım. Bir yere uyamayan sevgili uyumsuz ka­dın Tomris Uyar. Asıl soyadın olan “Gedik”, sanırım her şeyi, için­deki her şeyi bize daha iyi anlatıyor. Bu gediği kapamaya çalışma­nın, bu gediğe seslenişin ve her neyse mecazı ki bu halin için ben sana kendi boşluğunu iğneyle kazıyan biri olarak minnetle teşek­kür ederim. Her kelimenle, her fikrinle ve zikrinle beni kucakla­dığın için... Tanışabilmeyi başka bir hayata ertelemekten başka bir seçeneğim olmadığından, buna çaresizlik değil başka bir evre­nin çaresi olarak bakıyorum ve bekliyorum. Jehan Barbur