rabindranath tagore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rabindranath tagore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Mayıs 2022

Rabindranath Tagore


Bilge insan, yaşamın bir nilüfer yaprağı üzerindeki çiy damlası olduğu konusunda beni uyardı...Bahçıvan

    Senin bu emek ve mücadele patırtısıyla dolu, harıl harıl işleyen dünyanda koşuşturan kalabalıklar arasında senin huzurunda durayım, yüzüm yüzüne karşı... Gitanjali

    Güneşi kaçırdığında gözyaşı dökersen, yıldızları da göremezsin...Başıboş Kuşlar

    Gerçeğin bir fatih olarak gelmesinin tek nedeni bizim onu bir konuk olarak karşılama sanatını yitirmemizdir...Başıboş Kuşlar

Tanrı, dost arıyor ve sevgi istiyor,
Şeytan, köle arıyor ve itaat istiyor...Ateşböcekleri


07 Ağustos 2021

Rabindranath Tagore - Kolunda Sepetçik - Yolun Nere?

 

Pazar dağılmış - akşam dağlardan iniyor
Kolunda sepetin - nereye koşuyorsun
Dönen döndü yollar ıssızlandı
Ay vurdu köyde ağaçların üstüne
Yaban ördekleri bataklığa çekildiler
Dindi kayıkları çağıran seslerin yankıları
Akşam dağlardan indi - pazar dağıldı
Uyku bulutlarla yeryüzünü sarıyor
Tek ses yok bambu yapraklarında
Kara kargalar yuvalarında sinik
Irgatlar döneli hani oldu tarlalardan
Büyük avluda döşeklerini yayıyorlar.

Akşam dağlardan indi - pazar dağıldı
Kolunda sepetçik - yolun nere?

 

07 Mayıs 2021

Kıyıda - Rabindranath Tagore

Sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar.
    Uçsuz gök hiç çırpınmaz başlarının üstünde, tedirgin
su gürültüyle çarpar. Sonsuz dünyaların kıyısında çığlıklarla,
oyunlarla buluşur çocuklar.

    Kumdan kurarlar evlerini, boş kabuklarla oynarlar.
Kayıklarını kurumuş yapraklardan örüp geniş mavilikte
yüzdürürler gülümseyerek. Oyunlarını, dünyaların kıyısında
oynar çocuklar.

    Yüzmeyi bilmezler, ağ atmayı da. İnci çıkarmaya dalar
inci avcıları, tüccarlar gemilerinde gider -çakılları toplayıp  
dağıtırken çocuklar. Aramazlar gizli hazineleri, ağ atmayı bilmezler.

    Kahkahalarla kabarır deniz, kıyının gülümseyişi solgunca
parıldar. Ölüme karşı koyan dalgalar, çocuklara anlamsız türküler
söyler, bebeğinin beşiğini sallayan anne nasıl söylerse. Deniz,
çocuklarla oynar, kıyının gülümseyişi solgunca parıldar.

    Sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar. Rüzgâr,
yolu olmayan gökyüzünde gezinir, gemiler batar izi bulunmayan
sularda. Sonsuz dünyaların kıyısında, o büyük buluşmaya koşar
çocuklar.

*

    Çalışacaksan eğer, testini dolduracaksan gel, gel benim
gölüme.
    Su, ayaklarına sarılıp gizini mırıldanacak sana.
    Gelen yağmurun gölgesi var kumda; bulutlar, kaşlarının
üstüne düşen uzun saçların gibi inmiş ağaçların mavi çizgilerine.
    Biliyorum adımlarının ezgisini, kalbimde atıyorlar.
    Gel, gel benim gölüme testini dolduracaksan.
    Dinleneceksen eğer, kaygısız oturacaksın, testini bırakacaksan
sulara gel, gel benim gölüme.
    Çimenli bayır yemyeşil, sayısız kır çiçeği var.
    Düşüncelerin, yuvalarından uçan kuşlar gibi çıkacak koyu
gözlerinden.
    Peçen, ayaklarına düşecek.
    Gel, gel benim gölüme kaygısız oturacaksan.

    Oyununu bırakacaksan eğer, suda yıkanacaksan, gel, gel
benim gölüme.
    Bırak, kıyıda kalsın mavi şalın, mavi su örter seni, saklar
seni.
    Boynunu öpmek için ayakuçlarında dikilir dalgalar,
kulaklarına fısıldar.
    Gel, gel benim gölüme suda yıkanacaksan.

      Çıldırtacaksan eğer, ölümüne atılacaksan, gel, gel benim
gölüme.
    Serindir gölüm, derindir de.
    Düşsüz uykular kadar karanlıktır.
    Gecelerle gündüzler birdir derinliklerinde, şarkılar
sessizliktir.
    Gel, gel benim gölüme dalacaksan.

    Çeviren: Ülkü Tamer

 

17 Nisan 2021

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi - Tagore


Düşünüyorum da, sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek. Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi, naif yönlerimizin keşfedilmesi, cesaretsizliğimizin anlaşılması, korkularımızın paylaşılması sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti. Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız. Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında. Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden. İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler. Kirpiler ve kaplumbağalar gibi. Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi? Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize? Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi? Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu? Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak. Ne çıkar ateşböceği sansalar beni? 

Belki en hoyrat yürek bile ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz? Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi en insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup bir kuş gibi uçacağım özgürce. Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine. O da çözülecek belki. Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince. Oysa bir görebilsek bunu. Kalmadı böyle insanlar demesek. Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak. Kırılmaktan korkmasak. İncinsek, yaralansak. Ne olur bir darbe daha alsak. Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu. 

Denesek. Risk alsak. Yanılsak. Fark etmez. 

Tekrar, tekrar bıkmadan denesek. Ve kucaklaşsak yeniden. Tıpkı eskisi gibi.. Ne olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi. O zaman fark edeceğiz. Ne kadar özlediğimizi birbirimizi. Neler biriktirdiğimizi, kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi. Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa. Vakit az, paylaşmak, sarılmak için. Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır. Yüreği daha fazla küstürmemek lazım. Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan. Ve koşullar bir türlü düzelmeyen. Sevgiye çok ihtiyacımız var. Ufukta kara bir kış görünüyor. Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri. Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı. Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize. Yalnızlığa mahkûm ediyor bizleri. Hem hepimiz bir yıldızız. 

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi. 
 

08 Ağustos 2018

Rabindranath Tagore - Romantizmden Modernizme

Tagore bir yazısında şöyle diyor: "Ben 1861 yılında doğdum; tarih açısından önem taşıyan bir yıl değil, ama Bengal'de büyük bir döneme rastlar, çünkü ülkemizin yaşamında üç ayrı akımın kesiştiği bir dönemdir bu." Tagore'un bu sözleri, onun zihninin işleyiş biçimini anlamakta bize yardımcı olabilir. Sözü edilen üç akım şunlardır:

1. Hindistan'ın, biçimsel inaçlar ile içi boş uygulamalar sonucu gücünü yitirmiş bulunan manevi yaşamını yeniden canlandırma çabaları,

2. Edebiyatı, canlılığını engelleyen katı söz sanatları ile geleneksel kuralların boyunduruğundan kurtarma çabaları,

3. "Kimliğini ortaya koymaya çalışan Hindistan halkının kendi düşüncelerini dile getirmeye başlayan" bir milliyetçiliğin doğuşu.

Aynı zamanda hem devrimci, hem de yaratıcı olan bu akımlar; yeni değerler, yeni manevi biçimler, yeni bir edebiyat, yeni bir ulusal kültür yaratmak amacını taşıyordu. Bu özgürlük havası ile yaratıcı güç, çocukluğundan başlayarak Tagore'a esin kaynağı oldu. Onun yaşamında da, şiirlerinde de sık sık, sanki zihninden hiç uzaklaşmayan bir "sınır" simgesi görürüz; bu sınırlılık duygusunu aşabilmek için Tagore, hem düş dünyasında, hem gerçek dünyada uzak yolculuklara çıkmıştır.

Çocukluğunda, birkaç yıl devam ettiği okulun sınırları içinde Tagore kendini sürgünde ve tutsak gibi hissediyordu. Okul eğitimi kesintilerle geçmiştir. Yatılı okula gitmekteki ısrarı, baba ocağının sınırlılığından kurtulmak içindi. Ancak onun "renklere, müziğe, hareketli bir yaşama duyduğu derin özlem" yatılı okullarda karşılanabilecek gibi değildi.

Sonunda, şiiri, müziği, sanatı tanımak için gerekli fırsatı kendi evinde buldu. Eve gelen özel öğretmenlerle, Bengal'de İngiliz romantiklerinin etkisi altında gelişen yeni edebiyat yapıtlarını okudu. Aynı zamanda Sanskrit klasikleriyle tanıştı; bu eski şiirlerin ritimleri, renkleri, zengin müziği ve derin hayat görüşü büyüledi onu. İngilizce öğrenip Shakespeare'i, Milton'u, Shelley'yi ve öteki yazarları okudu.

Tagore, Kalküta'nın en varlıklı ve en ilerici ailelerinden birinin çocuğuydu. Kişiliğini biçimlendiren yılları nasıl bir ortam içinde geçirdiğini anlatırken şöyle der:

"Ailemin tüm bireyleri yetenekli kişilerdi — kimi ressam, kimi şair, kimi müzisyen. Evimizin tüm havası yaratıcılık ruhuyla doluydu. Neredeyse bebekliğimden beri, doğanın güzelliğini ta içimin derinliklerinde duyuyor; ağaçlara, bulutlara karşı yakın bir dostluk besliyor; kendimi mevsimlerin havada titreşen müziğiyle uyum içinde hissediyordum."

İngiliz toplumunun, İngiliz şiirinin bir çözümlemesini yaparken, Tagore şöyle yazıyordu:

"İngiliz toplumsal yaşamında güçlü tutkular sıkı bir denetim altındadır; işte belki de bu nedenle, İngiliz edebiyatına bu tutkular çok egemendir. İngiliz edebiyatının özelliği, bastırılan şiddetli duyguların, kaçınılmaz bir patlama noktasına gelmesidir. Hiç değilse Bengal'de biz İngiliz edebiyatının özü budur diye düşünüyorduk."

Tagore'un kendi yapıtlarında güçlü tutkular, Hindistan'ın eski bilge kişilerinin öğretileriyle dengelenmiştir. Bu bilgelere göre, yaşamın kökeni ve kaynağı, yeryüzünde evrimin hedefi, tutku değil, sevinçti. "Öteki adı aşk olan" bu sevinç duygusu, Tagore'un romantik şiirine dingin bir derinlik kazandırır. Yaşanan sevinç anları, bir bakıma, bu şiirlerin ana kaynağını oluşturur. Bir sabah doğmakta olan güneşe bakmış Tagore; sonradan şöyle yazıyor:

"Bakarken birdenbire sanki gözümden bir perde kalkıverdi ve dünyanın şaşırtıcı bir aydınlıkla kaplandığını gördüm; her yandan dalga dalga güzellikler, sevinç selleri yükseliyordu. Aydınlık, daha önce yüreğime kümelenmiş keder ve umutsuzluğu delip geçti, içimi evrensel ışığa boğdu. Aynı gün "Çeşmenin Uyanışı" adlı şiir, kalemimden coşkun bir çağlayan gibi döküldü. Şiir bitti, ama sevincimin üzerine perde yeniden inmedi."

Romantik şiirin iki büyük güç kaynağı vardır: Doğa ve sevgi. Maurice Bowra, "Romantik imgelemin özü, görünmeyen bu güçlerin işleyişini gösteren biçimler yaratmaktır," der. Tagore için doğa ve sevgi, ilk yaratıcı sevincin ifadesiydi. Sonsuz ve sınırsız olan bu sevinci doğada, sevgide ve yaşamda arıyordu o. Ancak, sevinç kendini her zaman yalnızca hoşa giden deneyimlerde göstermez.

Yaşadığımız üzücü ve korkunç şeylerde de ortaya çıkabilir. Tagore'un doğa şiirlerinde sevincin bu iki yönünü de görürüz. Kalküta kentinin kalabalığından uzakta Bengal'de, Padma ırmağının üstünde bir kayık-evde yaşarken yazdığı bir mektupta şöyle diyor: "Şimdi sanki öyle bir yerdeyim ki, zaman durmuş akmıyor. Her bir atom zerresi sınırsız; her dakika, sonsuz olmuş." Tagore, büyük bir sükun içindeki görünümüyle doğayı işte böyle algılıyor. Ama bir ay sonra bir gece, suların "şiddetli foşurtu"suyla uyanıyor; yıldız ışıkları altında sular, "bıçak yaraları" almış gibi çizgi çizgidir. Doğanın şefkatli yönünü, "Mutluluk" adlı şiirden alınan şu dizelerde görebiliriz:

Bulutsuz bir gün, gök pırıl pırıl
Güleç yüzlü bir dost gibi, hafif bir meltem
Okşamakta göğüsleri, yüzleri ve gözleri
Ve sandal salınıyor
Sessiz, durgun sularında Padma'nın
ezgili dalgacıklar çıkararak

Şimdi, başka bir doğa şiirinden, bir geminin batışını anlatan "Deniz Dalgalarından alınan birkaç dizeye bakalım:

Kıyısız denizin bağrında
Yıkım kol geziyor
Korkunç bir bayram havası içinde.
Azgın rüzgâr kükrüyor, tüm amansız gücüyle,
çırparak binlerce kanadını
Gökle deniz büyük bir kargaşayla tek olmuş sarmaş dolaş
Karanlık inmiş evrenin gözlerine

Yaratılan korkunç yıkımdan sonra, Fırtına Cadısı insan kurban istemektedir:

Kaldırmış gemiyi Cadı Fırtına, bağırıyor
'Ver! Ver! Ver!'
Deniz köpük kesilmiş, gürlüyor,
milyonlarca kollarıyla havada,
'Ver! Ver! Ver!'
Gecikmeye öfkeli, köpüren, ıslıklar çalan
Mavi Ölüm hiddetten kireç kesilmiş bir yüz,
Ufacık tekne dayanamaz bu zorlu güce,
Patladı patlayacak demirden bağrı!
Gökle deniz bir olmuş,
tutmuşlar bu minik oyuncağı
Amaçları eğlenmek!

Doğanın tüm bu korkunçluğuna, tüm öfkesine karşın, Tagore dünyayı sevmekte, onu güzel bulmaktadır:

Dünya güzeldir, ölmek istemiyorum ben

Tagore, uzakların çağrısına kapılmıştır, enginlere açılmak ister; özgürlüğe koşmaya can atar; ama gene de çileci keşişler gibi dünyadan el etek çekmeyi düşünmez. Bir sonesinde şöyle diyor:

El etek çekmekten gelecek kurtuluş
bana göre değil
Çıkaracağım mutlu özgürlüğün tadını ben
Doğanın sınırsız tutsaklığında

Romantik şairler doğayı zaman ve mekanla sınırlı olarak görmezler; onlar için doğa, tamamen dış görünüşünün kalıpları içinde sıkışıp kalan bir şey değildir. Eski Hint bilgeleri de, yeryüzündeki herşeyin, tanrının ölümsüz varlığı ile dopdolu olduğuna inanıyorlardı. Tagore, doğada bitmez tükenmez bir yaşam akışı görür. Bu akış, kaynağını "burada ve şimdi" olan şeylerden almakla birlikte, gene de bunların çok ötesine uzanır. Havada uçan yabani kazlara bakarak şöyle yazıyordu:

Bu kanatların mesajı,
taşıdı sanki hız tutkusunu
bir an için yalnızca,
heyecandan duran yüreğe.
Dağlar dönüşmek istiyordu avare Yaz bulutlarına;
ağaçlar istiyordu topraktan kopup gitmek
ve açılmış kanatlarla izlemek o sesi
sonsuz sınırlarına dek uzayın.
Kayboldu gitti akşamın düşü
özlem dolu bir acı kümelendi.
Ey uzaklara yönelen
özgürleşmiş kanatlar.
Ve çınladı bir mesaj evrenin yüreğinde,
'Burda değil, burda değil,
başka, başka bir yerde!'

Romantik şairler için ikinci büyük güç kaynağı sevgidir, aşktır. Tagore aşkı türlü ortaya çıkış biçimleriyle ele almıştır. İlk şiirlerinde aşk bedenseldir; bir duygu, bir heyecan işidir:

Ah, sevgilim,
Öpücük isteyince senden,
yüzünü öte yana dönme
dök dudaklarıma
o hayat veren kızıl parlak mutluluğu

Aşk bedenden ayrı bir şey değildir; hem bedeni, hem ruhu sarar. Aşk yalnızca cinsel bir gereklilik, fiziksel bir güdü olsaydı eğer, tüm güzelliğini, tüm sevincini yitirirdi. Gerçek aşk, insan boyutunu tanrısal olanla birleştirir:

Tanrım sevgilimdir, sevgilim tanrım.

Tagore için kadın, ne bir zevk aracı, ne sinsi bir baştan çıkarıcı, ne de bedensiz bir melektir. Çok yüceltildiği zaman bile, hep bir bedene sahiptir. Yüceltme, kadın imajının bir parçasıdır. Ortada hep etten kemikten bir kadın vardır, ama aşık-şair, onun bedensel güzelliğine kendi düşgücünü katar ve aşk kadınını yaratır. Tagore sevgiliye seslenerek,

Yarı kadın, yarı düşgücüsün sen

diyor. Belki de Tagore'un aşk kavramını en güçlü biçimde dile getiren bir şiir, denizden doğan, Urvashi adlı kutsal periye yazdığı bir kasidedir. Eski bir efsaneye göre peri, bir krala gönül verir ve onunla yaşamak için yeryüzüne gelir. Tagore için Urvashi, tanrısal güzellik simgesinin bedene bürünmüş halidir. Yalnızca bir düşünce ya da hayal değildir o; aynı zamanda bir kadındır. Ancak, tanrısal olduğundan, toplumun yasaları onu bağlamaz. Urvashi, tam bir özgürlük içinde güzelliktir, aşktır. Şiirin ilk dizesinin söylediği gibi, ev kadının görevleriyle yükümlü değildir:

Ne anasın, ne kız, ne de gelin sen,
ey beden bulmuş güzellik!

Urvashi bedene bürünmüş güzellik olduğu kadar, sonsuza dek gençtir de:

Gençlik kalıbını alıp da uyanınca,
çıktın karşısına dünyanın
tazeliğin doruk noktasındaydın artık sen

Tüm "dünyanın sevgilisidir" o. Bilge kişiler de dahil bütün erkekler bağlılıklarını bildirirler ona; çileciler derin düşüncelerini bir yana bırakır, önünde diz çöker, ona manevi değerlerini sunarlar. Onun kendisi herhangi birşey istemez; özgürdür.

Erkekler aşık olmuşlarsa, sevgileri kendi arzularının doğal bir biçimde ortaya çıkışıdır. Urvashi'yi belki de en iyi anlamanın yolu, onu bir dansçı olarak düşünmektir— seyredenlerde sevinç ve keder duyguları yaratan, ama kendisi bu duygulara kapılmayan bir dansçı. Ritim doludur Urvashi. Bir yandan bedeninin tazeliği baştan sona evrene yayılırken, beden ritimleri de tüm doğayı dansa boğar. Deniz dalgaları gibi gidip gelir. Yeryüzüyle, gökyüzüyle kaynaşır.

Sen dans edince
Denizin dalgaları dans ritimlerine uyup senin, dans eder,
Kanat çırpar yeryüzünün giysileri,
dalgalanan buğday başakları üstünde
Boynundaki gerdanlıktan
yıldızlar düşer gökyüzünün tabanına

Deniz, yer, gök evrensel bir ritmin girdabına kapılmıştır. Güzel olan ne varsa, hepsi Urvashi'nin güzelliğinin yansımasıdır. Tüm devinim, onun adımlarının ritminden doğmaktadır; yıldızlar onun gerdanlığının parıltısından başka bir şey değildir. Güzellikler dünyası olan doğa, onun görkemli varlığıyla dopdoldur. Urvashi doğanın ta kendisidir. Ama aynı zamanda bedeni olan gerçek bir kadındır, son derece arzulanan, ama görenlerce ulaşılması olanaksız bir kadın. O gözucuyla şöyle bir baksa, diyor şair, tüm dünya çarpılıp, gençler gibi aşk özlemiyle yerinde duramaz olur.

Kör rüzgarlar taşırlar her yere
bedeninin baş döndürücü kokusunu
ve büyülenmiş şair, bal sarhoşu bir kara arı gibi,
dolaşır durur özlemle,
sevinç türküleri söyleyerek.

Urvashi kusursuz, arınmış bir güzellik; yeryüzünde çektiğimiz tüm acıların yüceltilmiş biçimidir; acının ölümsüz bir sanat yapıtına dönüşümüdür. Arzu onun ayaklarına kapanmıştır; dünyanın arzuları, lotus çiçeğinden bir ayak iskemlesi olmuştur ona:

İnce bedenin yıkanır dünyanın gözyaşlarıyla,
Yüreklerden akan kanlar boyamış ayaklarına kızıla.
Ey çıplak güzellik, çözmüş saçlarının örgüsünü,
Koymuşsun ayaklarını hafifçe üstüne,
Tüm arzunun açılmış lotus çiçeklerine

Aşk arzunun kollarının erişebileceği uzaklığın ötesindedir. Gerçek aşkı kucaklamak olanağı yoktur; yakındadır, bedenleşmiş güzelliğin karşısında çarpıp duran yürektir, ama elde edilmesi olanaksızdır.

Tagore, Hindistan dışında, hatta diyebiliriz ki Bengal dışında, genellikle mistik bir şair olarak görülür. Bunun nedeni, onun çoğu Bengal dilinde yazılmış olan şiirlerinin yalnızca bir bölümünün başka dillere çevrilmiş olmasıdır. 1913 yılında Tagore Nobel edebiyat ödülünü aldı. Bu ödülü kazanan ilk Asyalıydı. Şiirlerinden bazılarını kendisi İngilizceye çevirmişti. Bunları kendisine ödülü kazandıran "Gitanjali" adlı İngilizce kitapta yayımladı. Bu şiirlerin gerisindeki deneyimler mistik deneyimlerdi. Tagore'un mistik bir şair diye tanınması işte bundandı.

Tagore'un şiirindeki mistik nitelik, onun romantikliğinden çıkmıştır. Romantik düşgücünün temelinde gizem ve hayret duyguları yatar. Ne zaman bu duygular derinleşir, insan ruhunu sararsa; ne zaman doğanın güzelliğinde sonsuzluğu ve tanrısal kutsallığı görürsek, işte o zaman mistiklikten söz edebiliriz.

Gökyüzüsün sen ve kuş yuvasısın
Ey Güzel! Aşkın nasıl da kucaklıyor ruhu bu yuvada,
tatlı ezgilerle,
renklerle, mis kokularla!
Yaklaşıyor Sabah,
kolunda altın sepet, içinde güzellik tacı
giydirecek sessizce yeryüzüne

İşte sürülerin terkettiği çayırlara iniyor akşam,
Ayak basmamış yollardan geliyor, altın testisinde serin
esintilerini getiriyor barışın, dingin Batı denizlerinden.
Ama ruhlar uçup erişsin diye serdiğin o sonsuz gökte,
lekesiz bir beyazlık dolu; işte orda ne gündüz var,
ne gece, ne biçim, ne renk, ne de bir söz.

Bu dizeler onun mistik yanının iyi bir örneği. Ancak Tagore bu noktada durmadı. Zaman değiştikçe değişmesini sağlayan bir canlılığa sahipti o. Batı, Tagore'u 1913'te tanıdı; 1914'te Birinci Dünya Savaşı çıktı. Eski düzen yıkıldı. Ve denebilir ki, güzel sanatlarda modernist bakış açısı egemen oldu. Yeni bir kuşağın şair ve ressamları, geçmişten tümüyle kopmaya çalıştılar. Modernizmi tanımlamak kolay değildir. Yalnız belki onun yeni bir zihinsel tutum olduğu söylenebilir:

Çağdaş yaşamdaki gerçek kopuklukların farkına varmaktan kaynaklanan yeni bir tutum. Bu düşünce biçimine göre, dünyadaki her şey sanki parça parça oluyordu. Eski idealler yok olmuş, romantik güzellik ve aşk kavramları uçup gitmişti. Sonlu ile sonsuzu, beden ile ruhu bir arada tuttuğu düşünülen büyük ilişkiler zinciri kopmuştu. İnsan yaşamı, yalnızca güncel, elle tutulabilen, sınırlı bir şeydi. Tek gerçeklik geçici olandı. Çağdaş insan hiçbir şeye, hiçbir değere inanmıyordu artık.

Tagore gelişti. Geçmişle bağlarını koparmadı; ama içinde yaşadığı zamanın, sıradan şeylerin, parçalanmışlığın neler gerektirdiğini anlıyordu. Yeni biçimler denedi, romantik olmayan konularda "düzyazı şiirler" yazdı. Orta sınıfın saygınlık kavramına boyun eğmeyen bir çocuk için "sokak köpeğinin trajedisi"ni yazmak isteyen Tagore, sıradan insanların konuşma biçimini, bu çocuğun yürek tellerine dokunabilecek bir dili, kullanmayı her zaman başaramadığını itiraf eder:

Ambika öğretmen yakındı bana,
"Vermiyor aklını okumaya
Kitabındaki şiirlerinizi,
aslında biraz budala!
İşe yaramazın teki, yırtıyor sayfaları,
Neymiş, fareler yemiş,
Nasıl da haşarı!"
Dedim ki, "Suç bende,
Onun kendi dünyasından bir ozan
Öyle bir şiirleştirir ki gübre böceğini
Çocuk şıp diye tanır.
Ben ne zaman gerçek kurbağayı,
Ya da sokak köpeğinin trajedisini
Anlatabildim ki?

Tagore, "sıradan bir kız"ı, bir "adam"ı, romantik şiirin dünyasında yeri olmayan başka insanları konu alan şiirler yazdı. Miçolar, borsa simsarları, katipler, hatta böcekler ve solucanlar bile artık onun şiir dünyasından dışlanmıyordu. Ama gene de, bunları gerçekten anlayıp anlamadığı konusunda kuşkusu vardı. (Kuşku çağdaş düşüncenin önemli bir öğesidir.)

Ancak, örümceğin dünyası bana
Sonsuza dek kapalı
Gözlerimin önünde sürekli,
Karınca yüreğini benden
Saklayan bir perde var.

Tagore artık sonsuzluğun farkında olduğu gibi, tarih içinde değişikliğin de farkındadır.

Bir sabun köpüğü gibi yükseldi Mohenjo-daro
ve sonra sessizce yitip gitti çöl kumları altında.
Sümerler, Asurlular, Babil, Mısır
hep güçlü göründüler,
zamanın alçak çitlerle çevirdiği
geçmişin arenasında.
Silinip gittiler sonra,
silinir mürekkeple yazılmış yazılar gibi.
Birkaç soluk iz geride kalan.

Tagore'un kendi ülkesi, Hindistan, kargaşa içindeydi. İngiliz egemenliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Halkın umutları, devletin güvenlik güçlerince şiddetle bastırılıyordu. Ozan bir kenara çekilip düşgücü dünyasında yaşayamazdı. Kendi yaşamını gözden geçirdiği bir şiirinde, romantik düşgücünü tek telli bir saz olan ektara'ya benzetir. Ve artık eline, sömürgeci baskısına karşı savaşıma bağlılığı simgeleyen savaş davulunu almak zorunda bulunduğunu söyler. Bu da Tagore'un modernizminin bir örneğidir: Çünkü ozanın zihninde romantik geçmişin yerini, güncel tarihin gerçek toplumsal-siyasal sorunları almıştır artık. O savaşım günlerini anımsayarak şöyle yazıyordu:

Yaşamının savaş alanında o gün
Çarpışma sesleri dalga dalga yayıldı,
yağmur bulutlarından kopan gümbürtüler gibi.
Gün oldu bırakıp elimden ektara'mı
savaş davulunu yüklenmem gerekti.
Koşmam gerekti korkunç öğlen sıcaklarında
zafer ve yenilgi
kasırgaları arasında
Ayağım dikenlerle delik deşik,
yaralı göğsümden kanlar akarak.

Tagore'un davaya olan bağlılığını en açık biçimde, iki siyasal tutuklunun polis kurşunlarıyla ölmesi ve yirmi kişinin yaralanması üstüne yazdığı "Soru" adlı bir şiirle gösterebiliriz. Tagore bu olaydan "katilce bir acımasızlık" diye söz ediyor.

Tanrım, kaç kez gönderdin peygamberlerini
bu acımasız dünyaya:
"Bağışlayın!" dedi onlar bize. "Sevin!" dediler.
"Kovun kötülüğü yüreklerinizden!"
Saygımız var, unutmuyoruz dediklerini,
ama bu karanlık günlerde
Yanlış övgülerle uzaklaştırdık kendimizden onları.
Güçlünün suç işlemesini önlemeye gücü yetmeyen adaletin
tek başına için için ağladığını gördüm,
Genç çocuklar gördüm, koşup kederli başlarını
acı içinde amansız taşlara vuran.
Şimdi sesim kısıldı, kalmadı flütümde ahenk
Aysız gecenin tutsaklığı
Derin, karanlık kâbuslara boğdu dünyamı.
İşte bunun için yaşlı gözlerle soruyorum sana
"Havanı zehirleyenler, ışığını söndürenler,
bağışlıyor musun onları gerçekten?
Gerçekten seviyor musun onları?"

Tagore romantik zihnin sade ve sarsılmaz inancının yitirmişti. Yukarıda elinden bıraktığını söylediğimiz ektara gibi, bu şiirdeki susan flüt de, tatlı romantik ezgilerin simgesidir. Şimdi Tagore'un zihni kuşku ve sorularla doludur. Daha önce evrenselliğe ve Batının uygarlaştırma gücüne inanıyordu. Yaşamının sonuna doğru, 1941'de seksen yaşındayken, bir yazısında şöyle der:

"Bir zamanlar, uygarlığın kaynağının Avrupa'nın yüreğinden fışkırdığına inanırdım, ama dünyayı terk etmek üzere olduğum şu günlerde bu inancım tümüyle iflas etti." İngiliz emperyalizminin kibrine ve elindeki gücü kötüye kullanışına tanık olmuştu Tagore; Almanya'da Nazizmin, İtalya'da faşizmin ortaya çıkışını görmüştü. 1935'te Mussolini Habeşistan'ı işgal ettiğinde "Afrika" başlığını taşıyan bir şiir yazdı. Bu şiirde çağdaş uygarlığın bir çeşit vahşet olduğunu söyler.

Demir zincirlerle geldiler,
Tırnakları kurt pençelerinden keskin...
Geldiler, insan avcıları,
Gözleri karanlık ormanlardan daha kör.
Uygarlığın vahşi açgözlülüğü
gösterdi utanmaz acımasızlığını....
Ve denizlerin ötesinde,
kendi kentlerinde, köylerinde o sırada
çanlar çalıyordu kiliselerde,
sabah dualarında, akşam dualarında
Bağışlayan tanrının yüceliğini ilan eden çanlar;
Çocuklar analarının kucağında oynuyor,
güzelliğe övgüler düzüyordu ozanlar

İkinci Dünya Savaşı Tagore'u sarsmıştı. Dünyanın paramparça olduğunu görüyordu. Savaş Avrupa'yı yakıp yıkıyordu ama, Tagore ne Hindistan'ın ne de dünyanın başka yerlerinin artık barış içinde kalamayacağını biliyordu. Gençliğinden anımsadığı, sade bir mutluluk, barış ve sükunla dolu yaşamın da paramparça olacağını sezinliyordu. Bu duygu, son dizelerini okuyacağım aşağıdaki şiirinde şöyle dile getirilmektedir:

Şeker kamışları kesildi, köklerin yanıbaşında
iki arkadaş tembelce dolaşmakta,
Yağmurun yıkadığı ormanın, otların,
kokusunu soluyarak,
Tatile çıkmışlardı:
Bir köy yolunda rastladılar birbirlerine.
Biri yeni evli.
Sohbetin tadı sanki sonsuz.
Çevrede Bhati çiçekleri taze bir güzellik içinde;
Ormanın girift yollarında
uçuşuyor baygın kanatlı kokuları,
İlerlemiş bir baharın sevincini ortalığa saçarak.
O sırada yakındaki bir jarul ağacında
bir guguk kuşu çılgın gibi ötmekte
Bir telgraf gelir;
"Finlandiya yerle bir Sovyet bombalarıyla."

Tagore insanlara olan inancını tümüyle yitirmedi. Uygarlığın yıkıntılarına bakarken, "Gene de insana olan inancımı yitirmek gibi ağır bir günah işlemeyeceğim ben," diyordu. Sonuçta kendini modernsitlerin nihilizm duygusuna kaptırmamıştı. İnsanların yeryüzündeki sorunlara henüz çözümler bulamadıklarını, yaşamın anlamını keşfedemediklerini biliyordu. Ölümünden birkaç gün önce, şu kısa şiiri yazdı:

İlk günün güneşi
Soruyu sordu
Yaşam ilk belirdiğinde
Kimsin sen?
Yanıt yok.
Yıllar, yıllar geçti
Günün son güneşi
Sordu son soruyu
Batı denizinin kıyısında
Sessizliğinde gecenin:
Kimsin sen?
Yanıt alamadı.

Yanıtı Tagore da bilmiyordu. Ama bu, insanlık sorunun yanıtını bulamayacak demek değildi. Eski kâhinlerin, bilgelerin sözlerini hiç unutmadı Tagore. Son şiirlerinden birinde, bu sözlerin yankılandığını görürüz.

Gökyüzü balla dolu, balla dolu kara toprak.

Bal, tatlılık ve sevincin simgesiydi. Tagore, ölüm anı gelip çattığında, dünyayı şöyle mırıldanarak terk edeceğini söylüyordu:

Alnımı senin kara toprağınla süsledim;
Ardında havanın karanlık perdesinin,
gördüm sonsuz ışığı,
İşte bu toprakta gerçek, sevince dönüşüyor
Bu bilinçle başımı toprağa eğiyorum.

Bu yüzden diyebiliriz ki, tüm dünyadaki çöküntü, romantik dünya görüşünü yitirmek, Tagore'u tam bir umutsuzluğa düşürmemiştir. Yaşamdaki çirkinliği, haksızlığı, adaletsizliği, savaşın korkunçluğunu görmüş, ama ne insanlara ne de doğaya olan inancını yitirmişti. Doğa, çoğu zaman aldatıcıydı, ama aynı zamanda yıldızların aydınlattığı bir yol vardı ve bu yol kalbe giden yoldu. İşte Tagore, bu inancı yitirmedi.

Senin yıldızının insana gösterdiği yol
Onun yüreğinin gideceği yoldur,
Hep açıktır
Ve aydınlatır insanı kendi
yüreğindeki doğuştan inancın ışığıyla.


Sözlerimi bitirirken, bu pek çok yönlü insanı bugün yalnız bir kaç yönüyle gördüğümüzü söylemek istiyorum. Tagore yalnızca şair değil, aynı zamanda bir romancı ve öykü yazarıydı. Hindistan'da ve başka ülkelerde sahnelenen tiyatro oyunları da yazdı. Yetenekli bir şarkıcıydı; pek çok şarkı besteledi ve yeni bir müzik türü yarattı. Ressamlık eğitimi görmemişti ama, yaşamının son on iki yılında iki binden fazla resim yaptı. Bu resimler onun iç dünyasındaki gerilimleri gösterir. Bunlar, romantizmin düşgücüyle yarattığı şiirlerden çok ayrıdır.

Resimleri incelenirse, Tagore'un modernizminin karanlık yönü, iç çatışmaları, ruhundaki bilinç dışı çalkantılar, kişiliğinin takındığı değişik çehreler ortaya çıkacaktır. Bunlar, Batı modernizmine daha yakın anlatımlardır. Tagore'un kendisi, "Şiirlerim kendi ülkemin insanları içindir. Resimlerimse, Batıya armağanımdır," demiştir.

Aslında insan, dilini bilmediği bir şiiri tam olarak değerlendiremez. Resmin dili daha evrenseldir. Ama bence resimleri Tagore'un yaratıcı dehasının zenginliğini ve çeşitliliğini göstermiyor. Oysa şiirlerinde, insan yaşamını, tutarsızlıklarıyla bölük pörçüklüğüyle, ama aynı zamanda geniş manevi yönüyle de kucaklayabilen bir düşgücünün evrimini buluyoruz. Ancak, ne yazık ki, Bengal dilinden başka bir dile çevrildiklerinde, bu şiirlerdeki gücün de, derin yaşam görüşünün de, büyük ölçüde kaybolduğu görülür.


ROMANTİZMDEN MODERNİZME
RABİNDRANATH TAGORE
RAHAJIT SARKAR
Çeviren: Ünal AYTÜR


03 Temmuz 2018

Rabindranath Tagore - Bırakırım şarkımı

Bırakırım şarkımı eğer istersen.
Kaçırırım gözlerimi yüzünden,
yüreğini titretirse.
Dolaşırken ürkütürsem ansızın,
çekilip başka yola saparım.
Çiçek örerken tedirgin edecekse seni,
bahçene girmem.
Suyu kabartırsa eğer, dalgalandırırsa,
yüzdürmem kayığımı senin kıyında...



Çeviri : Ülkü Tamer


29 Haziran 2018

Rabindranath Tagore - Gora

Bu dünyada, yaşamlarında karşılaştıkları yeni sorunlarla yüzleşmeye ve onları çözmeye cesaret edebilecek insanlar, toplumu daha ileri taşıyacak kişilerdir! Yalnızca kurallara göre yaşayanlar, toplumu ileriye taşıyamayacaklardır. Onlar yalnızca toplumla birlikte yaşayıp giderler.

İçimizde neyin gizli olduğunu bilmiyoruz, kalplerimizde birikmiş olan duygularımızı dışarıya dökmeyi beceremiyoruz. Bu yüzden herkes bu kadar mutsuz, mutluluğa bu kadar hasret. Bu yüzden insanlar içlerinde nasıl büyük bir kuvvetin gizli olduğunu fark etmiyorlar. Bu gerçeği kimse göremiyor.

Herkes kendine bir yol seçmeli.

Soyut düşünceler fikirlere dönüştüklerinde yararlıdırlar; ama bu düşünceleri kişilere uygulamaya kalktığınızda güçlerini kaybederler.

Fikirler önemli değildir. Önemli olan, sakin bir şekilde olanları kavramaktır. Bir tartışmada önemli olan doğru ya da yanlış değil, tartışmadan ne kazanıldığıdır.

Haksızlığa boyun eğen de haksızlık yapan gibi suçludur. Çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni odur.

Karşı çıkmayarak insanları kötülük yapmaya teşvik ediyoruz. Kötülüğü yok etmenin tek çaresi, onunla savaşmaktır.

İnsanın kalbindeki boşluğu yalnızca sınırsız bir duygu doldurabilir.

İnsanlar hatalar yapar, şaşkına dönerler ve sonunda acı çekerler; ama hiçbir zaman bir şey yapmadan duramazlar. Böylece, toplum denilen nehrin kutsal suları, hiç dinmeyen bir akıntıyla taşınıp tamamen saf kalır. Ara sıra, kısa süreliğine de olsa, nehrin kıyıları yıkılır ve bazı şeyler yitirilir; ama bunun olacağı korkusuyla, akıntıyı bir barajla engellemeye çalışmak, durgunluk ve ölümü davet etmektir.

Eğer sevgi farklılıkları kabul edemeyecekse dünyada neden farklılıklar olsun?



07 Mayıs 2018

Rabindranath Tagore - Tanrı'ya Soru

Çağlar boyunca bu acımasız dünyaya
habercilerini gönderdin, Tanrım,
aynı sözleri bıraktı hepsi:
"Herkesi bağışla. Herkesi sev.
Yüreğini düşmanlığın kan-kırmızı lekesinden temizle."

Tapınılacak kimseler onlar,
ama bugün, bu korkunç gün,
kapımı açmadım onlara, selam bile vermedim.

Gizli kötülüğün, iki yüzlü güç kılığında,
çaresizleri ezdiğini görmemiş miydim?

Güçlülerin çığlıkları, adaletin susturulmuş sesini
ağlamaya dönüştürmemiş miydi;
duymamış mıydım hıçkırıkları?

Gözüpek gençlerin canlarını
acılar içinde sert kayalara vurarak parçaladıklarını,
bütün bunları görmemiş miydim?

Sesim kısıldı bugün, şarkılarım dilsiz,
karanlık bir düşe kapatılmış dünyam,
soruyorum sana,Tanrım, gözyaşları içinde:

"Havana  ağu katanları, ışığını söndürenleri, onları bağışladın mı, hiç sevdin mi onları?"


26 Ocak 2018

Rabindranath Tagore - Yıldızlar

Bütün yıldızların parladığını duyarım içimde.
Bir sel gibi dolar dünya hayatıma.
Gövdemde çiçekler açar.
Gönlümde toprağın ve suyun bütün gençliği
tüter bir tütsü gibi.
Ve seslendirir bir kaval gibi bütün nesnelerin
soluğu düşüncelerimi.


07 Ağustos 2017

Rabindranath Tagore - Duam budur

 
Fikrin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu yerde Bilginin serbest olduğu ve dünyanın özel duvarlarla dar bölmelere ayrılmadığı yerde Sözcüklerin, doğruluğun derinliğinden meydana çıktığı yerde Berrak aklın nehrinin, ölmüş adetlerin hazin çölünde yolunu kaybetmediği yerde Zekanın sürekli olarak genişleyen fikir ve fiile senin tarafından sevk edildiği yerde Tanrım, sen benim memleketimi, işte bu özgürlük cennetinde uyandır.

Çeviri: Bülent Ecevit 
 

21 Ağustos 2016

Gitanjali - İlahiler - Rabindranath Tagore

Yoğun siyasi hayatı boyunca beş kez başbakanlık yapmış olan Bülent Ecevit, aynı zamanda şair, yazar ve çevirmendi. Hint ve Doğu felsefesiyle ilgilenen, Sanskrit ve Bengal dilleriyle ilgili çalışmalar yapan Ecevit’in yolu, yapıtlarında yoksulların dertlerini paylaşan ve evrensel insani değerleri savunan Tagore’la kesişecekti elbette. Gitanjali 1941’de, şairin bir diğer yapıtı Avare Kuşlar ise 1943’te onun çevirisiyle Türkçede yayımlandı. Gitanjali ’yi bizzat İngilizceye çeviren Tagore, şiirini yine kendi sözcükleriyle dünyaya duyurmuştu. Yaratıcısına bu sayede Nobel Ödülü getiren eseri şair Ecevit’in Türkçesinden 70 yılı aşkın bir zaman sonra yeniden sunuyoruz
 
 Rabindranath Tagore (1861-1941): Hintli şair, yazar, besteci, ressam ve mistik Tagore, Hindistan’ın önde gelen yaratıcı sanatçılarından biri olmuştur. Kalküta’da Ulu Bilge (Maharişi) Debendranath Tagore’un oğlu olarak dünyaya geldi. Yapıtlarını Bengal dilinde yazmıştır. Hint kültürünün Batı’ya, Batı edebiyatının da ülkesine tanıtılmasında önemli rol oynamış ve 1913’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülmüştür. 1880’lerde bir dizi şiir kitabının ardından, 1890’larda en tanınmış şiirlerinden bazılarını içeren Manasi’yi yayımladı. Bu kitapta, od gibi Bengal dilinde daha önce denenmemiş türlerdeki yapıtlarıyla, toplumsal ve siyasal konulardaki ilk şiirleri yer alıyordu. “Sıradan insanlar ve onların küçük acıları’nı anlattığı öykülerini Galpaguççha’da (1912) topladı. Üretken bir yazardı. Gijantali’yi karısını ve iki çocuğunu kaybettiği zor bir dönemde, 1902-1907 yılları arasında yazmıştı.
🌼
 
- Bana, sevinçlerimi ve üzüntülerimi kolayca kaldırabilecek kuvveti ver.
    - Tanrım, sen benim memleketimi, işte bu hürriyet cennetinde uyandır.
    - Ölüm kapını çaldığı gün ona ne ikram edeceksin? Misafirimin önüne hayatımın dolu kabını koyacağım, onu hiçbir zaman elleri boş çeviremem.
    - karanlıkta bekleyeceğim; ve sen ne zaman istersen, Tanrım, sessizce gel ve otur burada.
    - Ve şimdi ben, ölümsüzlüğe gitmek için ölmeye hasretim.
    - Bir kimse seni bildi mi, artık yabancılık yoktur, artık hiçbir kapı kapalı değildir.
    - Ne şen şarkılar söyledik, ne de oynadık ;ne bir kelime konuştuk ne de gülümsedik; yolda hiç yavaşlamadık. Zaman ilerledikçe adımlarımızı sıklaştırdık.
    - İşte senin taliin böyledir kalbim! Senin için ölüm çok daha hayırlıydı.
    - Ey sen, hayatımın son tezahürü olan ölüm, benim ölümüm, gel ve bana fısılda... Birbiri üstüne her gün seni bekledim ;ben senin için hayatın neş'e ve ızdıraplarını taşıdım.
    - Kırık bir ümitle onu odamın her köşesinde arıyorum. Bulamıyorum
    - Senin sözlerin, benim kuş yuvalarımın her bi­rinden şarkı kanatları takacak ve senin nağmelerin benim bütün koruluklarımda çiçek halinde açacak.
    - Biliyorum ki bu dünyayı bir daha hiç görmeyeceğim gün gelecek ve hayat, gözlerime son perdesini çekerek sessizlik içinde ayrılacak. Fakat hala yıldızlar geceleri bakışacaklar, sabah, eskisi gibi doğacak ve saatler, neş'e ve ıztırap saçarak deniz dalgaları gibi kabaracak.
   - Sana her şeyimsin diyebilecek kadar bırak bir zerre bende ben kalsın.
    - ne bir kelime konuştuk ne de gülümsedik


23 Haziran 2015

Rabindranath Tagore - Ateşböcekleri


Hayallerim,
Canlı ışık lekecikleri,
Karanlıkta gözkırpıştıran
Ateşböcekleridir.

O dikkati çekmeyen,
Sesleri, yolkıyısı hercailerinin
Mırıldanır bu gelişigüzel çizgilerde.

Zihnin uykulu karanlık mağaraları içinde,
Rüyalar
Günün kervanından dökülen parçalarla,
Yuvalarını yaparlar.

Bahar, geleceğin meyveleri için değil
Fakat bir anın kaprisi için
Çiçeklerin petallerini saçar.

Neş'e Kımıltısız yerin zincirinden kurtulmuş
Sayısız yapraklara doğru
Koşar ve dans eder
Bir gün için havada.

Hiçbir önem taşımayan kelimelerim
Zamanın dalgaları üstünde hafifçe dans edebilirler,
Mana ile ağırlaştıkları zaman dibe çökerler.

Zihnin derinliklerinde güveler
İnce kanatlarını büyütürler;
Ve veda ederek uçuşurlar,
Gün batımı göğünde.

Kelebek ayları değil, fakat an'ları sayar
ve yeter zamana sahiptir.

Benim düşüncelerim, kıvılcımlar gibi, kanatlanmış
Sürprizler üzerinde giderler,
Tek bir gülüş taşıyarak.
Ağaç sevgi ile bakar kendi güzel gölgesine
Buna rahmen onu hiçbir vakit kucaklıyamaz.

İzin ver, güneş ışığı gibi, aşkım seni sarsın
Ve yine de aydınlık özgürlüğü versin sana.

Renklendirilmiş kabarcıklardır günler,
Dipsiz gecenin yüzüne çıkan,

Hatırlamanı istemek için armağanlarım çok küçüktür;
Ve bunun için
Onları sen hatırlamalısın.

Çıkart, at ismimi armağandan;
Bir yük olacaksa,
Ancak şarkım kalsın.

Nisan, bir çocuk gibi,
Çiçeklerle tozlar üzerine hiyogralifler yazıyor.
Onları siliyor ve unutuyor.

Hatıra, rahibe, hali öldürüyor,
Ve onun kalbini ölü geçmişin türbesine sunuyor.

Mabedin kasvetli heybetinden
Çocuklar tozda oynamak için dışarı koşuyorlar,
Tanrı onların oyununu seyre dalıyor,
Ve rahibi unutuyor.

Zihnim, düşüncelerinin akışında
Birdenbire yanan bir ışık gibi çalışmaya başlar,
Asla tekrarlanmıyan akıcı notasiyle bir küçük ırmak gibi.

Dağda, sessizlik kendi yüksekliğini bulmak için
kabarmaktadır,
Gölde, hareket kendi derinliğini tahayyül etmek için
hareketsizleşir.

Veda eden gecenin
Sabahın kapalı gözlerine kondurduğu öpücük
Şafak yıldızında parlıyor.

Ey bakire, senin güzelliğin bir meyve gibidir,
Henüz olgunlaşmamış ve açılmamış bir sırla dopdolu.

Onun anısını yitiren acı
Kuş seslerinden uzak,
Fakat yalnız ağustosböceğinin ıslığının duyulduğu ses-
siz karanlık saatler gibidir.

Gerilik onun öldüren bir pençe ile gerçeği elinde güvenle
tutmaya çalışır.
Zayıf bir lambayı canlandırmayı arzulayarak uzun gece
bütün yıldızlarını ışıklandırır.

Hernekadar O
Dünyayı
-Gelini-
Kollarında tutuyorsa d,
Gök,
Sonsuzluğa kadar
Uzaktadır.

Tanrı, dostlar arar ve sevgi diler,
Şeytan, eserler arar ve itaat ister.

Toprak hizmetine karşılık
Ağacı kendisine bağlar,
Gök ise hiçbirşey istemez
Ve onu özgür kılar.

Çocuk, tarihin tozu ile aydınlanmış
Yaşı bilinmiyen zamanın gizliliği içersinde
Edebi olarak oturmaktadır.

Uzakta olan O, sabahleyin bana geldi,
Işık tarafından alınıp götürüldüğünde daha da yakınlaştı.

Beyaz  ve pembe zakkumlar buluştular
Ve, ayrı lehçelerde neş'e ile eğlendiler.

Sessizlik
Kendi kirlerini
Süpürüp yürüyünce
Fırtına olur. 

Ateşböcekleri (devamı)   
Geçici ışıklar ve gölgeler
ve bulutludan oyuncakları arasında,
Şuracıkta, göksel bir çocuk gülümsüyor.
Meltem Lotüs'e fısıldar:
"Senin sırrın nedir?"
"Ben kendimim" diye cevap verir Lotüs,
"Onu çal ve ortaklıktan kaybolayım!"
Fırtınanın bağımsızlığı
ve ağaç gövdesinin bağlılığı,
Dalları sallama dansında el ele vermişler.
Yaseminin, güneşe aşkı hecelemesi,
çiçekleridir.
Zalim, özgürlüğü yok etmek için
özgürlüğünü ilan eder,
ve hala onu kendisi için saklar.
Tanrılar,
Cennetlerinden bıkmış,
İnsana imrenirler.
Bulutlar, bahar içinde tepeler;
Tepeler, taş içinde bulutlar,
Zamanın rüyası içinde fantezi.
tanrı mabedinin aşkla kurulmasını bekler;
İnsanlar taşları getirirler.
Şarkımda Tanrıya dokunuyorum:
Tepe şelalesi nasıl uzaktaki denize dokunuyorsa!
Işık, renklerin hazinesini
bulutların düşmanlığından alır.
Kalbim, bugün, geçmiş gecenin gözyaşlarına gülümser,
Yağmur dindikten sonra parlayan
Islak bir ağaç gibi.
Hayatımı meyvelendiren ağaçlara teşekkür ettim,
Fakat, onu ebediyen yeşil tutan çimeni unuttum.
İkincisiz birin anlamı yoktur,
diğer bir onu gerçek kılar.
Kendi ayrılıklarını bütün ile harmoni yapan
şefkatli güzel için hayatın hataları feryat ederler.
Onlar yıkılmış yuva için teşekkür beklerler -
Çünkü kafesleri şekilli ve korunmaktadır.
Aşkta, sana senin değerin diye, bitmeyen
borcumu ödüyorum.
Suların toplandığı havuz şarkılarını,
zambaklar şeklinde karanlığından gönderir
ve güneş, onlar güzeldir, der.
Bu arz üzerinde tomurcuklanan ilk çiçek,
doğmamış şarkıya bir çağrı idi.
Şafak-halk kitlesi - renkli çiçek - solar,
ve sonra sade ışık - meyve Güneş görünür.
Kendi hikmetinden şüphelenen pazu
feryat ederek sesi bastırır.
Rüzgar, onu yalnız uçurmak için,
fırtına haline girerek alevi tutmaya çalışır.
Hayatın oyunu hızlıdır,
hayatın oyuncakları biri diğerinin
ardından düerler
ve unutulurlar.
Benim çiçeğim, bir aptalın düğme deliğinde
cennetini arzulama.
Çok geç yükseldin, benim büyüyen ay'ım,
Fakat, benim gece kuşum seni selamlamak için
hala uyanıktır.
karanlık, sessizlik içersinde,
sergüzeştçi ışığın kucağına dönmesini bekleyen,
perde ile örtülmüş bir gelindir.
ağaçlar, dinleyen cennet ile
dünyanın konuşmak için
sarf ettiği sonsuz gayrettir.
Kendi kendime düşündüğüm zaman
benliğimin yükü hafifler.
Zayıf korkunç olabilir,
zira kuvvetli görünebilmek için
çok cüretkar olur.
Cennetin rüzgarı esiyor,
demir ümitsizlikle çamura sarılıyor,
ve kayığım göğsünü zincire vuruyor.
Ölümün ruhu tek,
hayatın ki ise çoktur,
Tanrı ölünce din bir olur.
Göğün mavisi arzın yeşilini özler,
hır ikisi arasında rüzgar feryat eder,
"Heyhat!",
Günün izdirabı kendi öz ihtişamı ile sarılmış,
geceleyin yıldızlar arasında parıldar.
Yıldızlar sessiz bir huşu ile
asla dokunulmayacak yalnızlık içinde
bakire gecenin etrafında toplanırlar.
bulut altın parıltılarının hepsini
veda eden güneşe verir
ve yükselen ayı solgun gülümsemeyle selamlar.

18 Kasım 2014

Rabindranath Tagore - Ateş Böcekleri

Uzak denizlere nasıl akarsa dağlar çağlayanlarıyla
Ben de öyle şarkılarımla akıyorum Tanrı’ya
Anları sayar tüm kelebekler, günleri değil
Zaman’ın bitip tükenmez okyanusunda
Bırak, sevgim sarsın seni günışığı gibi
Ama yine de esirgeme benden apaydın özgürlüğü
Gizli kalır sevgi hep yürek yüreğe konuşurken de
Seven bilir ancak çünkü sevgisinin gücünü
Toprağın tutsaklığından kurtulmak
Özgürlük olabilir mi, yaşayan bir ağaç için?
Sevmekle ödeyebilirim sana ancak sonsuz borcumu
Bilerek ve anlayarak sevginin ne olduğunu

16 Eylül 2014

Rabindranath Tagore & Paul Eluard

Kendi renkleriyle yazmak istedim aşkın sözlerini; ama yüreğin derinliğine gömülmüş o renkler, gözyaşlarıysa soluk.
Anlar mıydın onları, dostum, renkleri olmasaydı sözlerin?
Kendi ezgileriyle söylemek istedim aşkın şarkılarını; ama yalnız yüreğimde duyuluyor o ezgiler, gözlerimse sessiz.
Anlar mıydın onları, dostum, ezgiler olmasaydı?
R. Tagore

Göz kapaklarımın üzerinde ayakta duruyor
Ve saçları saçlarımın içinde
Biçimi ellerimin biçiminde
Gözlerinin rengi gözlerimin renginde
Gölgemde yitip gidiyor
Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde
Gözleri var her zaman açık
Ve bir an olsun uyutmaz beni
Düşleri var apaydınlık
Güneşleri buharlaştıran
Güldürür, ağlatır beni ve güldürür Konuşturur beni söylemeksizin tek bir söz...P. Eluard
 
 

26 Ağustos 2014

Rabindranath Tagore Şiirleri



Aşka Çağrı
Beni bırakıyorsun kendi yoluna gidiyorsun
Ardından yas tutuyorum, kara yazı yazıyorum

Bir türkü gibi gelip yüreğime yerleşiyorsun
Ardın sıra yıllar geçiyor, dört nala baharlar
El değmedik çiçekler yavaştan bir bir soluyorlar
Bir yerlerden çıkıp çıkıp yağmur geceleri geliyor
Altın sarısı yaprakların ucundan güz
Ölümsüz nisan ayları yeryüzünü öpüyor.

Durmaya vaktimiz yok. Hepinizi çağırıyorum
Ancak bugün varız bunu bilesiniz
Yüreklerimiz yarılmadan, burkulmamışken daha
Hepinize gelin diyorum. Hepinizi çağırıyorum.

  Ben yokum kayığım yok.
Eğer türkümü kesmemi diliyorsan
Yüreğin kanatlanıyorsa eğer
Yüzüne bir daha bakmam
Bir yana çekilir yolumu değiştiririm
Senin olsun bunca geçtiğim yollar
Bir başına mutlu kal bahçende
Çiçeklerini atkıla örgünü ör-ben yokum
Eğer sularını köpürtüp delirtiyorsa kayığım
Ben yokum kayığım yok.

Beni Bu Yeryüzünde
Beni hep severler bu yeryüzünde
Severler, tutarlar elimden beni korurlar.

Sen başkasın aşkım, Sen onlar değilsin
Sen büyüksün, yücelten büyüten aşkındır
Sensin beni özgür tutan onlar değil.

'Ya unutursa...' derler, 'Ya unutursa bizi'
'Bir unutursa bizi...'derler, yakamdan düşmezler
Bunu yapmazlar bir türlü, beni bırakmazlar.

An geçer bir dolu, gün geçer ay geçer
Geçen geçer ardı sıra, bir sen geçmezsin

Adın yok dudaklarımda, seni çağırmıyorum
Seni yüreğimden söküp atıyorum usulca.

Bir bakıyorum aşkın bekliyor eşikte
Aşkın elpençe divan durmuş
Bir bakıyorum aşkımı bekliyor

Benim Gölüme Gel Testini Dolduracak
Ben hep ayaktayım seni bekliyorum
Benim gölüme gel testini dolduracaksan
Göreceksin sularım ayaklarını öpecek
Aşkımı anlatacak, göreceksin
Bu gölgesi kumlara vuran yağmur bulutudur.
Siyah zülfün üstüne kaşın, gözün üstüne
Bu bir tutamlık yağmur bulutudur vuran
Ben hep ayaktayım seni gözlüyorum
Benim gölüme gel testini dolduracaksan
Tüm bayırı yaban çiçekleri sardı
Taze çime otur, yüzüne peçeni vurma
Sularım seni bekliyor bakıp düşe dalacaksan
Ben hep ayaktayım seni bekliyorum

Kapına türkücü geldim
 Her buyuruşunda türkü çağırmamı
Yüreğim uçarı bir kuş gibi yüceliyor
Gözlerim yaş içinde yüzüne bakıyorum.
Ne varsa gelmiş geçmiş evrende
Hepsi bir düzlükte ezgileniyor
Kuşların deniz maviliğindeki kanat açımında
Öyle kıvanıp göneniyorum.

Türkünü ben çağırıyorum.Sen hoşnutsun
Kapına türkücü geldim- biliyorum.

Evrene uzanmış ezginin kanat ucundan
Gelip gelip ayaklarına dokunuyorum.

Çağırıyorum ya türkünü - hoşnut kalasın
Ben kendim yitiyorum.

Kolunda Sepetçik, Yolun Nere?
Pazar dağılmış- akşam dağlardan iniyor
Kolunda sepetin- nereye koşuyorsun
Dönen döndü yollar ıssızlaştı
Ay vurdu köyde ağaçların üstüne
Yaban ördekleri bataklığa çekildiler
Dindi kayıkları çağıran seslerin yankıları
Akşam dağlardan indi- pazar dağıldı
Uyku bulutlarla yeryüzünü sarıyor
Tek ses yok bambu yapraklarında
Kara kargalar yuvalarında sinik
Irgatlar döneli hani oldu tarlalardan
Büyük avluda döşeklerini yayıyorlar.

Akşam dağlardan indi- pazar dağıldı
Kolunda sepetçik- yolun nere

Son İlkbahar
Gün sona ermeden önce
Benim bu arzumu yerine getirmelisin
Yalnız bir defa için,
Bahar çiçeklerini
Beraberce toplamağa gidelim.
Senin bahçene
İlkbahar ayları
Tekrar tekrar gelecekler.
Yalnız seninle eğlenmek için
Dua ediyorum.
Günlerim!...
Boşuna geçip gittiler
Onları ihmal ettim.
Ansızın bugün
İkindi aydınlığında
Gözlerimin
Seninkilerle buluştukları anda
Daha fazla zamanın
Olmadığını anladım.
Bunun içindir ki
Bir hasis gibi
Belki de,
En son baharımın günlerini
Büyük bir sabırsızlıkla
Saymaktayım.
Ey sevgili!...
Korkma!
Senin çiçekli bahçelerinde
Uzun zaman duracak değilim
Ve
Ne bugünün sonunda
Ne de veda anında
Ardıma dönüp bakacağım.
Onlarda gözyaşı görmeği bekliyecek
Gözlerimi seninkilere çevirip
Bakmıyacağım
Gül sevdiceğim!...
Tatlı kahkahalarla gül....
Ve sonra
Sincabın ardından
Onu korkutmak için koş.
Kulaklarına
Unutulmuş hatıraları
Fısıldamayacağım
Ve seni
Acele yolunda
Durdurmayacağım.

Vesveseli
Ey dünya!
Edebi olarak yaşıyorsun
Mevsimlerin tepsilerinden
Çiçekler ve yapraklar
Yolunun üzerine
Dökülüyorlar.
Fakat?
Sen asla durmuyorsun.
Durmak bilmeyen yarışında
Yalnız acele ediyorsun,
Ve asla
Geriye bakmıyorsun,
Ne bulursan
Fırlatıp uzaklara atıyorsun.
Herhangi birşey almak için
Asla durmuyor
Herhangi birşey
Muhafaza etmiyorsun.
Ne kederin ne de
Herhangi bir korkun var.
Yarışının
Büyük süratinden mütevellit
Büyük sevincin yüzünden
Herşeyi harcıyorsun.
Bir anda dopdolusun
Ve
Gene de aynı anda
Hiçbirşeye malik değilsin.
Senin ebedi yarışman
Seni
Herzaman için
Taze kıldı.
Eğer yorulduğunu hissediyorsan
Bir an için dur.
Sonsuz semayı bile kirletecek
Çöl tepecikleri
Toplanmış olacak
Ey edebi danscı!...
Senin dans dalgaların,
Daimi olarak
Ölüm banyosuyla
Bütün dünyayı
Saflaştırıyor.

Ey Şair!.....
Dans eden dünyanın
Belindeki kemerin zilleri...
Ve onun
Durmak bilmeyen adımları tarafından
Çılgın bir deliye döndürüldün

16 Mart 2013

Gitanjali - Rabindranath Tagore

   
Bu dünyanın bayramına beni de çağırdılar, ve böylece kutsandı yaşamım. Gözlerim gördü ve kulaklarım işitti.
    Bu şenlikte bana düşen sazımı çalmaktı, ve ben de elimden gelenin en iyisini yaptım.
    Şimdi, soruyorum, zaman gelmiş midir artık içeri girebilmem, yüzünü görebilmem ve sana sessiz selamımı sunabilmem için?
— Rabindranath Tagore


    “Onun bir dizesi dünyanın bütün dertlerini unutturuyor bana”
— William Butler Yeats

Asya kıtasından ilk kez Nobel Ödülü alan Rabindranath Tagore 30’lu ve 40’lı yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük bir okur çevresine ulaşmıştı. Türk okuru Tagore’u o dönemde öyküleri ve düzyazı şiirleri ile tanıdı. Son 50 yıl içinde Hindistan dışında bir unutulmuşluğa terk edilmiş olan Tagore, son dönemde bir yeniden doğuş yaşamakta.  Gitanjali, Tagore’un dünyada büyük üne kavuşmasını sağlayan temel eserlerinden biridir.

30 Ocak 2013

Rabindranath Tagore "Yüreğimde sükûnetin akşam yıldızını ışıldat, sonra bırak gece bana aşkı fısıldasın."

Güneş ışığını içen taç yapraklarına benzeyen tepeleriyle, bu dağ bir çiçek gibi değil mi?

Anlamı yanlış okunmuş gerçek, gerçek değildir, yanlış yerdeki vurgu da öyle.

Ey kalbim, kendi güzelliğini dünyanın dönüşünde bul, rüzgarın ve suyun lütfuna mazhar olan bir tekne gibi.

Gözler, gözlüklerinden gurur duyarlar da, görme güçlerinden duymazlar.

Ben bu küçük dünyamda yaşıyorum ve onu küçüklerin en küçüğü yapmaktan korkuyorum. Beni kendi dünyana yükselt ve bırak, neyim varsa hepsini memnuniyetle kaybetme özgürlüğüm olsun.

Yanlış, gücü artıyor diye, doğruya dönüşemez asla.

Yüreğim, şarkısının gidip gelen dalgalarıyla, bu güneşli günün yeşil dünyasını okşama arzusuyla dolu.

Yol kenarındaki çimen, yıldızı sev, böylece rüyaların çiçeklerin içinde tomurcuk verecektir.

Bırak müziğin, bir kılıç gibi dalsın, pazaryerindeki gürültünün kalbine.

Şu ağacın titreşen yaprakları yüreğime dokunuyor, bir bebeğin parmakları gibi.

Ruhumun bu hüznü, onun gelininin duvağı.
Gece olunca kaldırılmayı bekliyor.

Küçük çiçek toza toprağa karışmış, yatıyor.
Kelebeğin yolunu aramıştı o.

Yolların dünyasındayım. Gece oluyor. Ey sen, evin dünyası, sokak kapını aç.

Senin gününün şarkılarıydı, söylediğim. Akşam olunca da izin ver, fırtınalı yolda senin lambanı taşıyayım.

Senden eve girmeni istiyor değilim. Sen gel, benim sonsuz yalnızlığıma gir, Aşkım.

Ölüm, yaşama aittir, aynı doğum gibi. Yürüyüş, ayağın hem havaya kalkışında, hem de yere basışında değil mi?

Senin fısıltılarının yalın anlamını çiçeklerde, günışığında öğrenmiştim – senin sözcüklerini acı ve ölüm ile nasıl tanıyacağımı öğret bana.

Gece çiçeği geç kalmıştı, sabah onu öptüğünde; boynunu büktü, hıçkırdı ve toprağa düştü.

Nerede bir hüzün görsem, orada Sonsuz Ana’nın duygu dolu şarkılar mırıldandığını işitiyorum.

Kıyına bir yabancı olarak geldim, evinde bir misafir olarak yaşadım, kapından bir dost olarak ayrılıyorum, ey yeryüzüm.

Hayat’ın güneşli adasının çevresindeki denizde, ölümün uçsuz bucaksız şarkısı uzanıyor, gündüz ve gece.

Bırak, ben gittikten sonra da düşüncelerim sana ulaşsın, yıldızlı sessizliğin eşiğinde, günbatımından sonraki parlaklık gibi.

Karanlıkta kalmış bir çocuğum ben.
Gecenin örtüsünün içinden uzattığım ellerimi sana açıyorum, Anne.

Çalışma günü sona erdi. Yüzümü kollarına göm, Anne.
Bırak düş göreyim.

Buluşmanın lambası uzun uzun yanar, ama ayrılırken ışık bir anda kaybolur.

Ben öldükten sonra, sessizliğinin içinde benim için bir sözcük sakla ey Dünya, şunu: “Sevmiştim.”

Bu dünyayı sevdiğimiz zaman, orada yaşıyoruz demektir.

Bırak, şöhretin ölümsüzlüğüne ölen sahip olsun, aşkın ölümsüzlüğü ise yaşayanın olsun.

Hani yarı uyur, yarı uyanık bir çocuk şafağın alacakaranlığında annesini görür, sonra gülümseyip yeniden uykuya dalar ya, o çocuk gibi gördüm ben de seni.

Tekrar tekrar öleceğim ve yaşamın tükenmez olduğunu anlayacağım.

Kalabalıkla birlikte yoldan geçiyordum ki, balkondan senin gülümsemeni gördüm, ardından şarkı söyledim ve unuttum bütün gürültüyü.

Onlar tapınaklarında kendi lambalarını yakıyorlar, kendi kelamlarını söylüyorlar.
Fakat kuşlar sana ait olan sabah ışığında, senin adını şakıyorlar, –çünkü neş’edir senin adın.

Senin sessizliğinin ortasında bana yol göster ki, yüreğimi şarkılarla doldurayım.

Bırak, öylesini seçenler, maytapların cayırtılı dünyasında kendi başlarına yaşasınlar.
Benim yüreğim senin yıldızlarının özlemini çekiyor, Tanrım.

İstediğin zaman söndür lambayı.
Senin karanlığını tanıyacağım ve onu seveceğim.

Günün sonunda senin önünde ayakta duracağım, sen yara izlerimi göreceksin ve bendeki yaraları da, bendeki şifayı da farkedeceksin.

Günlerden bir gün, bir başka dünyanın güneşi doğarken sana şarkı söyleyeceğim, “Seni daha önce yeryüzünün ışığında, insani bir aşkın içinde görmüştüm.” diye.

Bulutlar öteki günlerden hayatıma geliyor sürüklenerek, fakat yağmur yağdırmak ya da fırtınaya öncülük etmek için değil, günbatımında gökyüzümü renklendirmek için.

Hakikat, kendi kendisinin karşısında durur, tohumlarını saçarak etrafa yayılan fırtına gibi.

Dün geceki fırtına, bu sabahı altından bir huzurla taçlandırdı.

Hakikat, son sözünü söylemiş görünüyor; bu son söz bir sonrakini doğuruyor.

Kutsanmış kişi odur ki, ünü, hakikatini gölgede bırakmaz. .

Kendi adımı unuttuğumda, senin adının tatlılığı yüreğimi doldurur—sis dağıldığında senin güneşinin ortaya çıkması gibi.

Bu sessiz gecenin içinde, anne’nin güzelliği ile çocuğun yaygaralı günü var.

Dünya, insanoğlu gülümsediğinde onu sevdi, kahkahayla güldüğünde ise ondan korktu.

İnsanın, bilgeliğin içinde çocukluğunu geri kazanmasını bekliyor Tanrı.

Bırak, bu dünyayı senin aşkının biçimlenmiş hali olarak hissedeyim, sonra aşkım durumu düzeltecektir.

Senin günışığın, yüreğimin kış günlerinin üzerinde gülümser, ilkbaharda açacak çiçeklerinden hiç kuşku duymadan.

Tanrı sonlu olanı öper kendi aşkı ile, insan ise sonsuz olanı.

Sen, çorak yılların çöl topraklarını aştın, vuslat an’ına erişebilmek için.

Tanrı’nın sessizliği ile, insanın düşünceleri olgunlaşır, konuşmaya evrilir.

Ey Sonsuzluk Yolcusu, ayakizlerinin işaretini şarkılarımın içinde bulacaksın.

Bırak seni utandırmayayım Baba, sen ki şerefini çocuklarında görünür kılmışsın.

Kasvetli bir gün bu, çatık kaşlı bulutların altındaki ışık, gözyaşları soluk yanaklarından yol yol süzülen, cezalandırılmış bir çocuğa benziyor, rüzgarın haykırışı ise yaralı bir dünyanın çığlığı adeta. Fakat biliyorum ki Arkadaşımla buluşmak için yolculuk ediyorum.

Bu gece palmiyenin yaprakları arasında bir telaş, denizde bir coşma var, Dolunay dünyanın kalp çarpıntısı sanki. Aşkın acı veren sırrını, sessizliğinin içinde taşıyarak hangi meçhul gökyüzünden getirmiştin?

Düşümde bir yıldız görüyorum, ışıktan bir ada, orada doğacağım ve hayatım, o ışık adasının canlandırıcı ataletinin derinlerinde ürünlerini olgunlaştıracak, sonbahar güneşinin altındaki pirinç tarlası gibi.

Yağmurda, ıslak toprağın kokusu yükselir havaya, ehemmiyetsizlerin sessiz yığınından gelen büyük bir şükran ilahisi gibi.

Aşk hiçbir zaman kaybedemez, doğruluğunu kabul edemediğimiz bir gerçektir bu.

Bir gün anlayacağız ki ölüm, ruhumuzun kazançlarını asla bizden çalamaz, çünkü o kazançlar kendi başlarına dururlar.

İkindimin alacakaranlığında bana geliyor Tanrı, sepetinde geçmişimden taze kalmış çiçekler getiriyor bana.

Üstadım, hayatımın bütün telleri akort edildiğinde, senin her dokunuşunda aşkın ezgisi ses verecek.

Yarabbim, bırak sahiden yaşayayım ki ölüm de benim için sahici olsun.

İnsanoğlunun tarihi sabırla bekliyor, aşağılanmış insanın zaferini.

Bu kabarmış Çığlıklar Denizi’nden geçerken, Şarkılar Adası’na özlem duyuyorum.

Günbatımının müziği ile gecenin prelüdü başladı, tarifsiz karanlığın o ağırbaşlı ilahisinde.

Doruğa tırmandım, şöhretin kasvetli, ıssız yüksekliklerinde bir çatı altı bulamadım. Ey Rehberim, hava kararmadan önce bana sükûn vadisine giden yolu göster, ki o vadide hayatın hasadı altın bilgeliğe dönüşmek üzere olgunlaşıyor.

Alacakaranlığın bu soluk ışığında olağandışı görünüyor herşey — zeminleri karanlıkta kaybolmuş kuleler, mürekkep lekesinden farksız ağaç tepeleri. Sabahı bekleyeceğim, sonra senin şehrini aydınlıkta görmek için uyanacağım.

Acı çektim, kederlendim, ölümü tanıdım. Bu koca dünyada bulunmaktan hoşnudum.

Hayatımda ıssız ve sessiz patikalar var. Onlar, meşgul günlerimin ışığını ve havasını sağlayan açık mekanlardır.

Beni doyurulmamış geçmişimden kurtar, çünkü o arkamdan asılıp beni çekiyor ve ölümü güçleştiriyor.

İzninle son sözüm olarak, senin aşkına güvendiğimi söyleyeyim.

Gecenin sessizliği, koyuluklarda bir lamba gibi, kendi samanyolunun ışığıyla tutuşmuş.

Aşk, bütün bereketiyle hayattır, içi şarap dolu bir kadeh gibi.

Senin keskin bakışlarını şu an yüreğimin üzerinde hissediyorum, harmanı kaldırılmış yalnız bir tarlanın üzerindeki sabah güneşinin sessizliği gibi.
Çeviren: Caner Fidaner