12 Ocak 2019

Leyla Erbil – Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar


Tezer Özlü ile iki konuda birbirimize söz vermiştik. İlki evlilik kurumunu, kocaları, daha çok eşlerimizi anlatacak birer roman yazmaktı. Ben bu sözü Mektup Aşkları’yla yerine getirmeye çalıştım. Yazık ki Tezer, kendininkini yazmaya fırsat bulamadan, benimkini de göremeden hayata veda etti. İkinci sözümüz ise, mektuplarımızı yayımlamaktı. Ortak dostumuz Harald Schmidt’in de tanık olduğu, daha sonra eşi Hans Peter’e yinelediği bu isteği ise bu kitapçıkla yerine getirmiş olacağım. Hepimizin hayatında karşılaşmaktan, dostluk etmekten pişmanlık getirdiğimiz insanlar olmuştur. Hayatımızı güzelleştiren karşılıklı olarak yüreklerimizi değiştirdiğimiz insanlar da. Tezer Özlü benim yaşamımda, ne şanslıyım ki sayıları pek de az sayılamayacak derin dostluklar kurabildiğim bir kişi olarak yerini aldı. Tıpkı Sait Faik, Kemal Tahir, Ahmet Arif, Fikret Ürgüp, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Nermin Menemencioğlu, Turhan Sonuç, Sevim Burak ya da bugün hayatta olan ünlü ünsüz başka dostlar gibi. Sevim Burak’ın sonunda beni düşman gibi görmesine aldırmıyorum, zira artık dostunu düşmanından ayırt edemeyecek duruma gelmiş ya da getirilmişti. Özverinin, kardeşlik duygusunun silinip, kullanmanın, çıkar ilişkilerinin egemen olduğu bir dünyada dostlar olmadan ne yapardık bilemiyorum. Mektuplar insanın bir başka yüzünü açığa çıkararak, edebiyat dünyasına daha sıcak bir tat sunar. Tezer’in taşkın duyarlılığından kaynaklanan yergi ve övgülerindeki coşkuya da bu mektuplarla yaklaşacaksınız. Gerçi Tezer Özlü, okurlarıyla arasındaki uzaklığı, resmiyeti yok edebilmekte, adetâ yeni bir yazar ahlâkı sergilemekte eşsizdi. 

Gene de onunla karşılaşma şansına erişememiş okurların, yazarın mektuplarıyla onu daha çok sevip kucaklayacaklarına, dünyalarının zenginleşeceğine, dağarcıklarının ağırlaşacağına inanıyorum. Öyle sanıyorum ki, Tezer de bunun bilincindeydi; ısrarla, “Mektuplarımızı bir gün mutlaka yayımlamalıyız Leylâ… ” derken bence biraz da yakınlaşmakta olan sonu sezmiş ve kendini değil, gene okurlarını, insanları düşünmüştü. En parlak yazın dönemine girdiği anda yitirdiğimiz Tezer Özlü’yü sevgili okurlarıyla yeniden buluşturacağıma seviniyorum. Leylâ Erbil Teşvikiye, 2 Kasım 1994 BENİM GÖZÜMLE TEZER ÖZLÜ (1942-1986) “Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim. Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor… ” (Kalanlar, Tezer Özlü) Son Aşk Çengelköy’de deniz kıyısında, caminin avlusunda o bildik yüzyıllık çınarın dibindeyiz. Ana gövde ikinci bir çınar doğurmuş, o da bütün ağaçlar gibi göğe doğru uzanacağına kendini özgürleştirmeye kalkmış, almış başını denize gitmiş. O çınarın dibindeyiz. Deniz sisten pustan sıyrılamamış göl göl pırıldıyor; bizim evlerimizin de olduğu (Tezer’le aynı semtte Arnavutköy’de oturuyoruz o sıra) karşı kıyılar seçilmiyor. Islak tahta masada çaylarımız tütüyor, çok da üşüyoruz. Sabah saat on. Tezer beni ilerde evleneceği sevgilisi, fotoğraf sanatçısı Hans Peter’le tanıştırıyor. Birbirimize çabucak ısınmamızı, birbirimizi çabucak sevmemizi istiyor. Böyledir Tezer; sevdiklerini birbirine dost kılar; cömert bir yüreği vardır, ayırıcı, kaçırıcı değil, birleştiricidir, öyle ki onun tanıştırdığı herkes birbirinin kırk yıllık dostu gibi olmuştur bugün. 

Burayı seçişimizin nedeni aynı zamanda Hans Peter’e İstanbul’u sevdirmek. Sevdi de sonunda; bugün o da bir İstanbullu! “Bu adam benim ölümüm Leylâ” diye tanıştırıyor sevgilisini. “Bak bak bu benim ta kendim! Kafatasım bu; kendi ölümüm!” Hans Peter’e bakıyorum, ince, uzun bir yabancı. Bahçe yılanının sırtı gibi aynalanan ipek montunun içinden hafifçe sırıtıyor. Solgun derisi, çökük mavi gözleri, açık renk dökük saçlarının açılmasıyla yükselen beyaz alnıyla onu eskiden elektrik direklerinin üzerindeki kurukafa işaretine benzetmeye çalışıyorum? “Yalnız bunun gözleri mavi, haklısın ölüm mavi gözlüdür” diyorum, bir şeyler demiş olmak için. Tezer’de benim görmeye alışık olduğum öfori’yi, Hans Peter’in nasıl karşılayacağından kaygılanıyorum azıcık, ama onun, genç kuşak bir Avrupalı’nın dünyayı sıkı bir biçimde tanımışlığının getirdiği bir olgunlukla, şefkatle ve hayranlıkla Tezer’i dinlediğini görünce rahatlıyorum. Adamın elini alıp kendininkiyle yan yana koyuyor Tezer, “Bak bak”, diyor, “cildimizin rengi, damarlarımızın kabarıklığına, yeşiline bak, nasıl birbirinin eşi, şu dolaşımın haritasına bak, ölümüm bu benim!” Hans Peter’in kolunu montuyla birlikte dirseğe doğru sıvıyor, gösterdiği dokuların arasındaki damarların akışına bakıyorum, gerçekten de Tezer’inkiyle eş. Dayanamayıp kendiminkine de bakıyorum, benimki onlarınkinden değil! Hans Peter, o tuhaf renkli montunun kollarını indiriyor. Bu montun öyküsü de ünlü. İlk kez Berlin’de bir barda, uzaktan bu tuhaf yeşil renkle adetâ büyüleniyor Tezer, kalkıp bara gidiyor ve tanışıyorlar. Hans Peter, Kanada’dan o sıra tatile gelmiş. Tanıştıklarının yirminci gününde Kanada’ya dönüp her şeyini satıp savıp Berlin’e yerleşmiş oluyor genç adam. Aşkları böyle başlıyor onların; yirminci yüzyılın hızına uygun olarak. “Bu rengi giyebilen bir adam sıradan olamazdı, zaten oradan anlamıştım!” diyor sık sık, sürekli anlatıyor: “Berlin bursunu sanki bunun için kazanmışım, bu adam için gitmişim, iki kocamda da bulamadığım o şefkati bulmak için, aldım getirdim onu işte! Ölümümü bulmaya gitmişim sanki… ” Damarları anlıyorum da, neden “ölümüm”, anlayamıyorum bir türlü. Soramıyorum da… Bunlar 1982 Ekimi’nde geçiyor. 

18 Şubat 1986’da Hans Peter’in yurdunda, onun karısı olarak, onun kollarında, Kanton Spital Hastanesi’nde yaşamı sona erdikten sonra sık sık aklıma düşüyor bu sahne. Yazarın Ülkesinde Bir Gezinti ya da “Burası Bizi Öldürmek İsteyenlerin Yurdu… ” Tezer Özlü’yü anlamak için, stadyumlardan ve ekranlardan fışkıran “En büyük türkiyah! başka büyük yok!” inlemelerinin dışında bir yerlerden de ülkeyi seyretmek gerekiyor. Türkiye, aslında âşığı olduğu bu topraklar acılarına acı katmıştır Tez-er’in. Din kökenli ilkellik, resmî ideolojinin sarmalında özgür aklı boğmuştur bu ülkede. Buyurgan, yasakçı, ataerkil toplumun yatışmak bilmez gizli şiddeti, sadece on yılda bir sıkıyönetim dönemlerinde değil, sivil yönetimlerde de insan ilişkilerinin tüm alanlarını kaplamış, yurttaşların tümünü hasta etmiş, cehenneme çevirmiştir yaşamı. Hele Tezer gibi kozmopolit kültür sahibi insanlarınkini. . Leyla Erbil

Burası deli bir ülke ama deliliği güzelleştirici değil; anlamsız ve katı, iliklerine kadar satılmış."  


Aytunç Altındal - Miras

 


Engin Geçtan - İnsan Olmak


İnsanın kendi sorumluluğunun doğrultusunda gösterdiği çaba yaşamın özüdür. İçinde bulundukları anı yaşamayan ve yaşama etkin bir biçimde katılamayan insanlarda ölüm korkuları oldukça yaygındır. Sevgi, beraberliğe yaşam katabilmeyi ve canlılığını artırabilmeyi içerir. Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!

Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle yaşamına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!

Diğer insanların gerçeklerini anlamaya çalışacağımız yerde onları dünyada yalnızca kendi gerçeklerimiz varmışçasına yargılamak etkin olabilmemizi engeller ve yalnızlığa yol açar. Kendi benliğine yabancılaşmış bir insanın değerleri ve inançları tehlikeye karşı savunma niteliğinde olduğundan davranışları da katı, inatçı ve esneklikten yoksundur. Bu, kendi gerçeklerini algılayabilen bir insanın esnek bir biçimde sürdürdüğü kararlılıktan farklıdır.

İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçeklerini olduğu gibi kabul etmek zorundayız.

İçimizden gelen ses, eğer onu dinlemeyi başarabiliyorsak, bize hangi doğrultuda davranmamız gerektiğini söyler.

Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir, kendimizden çok yada kendi yerimize değil. Bir başka deyişle sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir.

Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır. Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır.

Destek ve dayanışma ortamında yetişen bir insanda olumlu ve yapıcı duygular, kendini gerçekleştirme yollarını engelleyen bir ortamda büyüyen bir insandaysa bencil ve yıkıcı eğilimler etkinlik kazanır. Çevresinde her şey yolunda gittiği halde kendi yaşamını yine kendisi bozan insanların sayısı o denli çok ki!

İnsan doğası yalnızca belirli bir zaman kesiti içinde nasıl değerlendirilemezse, toplumlar da geçmişlerini özümseyemedikleri sürece kendilerini gereğince anlayamazlar.

Bir duyguyu “nasıl” yaşamakta olduğumuzu fark edebilmek, onun geçmişe dönük nedenlerini açıklayabilmiş olmaktan çok daha büyük önem taşır!

İnsanları sevebilmek, onlarla baş edebilecek yöntemleri geliştirebilmeyi gerektirir.

İnsan kızgın olduğu için diğer insanlardan korkar, insanlardan korktuğu için de onlara kızar.

İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.

İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür. Bir insanın kendisine karşı sorumluluklarıyla başkalarına karşı sorumlulukları iç içe geçmiş tek bir olgudur, birbirinden soyutlanamaz.

Kendini gerçekleştirme, kendini yaşamayı göze alabilecek yürekliliği gösterebilmeyi ve kısır döngülerden özgürleşebilmeyi tanımlar.

DEĞERSİZLİK DUYGUSU -1
İnsan, doğa güçlerine ve bazı hayvan türlerine oranla zayıf bir varlıktır. Bu nedenle, her insanın varoluşunda eksiklik duygusu vardır.

Çünkü insan, çocukluk döneminden ötürü, yaşamına normal bir çaresizlik içinde başlar. Çocukken, güçlü yetişkinler arasında yaşayan güçsüz bir varlıktır. Sonraki yaşamı boyunca, daha önce kendisine egemen olan insanlar ve doğal güçler üzerinde üstünlük kurmak ve gücünü kanıtlamak için çaba gösterir. Çoğu kez bununla da yetinmez, kusursuz bir varlık olmaya çalışır.

İnsanın dünyaya gelişi ile yaşanmaya başlanan ve ömür boyu süren bu duygu evrenseldir. Çünkü doğadaki tüm varlıklar eksi bir durumdan artı bir duruma geçmek için sürekli çaba içindedirler. İnsandaki eksiklik duygusu da, bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi için gerekli bir dürtüdür. Ama çoğumuz, bu duygunun varlığını yadsıma eğilimindeyizdir. Çünkü eksiklik, toplumsal değer yargılarına göre arzu edilmeyen bir durumdur.

Bu nedenle, eksik yönlerimizi ancak bazı durumlarla yüz yüze geldiğimizde kabul ederiz. Eksiklik duygusu, yarattığı hoşnutsuzluğa karşın yaşanması kaçınılmaz bir olgudur. Üstelik insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunludur. Çünkü eksikliğin fark edilmesi insanı güdüler ve eyleme geçirir.

Değersizlik duygusu ise yukarıda tanımlanan normal eksiklik duygusundan çok farklıdır. İnsanı daha fazla şeyler yapmaya ve yaratmaya güdülemediği gibi, bir kısır döngünün yaşanmasına da neden olur. Değersizlik duygusu, bir insanın kendisini diğer insanlardan daha değersiz bir varlık olarak algılamasını tanımlar ve kökenini çocukluk yaşantılarından alır. Bir çocuğa değer verilmemesi, onu kendine özgü hakları olan özerk bir varlık olarak tanımama anlamına gelir. Çünkü bir insana değer vermek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi benimseyebilmektir. Ama birçok kişi diğer insanlara değer verdiği sanısıyla aslında kendi özsever ihtiyaçlarına doyum sağlar.

Kendisine değer verilmemiş bir insan bir başkasına değer veremez. Bunu sonradan öğrenebilmesi de ancak kendisine değer verebilmeye başladıktan sonra işleyebilen iki yönlü bir süreçtir. Bir başka deyişle, insan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur. Yoksa bir diğer insanı yücelterek kendimizi küçültmek, ne ona ne de kendimize değer vermektir. Üstelik böyle bir durum, değersizlik duygularının gerisinde yatan düşmanca eğilimlerin ve suçluluk duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur.

Değersizlik duyguları yaşayan biri için diğer insanlar ya kendinden üstündür ya da aşağı; eşiti yoktur. Bazı insanları küçümser, çünkü onlarda kendisine benzeyen bazı özellikler görür ve bu insanları, hoşlanmadığı benliğini kendisine yansıtan bir ayna gibi algılar. Ama bunun bilincinde olmadığı için onları kendisinden daha değersiz bulur. Aslında, başkalarını küçümseyen insan, kendisini de küçümseyen, dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Bir başkasının onu küçümsemesi, aslında kendinin de kendisini küçümsemekte olduğu gerçeği ile yüzleşmesine neden olur.

Değersizlik duyguları yaşayan bir kişinin bazı insanları yüceltmesi, geliştirmiş olduğu gerçekdışı senaryoların bir sonucudur; bu insanların kendisinin ulaşmak istediği görkeme sahip olduğu yanılgısından kaynaklanır. Öte yandan bu insanlara karşı bilinçdışı bir düşmanlık da yaşar; çünkü varlıkları ona kendi yetersizliğini hatırlatır. Tersine işleyen bir süreçle bilinçdışındaki düşmanlık duyguları yoğunlaştıkça, bu insanlara karşı duyulan hayranlık da artar. Bu, biriken düşmanlık duygularını bilinçdışında tutmak güçleştiğinde kullanılan bir denetim mekanizmasıdır. Ancak bazen yüceltilen kişinin yadsınamayacak bir açığı fark edildiğinde, biriken düşmanca eğilimler birden bilince ulaşabilir. Ve kişi kendi yarattığı tanrıyı yine kendisi yok eder. Bir insanı önce yüceltip daha sonra onu devirmeye çalışmak toplumumuz bireylerinde oldukça sık gözlemlenen bir olgudur.

Arabasını sorumsuzca süren bir insan ne kendisinin ne de diğer insanların değeri olabileceğinin, daha doğrusu yaşamın değerli olduğunun farkında değildir. Sağlıklı bir yaşam için gerekli önlemleri bildiği halde almayan bir insan da öyle!

Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, kendi değersiz varlığına tanımadığı hakları başka insanlara tanıma eğilimindedir. Ancak genellikle kendi yakınları, daha doğrusu kendine bağımı olan eş, çocuk vb. kimseler bunun dışında kalır. Çünkü kendisi gibi onları da küçümser ve değersizliğinin bir uzantısı gibi algılar. Kendisini reddetme olasılığı olan kişilere önem vermesine karşılık, kendisini kabul edici tutumlar içinde olan kişileri küçümseyebilir. Ona göre, değersiz birini kabul eden bir insanın kendisi de değersizdir.

Çoğu insanın gerçek benliğiyle, toplumun onayını sağlamak için dış dünyaya karşı takındığı kimlik birbirinden farklıdır. İnsanlar özellikle çalışma yaşamlarında böyle bir maskeyi sürekli kullanırlar; genellikle akşam eve gidince çıkarır, ama çoğu kez bir başka maske takarlar. Kimi insan arkadaşlarıyla birlikteyken bir üçüncü maskeyi de kullanabilir. Böylece değişik durumlara kendini uyarlamaya çalışır.

Belirli bir oranda, bu maskeler insanın çağdaş dünya koşulları içindeki yaşamını sürdürebilmesi için zorunludur. Gereğinde, hoşlanmadığımız kişilere karşı dostça tutumlar takınmamızı sağlar ve insanın çıkarlarını korumasına yardımcı olur.

Ne var ki, eğer bir insan oynadığı bu rollere kendisini fazlaca kaptırırsa, oynamakta olduğu rol ile kendi gerçek benliğini birbirinden ayırt edemez bir duruma gelir. Ve kendisine yabancılaşmaya başlar. Sonunda benliği şişer ve kendisine aşırı önem vermeye başlar. Bununla da yetinmez, bu rolü diğer insanlara da yansıtır ve onlardan da aynı rolü oynamalarını bekler. Otorite durumuna geldiğinde kendisi ile birlikte çalışanları bunaltır, ana ya da baba olduğunda çocuklarından yeteneklerinin üzerinde başarılar bekler.

Bir insanın ne olduğu ile ne olması gerektiği konusundaki tutarsızlığı değersizlik duygularının doğal bir sonucudur. Bu nedenle kendisine yabancılaşma pahasına önemli başarılar kazanmış bazı insanlar, zaman zaman boşluk ve anlamsızlık duyguları yaşarlar. Kimi, o güne değin kendisini aldattığını ve gerçekten ilgilenmediği şeylerle ilgilenir görünmüş olduğunu fark edebilir. Bunu göremeyenler ise kazandıkları başarılara karşın yine de kendilerini yetersiz görürler. Böyle bir durum değersizlik duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur.

DEĞERSİZLİK DUYGUSU - 2
Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir.Değersizlik duyguları yaşayan insan, kendi gerçek benliğini kabul etmediğinden, gerçekdışı bir üstünlük düzeyine ulaşabilmek için çaba harcar ve enerjisinin çoğunu bu amaç için tüketir. Ne var ki, bu amaca ulaşmak için geliştirdiği yöntemler esneklikten yoksundur ve kendisini tanrılaştırmak umuduyla oluşturduğu amaçlar ulaşılamaz niteliktedir.

Üstelik seçtiği amaçlar, topluma değil kişisel çıkarlarına yöneliktir; tasarıları bencil niteliktedir ve kişisel üstünlüğünü sağlayabilme yolunda diğer insanlara zarar verebilecek girişimlerde bile bulunabilir. Üstünlüğünü güç ve para kazanarak gerçekleştirmek isteyen kişi amacına ulaşmak için diğer insanları kolayca harcayabilir. Entelektüel üstünlüğünü kanıtlamak için çevresindekileri sürekli eleştiren ve yanlışlarını arayan bir diğeri, onların düşünce ve isteklerine saygı gösteremez. Ancak, diğer insanlara değer veremediği için tüm bu çabalarına karşın kendisini yine de değersiz bulur ve toplumun dışında kalmış hisseder. Saygınlık uğruna bu denli çaba harcadığı halde çevresindekilerin saygısını kazanamamış olmasının nedenini bir türlü anlayamaz.

Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, ilişkilerinde tutarsızdır. Bazen üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla insanlarla yoğun bir ilişkiye geçer, kendisini eksik ve yetersiz bulduğu zamanlarda da onlarla karşılaşmamaya çalışır. Böyle bir insan ancak kendi üstünlüğünü yaşayabileceği ortamlara girme yürekliliğini gösterir, ikinci planda kalacağını hissettiği ya da üstünlük maskesinin düşerek, değersizlik duygularıyla yüzleşme tehlikesinin bulunabileceği durumlardan uzak durur.

Örneğin, para gücüyle kendisine saygınlık sağlayan biri, entelektüel değerlere önem verilen bir ortamda bulunmaktan kaçınabilir; her yerde birinci planda olmak isteyen bir başkası, girdiği bir toplulukta diğer insanların görüşlerini paylaşmamak ve onlardan farklı biri olduğunu vurgulamak için konuşmalara katılmayabilir. Çünkü değersizlik duygulan yaşayan bir insanüstün olmak zorundadır.

Değersizlik duygularını giderme amacıyla üstün olma ya da görkeme ulaşma çabasında olan kişi, bunu gerçekleştirmek için düş gücü ürünü bir amaç geliştirir ve tüm davranışlarını bu tasarım çerçevesinde düzenler. Arada bir diğer isteklerinden ve amaçlarından söz etse de, geliştirmiş olduğu tasarımın gerektirdiği yönelimin dışına çıkamaz. Örneğin, herkesin saygınlığını kazanmayı amaçlamış olan kişi, diğer insanlarla beraberliklerinin her anında davranışlarını bu amacına göre ayarlar. Belirli bir senaryoyu izlemek zorunda olan bir oyuncu gibidir, ama oynadığı oyunun bilincinde değildir. Ancak saygı gördüğünde var olduğunu hissedebildiğinden, diğer seçenekleri göremez.

Görkeme ulaşma çabası içinde olan kişi, birbiriyle çelişkili durumları birlikte yaşar. Bir yandan benliğine egemen olan amaca ulaşmaya çalışırken, öte yandan bu amacı gerçekleştirmiş olduğuna inanır. Örneğin, insanların hayranlığını kazanmayı amaç edinmiş biri, bir yandan diğer insanların kendisine hayran olmaları için çaba gösterirken, öte yandan kendisini herkesin hayranlığını kazanmış biri olarak görür. Bir yandan herkesin kendisine hayran olduğuna inanırken, öte yandan bunun çevresindeki insanlar tarafından da sürekli doğrulanmasını ister. Beklediği övgüyü bulamadığı zamanlarda çevresini buna zorlayıcı davranışlara girişir. Kendisine göre bu onun hakkıdır.

Değersizlik duygularına karşı böylesine mantıkdışı bir gurur sistemi geliştirmiş olan kişi, kusursuz saydığı benliğine uygun düşmeyen davranışlarda bulunduğunu fark ettiğinde, kusurunu kesinlikle hoş görmez. Neden öyle davrandığnı anlamaya çalışacağı yerde kendisini yargılar ve eleştirir. Kendisine karşı hoşgörüsüzlüğü, gerçek dünyasını anlayabilmesini ve yaşadığı olaylardan ders alabilmesini engeller. Gerçek kişiliğinin olmak istediği kişinin özelliklerine sahip olmaması, bocalamasına neden olur. Kendisini her an başkalarıyla kıyaslamak ve onlardan daha üstün olduğunu hissetmek zorundadır. Bundan ötürü gerçek benliğiyle yüzleşme olasılığının tehdidi altında yaşar.

Kendisini üstün bir varlık olarak algılayan kişi, çevresinden gelen en küçük bir eleştiriye bile katlanamaz. Gerçek benliğiyle yüzleşmesine neden olan durumları dünyanın sonu gelmişçesine yaşar. Bu nedenle gururunu incitebilecek bir durumla karşılaştığında ya da karşılaşmak üzere olduğunu hissettiğinde o durumdan kaçmaya çalışır. Kaçamadığı durumlarda ise değersizlik duygularının gerisindeki düşmanca eğilimler denetiminden çıkar ve gururuna darbe indirenlerden öç almaya çalışır.

Böylesi bir gurur insanı kendisine yabancılaştırır ve kişilik bütünlüğünün bozulmasına neden olur. Gerçek benliğine karşı geliştirdiği nefret sonucu görkemli bir kişiliği benimsemeye çalışan insan bu uğurda sürekli ödün verir. Kendisi için daha önemli olan pek çok konuyu bir yana bırakarak tüm çabasını ve enerjisini lüksleştirdiği görüntüsünü sürdürebilmek için yaptığı gereksiz yatırımlarda kullanır. Verilen ödünlerse, kendine yönelik nefret duygularını pekiştirir ve bir kısırdöngünün yerleşmesine yol açar. Kişiliğini bütünleştirebilme çabası içinde, bazen olmak istediği kişiyle, bazen de hoşlanmadığı benliğiyle özdeşleşir. Ancak, hangi yöne giderse gitsin, ikisi arasındaki çatışmadan kurtulamaz ve bu durum ona acı verir.

DEĞERSİZLİK DUYGUSU - 3
Değersizlik duyguları bir insanın cinsel kimliğine ilişkin olarak da yaşanabilir. Bu olgu kadınlarda erkeklerinkine oranla daha açık bir biçimde yaşanır. İçinde yaşadığımız kültür, erkeğe ve erkeklik rolüne öncelik tanır. Buna karşılık, kadın ve kadının yaptığı işler üstü kapalı bir biçimde küçümsenir. Toplumumuzun bazı kesimlerinde olduğu gibi, kız çocuğa erkek çocuktan daha az değer verilen bir ortamda yetişmiş olan bir kadın, hemcinslerini küçümseyebilir ve gerçek kadınlık kimliğinden saparak toplumun yeğlediği erkeksi davranışları benimseyebilir. Böyle yapmakla üstün bir varlık olabileceğini ve değersizlik duygularına çözüm getirebileceğini sanır.

Oysa bu davranışlar yalnızca erkeklerde görüldüğünde toplumun onayını kazandığından, kendi gerçek kimliğinden vazgeçmekle kendisini, herkesten önce kendi gözünde küçük düşürmekte olduğunu fark etmez. Böylesi davranışlar bazen kadının kadınlığıyla çevresine meydan okuması, örneğin, erkekleri önce baştan çıkarıp sonra onları incitmeye ya da sömürmeye çalışması biçiminde de görülebilir. Bu davranışların gerisinde kadınlık kimliğine ilişkin değersizlik duyguları bulunur.

Benzer davranışlara erkeklerde de rastlanır. Toplumun erkek kimliğine ilişkin beklentilerini karşılayamadığı için kendisini değersiz bulan insanlar, erkekliklerini abartılmış bir biçimde yaşayarak üstün bir varlık olabilecekleri sanısına kapılırlar. Böyle erkekler çok sayıda kadını baştan çıkarmakla ya da saldırgan davranışlarda bulunmakla güçlü erkek imajına ulaşabileceklerine inanmışlardır. Kimi ise, erkekliklerine ilişkin değersizlik duygularını tam karşıtı bir yönde ödünlemeye çalışır. Kadınsı bir kimliği benimseyerek kendisinden beklenen erkeklik rolüne aldırmadığını, topluma meydan okurcasına ve insanları şoke edercesine ortaya koyar.

Böylece cinsel kimliklerine ilişkin değersizlik duyguları yaşayan kadın da, erkek de erkeklik olarak yorumladıkları davranışları benimsemeye çalışır ve bu abartılmış davranışların gerçek anlamdaki erkek kimliğiyle ilişkisi olmadığını göremezler. Bu kişiler, toplumda erkeklik ve güçlülük kavramlarının eşanlam taşıması sonucu, kendilerine göre geliştirdikleri bir erkeklik imajının beklentilerine kendilerini uydurmaya çalışırlar. Bir başka deyişle, kadın ‘erkek’, erkek de ‘daha erkek’ olmakla güçlü olabileceğine inanır.

İnsanın üstün sandığı gerçekdışı bir kimliği benimsemeye çalışarak değersizlik duygularından kurtulmaya çalışması, daha ciddî sorunlar yaşamasına neden olduğu gibi, asıl soruna da çözüm getirmez. Üstelik kendisini değersiz bulmasına neden olan ilkel tepki eğilimlerinin denetimi daha da güçlenir. Örneğin, kimi insan entelektüel bir üstünlük geliştirip her şeyin irade ve mantık gücüyle çözümlenebileceğine kendisini inandırmaya çalışır, ama duygusal yaşamında ya yalnızdır ya da başarısız. Görkeme ulaşma çabası insanın yaşam alanını da daraltır. Yaşamı kendisini üstün hissedebileceği durumlarla sınırlandırdığından yeni deneyimlere ve değişik yaşantılara kapalıdır. Kaldı ki sürekli görkem ya da kusursuzluk bir ütopyadır. Kusursuzluğun tanımı yapılabilmiş olsaydı, bu tanımdaki ölçütlere uyabilen bir kişi herhalde çok sıkıcı olurdu. Kusursuz olmaya çalışanlar bile öyle olduktan sonra!

Üstün olmak zorunda olan kişi bir varoluş savaşı vermektedir. Bu nedenle yalnız kendisiyle ilgilidir ve asıl sorun da buradan kaynaklanır. Dostluk ve yardımseverlik toplumsal insan türünün kalıtsal bir parçasıdır. Bu eğilimler insanın çocukluk döneminde çevresiyle olan sıcak etkileşimi sonucu gelişir ve zenginleşir. Benmerkezcilik, çocukluk dönemlerinde sıcak tepki vermeyi öğrenememiş olma sonucu oluşan kusurlu bir davranıştır. Diğer insanların gerçeklerini anlayabilmek için dürüst bir çaba göstermeyen ve yalnızca almak için veren ya da verir görünen bir insan, suçluluk ve değersizlik duygularından kurtulamaz.

Bir insan varoluşunun getirdiği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir biçimde yaklaşabiliyorsa, değersizlik duyguları yaşamaz. Yenilgiyi de başarı gibi yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ettiğinden, karşılaştığı durumlardan ve kendisi ile ilgili gerçeklerden kaçmaz. İç dünyasındaki çaresizlik duyguları ve dıştan gelen zorlanmalar onu yapıcı çabalara yöneltir. Kendisinin ve diğer insanların ortak özelliklerine, amaçlarına uygun düşünce ve değer yargıları geliştirebilmiş olduğundan suçluluk duyguları yaşamaz. Sağduyusu sayesinde bulduğu çözümler başkalarının çıkarlarına karşıt düşmez. Sağduyudan yoksun bir kişi, kendisini ve dünyayı salt kendi açısından görür, kişisel çıkarlarına yönelik amaçlardan başkasını düşünemez.

Acı da verse hoşlanmadığımız kendimizle yüzleşebilmeli ve bu yüzden asla kendimizi lânetlememeliyiz. Kendini lânetlemek ya da kendine acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller.

Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir. Güçsüzlüğümüzü yaşayabilecek yürekliliği gösterdiğimiz bir anda biri bizi küçümserse, bu onun sorunudur. Aslında için için aynı yürekliliği gösterebilmiş olmayı o da ister, ama abartılmış gururunun tutsağı olduğu için bunu göze alamaz.

Bazı insanlar, kendimizi dürüstçe yaşadığımız zaman, diğerlerinin bu ‘açık’tan yararlanarak bizi devirmeye çalışacakları görüşünü savunurlar. Oysa bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir.

Kusurlu bir yanımızla yüzleşip bunu kabul edebilirsek, bu yanımızın bir süre sonra ortadan kalkma olasılığı da artar. Bu çoğu kez bilinçli bir çabayı gerektirebilirse de, bazen çözüm hiç fark etmeden gerçekleşir. Böyle bir süreci başlatmış olmak, insanlarla ilişkilerimizde daha da etkin olmamızı sağlar.

Çünkü kendimize hoşgörülü oldukça, diğer insanların kusurlu yanlarını da daha kolay kabul edebiliriz. Dolayısıyla onlara gerçek anlamda bir şeyler verebilmemizin gururunu yaşamaya başlarız. Bu, benliğin şişmesiyle sonuçlanan gururdan çok farklı bir duygudur. İnsanın kendisine değer verebilmesini içerir!


Martin Eden - Jack London

 

Jack London yarı-otobiyografik romanı Martin Eden’de, yazar olabilmek için hayatını ortaya koyan genç bir gemi işçisinin hikâyesini anlatıyor.

San Francisco’da gemici olarak çalışan Martin Eden’in yazarlık macerası, Ruth Morse’a olan aşkıyla başlar. Ruth zengin bir çevreden gelmektedir ve ailesi onun fakir bir işçiyle evlenmesine razı olmaz. Martin için sevdiği kadınla birlikte bir hayat kurmanın tek yolu, yazar olmak ve kendisini edebiyat çevrelerine kabul ettirmektir. Yazar olmaya karar verdiği andan itibaren tükenmeyen bir azimle yazar ve yazdıklarını yayıncılara gönderir. Yanıt olarak yalnızca reddedildiğini bildiren mektuplar alsa da, inancını yitirmeden çalışmaya devam eder. Sonunda yayıncıların ve girmeye can attığı burjuva çevrelerin itibarını kazanmayı başarır. Ancak bu, düşündüğü gibi mutlu olmasına yetmeyecektir.

“Martin, bir maceraperest ve aksiyon adamıydı, bunu becerebilen pek fazla yazar da yoktur.”
George Orwell

1.Bölüm

Kapıyı anahtarla açarak içeri giren ilk kişiyi, beceriksiz hareketlerle kasketini çıkaran genç bir adam izledi. Denizci olduğunu düşündüren giysileri vardı ve girdiği bu geniş salonda hiç de rahat olmadığı belliydi. Kasketini ne yapacağını bilemiyordu. Ceketinin cebine tıkmaya çalışırken, diğer adam alıverdi kasketi. Bu hareketi sakin ve doğal bir tavırla yapmıştı. Beceriksiz genç şükran duydu. “Durumumu anlıyor,” diye düşündü. “Belli ki bana yardımcı olacak.” Omuzları sallanarak ve bacaklarını istemsizce, sanki zemin çalkantılı denizin üzerinde alçalıp yükseliyormuş gibi iki yana açarak, adamın ardısıra yürüdü. Böyle sarsakça yürürken, koca odalar ona dar geliyordu ve yanlışlıkla kapı kenarlarına çarpmaktan yahut şöminenin üzerindeki alçak rafta duran biblolara omuzlarıyla sürtünmekten korkuyordu. Etrafındaki nesnelerin arasında bir o yana, bir bu yana savruluyor ve kafasında şimdiden, verebileceği hasarı hesaplıyordu. Bir kuyruklu piyanoyla, üzerine kitaplar yığılmış bir masa arasındaki, altı kişinin omuz omuza geçebileceği boşluğu tedirginlik içinde adımladı. Kalın kolları iki yana sarkmıştı. Bu ellerle kolları nereye koyacağını bilemiyordu ve masanın üzerindeki kitaplardan birine koluyla değecek gibi olunca, ürkmüş bir at misali yalpalayıp, piyano taburesine çarpmaktan kıl payı kurtuldu. Önünde giden adamın rahat yürüyüşüne baktı ve ilk kez, onun yürüyüşünün diğer insanlarınkine benzemediğini fark etti. Aniden, kendi yürüyüşü böyle kaba saba olduğu için utanca kapıldı. Alnından ter damlacıkları fışkırdı, durakladı ve esmerleşmiş yüzünü mendiliyle sildi.

  Endişesini şakacı bir tavırla maskelemeye çalışarak:
– Bekle oğlum Arthur, dedi, bir anda bu kadarı çok fazla gerçekten. Bırak da biraz cesaretimi toplayayım. Biliyorsun buraya gelmek istemiyo’dum. Herhalde sizinkiler de beni görmek için can atmıyo’lardır.
Adam ona güven vermeye çalıştı:
  – Her şey yolunda. Bizden korkmamalısın. Çok sade insanlarız hepimiz. Bak hele, bana bir mektup gelmiş.

Masaya yönelerek zarfı yırtıp açtı ve okumaya başladı, böylece yabancının kendini toparlamasına fırsat verdi. Yabancı bunu anladı ve şükran duydu. Doğası gereği sevecen ve kavrayışlıydı; paniği henüz sürerken, hisleri çalışmaya devam ediyordu. Alnını kuruladı ve gözlerinde tuzaktan korkan hayvanlara özgü bir bakışla, ama kontrollü bir yüzle etrafına bakındı. Bilinmeyenlerle çevrili, olabileceklerden endişeli, ne yapacağını bilemez haldeydi; yürüyüşü ve hareketlerindeki beceriksizliğin, bütün güç ve yeteneklerine sirayet etmiş olmasından korkuyordu. Çok duyarlıydı ve nasıl göründüğünün farkındaydı. Bu yüzden diğer adamın, gülen gözlerle mektubun üzerinden gizlice bakması, içinde bir hançer yarası açtı. Bakışın farkında olduğunu belli etmedi, çünkü kendini denetlemeyi öğrenmişti. Gururu incindi.

Geldiği için lanet etti, ama aynı zamanda, artık bu işi sonuna kadar götürmeye karar verdi. Yüz çizgileri sertleşti ve gözlerine kavgacı bir ışık geldi. Ortamı, endişeden biraz arınmış gözlemci bakışlarla inceleyerek, bu güzel evin içindeki her ayrıntıyı beynine kazıdı. Son derece dikkatliydi; gözlerinden hiçbir şey kaçmazdı ve o gözler çevredeki güzelliği içtikçe, bakışlarındaki kavgacı ışık sönerek, yerini sıcak bir parıltıya bıraktı. Güzelliğe duyarlıydı ve bu duyarlılığı uyaran şeyler vardı çevresinde. 

Bir yağlıboya tablo, onu kendine çekti. Büyük bir dalga gürleyerek, çıkıntılı bir kayanın üzerinde patlıyordu; göğü alçak fırtına bulutları sarmıştı. Fırtınalı bir günbatımında orsasına seyir eden bir kılavuz uskuna, güvertesi bütün ayrıntılarıyla görünecek kadar yan yatmış olarak, dalgalarla mücadele ediyordu. Resimde güzellik vardı ve bu güzelliğe kayıtsız kalması imkânsızdı. Beceriksiz yürüyüşünü unuttu ve tabloya doğru gitti, yaklaştı; iyice yaklaştı. Tuvaldeki güzellik birden uçuverdi. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Dikkatsizce sıvanmış gibi duran boyaya baktı, sonra geri çekildi. Bir anda bütün güzellik tuvale geri döndü. “Bir aldatmaca,” diye düşündü ve resme olan ilgisini kaybetti. Etrafındaki bir sürü şeyi gözlemlemeye devam ederken, bir yandan da, tablodaki onca güzelliğin bir göz aldanmasına kurban edilmesine hayıflandı. Resimden anlamazdı. Renkli ve siyah-beyaz taşbaskılarla karşılaşmıştı sadece, onların hatları da belirgin ve keskin olurdu her zaman. Gerçi yağlıboya resimler görmüştü; evet, dükkân vitrinlerinde. Ama vitrin camı, arzulu gözlerini resme yaklaştırmasını engellemişti.

  Bakışlarını çevirip, mektup okuyan arkadaşına baktı ve masanın üzerindeki kitapları gördü. Yiyecek gören aç bir adamınkinden farksız bir arzu ve özlem bürüdü gözlerini. Adeta itici bir gücün etkisiyle masaya doğru, uzun adımlarla, omuzları sağa sola sallanarak ilerledi. Büyük bir tutkuyla kitaplara göz atmaya başladı. Başlıklara ve yazarların isimlerine baktı, metinlerden bölümler okudu, ciltleri gözleriyle, elleriyle okşadı ve bu arada, okumuş olduğu bir kitabı tanıdı. Gerisi hep bilmediği kitaplar, bilmediği yazarlardı. Swinburne’ın bir kitabına rastladı ve gözünü ayırmadan, nerede olduğunu unutarak, yüzünde bir parıltıyla okumaya başladı. İki kere, yazarın ismine bakmak için, kitabı işaret parmağının üstüne kapattı. Swinburne! Bu ismi unutmayacaktı. Belli ki, bu adamın gözleri renkleri ve ışığı görmüştü. Ama kimdi bu Swinburne? Şairlerin çoğu gibi, yüz yıl falan önce ölmüş müydü? Yoksa hâlâ yaşıyor, yazıyor muydu? Baş sayfaya döndü... Evet, başka kitaplar da yazmıştı. Öyleyse yarın sabah ilk iş olarak halk kütüphanesine gidip, Swinburne’ın yazdıklarını bulmaya çalışacaktı. Metne geri döndü ve kendini unuttu. Genç bir kadının odaya girdiğini fark etmedi bile. Arthur’un sesiyle kendine geldi: 

  – Ruth, bu Bay Eden.
 Kitabı işaret parmağının üzerine kapattı ve daha dönmeden, yeni bir etkiyle ürperdi; kızın değil, ağabeyinin sözleriydi bu etkiyi yapan. O kaslı vücudunun altında çok hassas bir kütle yer alıyordu. Dış dünyadan gelip bilincini, düşüncelerini, duygularını etkileyen en küçük bir şey, içine bir alev düşmesine ve yayılmasına sebep oluyordu. Algıları olağanüstü derecede açık ve duyarlıyken, yükseklerde gezinen hayal gücü, sürekli olarak, benzerlik ve ayrılık ilişkileri kurmakla meşguldü. Onu ürperten, “Bay Eden” sözüydü. Hayatı boyunca “Eden”, “Martin Eden” ya da sadece “Martin” denmişti ona. Şimdiyse “Mr!” Kendince, bunu çok dikkat çekici buldu. Beyni aniden kocaman bir fotoğraf makinesine dönüşmüş gibiydi. Zihninde, yaşamından sonsuz sayıda resim sıralandı; gemilerin kazan daireleri ve baş kasaraları, kamplar ve sahiller, hapishaneler ve tavernalar, hastaneler, kenar mahalleler; geçmişte bütün bu yerlerde ona nasıl seslenildiği..

Sonra dönerek kızı gördü. Görür görmez de beynindeki bütün hayalî görüntüler siliniverdi. Solgun, kırılgan görünüşlü bir yaratıktı; iri, manalı gözleri ve gür sarı saçları vardı. Ne giydiğini fark edememişti, sadece giysilerinin de kendisi gibi harika olduğunu biliyordu. Onu ince bir daldaki açık sarı bir çiçeğe benzetti. Hayır, bu doğaüstü bir varlıktı; böyle muhteşem bir güzellik dünyevi olamazdı. Ya da kitaplar doğru söylüyordu; toplumun üst mevkilerinde işte böyle güzellikler mevcuttu. Swinburne ismindeki adam, onun için bir şiir yazabilirdi. Belki masanın üstündeki kitaba o kızı, Iseult’u resmederken, aklında böyle biri vardı. Kızın görünüşüyle ilgili bu duygu ve düşünce seli, sadece bir anlıktı. Tekrar hareket ettiğinde gerçek dünyaya dönmüştü. Kız elini uzattı ve el sıkışırlarken dosdoğru gözlerinin içine, cesurca, bir erkek gibi baktı. Tanıdığı kadınlar böyle el sıkışmazdı. Hatta çoğu, hiç el sıkışmazdı. Bildiği kadınların davranış şekilleriyle ilgili görüntüler, bir sel taşkını gibi zihnine doluverdi. Ama o bu görüntüleri bir kenara itti ve kıza baktı. Böyle bir kadını hiç görmemişti. Tanıdığı bütün kadınlar!

O anda, kızın iki yanında, tanıdığı bütün kadınlar sıralanıverdi. Sonsuzca süren bir saniye boyunca, kızın merkez yeri işgal ettiği, çevresindeki bütün kadınların onunla kıyaslanarak ölçülüp biçildiği bir portreler galerisindeydi. Fabrika kızlarının zayıf ve hastalıklı yüzlerini gördü; sonra Market Caddesi’nin güneyindeki sırıtkan, şamatacı kızları; hayvan yetiştiricilerinin kamplarındaki kadınları; Old Mexico’nun sigara içen esmer kadınlarını. Onların yerini oyuncak bebeklere benzeyen, tahta nalınlar üstünde kırıtkanca yürüyen Japon kadınları aldı; ırksal niteliği bozulmuş, narin yapılı Asya-Avrupa melezleri; Okyanusya’nın çiçeklerle taçlanmış, koyu tenli, güçlü kadınları. Sonra bütün bunlar kayboldu ve çarpık, korkunç görüntülerle dolu bir kâbus belirdi: Whitechapel’ın kaldırımlarında sürünen kokuşmuş ucubeler, kerhanelerin sarhoş cadalozları ve cehennemden gelme, kendilerini dişilik kisvesi altında saklayarak denizcileri avlayan, pis, kadın başlı canavarlar; limanların kiri, insanlık çukurunun balçık ve çamuru.

  Kız ona seslendi:
  – Oturmaz mısınız, Bay Eden? Arthur bahsettiğinden beri, tanışmak istiyordum sizinle. Çok cesurca davranmışsınız...

Karşı çıkan bir ifadeyle elini salladı ve yaptığının hiç de önemli olmadığını mırıldandı; yerinde kim olsa aynı şekilde davranırdı. Kız, salladığı elinin, henüz iyileşmemiş taze sıyrıklarla kaplı olduğunu fark etti. Yana sarkık duran diğer eline bakınca, onun da aynı durumda olduğunu gördü.
Ayrıca, hızlı ve gözlemci bir bakışla yanağındaki yara izini, alın bölgesindeki saçların arasından görünen bir başka yarayı ve kolalı yakanın altına uzanıp kaybolan bir üçüncüsünü fark etti. Esmerleşmiş boynun üzerindeki, gömlek yakasının kenarına denk düşen kırmızı çizgiyi görünce, içinden gelen gülümsemeyi bastırdı. Belli ki sert yakalara alışkın değildi. Aynı şekilde, kadınca bakışıyla genç adamın giysilerini, ucuz ve kötü kesimi, ceketin omuzların kenarında yaptığı potu ve kol kısmındaki, şişkin pazıları belli eden bir dizi kırışığı inceledi. Elini sallayıp hiçbir şey yapmadığını söylerken, bir yandan da kızın isteğine uyarak bir sandalyeye oturmaya çalışıyordu. Kızın oturuşundaki rahatlığa gıpta etti ve kendi hareketlerinin beceriksizliği altında ezilerek, onun karşısındaki sandalyeye doğru yalpaladı. Onun için yeni bir deneyimdi bu. Şimdiye kadarki hayatında ne zarafetin, ne de beceriksizliğin ayırdındaydı. Zihninde hiç böyle düşünceler olmamıştı. Sandalyenin ucuna temkinlice oturdu. Elleri onu endişelendiriyordu. Ellerini her nereye koysa, göze battıklarını düşünüyordu. Arthur odadan çıkarken, Martin Eden ona özlemle baktı. Odada bu solgun yüzlü, olağanüstü kadın-la birlikteyken, kendini kaybolmuş gibi hissediyordu. Arkdaşlık ilişkisinin kurulması kolaylaşsın diye içki ısmarlayacak bir meyhaneci, bira alması için köşedeki dükkâna gönderecek küçük bir çocuk da yoktu ortalıkta.

  Ruth:
  – Boynunuzda bir yara izi var Bay Eden, diyordu, bu nasıl oldu? Bir tür macera olmalı.
Genç adam, kavrulmuş dudaklarını ıslatıp, boğazını temizleyerek:
  – Bıçaklı bir Meksikalı. Bir kavgaydı işte. Ben bıçağını aldıktan sonra, burnumu ısırmaya kalktı, diye cevapladı.

  Olayı bu sadelikle açıklarken, gözlerinin önünde bir sürü görüntü canlandı: Salina Cruz’daki o sıcak, yıldızlı gece, sahilin beyaz kumları, limandaki şeker yüklü gemiler, sarhoş denizcilerin uzaktan gelen sesleri, mal taşıyan işçilerin itişkakışı, Meksikalı’nın alevli bakışları, o canavarca gözlerin yıldızların ışığıyla parlayışı, çeliğin boynuna batışı ve fışkıran kan, kalabalık ve çığlıklar; onun ve Meksikalı’nın bedenleri birbirine kenetlenmiş, kumları dağıtarak yuvarlanıyorlar ve uzaklardan bir gitarın yumuşak tıngırtısı geliyor. Hatırladığı bu resim onu ürpertti ve duvardaki uskunayı çizen adamın bu resmi de yapıp yapamayacağını merak etti. Beyaz sahil, yıldızlar ve şeker taşıyan gemilerin ışıkları harika görünürdü, diye düşündü; kumsalın ortasında dövüşenleri saran topluluğun karaltısı da öyle. Yıldızların ışığıyla parlayan bıçağın da güzel duracağına ve bu resimde yer alması gerektiğine karar verdi. Ama bu düşündüklerinden hiçbir şey sızmadı konuşmasına. “Burnumu ısırmaya kalktı,” diye bitirdi sözlerini.

  – Ya, dedi kız; kısık, uzaktan gelen bir sesle. Hassas yüzünde bir şaşkınlık ifadesi vardı. Kendisi de şaşkınlık hissetti ve güneşten yanmış yanakları utançla kızardı. Doğrusu ya, kazan dairesindeki açık kapaktan gelen ateş, yanaklarını ancak bu kadar ısıtabilirdi. Bıçaklı bir kavga gibi bayağı konular, belli ki bir hanımla yapılan sohbete uygun düşmüyordu. Kitaplardaki insanlar, kızın seviyesindekiler, bunlar hakkında konuşmazdı; belki böyle şeylerden haberleri bile yoktu. 

 Başlatmaya çalıştıkları sohbette kısa bir duraklama oldu. Sonra kız yanağındaki yarayı sormayı denedi. Daha sorarken, kızın onun dilinden konuşmaya gayret ettiğini fark etti ve o da kızın dilinden konuşmaya karar verdi. Elini yanağına götürerek:
– Sadece bir kazaydı, dedi, bir gece hava durgunken, birden fırtına çıkınca, önce ana bumba mantilyası, sonra da palanga kırılıp yerinden çıktı. Palanganın teli yılan gibi ortalıkta gezinmeye başladı. Herkes onu tutmaya çalışıyo’du, ben de telaşla uğraşırken suratıma çarptı.
– Ya, dedi kız; bu kez anladığını belli eden bir tonlamayla. Aslında söyledikleri büyük oranda Yunanca gibi gelmişti ona ve “bumba” ile “mantilya”nın ne demek olduğunu merak ediyordu.

  Martin planını uygulamaya çalışarak:
– Bu Swinburne, dedi bu kez.
İsmi “Svaynbırn” diye, “a”yı uzatarak söylemişti1.
– Kim?
Martin aynı yanlış telaffuzla tekrarladı:
– Swineburne... Şair.
– Swinburne, diye düzeltti kız.
Martin kekeleyerek:
– Tamam, o adam işte. Öleli ne kadar oldu? diye sordu.
Yanakları yine ısınmıştı.
Kız merakla ona baktı:
– Ya, öldüğünü duymamıştım. Nerede tanışmıştınız?
– Hiç görmedim vallahi... Ama siz gelmeden az önce masanın üzerindeki kitaptan bazı şiirlerini okudum. Siz nasıl buluyorsunuz onun şiirlerini? 

  Bunun üzerine kız, ortaya atılan konu hakkında hızlı ve rahat biçimde konuşmaya başladı. Martin kendini daha iyi hissetti, sandalye kaçıp onu yere fırlatacakmış gibi kol yerlerini sıkıca tutarken, uç noktadan azıcık geriye doğru kaydı. Kızı konuşturmayı başarmıştı ve onun söylediklerini izlemeye gayret ederken, tatlı kafasının içinde sakladığı bilgilerin çokluğuna hayran kalıp, yüzünün solgun güzelliğini gözleriyle içti. Onu dinledi ve kızın dudaklarından zahmetsizce dökülüveren kelimelerden bazılarının anlamını bilmediği, kimi eleştirel sözlerle düşünce süreçleri ona yabancı kaldığı için canı sıkılsa da, zihni uyarıldı ve heyecanlandı. İşte entelektüel hayat, diye düşündü, ve işte güzellik; hayal edemediği kadar sıcak ve muhteşem olarak hem de. Kendini unuttu ve karşısındakine aç gözlerle baktı. İşte uğrunda yaşamaya değer bir şey bulmuştu; kazanmaya değer, savaşmaya ve evet, ölmeye değer. Kitaplar doğru söylüyordu. Dünyada öyle kadınlar vardı. Bu onlardan biriydi. Martin’in zihnine kanatlar takmıştı; belirsiz, devasa aşk ve romantizm serüvenlerinin yansıdığı büyük, parlak tuvaller serilmişti önüne; solgun yüzlü bir kadın, altından bir çiçek için. Bir peri serabı gibi titrek bir görüntünün içinden, orada oturup edebiyat ve sanattan bahseden gerçek kadına bakıyordu. Aynı zamanda dinliyordu ama, nasıl sabit bir şekilde baktığının ve doğasında erkekliğine ait ne varsa gözlerine yansıdığı gerçeğinin farkında değildi. Ama erkeklerin dünyasıyla ilgili çok az şey bilen Ruth, bir kadın olarak, Martin’in yanan gözlerini hemen fark etmişti. Daha önce hiçbir erkek ona bu şekilde bakmamıştı ve bu durum onu utandırdı. Dili sürçmeye başladı, durakladı. Düşünce zinciri kopup gitti. Genç adam onu korkutuyordu ve aynı zamanda, kendisine böyle bakılmasından tuhaf şekilde hoşlanmıştı. Aldığı eğitim onu tehlikeli ve yanlış olana; anlaşılmaz, gizemli ve çekici şeylere karşı uyarıyordu. İçgüdüleri ise varlığının derinliklerinden seslenerek, onu engelleri yıkmaya, başka bir dünyadan gelen bu elleri soyulmuş, boynunda gömlek yakasının kırmızı izi bulunan, nezaketsiz bir dünyanın içinde kirlenip lekelendiği belli olan yabancıyı elde etmeye kışkırtıyordu. Ruth temizdi ve temizliği bu duruma isyan ediyordu. Ama aynı zamanda bir kadındı ve kadınlığın iç çelişkilerini öğrenmeye daha yeni başlıyordu.

  – Dediğim gibi...Ne diyordum?
  Birdenbire konuşmasını kesmek zorunda kaldı ve içine düştüğü hale neşeyle güldü.
  Martin:

  – Swinburne’ın büyük bi’ şair olmadığını söylüyo’dunuz, çünkü...Oraya kadar geldiydiniz, dedi.
Birden içinde bir açlık hissetti; kızın kahkahası omurgasını tepeden tırnağa ürpertmişti. Gümüş gibi, diye düşündü, çıngırdayan gümüş çanlar gibi. Ve bir anlığına uzak bir ülkeye gitti; yüksek bir tepede, kiraz çiçeklerinin altında sigarasını tüttürüyor ve bir Uzakdoğu tapınağının, hasır sandaletli imanlılarını ibadete davet eden çanlarını duyuyordu.

– Evet, teşekkürler. Neticede Swinburne başarısız, çünkü incelikten yoksun. Hiç okunmaması gereken bir sürü şiiri var. Büyük şairlerin her dizesi güzel hakikatlerle doludur ve insanın içindeki yüksek, soylu şeylere seslenir. Büyük şairlerin tek bir dizesinden vazgeçmek bile dünyayı fakirleştirir.

  Martin:
  – Ben harika olduğunu düşünmüştüm, dedi tereddütle.
Çok az okuyabildim. Böyle... alçak bir adam olduğu hiç aklıma gelmezdi. Herhalde bu diğer kitaplarında belli oluyor.
– Okuduğunuz kitapta da vazgeçilebilecek pek çok dize var, dedi kız, katı ve kestirip atan bir tavırla.
– Onları kaçırmış ola’cam, diye yanıtladı Martin. Benim okuduğum gerçekten güzel olanlardı. Hepsi çok aydınlık ve parlaktı. İçime işledi ve zihnimi bir güneş gibi, ışıldak gibi aydınlattı. Beni böyle etkiledi işte, ama ben iyi şiirden an’namam küçükhanım.

Yetersizlik duygusuyla sustu. Kafası karışmıştı ve kendini ifade edemediğini bilmenin acısını çekiyordu. Okuduğu dizelerdeki büyüklüğü ve yaşam ışığını hissetmişti, ama bunu söze dökemiyordu. Hissettiklerini ifade edemiyordu ve kendini, karanlık bir gecede yabancı bir gemiye binmiş, önündeki halatların nereye bağlı olduğunu anlamaya çalışan bir gemiciye benzetti. Sonra, bu yeni dünyayı tanımanın kendi elinde olduğuna karar verdi. Daha önce isteyip de başaramadığı hiçbir şey olmamıştı ve şimdi, kıza içindekileri anlatmanın yolunu öğrenmesi gerekiyordu. Kızı iyice büyütmüştü gözünde.

– Şimdi, Longfellow... diyordu kız.
– Evet, onu okudum, diye atıldı. Okuduğu az sayıda kitapla ilgili bilgisini olabildiğince sergilemek, ahmağın teki olmadığını göstermek istiyordu.
– “The Psalm of Life”, “Excelsior”, sonra... Galiba hepsi bu kadar.
Ruth kafasını salladı ve gülümsedi. Acırcasına hoşgörülü bir gülümsemeydi ve bu hoşgörüyü hissetmek Martin’i utandırdı. Kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmakla aptallık etmişti. Bu Longfellow sayısız şiir kitabı yazmış olmalıydı.
  – Kusura bakmayın küçükhanım, dedi, işin aslı benim bu konularda çok bilgim yok. O kadar klas değilim. Ama inanın bir gün olaca’m.
Bu sözler ağzından bir tehdit gibi çıkmıştı. Sesi kararlıydı, gözleri parlıyordu ve yüzünün çizgileri sertleşmişti. Ruth’a, Martin’in çenesinin şekli değişmiş gibi geldi. Sesi nahoş bir saldırganlık kazanmıştı. Aynı zamanda, sanki ondan yükselip gelen erkekçe bir güç dalgası, Ruth’u sarmalamıştı.