ilhan berk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilhan berk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2022

Deniz Kitabı - İlhan Berk

 

Doğabilim

Bitkileri öğreniyorum.Otları, çiçekleri
Bir taflanı alıyorum.Taflan bu diyorum.

Başlıyorum incelemeye tutup iki ucundan.
Bir pelin yaprağını koparıyorum sonra.

Özsuyu çıkıyor elime.Bir dalı kanırtıyorum
Yininden.Uzun, incecik bir söğüt dalını

Damarlarını sayıyorum , bir suya bırakıyorum
Dünyanın en güzel yeşili o zaman anlıyorum.

Böyle bütün gün dolaşıp duruyorum
Sonra birden kağıda kaleme sarılıyorum.


19 Kasım 2021

Bir Yalnız - Doğum Yılında İlhan Berk

 Bir Yalnız – 100. Doğum Yılında İlhan Berk 100.Doğum Yılında İlhan Berk🎂

2018 yılındaki İlhan Berk’in 100. doğum yıldönümü etkinliklerinden biri Yapı Kredi Kültür Sanat binasındaki “İlhan Berk Gezegeni: Etkileşim, İleri-Geri Adımlar, Sonsuz Arayış”, öbürü de İstanbul Arel Üniversitesi’ndeki “Bir yalnız/ Gökyüzünün sözlüğünde” başlıklı sempozyumlardı. Her iki etkinlikteki oturumlarda sunulan metinlerden seçilen “Bir Yalnız”, on yedi yazarın katılımıyla ortaya çıktı: Abdullah Uçman, Ahmet Berk, Ahmet Cüneyt Issı, Asuman Susam, Aykut Köksal, Bahanur Garan Gökşen, Bâki Asiltürk, Burcu Yılmaz Çebin, Gonca Özmen, Gülce Başer, Mehmet Can Doğan, Muharrem Dayanç, Mustafa Kurt, Ömer Erdem, Sabri Gürses, Şaban Çobanoğlu, Yalçın Armağan.

Kitap, İlhan Berk şiiri üstüne yapılacak çalışmalara yeni bir kaynak olması amacıyla yayımlanıyor.

 

Berkhane
Ahmet Berk

 I
Ben bugün sizlere Berkhane’ye nasıl geldiğimizi kısaca aktarmaya
çalışacağım. 

Boya kalemleriyle ilişkim –suluboya, mum boya, pastel boyalarla– ilkokul yıllarında başladı. Evde çok yazıldığı için herhalde, benim çocukluğum çizerek geçti. 

Çok küçük yaşta daktilo kullanmayı öğrendim çünkü evdeki en büyük oyuncak daktiloydu. Üstünde alfabe de var, herhalde konuşmayı ve yazmayı, belki de çok konuşmayı o oyuncaktan ötürü sevdim. 

 O zaman Doğan Kardeş diye bir dergi vardı. Bir gün babam, o dergiye çizdiğim şeylerden birini yollamış, bir baktım adım dergide çıkmış. Nasıl utandım. Evde yaptığım desenlerden biri daha yine orada çıkmıştı. 

 İlkokul bitti, koleji yatılı okudum. Hafta sonları evci çıkıyordum. Dolayısıyla hafta içi boyalarımı da kaçırırdım. Çünkü, boyalarımı babamla birlikte kullanırdık. O daha hoyrat kullanıyordu. Kırıyordu, karıştırıyordu, renkleri yerlerine koymuyordu, suluboyalarım karışmıştı. Hafta sonları benim boya takımlarımı o kullanıyordu. 

 Sonradan baktım. Aynı boyalardan, belki daha güzelleri, daha büyükleri evde de bulunmaya başladı. O zaman, ben, boyalarımı saklamaktan ve taşımaktan kurtuldum.  

Herhalde, babamın yazması, benim çizmem sonunda beni ODTÜ Mimarlık Bölümü’yle buluşturdu. O evrede de ben, önce farklı kalemlerle tanıştım. Grafos diye bıçaklı bir kalem vardı. Onunla yazamazsınız ama çizebilirsiniz. Babamın yeni evresine, o kalemleri kullanabilmesi pek uygun değildi.

Çok kısa bir süre sonra, belki ben ikinci sınıftayken, rapido denilen, çeşitli incelikte, kalınlıkta uçları olan ve çeşitli renkli mürekkeplerle kullanılabilen bir kalem çıktı ve asıl fecaat o zaman başladı. Çünkü babam bütün o kalemlerle ve de çini mürekkepleriyle siyah fon kâğıtlarım üzerine, maket kartonlarımın üzerine beyaz çinilerle resimler yapıyordu. Sonrasında ortamımıza başka başka malzemeler ve mürekkepler de girdi.  

Tabii bu arada ressam arkadaşları, mesela Orhan Peker, “Tamam, yazmana karşı değilim ama yazmadığın zamanlarda da iyi şeyler yapıyorsun,” “devam et sen çizmeye”, Turan Erol ise “Ya sen bırak çizmeyi, kalem kâğıdı, otur şiirini yaz” derdi.  

Annem herkese bizden bahsederken, “Benim iki oğlum var. Büyük oğlum çizer, küçük oğlum yazar” derdi. Babam da, “Annenin en büyük tarafı, bana seni dokundurtmaması. Seni benden kurtardı. Dolayısıyla adam olabildin” derdi.


Hiç unutmadığım bir şey daha vardı. Evde, babamın çalıştığı
odadan üç beş gündür birtakım kokular geliyordu. Farklı bir koku, yemeklerden falan bildiğim bir kokuydu. Babam o sıra hamsi balığını yazıp çiziyordu. İçeride, masasının üzerinde bir iki hamsi duruyordu. Tabii kurumuş, kıvrılmışlardı. Olabilecek gibi değildi. O dönem o kapı hep kapalı olurdu. Annem koku dışarı çıkmasın diye kapatıyordu. Neyse babam yazdı. Çizdi. O hamsinin yok oluşu da şöyledir, balkonun kapısı bir ara açık kalmış, bir kedi de nihayet evi o nesneden kurtarmıştı.  

Mimarlığı bitirip Bodrum’a yerleştiğimde babamlar orada yaşıyorlardı. Oradaki evi tamir ederlerken babamın tanıştığı ustalar, işçiler vardı. Oturduğu yeri, onlarla birlikte toparladı. Ben de diplomamı alınca, Babam, “Bu iş, iğne çuvaldız işi. Önce bir şey çiz. Oraya taşınalım,” dedi. Şimdiki evin, Berkhane’nin serüveni böyle başladı.


1975’te ben Bodrum’a yerleşince iş hayatım hep Bodrum’da oldu.
Bir daha başka bir yere gitmedim. Bodrum’daki birlikteliğimiz, çok zor ve o kadar da keyifli bir dönemdi. Yaptığım inşaatlara babam genellikle benden önce gidiyordu. Hatta öyle ki bazen gittiğimde oradan bir kasa veya varil bulmuş, üstüne oturmuş ustaları izliyor olurdu. Arada bir, “Yaşar Usta o taş orada olmadı. Bak altında da bir çizgi var. Onu biraz ya sağa ya sola kaydır.” derdi. Bazen ustayı iskeleden indirir. Onu kendi oturduğu yere oturtur, “Şimdi bak bakalım yaptığın işe” diye sorgulardı, “Bunun iyi tarafları da var. Kötü tarafları da var. Bak bu daha iyi. Ama bu tarafta biraz kaydırmışsın” diye uyarırdı. Böyle birlikte çalışmalarımız vardı. Bazen öyle olurdu ki, ustalar “İlhan Amca, bugün gelecek mi?” diye sorarlardı, “Valla bilmiyorum” derdim. Öyle günler olurdu ki babam geleceğini söyler ya da ne bileyim, “Yarın görüşmek üzere” diyerek ayrıldıysa, o gün inşaata gittiğimde ustalar olmazdı. Ya zeytin toplamaya kaçarlardı, ya mandalin çapalamaya giderlerdi. Ustalarla birlikte böyle çok güzel günlerimiz oluyordu.  

Evde ben babamı hep çalışma odasında görürdüm. Görmediğim zamanlardaysa yürüyüşe gitmiş olurdu. Günde en az bir iki saat yürürdü. O yürüyüşler, onun dünyasını değiştirirdi.  

Çocukluğumdan beri evde bir oda hep kitaptır, hep kitaplıktır. Hep okunur, hep çalışılır. Bunların yok oluşu, çeşitli arkadaşlarının evlerine gittiğimde ama yazar, ama ressam, ama çizer onların ölümüyle birçok şeyin yok oluşu, yani benim gözümün önünde, çocukluğumda yaşadığım o ilişkiler içinde, bana çok dokunmuştu.


Onun için evde hiçbir şeyi yok etmemeye özen gösterdim. Sakı
nıp yok olmalarını engellediğimiz şeyler varlıklarını sürdürebilsin diye Berkhane oluştu. Adı da çok güzel oturdu. Elimizdekileri eşimle birlikte bir bir derledik. Toparladık ve özenle bakmaya çalıştık. Hatta dün aşağıdaki galeriyi gezdikten sonra korktum ve inanamadım. Çünkü ev şimdi bomboş. Evde bir şey kalmadı. Çalışma odası, şusu busu... O eşyaların burada iki üç kata yayılması, sanki sonrasında yeniden bizim eve sığmayacakmış gibi hissettirdi bana. 

Bu yaşam bizi öyle güzel bir yere getirdi ki, “Biz ölünce bütün organlarımızı bağışlayalım” dedik. Arta kalan organlarımızı da kadavraya bağışladık. “Bizlerin mezarı olmasın” diye karar verdik.  

Berkhane her nesnesiyle birlikte herkesin olsun. Fakat talan edilmesin. Bu vesileyle Bodrum’da BOSEV adı altında Bodrum Sanat Eğitim Kültür Vakfı gibi bir vakfın kuruluşuna önayak olmak istiyoruz. Ben Berkhane’nin tüm bu gördüğünüz ve görmediğiniz varlıklarını bu vakfa bırakmış oluyorum. Bodrum’da Süha Özkan da Bodrum Mimarlık Kitaplığı’nı on bin kitap ve binasıyla birliktebu vakfa bırakıyor. Sanatçıların yapıtları, geride bıraktıkları miras başka kuşaklarca da bilinebilsin diye birlikte böyle bir çalışmaya başladık. Bundan sonra sizlerin de böyle katkılarının olacağını umuyorum.


II

Bıkmadan usanmadan, koca bir ömür yazan-çizen bir sanatçının yaşantısına, deneyimlerine, ürettiklerine bir oğul olarak tanıklık etmek ne demek iyi bilirim. İlhan Berk’in, babamın tutkusu kuşkusuz bulaşıcıydı. Sanki bütün bir ev, her oda, her merdiven, her nesne katılıyordu bu yaratma arzusuna. Bu arzu, aynı evde dolanıp duruyor hâlâ.


Her geçen gün bir yeni çeviri, bir yeni desen/resim, hakkında
yazılan bir yeni yazı, yapılan bir yeni dosya haberi ya da bir sergi önerisi geliyor. Onu ziyaret etmek isteyen sanatçı dostları, onu hiç tanımayan ama derinden seven okurları, genç araştırmacılar, genç şairler yazarlar telefon edip bu eve geliyorlar. Bundan göneniyorum. İlhan Berk’in hâlâ yaşıyor olması ya da bir sanatçının kendi zamanını aşması, tam da böyle bir şey diye bakıyorum. 

Sadece üreterek geçinebilseydi daha ne yapıtlar bırakacağını da düşünmeden edemiyorum. Şimdi daha iyi anlıyorum neden yeni tanıştığı genç şairlere hemen “Karnını nasıl doyuruyorsun?” diye sorduğunu... Bir şair, bir yazar, bir sanatçı için karnını doyurmanın gittikçe artan zorluğunu...


Benim İlhan Berk’e olan sorumluluğum, bıraktığı evrak-ı met
rukesini toparlamak, kayıt altına almak, korumak ve külliyatını meraklılarıyla paylaşmak, ilgili kişilere ulaştırmak. Çoğu sanatçının kütüphanesinin, mektuplarının, eserlerinin, günlüklerinin yok olup gittiğini biliyoruz yazık ki. Çoklarının hikâyesi o nedenle böyle eksik. Bu ülkedeki arşivcilik, müzecilik o nedenle böyle güdük. Berk’in mirasını satıp savmak, boşlamak, kütüphanesini dağıtmak, mirasını yok etmek benim için kabul edilemez. O nedenle var gücümle uğraşıp didinip en iyisini bulmaya ve yapmaya çalışıyorum. 
 

Soğuk, ölü bir mekân olamazdı Berk’lerin evi. Nasıl ki İlhan Berk’in şiiri de onun üstüne başına benzer, nasıl ki okura kendiliğinden, olduğu gibi seslenir – bu ev de tutkuyla geleceklere bir hane olacak, olmalı: Berkhane. 

 İlhan Berk’in şiirlerinin, resimlerinin, defterlerinin, kitaplarının, kütüphanesinin ve kişisel eşyalarının bulunduğu; ellerinin değdiği, gözlerinin baktığı, ayaklarının dolaştığı, sesinin gezindiği Bodrum’daki bu ev, dünyanın dört bir yanından gelecek sanatçılara, yazar ve şairlere açılacak. Berk’in uzun yıllar boyunca yaşadığı bu ev, sanatsal yaratımın devam ettiği bir kültür evi olacak. İlhan Berk’e ev ziyaretine gelinebilecek. Berk’in eli yine bu evde üretilecek her yeni yaratıya değecek, her yeni yaratıda Berk de yeniden heyecanlanacak. Bize bıraktığı bu kıymetli miras böyle böyle katlanıp kanatlanacak, genişleyecek, yenilenecek, değerlenecek; sadece anılarda ve albümlerde kalmayacak. 

 İlhan Berk, yarattıklarıyla dünyaya açıldı, başka dillere çevrildi, başka ülkelerde var oldu – şimdiyse dünyanın İlhan Berk’e açılma zamanı geldi. 

Hazırlayanlar:Bahanur Garan Gökşen - Murat Yalçın

 

28 Ağustos 2021

İlhan Berk - Hikaye


Her şey bir gece içinde oldu
Sabahleyin her şey tamamdı.

Bu gördüğünüz gökyüzü
İlk defa gelip yerini aldı

Gökyüzünün gelmesiyleydi
Dünyada büyük bir değişiklik oldu

Mesela, ovalar daha o gün
Yalnızlıklarını unutuverdiler

Bu şimdi elsiz ayaksız gibi duran gece
O zaman ağaca yürüyen bir su gibi geliyordu

Gökyüzünün hemen arkasındandı
Denizleri gördük

Baktım bir kuş ilk defa keyifli keyifli
Baktım uçuyordu

Akşama doğruydu
Bitkilerle, hayvanlarla merhabalaştık

Her şey yaşamaya hazırlanıyordu
Her şey gelir gelmez hayatlarını

Himalaya'lar, Ant'lar, Erciyeş'ler
Bir daha kımıldamamak üzere yerleşiyorlardı

Herkes aklından geçirdiği kadar bir yeri
Dünyada kolayca bulmuştu

Gökyüzünde, yerde
Her ağacın, her taşın bir yeri vardı

Hatırlarım küçük kirli bir bulut
Durmuş olup bitenleri seyrediyordu

Dünyaya niçin bu kadar geç geldiğini
Elinde olsa tutup soracaktı

Şimdi bu geceyi, bu yıldızları fevkalade buluyorsunuz ama
Bu hiç de kolay olmadı

En başta, başı boş atlar gibiydi nehirler
Bu şiire girmeden önce

Her şey yerini alıyordu sırası geldikçe
İlhan Berk bütün bunları görüyordu.

 

08 Ağustos 2021

HalikarnasBalıkçısı - İlhan Berk

Uzanmış duruyor uzun boylu
Uzanmış uzun bir sokak gibi.

'Al sana Cevat. İşte Arşipel!’
Halikarnas Balıkçısı kırk beş yıl önce bir sürgün olarak Bodrum ya­rımadasını görünce, böyle bir çığlık koyuverir. Enginin, maviliklerin, göğün:
— ‘Nerdeydin?’ sorusuna yanıtı da hazırdır:
— ‘Sorma! Sorma! Karakollar, koğuşlar mı dersin, tâ buraya gelinceye kadar karaları anlata anlata dilim kurudu. Geldim. Ver mavini serinleye­yim biraz, al canımı.’
Dünyayla olan serüveni böyle başlar. Böylece, yaşamdan aldığım yine yaşama vermeye hazırlanacaktır. Bunun için buraların sahurluğuyla özdeş­leşmeyecek midir: ‘Sahurluk vardır, güneşin ateş yağdırdığı iklimlerde biter. Anasının memesini tutup emen yavru gibi, topraklan kavrayan köklerinden, uçları süngülü dik yapraklannı salar. Cehennemde yanan ifrit gibi, on yıl alev­lerde yavaş yavaş büyür ve güneşte parlayan bitkisel bir amt olur. On yıllarca aldığı ışıkla sıcaklığın -bir kıymığını bile alıkoymadan- bir kıyafetinde yine yaratılışa verir. Böylelikle, en yalın tarifiyle iyi insana benzer. Hayattan aldığını fazlasıyla gene hayata verir.’t Artık durmadan sorular soran engini, mavi göğü anlatmaya geçecektir.


Burası, engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyverin, uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydın­latmakla kalmaz, aydınlattığı maddeyi değiştirir ve görülene bir şair rüyası ha­li verir. Başka yerde ölüp nur içinde yatılacağma burada nur içinde yaşa­nır.’ Öyle de olacak, kendini bin göz bin dudak halinde yaşamaya bırakacak­tır. Cennetin de, cehennemin de yeryüzü olduğunu ilan ediverecektir. Ay­lığı yirmi beş kuruş olan evi kiralayıp, denize açılan evin arka kapısının kol demirini kaldırıp, denizle, gökle ilk kez karşılaşıyormuş gibi de o dünyay­la kucaklaşmak isteyen ‘Merhaba!’sini salıverecektir. Böylece de kuşların, kurtların, böceklerin, otların, çiçeklerin, dağların, kayaların, denizlerin, balıkların, insanların, yıldızların, hayvanların, suların, ırmakların ölümsüz ulusuyla yaşamaya başlayacaktır. Yaşamak sözcüğü, birden sözlüklerdeki yerinden oynayacak, onun kılığına girecek, sokakları, yolları, denizleri, dağları, tepeleri arşınlayacaktır. Bu iki dükkânlı, bir fırınlı, kilitsiz, anahtarsız yer, koca bir dünyadır sanki, o da bu dünyanın içinde bir çocuk gibi mutludur. Değil mi ki Babıâli yokuşunun boyunduruğunu atmıştır, ve birden sıradan insanların, o sadeliğine bürünmüştür. Böylesine yalm bir sevinçtir işte ilk anda içini dolduran. Sanki bir kalebent, bir sürgün değil de, bir yeryüzü vatandaşıdır. Dünyamızın, bu yeryüzü denen dünyamızın taşlarının, sularımn, kuşlarının, göğünün, deni­zinin, karalarının haritasını çıkarıyordun Eline kalemi bunun için alır, bunun için su yolları, kanallar açar, ağaçlar diker, balıkların, denizlerin di­lini öğrenir, doğanın büyük kitabına başlar. Değil mi ki yaşadıkları kendini aşmaya başlamıştır, o halde yazacaktır. Hem dünyanm dört bucağından getirttiği tohumlar yeşermiş, insanlarla, doğayla alışverişi sürgünlerini vermiştir. Artık sürgünün sabanı toprakları kabartmalı, ocakları tüttürmelidir. Bundan böyle sürgünün karanlık tarihi, maviye dönmelidir. Dönerde. 

Üç yıllık sürgünlüğü bir buçuk yıla indirilince, kurtulur, soluğu İstanbul’da ahr ama, yüreği Bodrum’dadır yine de. İstanbul’da çevirilerden, kitaplar­dan kazandığıyla tarım kitapları, balıkçı gereçleri ahr. Sonra bir gün yeniden ver elini Bodrum diyecektir. Bu kez kendi kendini sürgün edecektir. İstan­bul’dan tohumlar, fidanlar, tarım kitapları, balıkçı gereçleriyle gelmiştir. İlk iş olarak kayınvalidesinin bahçesini seçer. Orasını çapalar, eker. Kendine yeni bir ev yapma işine geçer sonra. Bunun için betonarme kitapları getir­tir, ilk kez Bodrum’da betonarmeyi uygular. Her işi hemen hemen kendi yapar, taşı kumu kendi çeker, duvarı kendi çıkar, sıva, badana, boya hep onun elinden çıkar. Artık uzaktan baktığı, bir buçuk yıl da gitmek için can attığı engini yanı başında duymaya başlamıştır. Balık takımlarını yanma alıp ilk kez özgürlüğün ne olduğunu tatar. Sonraları balık takımlarını kendi yapar artık. Bir gün de, on beş orfoz takımıyla balıkçıların kahvesine dalar, hepsinin eline birer takım verip orfoz avına çıkarlar. Balıkçılık birden en sevdiği işler arasına girer. Ama tuttuğu balıkları satacağı yerde dağıtır.

Denizle böyle haşır neşir olduktan sonra, karaya döner. Getirdiği tarım kitaplarını açar, ilk kez narenciye yetiştirmek için halkı seferber eder. Ordan ağaçlara geçer, ilk kez adlarını duyduğumuz ağaçlar onunla Bodrum’a so­kulur. Yalniz ağaçlar mı? Türlü çiçekler, türlü otlar da onunla ekilir, biçi­lir, yetiştirilir olur. Korkunç mutludur. Kentin dört bir yamna ünlü Mer­habası!’sini haykıra haykıra dağıtarak dolaşır. Artık Cevat Şakir adı, bir sürgün, bir kalebent adı olan bu ad, Halikarnas Balıkçısı’yla yer değiştirir. Kitaplar da birbirini izlemeye başlar: Merhaba Akdeniz, Aganta Burina Burinata, Ötelerin Çocuğu, Mavi Sürgün, Uluç Reis, Turgut Reis, Deniz Gurbetçileri, Anadolunun Sesi, Hey Koca Yurt vb- Böylece bir kentin elinden tutmuş, kentle birlikte de büyümesini bil­mişlerdir.

Bugün onun ‘iki dükkânı, bir fırını olan yer’ dediği (eskiden çünkü herkes evinde yapıyordu ekmeğini) Bodrum’un ağaçlarını (o da bazılarını) kimi evlerini, sokaklarım, yollarını, bahçelerini, kimi insanlarım, kaleyi, kimi hayvanlarını, böceklerini, kimi kuşlarım, otlarım bir yana bırakırsak, o Bodrum’dan hiçbir şey kalmamıştır. Turizm denen canavar onu hallaç pamuğu gibi atmış, yersarsıntısma uğratmıştır. Artık Belediye alanındaki ‘ağaçtan ziyade kat kat ormana benzeyen ne ulu çınar, ne milyarlık ağustos-böceği, ne onları kovalamak için kilisenin çanı, ne kilisenin (güzelim kili­senin) kendisi, ne güzelim küçük sokakları, ne o iyi insanlar, ne o tepeler, körfezler, balıklar, kuşlar, bükler, ayazmalar, türküler, hayıtlar, bella sombralar, süsenler, ladinler, sığırcıklar, tarlakuşları, bıldırcınlar, ne de o çılgın kargalar, lahoslar, orfozlar, ahtapotlar, İstakozlar, dalgıçlar, deniz diplerini dolduran süngerler kalmıştır. Gök de o gök değildir artık- Halikamas Balıkçısı sanki gerisinde hiçbir şey bırakmak istememiş gibi, kendisiyle birlikte, bütün o güzellikleri yüklenip gitmiştir. Gerisinde salt bir beyazlık kalmıştır, karanlık gecelerde takımyıldızlar gibi bazı bazı parlayan.


Şimdi seninle yürürlüğe giriyor
Apansız bir beyaz Halikarnassos’da.
Bir mavi senin yazdığın
Simgesi dirimin.
Arı, duru bir gök
Nazım’dan iki satır gibi.
Sen ki demircisiydin yağmurun
Ve coğrafyanın.
Ölüm,
Yazamaz yazısını.

Bugün onun yapıtlarına baktığımız zaman bütün büyük yazarların ter­sine, Halikarnas Balıkçısı bu dünyaya yazmak için değil de, yaşamak için gelmiş gibidir. Yapıtını değil, yaşamasını bir yapıta çevirmek istemiş gibi­dir. Yazmak, bu dünyada bir ad bırakmak, sanki onun aklından geçmemiş­tir. Yaşama, bir ona bakmak, bir onunla yetinmek ereğidir sanki. Yazmak, bu yüzden ona ikinci bir iş gibi gelmiştir. Yazdıklarına bu gözle bakıldığı zaman, onların daha da bir anlam kazanacağını sanıyorum. Yapıtlarından çok, yaşamıyla bir ozandır o! Yaşamın bir denizkurdu, bir doğakurdudur. Sanki Bodruma sürülmese, sürgünlüğü böylesine onu büyütmese, elinden tutmasa, yazmayacaktır. Yaşamın kendisini bu denli yücelttiği için olacak, yapıtları yaşamın kendisi gibi salt bir türküdür sanki. Yazdıklarının konuşma diline yakınlığı, yazmayı ayrı bir dil olarak almayışı, dile yaslanmayışı, an­latıyı önemsememesi hep yaşama ters düşmek istemeyişinden gelir sanki.

06 Temmuz 2021

İlhan Berk - Başka birisi nasıl sevilir bilmiyorum

Hangi şehre gidilir yalnız başına,
Hangi şarkı dinlenir senle olmayınca.
Kimle çay içilir ?
En güzel sözlerin altı kim için çizilir
Kimin kokusu saklanır…
Hangi hayal hediye edilir,
Hangi gözle bakılır o çiçek yaprağı kirpiklerine
Nasıl anlatılır gülüşünün sesi
Adının güzelliğine hangi alfabe de rastlanır
Senin bakışın hangi şiire benzer
Kime dokunur, sarılır, uyur bu kalp
Hangi insanda rastlanır sana…
Gel de anlat …
Senden başkası nasıl sevilir ?
Bilmiyorum ben .

Başka birisi nasıl sevilir bilmiyorum


19 Kasım 2020

İlhan Berk - Bu dünyada en güzel şey

 

Bir sabah daha dağlarda sular dağlarda daha nice güzel şey uyurdu
Hakir yoldaydı.
Ne biliyorsak güzel diye ne biliyorsak
Yoldaydı.
Bir cumartesi ver elini dedim ver elini dağlara taşlara
Dünya güzeli elini bir sabah
Uzattı Çamlıbel.
Bu dünyada en güzel şeyler bu gökyüzü, bu sular, bu topraklar değil mi sizce
Değil işte.
Bu dünyada en güzel şey
Zulüm üstüne seferdi.
Ben birçok krallar gördüm
Padişah mendilleri kullandım.
Cihanda en güzel şey
Kulluğu yok etmekti. 

 Köroğlu

 

22 Kasım 2019

İlhan Berk "Yazmak Yaşamaktır, Yaşamak Yazmaktır."

Nedir yaşamak? Yaşamak benim için dünyayı algılamak, kavramak, bulgulamak, ona bir anlam vermektir.  Neler var bu yeryüzünde, dedim. Gördüm ki evler, sokaklar, insanlar, çarşılar, dükkânlar, ağaçlar, ovalar, sular, gök, hep gök ve insanlardı yeryüzü. Büyük bir kitap gibiydi daha çok. Böyle gittim geldim ben de o kitapla. Ne zamana kadar? Yazmaya başlayıncaya değin. Ama yazmaya başlayınca iş değişti, yazmaya başlayınca değiştim. Evler, sokaklar, insanlar hep vardı yine; ama ben evleri, sokakları, insanları bir başka görmeye başladım. İşte bu zaman yazmakla yaşamak birleşti bende. İkisini birbirinden ayıramaz oldum. Daha da önemlisi yazmak, yaşamın yerini aldı. Yazmadan yaşamak diye bir şeyi anlamaz oldum. Artık bir suya, bir eve, bir sokağa, insanlara yazmak için, bir onun için bakar oldum. Bir yaprağı bunun için elime alıyordum, bir sokaktan geçerken, bir kadına, bir adama, bir kuşa, gökyüzüne bakarken, hep yazmak için bakıyordum. Yaşamımın artık başka bir anlamı yoktu, her şey ama her şey yazılmak içindi.


28 Ağustos 2019

İlhan Berk - Sözcükler, IV


I
Bazı sözcükler yaralı doğmuştur.
İyileşmez.
Akışı uzun gece.

II
Anlam değildir sözcüklerden beklenen
İçiçeriktir.

III
Sessizlik de üretir sözcükler.
Ama kullanmazlar.

IV
Bazı sözcükler miyop, kısa boylu, kel kafalıdır.
Varlıkları kuşkuludur.

(Kabalistler kuşlarla konuşabiliyorlardı)

V
Her şey konuşur evrende.
Sözcük sonra gelir.

VI
Ben nesnelerin tabuluğu gibi sözcüklerin de
tabuluğuna bağlıyım.
Bu uçurumu hep yaşarım.

(adam sanat / sayı: 231)
 

18 Kasım 2018

İlhan Berk - Güzel ırmak


Güzel ırmak
Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
Önce rüzgârın öptüğü, sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayakbileklerin
Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin
Bu böyle çözülü göğsün, enine boyuna dudakların
Sabahlara kadar ki büyük gözlerin böyle
Bu dal gibiliğin, saçların, kırmızı ağzın
Bu üstünde onca seviştiğimiz yatak sonra
Sonra bu benim anı artığı eski yüzüm
Tüylerin, tay boynun, küçücük çocuk ellerin
Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni
Karışıyor, korkunç, ellerimiz ayaklarımız
 

02 Kasım 2018

Güneşi Yakanların Selamı - İlhan Berk

Bir zevk duyulmaz oldu, buranın rüzgârlarından
Hayat soldu bir günün enginlerinde yine.
Selâm! Sonsuzların yorgun gönüllerine
Selâm: Güneşi içeren çocukların diyarından! …

Bir ateş yakalım ki geçmesin hatta bir an
Ve sussun kurtlar, kuşlar bir gök gürültüsüyle;
Bir ateş yakalım ki, tutuşsun gökler bile
Ve Güneş içilsin o gün, kızıl çanaklardan! …

Varsın eskisin sesim kaybetsin ahengini
Geceler kıskanmasın aydınlığa süsünü.
Donatsın sonsuzluklar gibi gurubun rengini
Söylesin ve uzaklar baharın türküsünü…

Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden
Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden.
Selâm! Sonsuzluklara, hasretli gönüllerden,
Selâm, güneşi, göğü yakanlar bahçesinde! …

29 Ağustos 2018

22 Aralık 2017

Bir demet şiir

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın.
Ortada dursun.
Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper.
Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum.
Ağaçları, suyu, ovayı, dağı.
Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum.
Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın...Birhan Keskin

Zaman ki sonsuzdur
Bitmemiş şiirler gibidir.
Bazı hüzünleri
Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.
Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(İsteğin bulanık kıyısında).
Bundan değil midir bizim aşkımızda
Sürekli bir akşam hüznü vardır...İlhan Berk

Gitmez bu böyle, bu böyle yürümez! Bir gün
Durulur bu çalkantı, doğarsın güneşe.
Bakarsın gökyüzü eski bir resim gibi
Pencerede yeniden ve kitap masada,
Tasaların, kaygıların yunmuş, arınmış,
Peşkirin, çarşafın, gömleğin yanı sıra
Uçuşuyor çırpına çırpına rüzgârda.
Nerdesin alın teriyle gülen aydınlık,
Nerdesin güzel kokularla dolu gece!...Oktay Rifat

Ve şimdi uysal bir kedi gibi sokuluyorsun
gergefini sessizce işleyen gecenin koynuna
Usulca okşuyorsun yalnızlığını
usulca ve sessizce yaşamak diyorsun buna
oysa hayat
açılmamış bir yumak gibi duruyor ellerinde...Ahmet Telli

Rayından çıkmıştır yaşamak
bir eskimişlik duygusu nereye baksan
gücü yetmez kimsenin kimseyi kurtarmaya
çünkü ne güzeller
zehir zemberek güzeldir artık
ne zehir zemberek çirkindir
yeni çirkinler...Attila İlhan

22 Nisan 2017

İlhan Berk * Birhan Keskin * Gülten Akın


WORDS ARE WORDS
sözcükleri hep karıştırdım. hep kendini anlatır sözcükler. gök, geç kaldığından söz açar. su, yataylığından. sözcüklerin dünyayı yansıttığı çok su götürür. ağaçlara baktımdı seni öpmeden. gördün mü gördüğünü ağaçların? böyle konuşuruz konuşunca. bahçeden bahçeye geçer çocukluk. ölüdür anlatının alanına giren. geçelim onu. dünya döndüğünü bilmez. tin habersiz dolaşır. güneş, adını unutur batarken...İlhan Berk

Cinayet Kışı
insanın, kendi varlığından hoşnut olarak yaşadığı, kendi varlığını haklı kıldığı ve kuşku yok ki, yeryüzü ile barışık yaşadığı ve mutlu olduğu bir zaman vardı. yoksa bizler bugün bu mutluluğun imgesi için bile bunca telef olmazdık...Birhan Keskin

42 GÜNÜN ŞİİRLERİ
zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada
varır, sebebin kapısında durur...Gülten Akın


08 Nisan 2017

İlhan Berk - Kötü günlere rağmen


o'nun şarkıları dünyalar kadar derindir
şimdi bir ormanda bir kuşun yüreciği küt küt atıyorsa
bir ağaç karanlıkta büyüyorsa yavaş yavaş
onun şarkılarındadır muhakkak

uyanır uyanmaz aradığı bir badem ağacıdır
bir gökyüzü çıldırtacak gibi durur
düşünmeden çıkarır verir yüreğini
istemeye kalksa badem ağacı, mavi gökyüzü

yani nasıl söylemeli bilmem ki
öyle pırıl pırıl bir yüreği var ki
sizin için geldim der dünyaya
şu bildiğimiz karıncalara, hanımellerine

o gelmeden önce de dünyada
bugün bildiğimiz şeyler vardı
zengin yine vardı mesela
fakir desen vardı

bir sabah el değmedik şarkılarla
öyle bir geliş gelmiş ki dünyaya
o kadar macera
insanca yaşamak adına olmuştur

sen bu toprak bu dünya bu insanlar içinsin
biz bütün senden öğrendik
daha bir sevmeyi yaşamayı
daima şart koşmayı hürriyeti
hayata karşı bu kadar saygı
bu kadar büyük bir aşk bilmek hayatı
gözü yaşlı neslime senden kalmıştır

11 Eylül 2016

İlhan Berk - Harf Şair İlişkisi

Ahmet Haşim e'ye benzer (e gibi içine dönük, içrek); 
Yahya Kemâl c'ye (ama neden c'ye benzettiğimi bilmem, belki alfabenin üçüncü harfi diye); 
Nâzım s'ye (s çünkü resim güzelliğindedir); 
Ahmet Hamdi o'ya (o kapalılıklığın adamıdır); 
Necip Fazıl için alfabe yeniden kurulmalıdır, ve de harf dışı düşünülmelidir derim; 
Asaf Halet Çelebi eski harflerle f'ye (f alfabenin en kara kaşlı, kara gözlü harfidir); 
Dıranas ‘kar’ sözcüğünün k'sına (k beyazdır); 
Saba, l'ye (l biraz saba gibi sıradanlığı sever, ordan bakar); 
Dağlarca ü'ye (ü'yü kim sevmez); 
Orhan Veli i'ye (i gibi güzeldir); 
Oktay Rifat p'ye (p en gerçeküstücü harfidir abc'nin); 
Anday d'ye (d, ussaldır, sevgili ussallık); 
Necatigil j'ye (j alfabenin en özel harfidir); 
Külebi (Külebi mi? a'ya, sevgili a'ya).“


02 Ekim 2015

İlhan Berk - AŞK

 
Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk
Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu
Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
Nicedir bir pencereden deniz güzel değil
Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden.

Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar.   


14 Ekim 2014

İlhan Berk - Seni ilk görüyordum

Seni ilk görüyordum. 
Deli otlar gibiydin. 
Gövdeni daha tanımıyordum. 
Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. 
Dünyamıza düşmüştün. 
Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. 
İtmiştin bunluğu, ezinci. 
Kulluğu sürmüştün. 
Yakın, yabanıl bir aşk koymuştun. 
Kalmıştın. 
Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bu yalnız dünyamızda. 
Daha duvarlarını çıkmamıştın. 
Koymamıştın sınırlarını. 
Göğünü buruşturmamıştın. 
Buraların taşlı, kusursuz 
Girit evleri gibi beyazdın. 
Sendin. 
Seni ilk görüyordum. 
Pruvamıza vuruyordu deniz. 
Yüzün düşmüştü. 
Geçmişti çaylaklar. 
Yunuslar köpürtmüştü suları. 
Bir yalazdı gövden. 
En eski cumhuriyetlerdi. 
Açık kapıları. 
Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. 
Çıktı isli sokaklara. 
Kapalı evleri açtı. 
Karıştı dünyanın kalabalığına. 
Tanyerinin tuttu elinden.

Yeni bir aşk adınaydı gövden.


Güzel Irmak

02 Eylül 2014

Seçme Şiirler

Eylül, gülleri soldurarak
duyurdu bu yıl kendini
Böyle olacağını bile bile
şaşırttı bizi yinede
Daha bir demet kır çiçeği
alıp koymadık vazoya
Güller mi unutturdu bize sevinci
yoksa aşındırdık mı kimi duyguları
Şöyle bir akşam
söyleşemedik dostlarla
erkenden kapandı perdeler
yorgun muydu çocuklar da
Her gün yağmalanan
talan edilen sevincimiz
kurudu galiba büsbütün
su yürümüyor dallara
Ama kırpıntı, bir küçük
uç uç böceğinin her nasılsa
konuvermesi balkona
uyarıyor bizi irkilterek
Bu kahrolası tarraka
bitecek gibi değil sokaklarda
Çekip kapıyı çıkmak en iyisi
dalmak caddelere, varoşlara
Belki o zaman eylül
şaşırtmayacak bizi
bulup çıkaracağız çünkü
evrenin öteki yüzünü...Ahmet Telli

eylül! daha çocukluğumdan
beri size bakardım ben
bir yazın azalmakta olan
sözcüklerinden nasıl da
ansızın sökülürdünüz
bahçelerle ve kül
dolardı içim...eylül!
eylül! kırılgan mevsim!
cam hançeri güzün
dağılırdı kalbimde
birden gecenin ve gündüzün
perdesiyle örtülürdünüz
tenhâyla ve tül
dolardı içim...eylül!
eylül! unuttum sizi
dağ kızarır yol sararırdı
ve ben dönüşlere bakardım
o amanvermez belleğin
paramparça güldüğüydünüz
aynalarla ve gül
dolardı içim...eylül! ...Hilmi Yavuz

Eylül’dü.
Dalından kopan yaprakların
Sararan yanlarına yazdım adını
Sahte bir gülüşten ibarettin oysa.
Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu.
Eylül’dü.
Di’li geçmiş bir zamandı yaşadığımız
Adımlarımızın kısalığı bundandı
Bundandı gözlerimin durgunluğu.
Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,
Ellerin kadar ıssız,
Sen kadar zamansız molalar veriyordum
Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz.
Eylül’dü.
İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,
Şimdi yoktu bi anlamı suskunluğun.
Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde.
Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım.
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ.
Gözlerini sildi zaman..
Dedim ya... Eylül’dü.
Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin...Cemal Süreya

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."
Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.
Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.
Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluuğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.
Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.
Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımal dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.
Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi...Edip Cansever

Bir eylüldü başlayan içimde
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
Çimenler sararmıştı
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
Katar gidiyordu kuşlar uzaklara
Deli deli esiyordu rüzgar
Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa
Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar
Neydi o bir zamanlar
Sevmişliğim, sevilmişliğim
O heyheyler, o delişmenlikler neydi
Ne bu kadere boyun eğmişliğim
Ne bu acıdan korlaşan yürek
Ne bu kurumuş nehir; gözyaşım
Önümdeki diz boyu karanlıklar da ne
Ne bu ardımdaki kül yığını; elli yaşım
Beni kötü yakaladın haziran
Gamlı, yıkık eylül sonuma
Bir ilk yaz tazeliği getirdin
Masmavi göğünle
Cana can katan güneşinle
Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime
Çiçekler açtı dokunduğun
Çimler büyüdü yürüdüğün
Ve güller katmer oldu güldüğün yerde
Başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi
Oldurduğun yemişlerin ağırlığından
Dallarım yere değiyor
Güneşi batmadan saçlarının
Bir dolunay doğuyor bakışlarından
Gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma
Uykusuz gecelerim seninle apaydınlık
Başım dönüyor, of başım dönüyor yaşamaktan
Ölebilirim artık
Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
Baksana; parmak uçlarım ateş
Lavlar fışkırıyor göz bebeklerimden
Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
Benimle meydan oku her çaresizliğe
Benimle uyu, benimle uyan
Birlikte varalım on üçüncü aylara...Ü.Yaşar Oğuzcan

Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir
kadın gider ve bir şair doğar bundan
(Ben hangi kadından şair olduğumu bilirim)
"Yazın bittiği her yerde söylenir"se
kadının gittiği de her yerde söylenir
kadın gittiği her yerde şiir diye söylenir:
Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde
yaz biter kadın giderse, bunun sonu şiirdir,
yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu...
Şehir her semtiyle yazın peşine düşse
yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir,
yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir
eylülün semtine kadar böyle gidilir
bir gecede gittimdi hazirandan eylüle
eylül yazdan terkedilmişti, şiirse haziranda
kadın tarafından terkedildi o söylenceye:
Bütün oğullar anneyi bir şiire terkeder!
O kadın beni terkederse şair olurum
oğul olduğum kadın sakın beni terketme,
şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider
Bütün kadınlar şiiri bir kadına terkeder! ...Haydar Ergülen

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni  götürecek yoksa beni
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa  eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsınti
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni ...Attila İlhan

Sevgilim, işte eylül
Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.
Zaman ki sonsuzdur
Bitmemiş şiirler gibidir.
Bazı hüzünleri
Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.
Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(İsteğin bulanık kıyısında).
Bundan değil midir bizim aşkımızda
Sürekli bir akşam hüznü vardır...İlhan Berk

Güneşin kıyılara sığmayan koynunda
Yaz bitti
Herkes dönerken
Terli ve yorgun yazlıklarından
Sen yolculuklara yeniden başla
Taşlarda parçalanıp dağılan suların
Köpükleşen ezgileridir
Seni ufukların diliyle çağıran
Bırak peşinde koşmayı
Bir türlü aşılamamış coşkuların
Palmiye gülüşlü
Deniz akşamlarında kalsın şarkıların
Sen yolculuklara yeniden başla
Ey yollarını hep çığ basmış halkların
Çıplak ve sevdalı yüreği
Ufukların sözlüğünde
Rastlanmaz sınır’ın anlamına
O söz ki
Uzaklık kötürümlerini durdurur yalnızca
Şiir diye dinlediğin o masallar
O yağız atlar ve meşin kırbaçlar yalan
Sakın ha bir göçer gibi durma
Ey yüreğim yolun denizlere varınca
Başını rüzgârların sesine
Ve köpüren suların göğsüne yasla
Sakın ha düşünme
Bindiğin gemilerin hangi ülkelere gittiğini
Sen yolculuklara yeniden başla
Varsın eylül vurmuş olsun bahçeleri
Bağlar bozulmuş olsun
Yine hiç durmadan sevinçleri topla sen
Geçtiğin yerlerdeki çocuk gülüşlerinden
Her yolculuğa bir türkü yakan
Irmak boylarında konakla geceleri
Kuş seslerine dökülen
Yıldızlarla çoğalsın düşlerin
Seninle başlasın her yerde
Ve her zaman günün ilk zafer şenlikleri
Sen yolculuklara yeniden başla ...Adnan Yücel