tomris uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tomris uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Temmuz 2023

Dört Büyük Şair ve Paylaşılamayan Bir Kadın: Tomris Uyar

Kolej Aşkı: Ülkü Tamer

Kolejden mezun olur olmaz evlendiler. Tomris Uyar ilk çevirisi olan Tagore’den “Şekerden Bebek”i bu yıllarda Tamer soyadı ile tamamladı. Birbirini çok iyi tamamlayamayan bu çiftin evliliği trajik bir şekilde sonlandı. Evlilikten “Ekin” adında dünyaya gelen çocukları birkaç haftalıkken sütten boğularak hayata veda etti, büyük sarsıntı yaşayan çift, kısa bir süre içinde boşandı.

Cemal Süreya

Ankara’daki Sanatseverler Derneği Lokali’nde tesadüfen aynı masada rakı içerken tanıştılar. Tanıştıklarında ikisi de evliydi, bazı rivayetlere göre birlikte olabilmek için eşlerinden boşandılar.
Cemal Süreya onun için bu dizeleri yazdı:

 “Ay ışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni
Kapı aralığında öptüm

Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni
Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni
En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni”

 Şahsiyet Rötarı

Her akşam işten çıkar çıkmaz eve dönen Cemal Süreya’ya bir gün Tomris Uyar, “Biraz gez dolaş, arkadaşlarınla buluş, vakit geçir” dedi. Ertesi gün on dakika geç geldi Cemal Süreya, bir sonraki gün on beş, daha sonra yarım saat. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris’in apartmanın girişinde oturan Cemal’i görmesiyle gerçek ortaya çıktı. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup “gecikiyordu” Süreya. Tomris Uyar bu duruma “Şahsiyet Rötarı” adını koydu.

Bu aşk da tükendi

 

Üç yılın sonunda tükenen bu tutkulu aşk, dostluğa evrildi.

Ayrılığın ardından Tomris Uyar, “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı” dedi. Cemal Süreya ise Tomris Uyar’a şu sözleri söyledi: “Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak” ve o günden sonra hiçbir şey yazmadı.

Uzun soluklu aşk: Turgut Uyar

  

 Tomris Uyar, Turgut Uyar ile tanışmalarını şöyle anlatır:
“1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı.
Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim… Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu”

Ankara’da tanışan ikilinin şiir üzerine başlayan ilişkisi aşka doğru sürüklendi. 7 yıldır şiir yazmayan Turgut’a, Tomris esin perisi oldu. 1969’da evlendiler ve bu evlilikten Turgut adında bir çocukları oldu. Turgut Uyar’ın Tomris’i kaygıyla, kaybetme korkusuyla sevmesini Tomris şu sözlerle anlatıyor: “Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım.”

Bozuk Saat

 

Tomris’in en uzun soluklu ilişkisi, 1985’te Turgut Uyar’ın hayatını kaybetmesiyle son buldu. Geriye “Bozuk Saat” adlı şiir kaldı:

Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile..
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu “O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse;

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Fazla şiirden ölen Edip Cansever

  

Fazla şiirden öldü, doğru, aynı zamanda platonik aşkından da öldü. “Tomris rakıyı çok severdi, bense onu…” yazmıştı peçeteye, Tomris ile baş başa oturdukları bir rakı masasında.

“Edip’e şiir yazmayı ben öğrettim” -Cemal Süreya
“Bu ikisi tartışırken ben de gittim Tomris’le evlendim” -Turgut Uyar

Diğer şairler arasında en şanssızıydı, Tomris’i kendine âşık edemedi. Turgut Uyar’ın en samimi arkadaşlarından biriydi. Tomris’e karşı saklayamadığı bir sevgi ve hayranlık besliyordu. Cansever, her 15 Mart’ta, Tomris Uyar’ın doğum gününde, yeni bir şiir yazıp yayımlayarak aşkını tekrar tekrar ilan ediyordu.

 “
bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
adını yenile bu yıl, ama bak Tomris uyar olsun gene
ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
oysa güneş pek batmadı senin evinde
söyle
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.”

Tomris Uyar, Edip Cansever için şunları söylemişti: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”

Ölmeme Günü

  

Bir 26 Mart günü aralarında Edip Cansever, Cemal Süreya, Can Yücel, Turgut Uyar ve Tomris Uyar’ın da bulunduğu bir grupta söz ölüme gelince, Turgut Uyar meyhaneciden bir şişe rakı söyledi ve “Bu şişeyi gelecek sene bugüne kadar saklıyoruz, 26 Mart’ta burada yine buluşup birlikte içeceğiz bu rakıyı” dedi ve 26 Mart’ı “Ölmeme Günü” ilan ettiler.
1985’te Turgut Uyar’ın ölümüne kadar her gün bir araya geldiler.

“Yaşam öykümün yazılmasını istemem. Kendi üzerime düşünmeyi bu kadar önemli saymıyorum”

Türk edebiyatında hem eserleriyle hem de ulaşılmazlığıyla kendinden söz ettiren Tomris Uyar, 2003 yılında aramızdan ayrıldı.

22 Ocak 2022

Uyumsuza Notlar Bir Tomris Uyar Kitabı - Jehan Barbur

 

İLK DÖKÜM
İstemeye hakkım var mı bilmem ama seni yürekten ilgilendiren şeyleri, başkalarına anlatmaktan kaçınacağın şeyleri duymak isterdim...Tomris Uyar 
 
14 Şubat 2019 / İstanbul Bu son yazım sana; son iç dökümüm ama bununla başlıyor ki­tap, bittiği yerden. Bir yerinden, değişmeye istihareye yattığım, sona sakladığım cümlene iç dökmemden. Seninle konuşmaya de­vam edeceğimi ama burada yazmayı susturuyor olacağımı bilmek bir yanıyla beni eksik bırakmaya başladı bile. İçimden seninle ko­nuştuğum kadarını yazamadım; daha ziyade konuştum ve alıştım her gördüğümü ve düşlediğimi seninle paylaşmaya. Ama bir yerde geçici olmalıymış her şey. 
 
Yavruağzı bir mahcuplukla yazdım, affet. Bana mı kaldı seni anlamaya ve anlatmaya çabalamak ve kendimi elbet? Seni hisset­ tikçe içinden geçen, içimden geçen bir tayf gibi... Ama şu yukarı­ daki cümlen mazeretimdir illa bir mazeret arayana. “Duymak is­terim” dediğin için, bir tarafımı yatırdım sayfaya, iliştim yanına, duymaya, hissetmeye, anlamaya, anlatmaya... 
 
Gittiğin günden beri devam eden hayat ne tuhaf... Biri gidin­ce devam eden her şey gibi... Körüklü bir otobüs, elektrik direk­lerine asılan konser afişleri, reklam panolarında gülümseyen ve her daim gülümseyen şapşal kadınlar, Beyoğlu’ndaki meyhane­lerden yükselen “Merhaba”lar, “Şerefe”ler, hava muhalefetinden dolayı iptal olan vapur seferleri, düğünler ve cenazeler, anma­lar, ansımalar, bir geceliğine ve her geceye sevişenler, otopark­çıların alt sokakta feryat figan kavga edişleri, bir Türkiye harita­sı, sistem, kapitaller ve sosyalistler, kitap imza günleri, yeni çıkan bir kitaba yazılan eleştiriler, camdan dışarı baktığımda Çam Apartmanı’nın camından yansıyan güneş –ki batmakta– bir gece öncesi için dosta edilen teşekkür telefonu, bakkala verilen sipa­riş, muhafazakârlar, liberaller, ileri­geri görüşlüler, vaftiz törenle­ri, sünnet düğünleri, panjurların bizden çok yaşaması... 
 
Gideceğim gün ben de belki en çok bunlara yaren olamayaca­ ğıma içerlerim. Devamlılık arzı dürtüsü... 
 
İstemeye hakkın var elbet. Benim bunları yazmaya hakkım var mı, işte ondan pek emin değilim. Bu eminsizlikle yaşamaya da bir yerinden alıştım. Temkin ve tenezzül diye yinelediğim şeye bir ki­birle yaslanıyorum. Başkalarına anlatmaktan kaçınacağım şeyleri buraya yazmaya kalkışayım ve başkaları da seninle okusun. 
 
Sen okuyacak mısın? 
 
Başkalarından kaçınacağım şey nedir diye içime bir kez da­ha dönüp baktığımda anlıyorum ki kendime söylemekten kaçına­cağım şeylermiş. Kendim için bir kılıf uydurup, karanlık tarafımı sözde bir fenerle aydınlattığım yerler hepsi ve illa bahaneyle ya­ni yalandan. İçimdeki kötücül tarafları izliyorum bir süredir. Bu topraklarda da hayıflanılarak bakılan ama mütemadiyen yapılan şeyleri. En azından kendime söylüyorum artık. Ya da dur. Başka­larına anlatmaktan çekineceğim bir şey kalmadı aslında. Aldat­tıklarım, söylediğim yalanlar, kendime hibe etmek istediğim in­sanlar, hasetten uzak ama illaki kıskançlıklarım, neyle olduğunu anlamadığım yarışım ve etrafa saçmayı kesemediğim buz mavisi öfkem, eleştirmekten kendimi geri tutamayışım ve beğenmeyişim hiçbir düzeni – bizi düzdüğünden mi? – Her şeyi apaçık bir yok­lukla hissetmeye meylim ve beni hep hasta edişi, duyumsamak­ tan geri duramayıp bu muamma denizine anlam yüklemem, çok adama tutulmam ve bir anlık garabetle her şeyi söndürebilme ye­tim yani yine öfkem, yalnızlıktan yakınıp çok sevmem yalnızlığı­ mı, cesaretsizliğim, hayattaki belli sınırları kurşun kalemle eşele­mem ve geçememem sınırı ama özlemle ki ben, hep sınır dışı... 
 
Yani kimseden farklı durmayan dürtüler yığını... 
Şunu yazabilirim buraya. 
Bunu en iyi sen anlarsın: 
Seksen yaşına gelmiş babamın on ay süren hastalığında –ya­şım henüz yirmi ikiydi – girdiğimiz hastaneden artık çıkamaya­cağımızı anladığımız gün, ona buna devam edip etmek istemedi­ğini, odada kimse yokken sormuştum. Başıyla istemediğini an­latan sert bir işaret yaptı. Konuşamadığından da değil artık, ko­nuşmak dahi istemediğinden. O zaman, “Bitirelim mi?” diye sor­dum, başını hızlıca “Evet” anlamında öne salladı. O hafta, hemşi­relerin getirdiği ilaçları vermeyi yine de denedim ama o hepsini tükürdü. Bunun aramızdaki anlaşmanın bir teyidi olduğunu an­lamıştım. O günden itibaren, gelen her ilacı cebimde sakladım. Üçüncü gün, babamı güzelce temizledim, çarşaflarını değiştir­ dim. O gece –kendi isteği ve benim bilinçli ihmalimle – gitti. Suç­lumuyum? Sanmıyorum. O ne istediyse onu yaptım. Gitmek de bir haktı. 
 
Bunu belki iki ya da üç kişi biliyordu. Şimdi sana da anlattım. Çünkü için için biliyorum ki iki yıldır anlamaya tanımaya çalıştığım sen de olsan belki de aynı şeyi yapardın. 
 
Ben bir itirafımla girizgâhımı yapıp içimin en derinindeki şeyi bir besmele gibi buraya bıraktıysam, sanırım artık suya yazılmış bir icazetle seni dinlemeye başlamak isterim; dostlarından, oğ­lundan ve benim sende hissettiklerimden. Rakı masasında konu­şulanlar masada kalır. Sözde bir sırrı paylaşınca insanlar bir ye­rinden sırdaş olur. Ya da ben bir bahaneyi taç yapıp başıma taka­rım. Ama inan, bunu sana anlatmaya ihtiyacım vardı. Anımsadı­ğım gibi çoğunlukla, yaşadığımdan farklı... 
 
Bu arada, beni yürekten ilgilendiren çok şey var. Sen zaten hepsini yazmışsın. Bir kısmını içerde anlatmaya, senin yüreğin­den, kaleminden çıkan cümlelerin altına kendimi de iliştirerek anlatmaya devam edeceğim. Bunu istemeye hakkım var mı bil­mem ama... 
 
NOT: İnsan adıyla müsemma... Evliliğinde aldığın “Uyar” so­yadı ile yazdığın Gündökümleri’nin “Bir Uyumsuzun Notları” başlıklarıyla basılmış olması arasındaki manidar ilişkiyi göz ardı edemeyeceğim sanırım. Bir yere uyamayan sevgili uyumsuz ka­dın Tomris Uyar. Asıl soyadın olan “Gedik”, sanırım her şeyi, için­deki her şeyi bize daha iyi anlatıyor. Bu gediği kapamaya çalışma­nın, bu gediğe seslenişin ve her neyse mecazı ki bu halin için ben sana kendi boşluğunu iğneyle kazıyan biri olarak minnetle teşek­kür ederim. Her kelimenle, her fikrinle ve zikrinle beni kucakla­dığın için... Tanışabilmeyi başka bir hayata ertelemekten başka bir seçeneğim olmadığından, buna çaresizlik değil başka bir evre­nin çaresi olarak bakıyorum ve bekliyorum. Jehan Barbur
 
 

06 Temmuz 2021

Tomris Uyar - Aramızdaki Şey

Pıhtı Kedim’e (T.U.) Yıllardır edebiyat okurum – hem mesleğim gereği, hem de kişisel tutkum yüzünden. Galiba kişisel tutkum daha önemli yoksa bazı basit alışkanlıklarımı sürdürmeme bile ucu ucuna yeten bir gelirle geçinmeyi göze alamazdım. Pişmanlık duyduğumu sanmayın. Şimdi de olsa, alçakgönüllü öğretim üyeliğini gösterişli bir yaşama yeğlerdim. Bunun karşılığında, edebiyat, başka dünyaların kapılarını açtı bana, hayranlık duyduğum yazarlarla, roman kişileriyle, görmediğim ülkelerle tanışmamı sağladı; maddi/manevi bütün sıkıntılara karşı dayanıklı kılarak yaşama sevinci aşıladı. Ne var ki yazmak, sanıldığı kadar kolay değil; onca birikimin size fazla bir yararı dokunmayacağını görüyorsunuz – tabii büyük yanlışlıklar yapmanızı engellemek dışında. Ben de bu ilk öykü denememde baş-kişimi konuşturmamaya, yani onun ağzından konuşmamaya karar verdim: şu andaki acemiliğimle altından kalkamayacağım bir güçlük.
 

 Aramızdaki Şey

Aramızdaki Şey, alabildiğine yalın ve süssüz bir anlatımla yazılmış kırmızı öykülerden oluşuyor. İlk öyküdeki kırmız giysinin anımsattığı olasılıklar gitgide başka kırmızı olasılıklara açılıyor. Tomris Uyar’ın ana temadaki kırmızıyla belirmek istediği asıl şey dostluk, sarmallar çizen bir sevgidir. Tüm öykülerin arka planındaki renk, kızarmış yapraklarıyla sonbahardır. Yine diğer kitaplarında olduğu gibi toplumsal baskı bu kitabında da söz konusu. Kitabın son öyküsü “Akşam Alacası”nda Edip Cansever’in Tomris Uyar’a adadığı doğum günü şiirlerinden biri yer alıyor.

 

02 Haziran 2021

Yazmak üzerine

Yazı yazmak için bütün dünya ile bağı koparmak gerek...Tezer Özlü
Her şey özlenebilir. Her şey tutku konusu olabilir. Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir. Tutkular çevreye göre değişen şeylerdir. - Sevgi Soysal

Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın! - Virginia Woolf

Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış dernektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca. Bu konuda sorulacak en önemli sorulardan biri şu galiba: “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik, bir açılım? İkinci soru da şu: “Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim? Gerçekten? - Tomris Uyar
Önemli olan istektir, hiçbir istek diğerinden soylu değildir...Sevgi Soysal
İçinde anlatılmamış bir hikaye taşımaktan daha büyük bir eziyet yoktur. - Maya Angelou
Size yazmak içimden gelirken kadın doğmuşum diye kendimi tutup yazmamak, onuruma dokunur benim. Ayrıca bu, toplumun bana sormadan koyduğu yasaklara boyun eğmek, hem de benim kadınlığımı çok önemsemem demek olur. Bense aşmışım bu soy saplantıları çoktan. - Leyla Erbil
 🌼 

Chuck Palahniuk’tan yazmak üzerine 12 kural

1. Pişirme saatinizi ayarlayın:  İki yıl önce bu denemelerin ilkini yazdığımda bu deneme, benim yazarlığımın “pişirme saatim” hakkındaydı. Bu denemeyi hiçbir zaman göremediniz ama işte metodum: Yazmak istediğiniz zaman, bir pişirme saatini bir saatlik bir zaman dilimine (veya yarım saat de olabilir) ayarlayın ve saat ötene kadar oturup yazın. Eğer yazmaktan hala nefret ediyorsanız, sonraki bir saat için özgürsünüz. Ama genellikle alarm ötmeye başladığında, kendinizi yaptığınız işe kaptırmış olacaksınız, bunu yaparken son derece zevk alacaksınız ve yazmaya devam edeceksiniz. Pişirme saati yerine çamaşır veya kurutma makinesine çamaşır atıp bunu kendiniz için bir zamanlayıcı olarak ayarlayabilirsiniz. Dönüşümlü olarak farklı işler yapmanız örneğin çamaşırhanede aptalca çalışmak veya bulaşıkçılık size olayları kurmakta gerekli yeni fikirleri, anlamları, farklı kavrama yöntemlerini oluşturacak parçalar verecektir. Eğer hikayede sıradaki olayı bilmiyorsanız…. tuvaletinizi temizleyin. Yatak örtüsünü değiştirin. Allah aşkına, bilgisayarınızın tozunu alın. Aklınıza mutlaka daha iyi bir fikir gelecektir.

2. Farklı hikaye formatlarını kullanın: İzleyicileriniz tahmin edebileceğinizden daha zekiler. Farklı zamanlama ve hikâye formlarını denemekten çekinmeyin. Benim şahsi teorime göre genç okurlar birçok kitabı, daha evvelkilerden ahmak olduklarından değil tam da aksine günümüz okuyucusu daha akıllı olduğu için küçümsüyor. Filmler, hikâye anlatımı konusunda bizi eğitti ve bu yüzden de izleyicinizi şaşırtmak tahmin edemeyeceğiniz kadar zorlaştı.

3. Hikayenin iskeletini oturttuktan sonra yazmaya başlayın: Bir sahneyi yazmaya oturmadan önce, bu sahnenin sizin hikâyenizde ne gibi bir anlamı olduğunu çözün. Neyi daha önce kurarsanız sahne size sonuç verecektir? Hangi sahne daha sonra yer almalı? Sizin kurduğunuz entrikayı hangi şekilde daha fazla uzatabilirsiniz? Çalışırken, araba sürerken, bir şeyler denerken aklınızda sadece bu soru olsun. Fikirlerinizle alakalı notlar alın.

4. Kendinizi şaşırtın: Eğer hikâyeyi sizi hayrete düşürebilecek bir noktaya getirebilirseniz, ya da bırakın hikâye sizi getirsin, okurlarınızı da şaşırtabilirsiniz. İyi planlanmış şaşırtıcı bir sahne sizin o çokbilmiş okuyucunuzun fikirlerini değiştirecektir.

5. Takıldığınız zaman, daha önce yazdığınız sahneleri tekrar okuyun: Orada kenarda kalmış karakterlerden bir tanesini tekrar canlandırın, “gömülmüş silahlar” gibi. Dövüş Kulübü’nün sonunu yazarken, plazalarla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk sahneyi tekrar okumak, nitronun parafinle karıştırılmasıyla alakalı kenarda kalmış bir fikri hatırladım ve bu plastik patlayıcı yapımının kesin olmayan bir metoduydu.

6. Yazmayı her hafta düzenlemek için bahane olarak kullanın: Bu partiye isterseniz atölye (workshop) da diyebilirsiniz. Canınızın istediğini kadar zamanı yazmanıza değer veren ve sizi destekleyen insanlarla geçirin. Bu yazarken yalnız başınıza geçirdiğiniz zamanı dengeleyecektir. Eğer bir gün yazdığınız şeyi satarsanız, yalnız geçirdiğiniz zamanları karşılayacak bir tutar almayacaksınız. “Ödemenizi” önceden alın, yazmayı insanlarla birlikte vakit geçirmek için bahane olarak kullanın.

7. Kendinizi bilinmezliğe bırakın: Bu küçük tavsiye yüzlerce ünlüden Tom Spanbauer’a, ondan bana, benden de size. Bir hikâyeyi şekillendirmeye izin vermeniz, hikâyenin sonunu şekillendirmenize izin verir. Acele etmeyin ve bir hikâye ve/veya kitabı bitirmek için zorlamayın. Tek bilmeniz gereken bir sonraki sahne veya birkaç sahne. Baştan sona bütün sahneleri bilmenize gerek yok. Aslında, eğer böyle yaparsanız siz bunu gerçekleştirene kadar sıkıcı bir hal alır.

8. Karakterlerin adını değiştirin: Eğer hikâyede daha fazla serbestliğe ihtiyaç duyuyorsanız, taslaktan taslağa karakterlerin isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değillerdir ve bu karakterler siz de değilsinizdir. Keyfi olarak isimlerini değiştirmek bir karaktere mesafe koymanıza neden olur ve böylece bu karaktere her türlü eziyeti yapabilirsiniz. Veya daha kötüsü, eğer hikâyede gerçekten ihtiyaç duyuyorsanız bir karakteri yok edin, öldürün.

9. Üç tip anlatım şeklini de kullanın: Bundan emin değilim ama bir seminerde dinlediğimde bana mantıklı geldi. Bu üç tip: Tanımlayıcı [descriptive], öğretici [instructive] ve canlı anlatım [expressive]. Tanımlayıcı: Güneş yükselmişti. Öğretici: Yürü, koşma. İfade edici Off. Çoğu roman yazarı bu formların bir ya da iki tanesini kullanırlar. Siz üçünü de kullanın. Hepsini birbirine karıştırın. Çünkü insanlar böyle konuşur.

10. Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın: Sizin bile okumak istemeyeceğiniz şeyleri neden bir başkası üstelik para verip okumak istesin.

11. Kitap kapağı fotoğraf çektirin:  Kitap kapağında kullanılmak üzere fotoğrafınızı çektirin ve bunların negatiflerini ve telif haklarını alın.

12. Gerçekten sizi üzen konular hakkında yazın: Onlar yazmaya değecek yegâne şeylerdir. Tehlikeli Yazma, isimli kursunda Tom Spanbauer hayatın bizim kendimizden hiçbir şey katamayacağımız geleneksel ve sıkıcı şeyleri yazmaya harcanmayacak kadar değerli olduğunun altını çiziyordu. geleneksel hikâyeleri yazmak için fazlasıyla kıymetli olduğunun altını çiziyordu. Tom’un bahsettiği çok fazla şey vardı ama ben bir kısmını yarım yamalak hatırlıyorum: Yazma görevi [Manumission] sanatı, tam olarak heceleyemem bile, ama ne demek istediğini anlıyorum. Bir okuru hikâyedeki olaylar arasında harekete geçirmek için kullanılan özen ve dikkat. Ve Alt Konuşma, benim anladığım hikayede belirgin olanın içine gizli, gömülmüş mesaj. Benim için tam anlayamadığım konuları anlatmak son derece rahatsız edici.


16 Mart 2021

Güzel Yazı Defteri - Tomris Uyar

 Güzel Yazı Defteri   


Dostluğun, aşkın ve ihanetin yıllar içinde biriken öyküsü: Bir içki masasına doğru, önce yavaş yavaş, ardından hızla devinen bir uzun öykü. “Güzel Yazı Defteri” Tomris Uyar’ın son yapıtı. Ali Arif Ersen, bu yapıta özel resimlerle Uyar’ın diline eşlik ediyor.
 
***

Kırk küsur yıldır kısa öyküye sadık kalmış bir yazarsınız. Başka bir türe kaymayacak kadar sizi ele geçirmesinin sebebi nedir?

Kısa öyküyü dünyayı anlatma, görme biçimime en uygun dal olarak görüyorum. Roman böyle değil. Romanla öykü arasında hiçbir bağ olduğunu da sanmıyorum. Öykü yazarken çok daha yoğun, daha çarpıcı, kısa, yani öz bir anlatma yolunu seçiyorsunuz. Sayfalara boğulmuş bir anlatım biçiminden çok daha güç. Bu niteliklerden ötürü çağımıza daha uygun bir sanat olduğunu düşünüyorum.

Anlatacağını en kısa biçimiyle ifade edebilmek için çok güçlü bir disipline girmiş olmak lazım.

Bol bol öykü okumak gerek. Çehov, Poe kim varsa atlanmamalı. Tabii bir de yazarın kendi özel dili öyküye yatkın mı? Oturup başınıza gelen bir şeyi anlatmak değildir öykü. Öyküleşebilmesi için titizlikle dramatik olarak kurgulanmış olması gerekir. Hayatta gördüğünüz şeyi, edebiyatla bir kere daha gerçekleştirmeniz lazım.

Parlak bulduğunuz, kendi matematiğini kurduğunu düşündüğünüz genç öykücüler kimler?

Beni düşündüren çok farklı isim var. Sözgelimi Murat Gülsoy gerçekten ilginç bir öykücü. Ancak bir yerde tıkanabilir çünkü metinden yola çıkan metinler yazıyor. Bir süre sonra yaratıcılığı sekteye uğratabilecek bir tercih. Sema Kaygusuz'un dilini bazen şiirsel biçimde kullandığını görüyorum. Mehmet Günsür, iyi gibi gözüküyor ama dağınık. Öykücülüğünün omurgası yok daha. Bir de Behçet Çelik diye yeni bir yazar var. Klasik öyküler yazıyor. Klasik yapının içine sıkışıp kalmazsa onun da ileride iyi bir öykücü olacağını düşünüyorum. Yalnız bütün bu saydığım kişiler şu anda çok iyi öykücü diyeceğim kişiler değil. Sadece kötü öykücü demeyeceğim kişiler ki bu çok önemli.

Yetmiş civarında kitap çevirdiniz. Bir dili bilmek ve o dili başka bir dile çevirebilmek arasındaki fark ne?

Bir kere ana dilini bilmek lazım. Bir çevirmen yabancı dili ne kadar iyi bilirse bilsin, kendi diline hakim değilse başka bir dili ne kadar kavrayabildiği tartışılır! Kendi ana dilinin inceliklerini, kıvrak noktalarını, nerelere götürülebileceğini bilmiyorsa iyi bir çevirmen olamaz.

En çok hangi türü çevirirken kendinizi rahat hissediyorsunuz?

En çok kendimi rahatsız hissetiren metinlerde rahat ediyorum desem daha doğru olur aslında. Mesela Virginia Woolf çevirirken kendimden geçiyorum. Virginia Woolf'un kendisinden çok onu çevirmeyi seviyorum. Bir çeşit meydan okuma getiriyor. Türkçe'de neleri bildiğimi, neleri bilmediğimi, neleri çok araştırmam gerektiğini hatırlatıyor bana. Türkçem yıkanıyor. Durulaşıyor. Yıllardır birikmiş paslı noktalar varsa onlar arınıyor.

Yönteminiz nedir?

Çevirdiğim yazarın fotoğrafı yoksa eğer dostlarının kimler olduğu, nerelere girip çıktığı, nasıl semtleri sevdiği, öğrenmek isterim. Bu özellikler yazarı Türkçede yerleştireceğim yeri gösterir bana. Takım elbise giyenle blue jean giyen arasındaki dil farkı epey olmalı. Ama tabii asıl yol gösterici, yapıtın kendisidir.

Katı bir yazar mısınız? Çalışırken etrafınızıdaki insanları uzaklaştırıp kırıyor musunuz?

Hayat her zaman son sözü söyler benim için. Bir çocuğun ağlaması ya da ona bağırmak bir şaheser (!) yaratmaktan daha önemli olabiliyor. Hayatın akışı içinde hiçbir zaman ayrı bir odam olmadığı için, kalabalık içinde yazmaya alıştım. Dışarıda olup biten beni pek fazla ilgilendirmez.

Bu kırk yıllık temponun verdiği zararlar oldu mu?

Tabii. Karaciğerim. Somut biçimde isyan etti. İçki de içtiğim için, birinden birini bırak, dedi. Yazmayı bırakamadığım için içkiyi bıraktım.

Yazarlık mı, yazı mı?

Yazı. Yazmak daha önemli. Diğeri şimdilerde gördüğüm bir şey. Yazar olmayı sevmek diye bir şey çıktı. Kartvizit gibi… Okurdan, çalıştığınız yayınevinden ve sanat dergilerinden umduğunuz tek şey kendinizi çalışarak getirdiğiniz noktanın iyi saptanmasıdır.

Para roman tartışmasını takip ettiniz mi?

Doğal olduğunu düşünüyorum. Sade Türkiye'de değil birçok toplumda öyle. Gerçek edebiyat okuru sayısı azaldı. Best seller yazmak istesem yazarım, zor bir şey değil best seller yazmak. Ama derdiniz iyi bir edebiyat yapmaksa okurun beğenip beğenmemesi sizi çok fazla ilgilendirmez. Bir iki okurun önemi vardır. O yüzden ben best seller'a karşıyım çünkü best seller'ı çok büyük bir kesim beğenir. Herkesi altına alan, bütün eğilimleri kapsayan bir şemsiye nasıl olamazsa, bütün eğilimlere cevap veren bir roman da olamaz. Olmamalıdır da. Sizi sevmeyenler, size karşı olanlar da sizi belirler. Best seller yazanın böyle bir derdi yok. O, sevenlerle, alanlarla mutlu olandır. Kim bana karşıyı merak etmeyendir. Yine de için için merak ediyordur, çünkü dedikodusunu yapıyordur. Beni şu yüzden, bu yüzden sevmiyorlar diye.

Sadece edebiyattan kazandığınız parayla yaşayabildiniz mi?

Hayır. Büyükbabamın Tarabya'daki eviyle yaşadım. Bölük pörçük satıldı, iki kata düştü, sonra onlar da satıldı. Oradan payıma düşen parayı bankaya koydum, onunla geçindim. Tabii ki birkaç kere baskı yapan kitaplarım oldu, yazılar yazdım… Ancak ne kadarını onlar karşılıyor bilemiyorum.

Peki sosyal güvenceniz var mı?

Hayır, yok. Turgut Uyar'ın Emekli Sandığı'ndan bir sağlık karnesi var. Dolayısıyla eş durumundan benim de var ama şimdiye kadar hiç kullanmadım.

Pek çok edebiyatçı dostunuzu derinden etkilediniz.

Kendime bir ilham periliği vehmedecek kadar komik bir insan değilim tabii. Kendimi de o kadar beğenmem. Yalnız şöyle bir şey var: Düşünen ve sorgulayan bir insanım. Bu sözünü ettiğiniz kişiler de kendi yaptığı işleri sorgulayan, düşünen, tartışmayı seven kişilerdi. Herhalde asıl çekici yanım buydu benim. Tartışırdım. Bir de çok açık sözlü olmam etkili olmuştur sanıyorum. Konuyu anlamam ve disiplinli olmam.

İlişkilerimde hep kendime bir dokunulmazlık alanı bulmuşumdur. Bu da hakikaten sevilmem, değerlendirilmemle birlikte, çok tartışmalara neden olmuş bir özelliğimdir. Başkasına verdiğim özgürlüğün, yaratma, tek başına düşünme, yalnız kalma özgürlüğünün bana da verilmesini isterim.

Turgut Uyar ile kaç yıl evli kaldınız? Nasıl biriydi? Gözleri çok güzel bakıyor.

1967'de evlendik, kaç oluyor? 18 sene! Çok yakışıklı, çok zeki, çok duyarlı bir insandı. Belki bana göre aşırı ciddiydi. Tipik edebiyatçı özelliği taşıyan, kendi içine kapalı, dışarısıyla fazla alışverişi olmayan, şiiriyle mutlu biriydi. Ben öyle değilim. Denizi de severim, dolaşmayı da… Daha canlı, daha hareketli olmayı isterim. Belki bu bakımdan pek uyuşmuyoruz.

Aşık olmuş muydunuz Turgut Uyar'a?

Aşık olmadan hiç kimseyle birlikte olmadım.

Sizin için yazılmış şiirleri okuduğunuzda ne hissetmiştiniz? Şimdi nasıl geliyor?

Aynı. Benim için yazılmaları önemli değil. İyi şiir mi diye bakarım. Yazık ki böyle bir özelliğim var benim. Güzel şiirler. Bazıları daha iyi olabilirdi benim adım olmasa. Ben bana bir şey yazılmasını, ithaf edilmesini sevmem. Ama güzel bir şiirse hoşnut olurum. Beni anlatan değil de, benim inandığım şeylere yer veren bir şiirse çok severim.

Siz, Turgut Uyar ve Edip Cansever yakın arkadaş mıydınız?

Öyleydik. Son derece iyi bir dostumuzdu. İyice bakılsa Edip'ten daha çok esinlendiğim görülür. Turgut'un şiiri bana edebiyat olarak pek bir şey vermez. Edebiyat açısından Edip İle aramızda daha büyük bir alışveriş var.

YKY'nin Turgut Uyar şiirlerini "Büyük Saat" adıyla toplamasını vesile ederek soracak olursak, nasıl bir şiir Turgut Uyar'ın şiiri?

Turgut Uyar'ın şiir girişimini Türkiye'de yapılmış en önemli girişimlerden biri sayıyorum. Şairane şiir yazmaya karşı olup başka bir şairanelik, başka bir şiirsellik keşfetmesine hep hayranlık duymuşumdur. Büyük bir çaba olarak görüyorum. Yerini bulup bulmadığından emin değilim ama çok taklidi var. Onu görüyorum. Hatta taklit bile değil, çok bilinçli bir davranış şekli. Tavlayıcı şiir yazmaya son derece karşıydı. Şiirle savaşan, şiiri savaş malzemesi haline getiren bir şiir görüşünü, dünya görüşü içinde halletmeye çalışan bir şairdi.

Şiirlerini evre evre değerlendirebiliyor musunuz?

Zannediyorum "Dünyanın En Güzel Arabistanı" şiirinden öncesi ile sonrası diye ikiye ayrılabiliyor Turgut Uyar şiirleri. Orada ne olmuş da birdenbire bu şiiri yazmış kendi dahil kimse bilmiyor. Öncesinde daha boynu bükük, daha Anadolulu, toprak insanı, asker olarak yaşadığı şeyler var şiirinde. Bir şey oluyor birdenbire ve son derece çağdaş şiirler yazmaya başlıyor. Yabancı dil de bilmiyor ki esinleniyor diyelim. Türkçede bunu keşfetmek o kadar zor ki! Herhalde içgüdüsel. Çünkü Tevrat'a falan benzeyen bir anlatım da var. Sonraları Sevim Burak'ta da görülüyor bu. Türk hikâyesini en çok etkileyen anlatımlardan birisi, Türk şiirinin İkinci Yeni'si. Ayrıca sonraları öykü de şiiri çok etkilemiştir. Orada büyük bir alışveriş var.

Son röportajlarından birinde kendi seçtikleri dışında hiçbir şiirinin yayımlanmasını istemediğini, el yazmalarını saklamadığını söylemiş Turgut Uyar. Oysa YKY'den çıkan kitapta ilk kez yayımlanan şiirler var.

Öyle yalnış ki. "Büyük Saat"tekiler sadece Turgut'un seçmediği şiirler. Daha önce yayımlandılar. Çift daktilo sayfasına yazmadığı, yani kopyası olmayan şiirlerin hepsini attım ben. Beğendiklerimi bile attım. Çünkü beni ilgilendirmiyor. Çift kopya görürsem atmayabilirim. Düşünürüm. Çünkü o bir yere verilmek üzere yazılmıştır. Öyle de pek bir şey çıkmadı ya! Var bir iki şiir ama bende onlar. Aramızda eğlenmek için yazdığımız şeyler, verir miyim hiç?

Siz "Büyük Saat"le ilgilendiniz mi?

İlgilenemezdim çünkü kitabın editörü hem benim hem Turgut'un çok sevdiği Bedirhan Toprak'tı. Hatta Bedirhan, "Ben Turgut Abi'nin seçtiklerini koymaktan yanayım ama Enis Batur yayımlanmış bütün şiirleri koy diyor," dedi. Turgut seçmezdi aslında. Ya sıkılmıştır o şiirden, ya kitap daha kısa olsun diye çıkarmıştır, ya bir yerine takılmıştır da ondan… Yazdığına pişman olduğu için değil. Yani o şiirlerin olmaması bir şey eksiltmez ya da kazandırmaz.

YKY'den çıkan "Güzel Yazı Defteri" sizin öykücülüğünüzde nasıl bir noktayı temsil ediyor?

Aslında bütün öykücülüğümün özelliklerini taşıyan bir kitap, o yüzden çok uğraştım. Bir kere ilk kez bu kadar çok kişili ve uzun bir öykü yazıyorum. Kişiler, yaşamlar, karşılaşmalar ve patlayan bir şey var. Bir anlamda Türkiye'nin son on, hatta yirmi yılda geldiği nokta… Benim bütün öykülerimde bir toplumsal fon vardı. Burada çok belirgin. Kişilerin didişmelerinde, değer yargılarının değişmesinde… Bir zamanlar idealist olan bir insanın artık para kazanmak dışında bir idealinin kalmamış olması gibi. Sonra aşk ilişkilerinin neden yürümediği üzerine akıl yürütmeler, dostluk ilişkileri var. Kendi kendime ve öykülerimde sorduğum soruları bir araya getirmiş oldum.

Neden farklı bir baskı, farklı puntolar, fontlar, fotoğraflar?

Farklı punto önemli değil benim için. Çünkü böyle bir imkân olmasa da italikleri yine kullanırdım. Çünkü onlar yazarın formasyonunu gösteren bir şey. Ayrı okunmaları da mümkün. Ama resimlerin çok şey kattığına inanıyorum. Yazdığımı çok iyi değerlendiren bir fotoğrafçı ressam arkadaştır Ali Arif Ersen. Hem ben severim resimli anlatımları.

Can Yayınları baskıları böyle farklı çalışılmış kitaplar için uygun değil.

Gerçekten Can'da bu olanaklar pek yoktu. Dediğim gibi bazı kitapları farklı formda görmeyi seviyorum. Bir de orada bana göre çok genç yazarlar yer alıyordu. iki yayınevi arasında maddi bir fark hiç yok. Kitabın sunumu farklı. Yalnız YKY ile her yıla üç kitap olmak üzere uzun süreli bir anlaşmaya girmem bazen beni düşündürüyor. İlle olumsuz anlamda düşündürüyor demek değil bu. Sadece yazı beklemenin tanıtım için yeterli olmadığı bir devri yaşıyoruz. Biri çok istiyordur da vakti yoktur yazmaya. İlanlı tanıtımı eksik buluyorum. Yayınevi bünyesine geçirmek için olan istekle kitap çıktıktan sonraki isteği orantılı bulmuyorum. O zaman da şöyle bir soru geliyor tabii akla: Acaba edebiyata yıllarını vermiş bir takım isimlerin yayın hakkına sahip olmak mı sorun? O zaman ben bunun edebiyat sevgisiyle olan doğrudan bağlantısını kuramam.

Ne yazıyorsunuz?

Octavio Paz çevirmiştim, henüz yayımlanmadı. Yine bir çeviri yapasım var. Ama belki de korku türü bir hikâye yazarım. Daha önce masallarımda denediğim gibi.

Ilgın Sönmez

15 Mart 2020

Tomris Uyar " İnsanı önce kendi soyu yer bitirir, kendi cinsi yağmalar."



Yalın ve süssüz anlatım biçiminin kendini hissettirdiği bu etkileyici kitapta; hangi sınıftan gelirlerse gelsinler yaşadıkları baskılara boyun eğmeyen bireylerle onların uyumlu sınıfdaşlıklarının kişilik ve değer çatışmalarını bulabilirsiniz.
Dizboyu Papatyalar

11 Ocak 2020

Edip Cansever - Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir

Tomris Uyar’a

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yaraşırsa ancak Monet'nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın "nereye" diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler'den Hisar'a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar'dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

04 Temmuz 2019

Tomris Uyar


Neruda ne iyi diyor: 'Yalnız Kedi, baştan beri kusursuz biçimdeydi' diye. Yere düşen bir gazete, yeni ütülenmiş bir çamaşır, yeni alınan bir eşya, hep Kedi içindir. Evin en rahat, en yüksek, en alımlı köşesini bulur ve kendine ayırır. Kedi, evi sever. O yüzden denizi bile aşıp bulur evini de sahibini pek aramaz. Sahipsizdir. Yemek vererek gönlünü kazanamazsınız. Sizi o seçer, görmeyince de unutur. Bir daha gördüğünde, aradan hiç zaman geçmemiş gibi sürdürür ilişkiyi. (...) Kedi, kendi varoluşunun başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu inancındadır, ödün vermez. Nankör sayılması bu yüzdendir sanırım. Almaktan çok paylaşmayı sevenlerin hayvanıdır Kedi. Uyudu mu kinini de unutur... 

Gündökümü 
 
 

15 Mart 2019

Tomris Uyar - Gündökümü

İlk olarak 1975 gündökümleri, Gündökümü 75 adıyla Koza Yayınları tarafından 1976 yılında yayımlanmıştır. Daha sonra Sesler, Yüzler, Sokaklar adıyla 1981 yılında Hür Yayınları tarafından bütünü yayımlanmış, l^tö yılında da Can Yayınları tekrar Gündökümü adıyla yayımlamıştır. 15 Mart “Her girişte, vücudumuzun bir parçası madende kalır,” dedi radyoJa konuşan maden işçisi. Edebiyatta bedenden verilen fireler bu kadar elle tutulur olmasa da, kesinlikle var. Taze duygular, taze sözlerle aktarmak isteyen yazar, bu yüzden büyük sızılar çekiyor. Doğum sancısı gibi birşey “nasıl iletmek” sorunu… Kişiyi dolmuşa atlarken, dolaşırken, hatta uyurken bile tetikte tutan bu bilenme günlerinde bezginliğimizi, sabrımızı, her şeye karşın yitirmediğimiz umudumuzu nasıl anlatmak. Çevremizi kuşatan çirkef içinde temiz kalma savaşımızı. Bir yol kavşağı çeşmesinden göğse akıtarak içilen su gibi doğal, doyurucu anlatmak. Kolay anlaşılır olma özrüyle kolaya kaçmadan, kaytarmadan, yazdıklarını çoğaltmadan. Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış dernektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca. Bu konuda sorulacak en önemli sorulardan biri şu galiba: “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik, bir açılım? İkinci soru da şu: Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim? Gerçekten? 17 Mart Arkadaşım, Devlet Opera Orkestrası’nda keman çalıyor. Her gece aynı boğucu çukurun içinde güdük Ankara bürokratları için. Sanatında usta olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çukurla sahne, çukurla salon arasındaki kopukluk, usta olmakla kapatılacak türden değil çünkü.

Bu kopukluk genişleyip kendi yaşamasına da yayıldı galiba: bir tren düdüğü duysa, kalkıp hazırlanmak geliyormuş içinden. Çocukları bile bağlayamıyor kişiyi yaşama, kopukluk gelip çattı mı. “Sevgi sözcüğünün anlamını artık bilmiyorum,” diye yazmış mektubunda, “yalnız Uğur sitesi C/4 deyince iş değişiyor.” Adresimin bir işe yaraması, katışıksız sevginin böyle içtenlikte ele alınması nasıl duygulandırmasın? Bu yalınlığa varmak için ne kadar hırpalanmak gerektiğini biliyorum. Kuğu Gölü’nü falan çaldıktan sonra evinde minibüs plakları dinliyor arkadaşım, uzun yol türküleri dinliyor. Karşı çıkması beklenen, öğretilen değerleri bir daha, bir daha gözden geçiriyor. Kimilerinden bir daha tiksinerek, kimini sonuna kadar bağrına basarak. Yalnız korkmadan. Yozlaşmalarla yüzleşmekten, bu günün “çirkin folklor”uyla hesaplaşmaktan güç kazanarak. Mektup; ressam Faruk (soyadım bilmiyorum, çok küçüktüm onu tanıdığımda) ile karısını anımsattı bana. Faruk alkolikti, güzel bir Rus kadınıydı karısı; boğuk sesiyle, sıla özlemi dolu Rus şarkıları söylerdi. Kimse dili anlamazdı, ama odayı büyülü bir hava sarardı: herkes paylaşırdı. Faruk da dil bilmediği için anlamazdı elbet; karısı yine de anlatılmaz incelikte birşey-ler aktarırdı ona bakışlarıyla. Ayaspaşa’da, kartpostal bir İstanbul’a bakan küçük bir çatı katında yaşarlardı. Eşya, yok denecek kadar azdı.  

Bir gün, Faruk’un intihar ettiğini duydum. Karısını çok sevdiğini, hiç bırakamayacak kadar çok sevdiğini sezmiştim oysa. Arkadaşımın mektubu bunları anımsattı işte, günü kurtardı. 18 Mart Genç karikatürcüler, Sinematek’te sergi açmışlar. Orada olmasaydı, başka bir gün de gider, rahat rahat gezerdim ama biliyorum, bir kere açılışa gitmezsem, hiç gidemeyeceğim. Sinekulüpler, Mezun Birlikleri, Dernekler, oldum olası itmiştir beni. Geniş kalabalığa açık olmayan aileiçi toplulukların tümü. Gelgelelim karikatürleri görme isteği baskın çıktı, “beleş içki bulmaya gelmiş” sanılmanın utancına bile. Ne kesin, sert çizgilerle anlatıyorlar! Hiç yumuşaklığa kaymadan. Oysa yazarken, yanlışları çarçabuk düzelten ilkel silgiler, işlek tükenmezlerle karşı karşıyayız. Anlattığımız dünyaya yabancı kalıyor kullandığımız araç-gereçler. Yazı makinesi ters düşüyor, dolmakalem coşkumuza ayak uyduramıyor bu çağda; flomasterin kapağı açık unutuldu mu, tamam. Tükenmezler soysuz. Bana öyle geliyor ki karikatür sanatında kullanılan araçlar, yapılan işin doğal bir parçası. Çizgiyi çizgi etmeye yarıyorlar çünkü. 
 
 Onlarsız, çizgiyle iletilmek istenen, o boyutlarla verilemez. Oysa ben yazı makinesinin başına oturmadan, sözgelimi bulaşık yıkarken, sözle kurabilirim bir hikâyeyi, bir yazıyı. Bir ölçüde, araçsız da gerçekleştirebilirim yani. Sinematek, Kervan sinemasında ilk açıldığında, Yeni Dalga filmleri oynuyordu. Perşembe akşamlarının o değişmez, meraklı, kültürlü kalabalığı, iki saat sonra yine o gece başlayan bir oyunun- galasında hazır bulunmuştuk. Saçlar biraz dağılmış, makyaj biraz eskimiş olarak. Bir yandan -Paris Bizimdir miydi neydi?- filmin yabancılığı, bir yandan içine kıstırıldığım küçük çevreye duyduğum öfke, anlatılmaz bir çaresizlik uyandırmıştı da bütün gece bulanmış durmuştum. Her yerde aynı yüzlerle karşılaşmak zorundaydım sanki. Üstelik başkalarının seçtiği örnek filmleri hep aynı gün, aynı saatte izlemek. Bu arada kötü film izlemeye ya da bir sinemaya ansızın girme serüvenine ayıracak zaman bulamamak. Bir daha adım atmadım Sinematek’e. Sonraları, saydığım sakıncalar kalktı ortadan. Çevre de daha bir açılmış, genişlemiş galiba. 19 Mart Cağaloğlu, sabahın erkenci ayazında ne güzel! Sanki o pis, bulaşık yokuş değil! Kaldırımlar serin, arınmış. Yayınevleri, basımevleri daha yeni yeni giriyorlardı güne. 
 
 Ünlüler, sivrilmişler, o dedikoducu, kadınsı erkek kalabalığı yoktu ortalıkta. Başka yüzler göze çarpıyordu: olağan, sessiz, çalışkan insanlar. Bankaların hademeleri, kebapçı çırakları, simitçiler, memurlar, öğrenciler. Adliye’de koridorlar tıklım tıklımdı. Sıra sayısı çok az. İnsanlar sanki özellikle ayakta tutuluyor. Yerler taş, herkesin ayakları donuyor. Sanki oraya adım atanların tümü suçlu; öyle davranılıyor. Görkemli cüppeleri, sallangaçlı küpeleri, sabah karanlığı sürdükleri mavi göz farlarıyla ortalıkta dolanan avukat hanımlar çay içmiyorlar, alçalmıyorlar o kadar(!) Duruşma salonlarını.n dışına asılan listelere, bilen-bilme-yen gözatıyor. Sınav sırasını bekleyen öğrenci tezcanlılığıyla. Kalmanız kaçınılmaz olan bir sınava bari bir an önce girmek istiyorsunuz. Ne kadar bekleyece^niz belli değil. Sonra acaba kimlik kartı isterler mi, söyleyeceklerinize inanacaklar mı, yalan söylemediğiniz belli mi yüzünüzden? Dahası, ya bir tutarsızlığa düşerseniz gerçeğin kendisinde sık sık görüldüğü üzre? Tanık gösterdiğimiz bir avukat -daha önce yalnız bir kere karşılaşmıştık, yüzünü doğru dürüst çıkaramadım o kargaşada- meğer ne iyi bir okurmuş! Candan bir edebiyat izleyicisi. Delikanlılığından bu yana ilerici eylemlere katılmış. 
 
 Sessiz, açık, yalın bir adam. Son olayların yazınımıza yeterince yansımadığından yakındı. Ülkücü, abartılmış, tek boyutlu buluyormuş yazılanları. Yazmada, sanatsal gerçeği yakalamaya önem veriyor, “hak etme”ye öncelik tanımıyor. Konuşma sırasında tanıklara bir bakmamı söyledi. Gerçekten ilginç: sık sık biraraya toplanıp, girdikleri davaları birbirlerine anlatıyorlar. Kimi zaman, bütün bir gün boyunca, aynı tanıklar boy gösteriyormuş başka başka davalarda. Yargıçlar da ezberlemişler, kapıdan çeviriyorlarmış profesyonel tanıkları. Tanıklık diye bir meslek olabilir mi; düşündük. Herkes tanıklıktan kaçtığına göre, işiniz düştüğünde can dostunuzu bile tanıklığa çağırırken bunca tedirginlik çektiğinize göre, bu formaliteyi en kolay nasıl yola koyabiliriz? Belli bir ücret karşılığında tanıklık mesleğini üstlenenler çıkar mı? Yani aslında var böyle bir meslek de resmileştirilebilir mi? Salondan çıkınca, tartışmayı Sirkeci Gaı’ da sürdürdük. Hava tertemiz, bahar havasıydı. Kısa sürede, bürokrasinin tozunu attık üstümüzden. Onu dinlerken inançlarım pekişti: bir gün, üç zorbaya kapıyı açmamak, evine sığınanları korumak adına ölümü göze alabilenler vardı; bir gün halka kapılarını açmayı görev bilenler vardı. Çığırtkanlık etmeden iş görenler. Dahası, bir yazarın ne yapmak istediğini kendisinden daha iyi anlayabilen okurlar vardı. 
 
 (Okur, benden iyi tanıyordu beni.) O da 12 Mart döneminde kitaplarını yakamamış benim gibi. Yiğitlikten değil; sonradan kendini kitaplarını yakma edimi sırasında yakalamaya, hatırlamaya katlanamayacağı için. Bu aşağılanmanın yanında cezalar bile sevecen. 20 Mart Tenekeye hanımeli ektim, toprağı az geldi. Bakalım… Çiçekleri tanımıyorum pek, adlarını bile doğru dürüst bilmiyorum. Ama açsınlar istiyorum, gözümün önünde serpilsinler, balkonu sarsınlar. O zaman tanıyabilirim ancak, tanışırız. Katırtırnağı, ebegümeci, radika, krizantem, ıtırşâhî, süsen, nergis… Hepsi sevdiğim ama bir bakışta tanıyamadığım otlar, çiçekler. Bakara gülleri ve karanfil değil, menekşe ve papatya. Hayvanlardan, kanaryalarla muhabbet kuşları değil, kedilerle atlar
 

Bir Uyumsuzun Notlari 1

02 Ekim 2018

Tomris Uyar - Gündökümü Bir Uyumsuzun Notları I


“Tenekeye hanımeli ektim, toprağı az geldi. bakalım…çiçekleri tanımıyorum pek, adlarını bile doğru dürüst bilmiyorum. ama açsınlar istiyorum, gözümün önünde serpilsinler, balkonu sarsınlar: o zaman tanıyabilirim ancak, tanışırız.
    Katırtırnağı, ebegümeci, radika, krizantem, ıtırşâhî, süsen, nergis…hepsi sevdiğim ama bir bakışta tanıyamadığım otlar, çiçekler. bakara gülleri ve karanfil değil,
     Menekşe ve papatya. hayvanlardan, kanaryalarla muhabbet kuşları değil, kedilerle atlar. madenlerden, bakır. sonra yer döşekleri, su küpleri, toprak sigara tablaları.
    Sonra, tenlerine değen madeni altından değil, gümüşten seçenler, kendi tenleri kokanlar; yol almaktan korkmayanlar, göçebe olanlar; ‘menkul’ eşyalarıyla, şemsiye, mendil, çakmak gibi ufak fazlalıklarını bile durmadan yitirenler; para sayamayanlar; biraz şaşkın, oldukça uyumsuz kaçanlar; gelişkin aletleri kullanamayanlar, uzayı umursamayanlar ama yerli filmlerde gözleri dolanlar, dolmuşlarda ve otobüslerde halkımızca hayat-hikâyesi-dinleme-uzmanlığına atanmışlar.
    Gülmeyi, paylaşmayı, sevmeyi bilenler; yemek pişirmeyi ve iyi yemek yemeyi uzun sofralarda, geniş tabaklarda; sevişirken öleceklerini sanacak kadar haz duyanlar; çok çocuk isteyenler, çocuklarca seçilenler; unutmayanlar, ananlar, sızlanmayanlar; dünyaya ve sevdiklerine kaptırdıkları şeylerin çetelesini tutmayanlar; hep kazançlı, hep borçlu çıkanlar son hesaplaşmada.
    Gizlenmeyenler yani, gözden çıkaranlar, vericiler; sağlıklarını umursamayanlar, aşırılıktan korkmayanlar, soğuktan kaçmayanlar, rüzgârda hırpalananlar, bozkır güneşine katlanabilenler, kendilerini sürüp gitmesi gereken bir soy değil, doğada bir birim olarak görebilenler; beden harcayıcıları.
    Başka türlü davranamayacakları için o türlü davrananlar, inançlarını bedenlerine böylesine sindirenler; evlerine sığınılabilir arkadaşlar, anneleri, kardeşleriyle.
    Yazma işini sancılı, kutsal kılan okurlar, aşka dönüştürenler.”
    Tomris Uyar-20 mart 1975


15 Mart 2018

Tomris Uyar "Bazen sessiz kalmak, Kırıldığını göstermenin en iyi yoludur."

 
-Diyorum ki kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli.
-Bir şeyin birdenbire yerinde olmaması, ama aynı tik takın sürüp gitmesiydi ölüm.
-Yazarken dünyayı bir anlığına değiştirebilirken, geçmişinizi bir santim yerinden oynatamıyorsunuz.
-Ben güzel şeyler duymak istiyorum demedim ki, sesini duymak istiyorum o kadar.
-Bir ömre bir tek yaşamın az geldiğini bilirsiniz, bir yazarsanız.
-Konuştukça, söylemediklerimiz birikiyor.
-Yaşamak, gitmek demek onun için. Yeryüzü, iki deniz arasında bir nokta demek, iki kent arasında bir istasyon.
-Şeytan diyor ki, çek kapıyı ya da ne bileyim evdeki bütün patlıcanları kızart gitsin, düşünme.
-Birileri gidiyor, dönmüyordu; Birileri ölüyor, bulunmuyordu.
-Yani yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca.
-Biri geliyor, hayatımıza bir makas atıyor; o yaşadığımız bölüm, bütünün dışına düşüyor.
 
 

24 Mart 2017

Abidin Dino * Metin Altıok * Tomris Uyar * Melih Cevdet Anday * Haldun Taner

Benim yapabildiğim, bildiğim umduğum, son soluğuma değin yapacağım -ki önümde uzun bir zaman yok, biliyorum- bu bir takım şeylerin yaklaşmakta olduğu duygusunu yaşamak ve yaşatmak.  Her zaman felaketleri düşünmemek gerek. En korkunç acılardan sonra tüm bu yaşadıklarımız olağanüstü güzellikte bir yaşama dönüşebilir...Kısa Hayat Öyküm - Abidin Dino

Özgürlük ve refahın olmadığı, yarın endişesinin kol gezdiği bir ülkede şiir kendi yalnızlığında, kendi sesiyle avunacaktır elbet. Ey şiir okumayan, şiire kulak tıkayan okur, haklı olan sensin. Sana saygıyla karşılık bir öfke duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Ama şunu iyi bil ki, şiirle zıtlaşmanın yarar sağlamayacak sana. Çünkü şiirin yalnızlığı senin de yalnızlığındır ve bu yalnızlık şiirin değil senin sonun olacaktır. İnanıyorum ki sen günün birinde Anka gibi kendi küllerinden yeniden doğacaksın. İşte o gün gelene kadar benim sana diyeceğim; ateşin bol, tükenişin çabuk olsun...Metin Altıok

Her sanatçı kendi yankısını gördüğü bir aynaya daha kolay bağlanabilir. O kadar ki, aradaki aşk bitse bile o aynayla yaşanmış duygudaşlık anları, kıyasıya yapılmış edebiyat tartışmaları, ortak bir geçmiş kalır geriye.Yaratıcılığı körükleyen ilişkilerdi bunlar. Tiryakilik gibi bir şeydi. İki taraf da karşısındaki için esin perisiydi…Tomris Uyar

Bir romanda okumuştum, irade teorisi yapan bir düşünür, bir tekerleğin orta yeri gibi sakin kalmağa alıştırıyordu kendisini. Hayat gümbür gümbür dönüyor, ama o, orta yerde istifini bile bozmadan hareketsiz kalabiliyor. Gerçekten büyük bir başarı. Yalnız o adamla benim aramda önemli bir ayrım var: O bunu çaba ile elde etmek istiyor, bense doğuştan öyleyim galiba. Doğuştan iradeliyim. Öyle mi? Yok, bununla kendimi kandıramam. Davranışlarımın içimden gelmesini beklememeliyim, çünkü içim yok benim. Belki kimsenin yok. Herkes, yalan yanlış, daha iyi bir dünyanın ardına düşmüş, o dünya için, boşuna da olsa çırpınıyor, çalışıyor. Üst yanı aylaklıktır...Melih Cevdet Anday
 
Dünyada hiçbir şey, karşısındakini kandırdığını sanan bir budalanın sevinci kadar komik değildir...Haldun Taner


17 Ocak 2016

26 Mart’ta burada yine buluşup birlikte içeceğiz bu rakıyı” dedi ve 26 Mart’ı “Ölmeme Günü” ilan ettiler.

Garson: Efendim, sizleri burada görmek büyük mutluluk! 
Cemal Süreya: Kim istemez ki mutlu olmayı? Ama mutsuzluğa da var mısın?
Garson: Anlamadım efendim?
Can Yücel: Geldiğin kadar değil, göründüğün kadar mutlusun ve sakın unutma; gittiğin kadar değil, hak ettiğin kadar unutulursun…
Garson: Anlıyorum efendim… Neyse, ne alırdınız?
Nilgün Marmara: Sen ne getirdin bana çocukluğundan?
Garson: Çocukluğumdan mı? Siz ne isterseniz mutfaktan onu getireceğim işte.
Edip Cansever: Bu aralar ellerim hep üşür benim. Doktor ‘kansızlık’ der, ben ‘sensizlik’ derim.
Nilgün Marmara: Üşümüşüm, düşlerimin üzeri açıktı.
Garson: Ekrem klimayı aç oradan, çattık ya!
Tomris Uyar: Bazen sessiz kalmak, kırıldığını göstermenin en iyi yoludur.
Garson: Estağfurullah efendim, ne kırılması, bugün kötü bir gün sanırım benim için.
Yaşar Kemal: Gülümse karamsarları şaşırt, gülümse güller açsın yüzünde, gülümsemenle yayılsın ışık, dünyayı ısıtmasan da güneş gibi çevreni ısıt.
Garson: Ekrem klimayı kapat, gülümsüyorum…

Bir 26 Mart günü aralarında Edip Cansever,Cemal Süreya, Can Yücel,Turgut Uyar ve Tomris Uyar’ın da bulunduğu bir grupta söz ölüme gelince,Turgut Uyar meyhaneciden bir şişe rakı söyledi ve “Bu şişeyi gelecek sene bugüne kadar saklıyoruz, 26 Mart’ta burada yine buluşup birlikte içeceğiz bu rakıyı” dedi ve 26 Mart’ı “Ölmeme Günü” ilan ettiler.1985’te Turgut Uyar’ın ölümüne kadar her gün bir araya geldiler.  


24 Şubat 2014

Anlat Bana - Tomris Uyar

Anlat Bana
1
Ara sıra olur. Cigara dumanlarıyla dolu, boğucu, kalabalık bir odada, birbirlerine uzak kimselerin rastgele sürüklendikleri bir odada, bir akşamüstü, her şey kalakalır; bıçak-çatal seslerinden başka ses duyulmaz olur. Herkes, garip bir suçluluk duygusuyla ses çıkarmamaya çalışır elinden geldiğince. 
 
Ev sahibi ayağa kalkar, son bir atılımla geceyi kurtarmaya girişir; soğuk bir şaka yapar, sıradan bir olay anlatır, ya da bilinen bir fıkrayı yineler ama ne olursa olur, bir başka şey boşalır ansızın, sanki herkes, bu sıradan, ucuz ortaklaşmayı bekliyormuşçasına koyverir kendini; bir ağızdan gülüşülür. İşte o anda, daha önce hiç karşılaşmamış iki kişi, anlatılmaz bir çekime uyarak başlarını kaldırır, göz göze gelirler. Ağızlarından aynı sözler çıkmak üzeredir, oysa ağızlarını açmazlar, bakışlarını kaçırırlar. Ne var ki, o değişiklik olmuştur bile; bir ırmak gibi, bir çöl gibi doğal bir sınır çizgisi, onları odadaki kalabalıktan ayırıvermiştir. Birbirlerini tanıyorlardır.
 
II.
 
— N’olur anlatsana. Ben konuşkan değilimdir, bana bakma sen.

— Ne anlatayım? Neyi?

— Buraya nasıl geldin? Sabah ne yaptın?

— Hava güzel diye çıktım. Dolaştım bir süre. Tek başıma olmayı seviyorum galiba. Ama sonra sıkıldım. Evden çıkarken, seni arayacağım yoktu aklımda, sonradan. . . Birden içimden geldi. O gece söz vermiştik birlikte kafa çekmeye, dedim.

— Açıklama, anlat.

— Dolmabahçe’deki güzelim ağaçlık yol var ya, onu yürüyerek geçtim. Denizden gelen rüzgâr yüzüme vurdu. Anlatamam; bütün ağaçlar, yol taşları, arabalar, hepsi sımsıcak bir çiy örtüsüyle kaplıydı. Gözleri yaşartacak kadar güzel bir hava. Gözlerim yaşardı. İlle de güzel şeyler bekliyorsan, bak, güzel bir gerçek söyleyeyim sana. Her yeşilliğin mutlaka çiçeği olması gerektiğini düşündüm. Çingeneler, çiçekleri sermişlerdi kaldırımlara. Devetabanını, kauçuğu o yüzden sevmiyormuşum demek. “Gül, yeşilliğin, yeşilin çiçeğidir” desem, hangi edebi sanata girer acaba?

— Onu bilmem, yalnız, ben güzel şeyler duymak istiyorum demedim ki, sesini duymak istiyorum o kadar.

— Öyleyse ben de söylüyorum. Günümüzde gülün, birtakım yoksul, üçkâğıtçı çiçeklerin, üstüne su serpip zorla dirilttikleri bir meta olduğunu biliyorum. Böyle açık günlerde bile eldiven giyip ağır kokular sürünen burjuva kadınlarının satın aldıkları bir incelik olduğunu da. “Tek gül” sıfatına girdiğinde, ucuza getirilen bir zamparalık gereci olduğunu da. Yalnız elimde bir kayısı gülü varsa, bir bahçe duvarını, bir sokak adını daha iyi değerlendirebiliyorum, bir kadının yeni aldığı plastik, turuncu bir çöp kovasını.

— İstemeye hakkım var mı bilmem, ama seni yürekten ilgilendiren şeyleri, başkalarına anlatmaktan kaçınacağın şeyleri duymak isterdim. Anlat bana . . .

— Böyle güzelliği gözleri yaşartan havalar, sıkıyönetim ilanına uygun değildir, diye düşündüm çiçeklere bakarken. Böyle havalar aramalara, gece baskınlarına ve toparlanmalara uygundur. Ansızın, sen geldin aklıma. Belki bir daha hiç görüşmeyeceğimiz. . .

— Artık arayacağını ummuyordum. Bir ay geçti nerdeyse. Aramaz diyordum. Gizlice seviniyordum da doğrusunu istersen.

— Ben de o yüzden çekindim. Hem şey, dışardan bakıldığında, aslında aramamam gerekirdi. Hiçbir şey bilmiyorum ki seninle ilgili…

— Bakarsın, her önüne çıkan erkeği aradığını sanırım, değil mi? Ya da yalnız bana telefon ediyor, çünkü beni seçti, diye düşünürüm.

— Yoo, değil. Galiba dışardan bakılamaz. Üstelik seninle bir daha konuşamamanın vurgusu öylesine yoğundu ki, bir ara, bütün bunları zorla aklıma getirip kendimi bile isteye yorduğumdan kuşkulandım. O da değildi ama. Büfeden bir gazete aldım, iskelenin kenarından ayaklarımı denize sarkıtıp oturdum. Kimsecikler yoktu o saatte. Haber başlıklarını, satırların arasını okumaya çalıştım.

— Akla yakın bir yorum bulunca, yanlış da olsa, dört elle sarılıyoruz. Karşımızda, hep gölgeleriyle korkutan, karanlıkta sallanan şeyler var da ondan.

— Bir gece aramasında, hiç unutmam, saat üçte kapıyı açtığımda, tüfeklerini üstüme doğrultmuş iki polisle bir deniz assubayı çıkmıştı karşıma. O zaman korkmamıştım sandığım kadar.

— Korkuyu bilenler, yaşamış olanlar, çabuk çözülmüyorlar, inan. Kendi özel korkularını tanıyanlar demek istiyorum.

— Orada, iskelede, yüzümü güneşe kaldırıp öyle oturdum. İyi geldi. Savsakladıklarım, ertelediklerim, eksik bıraktıklarım yüzeye vurdu; hepsini bir an önce tamamlamaya karar verdim. Kalktım, seni aradım.

— Rakımız da bitti yahu. Ne yerdin sen? Param var, korkma.

— Canım yemek istemiyor ama, şiş, köfte falan gibi birşeyler söyle de, herif gelip gitmesin boyuna. Bir de salata.
 
III.
 
Terliyorum. Kollarımın altı sırılsıklam. Neden dik yakalı kazak giydim ki bu sıcakta? Bilmiyormuş gibi. Değil ama. Bu ter güneşten değil. Titrek bir öğle sonrası güneşi duruyor gökte, yakıcılığı kalmadı. Birazdan serinlik çıkar.

İki saattir, ne iki saati, bir aydır, bekletilmiş, kayırılmış, daha doğrusu, gerçekleşmesinden kaçınılmış bir yakınlığın gelip çatması bu.

Sıcaklık, usulca akıyor içimden, karşımdakine (erkek mi, adam mı, arkadaş mı desem) değiyor, onun gözlerinde yansıdıktan sonra dünyaya açılıyor.

Durmaksızın yenilenen, alabora olan dünyaya koşut bir hızla akıyor sıcaklık, başdöndürücü bir hızla.

Niteliği de her an değişebilir. Dostlukta karar kılabilir; yumuşak bir yünün sıcaklığına bürünür. Tutkuya dönüşebilir; beyinde zonklayan güneşin içkiye kattığı kızışmış tad gibi keskinleşir. Aşka bile sıçrayabilir belki. Yalnız, durmaz.

Kendine kimlik yakıştırmada öyle usta ki. Önüne çıkan ölümcül dönemeçleri hemen kıvırabiliyor, ilk babacan, güvenli raya yan gelebiliyor.

Dünyadan alınan ve ancak başkaları aracılığıyla zenginleştirilerek yine dünyaya ödenen bir borç, bir coşku, bir esriklik bu ter.
 
Karşımdakinin, benzeri duyguları, anları, başkalarıyla — başka kadınlarla, başka erkeklerle — daha önce paylaşmış olması, bir gün kesinlikle yeniden paylaşacağı gerçeği, benim de yaşamışlığım, yaşayacaklığım da zedelemiyor duygunun, anın gerçekliğini. Tersine, saygınlığını arttırıyor, pekiştiriyor.

Bir kere yaşanıldı ya, sürecektir. Başka yerlerde, başka zamanlarda, başka kişilerle. İki kişiyi bir an için belli iki kişi yapar; bir güneş dürbünü gibi başka deneylerin, başka kişilerin renklerini yansıtır onlarda, derken yüzlerini siler. Kimdir karşımızdaki? Kimlerdir?

Yeni boyutlar, ufak ayrıntılar kazanır. Devralınır. Vasiyet edilir.

İçimdeki şu kaygan sıcaklığın, bir gün bilge bir öküzü besleyen yemyeşil bir ota, bir türlü ulaşamayacağım köy evlerini ısıtan tezeğe dönüşeceğini duyuyorum iliklerime kadar.

Dünyanın derinliklerinde bir yerde, bir güle aşılanıp renk kazandığını.

Karşımdakinin de yüzü kızardı. Susuyoruz.

Yersiz bir kahkaha, bir bardağın kırılışı, bir cankurtaran düdüğü de bozamaz bu sessizliği. Olaylarla değil, imgelerle, iç susuşlarla kuruldu çünkü.

Garsona seslenmek için döndü. Boyun kaslarını gördüm. Güneşte alacalanmış o ince, çocuksu saçlara aykırı düşen kalın kaslar. Ensesindeki tüyler de yumuşak, kıvırcık. O derin çizgiyi arayıp buluyorum. Bu kırılgan çizgi, sırtını ikiye bölüp kabalarına iniyordur. Gergin kasıklarında, iki derin oyuk vardır öndeki ataklığı dengeleyen.

Evet aklından geçenleri kestirebildiğim gibi, ancak çırılçıplak kaldığında ortaya çıkabilecek özelliklerini de biliyorum. Daha da ötesini.

Sözgelimi,  “oda”sı yoktur, evi vardır.

Sevişmek için otele gitmez. Özentili bir askı, kırmızı bir gece lambası, altın suyuna batma bir resim çerçevesi, sevişmeye kolaylık katsın diye tavana çakılmış bir ayna, zıvanadan çıkarabilir onu.

Bir kadını güneş ışığına tutup incelemek ister.

Çok genç yaşta tanımıştır kadınları. Bir zaman genelevde bir dostu olmuştur.

Usulca erkekleştiği için güvenlidir, telâşsızdır.

Kibrit kalmamışsa, sevişmeyi yarıda bırakıp giyinir, bakkala gider. Akla gelmedik bir şeyle dönebilir; bir şey getirmeyebilir de.

Başımı, çıplaklığına yaslayıp uyuyabilirim bir süre. Yaralı bir hayvan acısıyla çırpınışını, tükenişini içimde duyabilirim. Ama olmayacak. Çünkü büyü geçti. Yeni bir dönemeçteyiz. Benim tırnaklarıma benzeyen uçları yenik tırnaklarına bakıyorum artık.

IV.
 
Garson yeni şişeyle ızgarayı getirip masaya bıraktığında güneş, gara açılan kapının dışındaydı. İçinde küçük toz tanecikleri oynaşan kalın bir ışık dilimi uzatıyordu içeri.

Kırık dökük masalar; ayaklarına karton parçaları, kibrit kutuları, gazoz kapakları sokuşturulmuş, üstleri yağlı, kalın bir muşambayla kaplı.

Tezgâhın arkasındaki raflara, elverişli rakılar, harcıâlem votkalar, kıpkırmızı konyaklar, tozlu likör ve viski şişeleri sıralanmış. Tozdan, isten, etiketler bile okunmuyor.

Bardaklarda yağ halkaları var. Donuk camdan, eğri büğrü bardaklar.

Kararmış tül perdelerden, örümcek ağlarının kalıntıları sarkıyor.

Tezgâha tünemiş iş adamı kılıklı biri, telefon ediyor.

“Evet evet,” diyor hiç de inandırıcı gelmeyen bir sesle, “biraz daha bekleyip çıkacağım tabii. Önemli olmasa… Sen oyalarsın onları artık. Anlatırsın. Beşte bir toplantıya katılmak zorundayım.”

Saat üçü geçiyor. Tren gecikti.

Yan masada, ihtiyar bir karı kocayla bir oğlan çocuğu oturuyorlar. Oğlana pirzola söylemişler, kendilerine kuru fasulyayla pilav. Doğru dürüst kesilmemiş ekmekten büyük parçalar kopararak, yemekten küçük kaşıklar alarak yiyorlar. Sık sık dışarıya göz atıyorlar. Oğlanın belinden ucuz, Alman-işi bir tabanca sarkıyor, kılıfı kırmızı. Biraz sonra gelecek treni bekliyorlar. İhtiyarlar, çocuğu anababasına devredecekler. Pirzola ondan.

İşçiler peronu trene hazırlıyorlar. Ellerinde süpürgeler, bezler, uzun saplı fırçalar, renk renk kovalar. El arabaları sürülüyor oradan oraya. Hamallar, yerlerini alıyorlar. Göklere kadar yükselen mektuplar getirildi bir el arabasında. Bir tanesi düştü; memur eğilip aldı. Demek, yerlerine ulaşıyor bu mektuplar, inanılır şey değil!
 
Sultanahmet’ten ya da Yenicami’nin basamaklarından uçuşa kalkmış bir güvercin daldı kırık camdan içeri. Suskun bir cami kubbesini andıran tavanı dolandı, çıktı. Şimdi yine o daracık, itiş-kakış sokaklardan, gezgin satıcıların inanılmaz şeyler sattığı, kasetlerin iyice açıldığı, piyangocuların köşeleri tuttuğu o umutsuz sokaklardan geçecek, binlerce güvercinden biri olacak. Semirik, uçmayı bile unutmuş, hantal bir adak hayvanı.

İhtiyar bir alkolik, ortadaki geniş masada uyukluyor. Ölmeyi bekliyor. Kendi özel, küçük, haklı ölümünü.

Helada bir esrarkeş, pantolonu dizlerinde, paçaları kubura yığılı kâğıtların, gazetelerin, aybaşı pamuklarının ortak sıvısına bulaşmış, öylece uyuyormuş. Garsonlar, yakalamışlar, ite-kaka atıyorlar dışarı.

Ekşimiş mezeler, geçkin kavunlar, yanık yağ, devrilmiş rakı, toz, is, muşamba, ıslak şayak, havı kaçmış kadife, buruşturulmuş kağıt peçeteler, mazot, ayak ve dışkı kokusu birleşip bir tek koku oluyor; sıcak bir mutfakta yağları akıtılmadan kurumuş bir bulaşık bezinin kokusu yükseliyor masalardan.

Koku satıcısı, üç gün çıkmayacak bir damgayla onaylıyor bu kokuyu, resmileştiriyor.
 
V.
 
— Yesene, köftenin yağları dondu bile.

— Sen de bir şey yemedin.

— Saat kaç?

— Kaçta kalkman gerekiyordu?

— Hiiç.

— Sen hiç konuşmadın asıl. Anlatsana…

— Seni seviyorum mu diyeyim istiyorsun?

— Hayır. O anlamda, kullanılan anlamda sevmediğini biliyorum. Belki de yalnız o anlamda seviyorsundur, bilmem.

— Yine de duymak istiyorsun ama. Bir erkeğin bir kadına söyleyeceği şeyleri. O senin kadın yanın.

— Ayıp mı? Kötü mü?

— Değil, seni sen yapan bir şey ama, konuşmak beni bağlar.

— Nasıl yani?

— Şu kadarını söyleyebilirim. Seni asıl yaşlılığında görmek isterdim. Durgun, uzak, temizken her şey, barışta.

Eğildi, kadını önce alnından, sonra burnunun ucundan, sonra titremeye başlayan, ağlamaya hazırlanan dudaklarına inen sümük çizgisinden öptü.

— Hadi, yürü bakalım. Geçireyim seni.  
 
  (YKY: Istanbul, November 2014)

27 Şubat 2013

Tomris Uyar " nasılsa şairlerin ‘aşk’ı dile getirme yordamının kendilerine özgü olduğuna ve aşk-nesnesine göre değişmeyeceğine inananlardanım. "

Cemal Süreya bana yazdığını söylediği şiirlerini bir kızgınlık anında geri almış, başka birine ithaf etmişti. Doğrusu, benim için büyük bir yıkım değildi, nasılsa şairlerin ‘aşk’ı dile getirme yordamının kendilerine özgü olduğuna ve aşk-nesnesine göre değişmeyeceğine inananlardanım. İthafsız aşk şiirlerini yeğlerim zaten. Ama son yıllardaki karşılaşmalarımızdan birinde Cemal, kitabın yeni basımında şiirlerini yeniden bana adayacağını söylediğinde tepem attı.

Okurlarını keyfince yanıltmayı kendine nasıl yedirebiliyordu?

Kahramanca karşı çıktım bu öneriye, nedenlerini sıralayarak. Sonra haince ekledim: “bilirsin, ben ıskarta mal sevmem.”

Tomris Uyar

08 Şubat 2013

Okur Musun?

pencerenin biri açık kalmış,
hava sıcak, temmuz bıkkınlığı işte
tomris uyar yazı masasında oturuyor
masanın bittiği kitapların başladığı yerde
kafka ile dostoyevski'nin fotoğrafları
masanın kitaplara aktığı yalnızlıkta
sahi kaç yıl oldu,
tanrı'nın eli
şiirden ve öyküden kopalı?
sadece senin için geçiyorum bu sokaktan

okur musun,
gözlerimden akan
kelimeleri?

Tutgut Uyar’ın ölümü üzerine yazdığı bir şiir.