28 Mart 2013 Perşembe

Kabuk Adam

 
Bir anıyı yeniden yaşamaya çalışmak ne kadar umutsuz, anlamsızdı. Yapay bir mücevherden daha uyduruk bir şeydi.

Korkmadığını söylediğin şeylerden korktuğuna eminim. İstemediğini söylediğin şeyleri de çok istiyorsun. Umutsuzluk değil seninki, sadece bıkkınlık. Yaşayan herkesin umudu vardır.

Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.

Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.


Yalnızlık içsel bir şeydir, taşkınlık da onun dışavurumlarından biridir.

Yalnızlığa öyle alışmıştım ki bir başkasının ilgisini ancak bir tehdit olarak algılayabiliyordum. Yabani bir hayvanın insan karşısında tedirginliğine benzeyen bir duyguydu bu. İçimdeki ceset uyandırılmaktan korkuyordu.

Akılcı, mantıklı yaklaşımlardan, ucuz sevgi sözcükleri kadar iğrenirim; yeryüzü zekalarından başka bir şeyi olmayan insanlarla yeterince dolu zaten.

Arzu, kolaylıkla bastırılabilir ama asla unutulmaz, artık biliyorum bunu. Bedenin bellek üzerindeki mutlak egemenliği.

Yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.

Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca.

Aslında, ben yazarım. Benim işim öyküler anlatmak. Ben gerçekte fizikçi değildim, diplomalar, dereceler almış olsam da hiçbir zaman bir bilim adamı olamamıştım. İşte ancak o zaman, öyküler anlattığımı söylediğimde Tony beni benimsedi. Onun için gerçek bir insan olmayı o an da başardım, çünkü gerçek bir işle uğraşıyordum.


— Sana ilişkin her şeyi hatırlayacağım, dedi. Sesi birden yumuşamış, gözleri derinleşmiş, kapkara gökyüzünü içerircesine büyümüştü. Sanki bana değil de, benim içimde gizlenmiş bir mucizeye bakıyordu. 
 
John gerçekten çok duyarlı ve yumuşak davranıyordu, beni gereksiz sorularla sıkmıyor, faydasız tesellilere kalkışmıyordu. Kendisi de acının ateşten çemberinden atlamıştı, bir başkasına gereken tılsımlı ilacı sağlayamayacağını iyi biliyordu. Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı sadece.



Onun Çölünde


Onun çölüne gittim. 
Konuğum, 
Duvardaki kan pıhtısında. 
Onun bulduğu damar beni çağırdı. 
Ve ruhum eski bir kanla yıkandı. 

Onun çölüne düştüm, oturdum çadırında. 
Eski bir kavmin buluşması ve töreni. 
Bir yaban kuş gibi tüneyip kıyıya 
Dedi ki bana  "ölümsün sen" 
Mutlak 
Mutlak olan. 

Onun çölünde gece kımıldar. 
Yılan ve akrep karanlığıyla. 
Hayat bir zehre gizlenir 
Çoğalır sabırla. 

O bıraktı beni. 
Çöldeki kızıl sularda 
Balıklara bakacak 
Nefesimi tutarak 
Uyuyacağım. 

Onun çölünde her gece 
Fısıldadım kumlara. 
Sordum nasıl yaptıklarını çölü, 
Boğmadan koyun koyuna. 

Onun çölünde ölüyüm ben. 
Gelin ve kaldırın beni. 
Gittiği yolda bulutlara değen bir gölge bırakılmış sanki. 

Bir sesle uyandıracak beni 
Kahra kan olan bir aldanışla yakaracak 

Tanrıya söylendim. 
Nasıl da zalim gövdede varlığı onun. 
Güzellik acıya kavuştuğunda yorulur ve 
Hep yaşlı kalacak bir gözün ışığıyla bakar; 
Her yüz bir işarettir tanrıdan. 
Bunu yaşlı bir adam söylediğinde 
Gözleri yoktu. 
Annem öyle inanmış olmalı ki ona, 
Yüzümü kederli çizdi. 
Ve uzayıp tanrıya 
"işte" dedi 
"benim annem yeniden doğdu 
annem varlığıma döndü" 

Gece paslı bir kafesle durdu önümde 
Dua için zaman istedim tanrıdan. 
Onun varlığına adanacak hiçlik 
Düş için, 
O büyüde kalbime saplanan acıyla 
Bağırdım; 
Başka adamlar, başka dillerde dua etsinler. Bizim için. 
Ölümü tanıdığımız ve sessiz olduğumuz için 
Kutsasınlar. 

Ölü bir yaprağın sürüklenişi gibi rüzgârda 
Gövdem yitirdi yerini. 
Ağır bir uykuyla gizlendi tohuma varlık. 
Ağır bir istekle. 
Kızıl kan pıhtısı. Tül sabah. Ört üstümü. 
Koyu gücünü yüzünün nasıl çizdiyse tanrı 
Ve ne gizlediyse kıvrımına gülüşünün. 
Gördüm ben. 

Tüllere sarılmış çölde ölümümü bekliyorum. Sakinim. 
Yok bir gece bu. 
Sabah uyanacak aşkı konuşacağız. 
Ne çok sürdü diyecek bana. 
Ne uzun sürdü hayat. 

O uzun günün sabahında 
Sesini duydum gün ve gecenin çakışmasının. 
Bir tül işleniyormuş gibi aralarında 
Kavuştular usulca. 

Uyu ağır uykunu 
Taşların altında ve su isteğinle kal. 
Geniş bir avluda gece kapanan kapıların ağırlığı. 
Sürecek olan dilsizlik. 
Rüzgâr tırmalıyor kapını 
Aşk uzakta. 

Ne tuhaf inanmaman. 
Sırtıma dokundun ve orada ayla ışıyan çizgilerin 
Bir acıdan artan masumiyet olduğuna şaşırdın. 
Gideceğini söyledin 
İnanmadım sana. 
Oysa ben daha doğmadan biliyordum. 
Acılı bir ruhta oyalanan bir gövde bu. 
Saf ve çocukça bir düşün yatağında. 

Kan ve susuşla dinlenen ten kabullenir. 
Beyaz tül yatağında başucuma 
Camdan bir göz bırakıp gittin. 

Ona fısıldanan sözlerin 
Aşk olan varlığı 
O gidince karardı. 
Yüzeyinde göğün 
Beyaz ve kıpırtısızım. 

Acıdan bir okla çıktım 
Bekleyiş yatağından. 
İçimde siyah bir taş. 
Atları gördüm. 
Kapı önlerinde oturan insanı, sözü. 
Çok yaşanmış bir çığlıkla hayat. 

Bir sırrın bana verilmediği yerden 
Sordum ona 
Bana ne söyleyeceksin? 
Çölün söylemediği ne? 

Ruhumu orada tutan ağırlıkla 
Geceye ilendi tenim. 
Ve çağırmadı çölü varlığım 
Ondan sonra. 

Aynaya dönüyorum 
Değişmiş gözlerim. 
Çölde kumlara bakan kadın 
Kedere bakan 
Artık benim. 

Gördüm çizgilerini avuçlarının 
Çöl her şeyi söyledi bana. 

Anladım nerede bitti aşk 
Kan pıhtılı odanda uyanan gövdem 
Neden sığmadı varlığa. 

Seni yaprakların gölgeli yalnızlığına bırakıyorum. 
Gün doğumunda uyanan nefese ve sana dönen gözlerin 
Yakaran çizgisine. 
Çölden aldığını çöle ver 
Hayattan aldığını hayata. 
Artık beklemiyorum 
Kal orada. 
Geride, tepelerin art arda dizilmekle 
Var ettikleri dünya bir hiçlik ahtı gibi. 
Bir hiç ve gölge. 
Gece ay 
Gece tül ve yokluk. 
Yok gece. 

Çölden aldığını çöle ver 
Hayattan aldığını hayata.